Stranger Than Fiction (2006)


Üniversite zamanı, 2008-09 civarı yurt odamızda 4 adam her akşam romantik bir ritüelimiz vardı. Oda arkadaşlarımdan biri Matematik Öğretmenliği okuyordu, diğer ikisi Maliye ben de Jeoloji Mühendisliği. Çok fazla ortak noktamız yoktu yani ama tanıştıktan kısa bir süre sonra kolayca oturan bir sistemle her akşam film izliyorduk. Dikdörtgen bir odanın uzun kenarları boyunca ikişer yatağın olduğu bir düzende, ortada oluşan dar koridorda bir sandalyenin üzerine konan laptop'tan... 9'da başlardı film, geri almak yok geç kalırsanız kaçırırsınız, geç gelirseniz film boyunca odanın ışığını yakamazsınız, film izlenirken arkadaşlarınızı odaya davet edemezsiniz. Kurallar bunlardı, filmler zaten Hafız'ın HardDisc'inde sürüyle arşivlenmişti (yurtta çok film arşivcisi vardı böyle); izlenecek filmleri neye göre seçtiğimizi hatırlamıyorum, belki alfabetik belki yapım yılına göre izliyorduk emin değilim ama oylama falan yapmadığımızı biliyorum. Bir de korku filmi harici her türe açık olduğumuzu hatırlıyorum. Stranger Than Fiction (2006) da ilk kez o film gecelerinden birinde izlendi.


Çok beğendiğim bir film olduğu için yıllar içinde birkaç defa daha izlemişliğim var, arkadaşlarıma da yeri geldikçe tavsiye ederim. Zach Helm'in senaryosunu yazdığı filmin yönetmeni Marc Forster'dır. Önceden de belki defalarca uygulanmış bir teknik olan yazarını arayan karakter ya da yazdığı karakterle tanışan yazar sendromuna bundan sonra Ruby Sparks (2012)'ta rastlıyoruz. Varsa başka bildiğiniz, paylaşırsanız benimle sevinirim okuyucularım..

Baş rolde Will Ferrell'ı izliyoruz, hatta bu performansıyla Golden Globe adaylığı alıp, ödülü Borat'a kaptırmıştı. Filmde Ferrell'a, yazarı rolüyle Emma Thompson, pastacı kız rolüyle Maggie Gyllenhaal ve edebiyat profesörü rolüyle de Dustin Hoffman eşlik ediyor. Bütün oyuncular çok tatlı, neredeyse herbiri kendini aşan performanslar sergiliyor. Fakat komedi üst başlığında kurgulanan bütün filmler gibi bundaki oyuncu performansları da çoğu festivalde görmezden gelinmiş tabii.

Harold her gün rutin içerisinde yaşayan bir vergi memurudur. Aynı saatte kalkar, aynı otobüse aynı sürede yetişir, iş yerinde benzer olaylar cereyan eder, akşam aynı saatte eve gelir ve hep aynı saatte yatağa girer. Bir gün kol saatinde bir değişiklik olur ve Harold, yaşamının biri tarafından anlatıldığını fark eder ve bir dizi soruşturma sonunda bir roman kahramanı olduğu anlaşılır. Ve yazarın kalemi yani anlatıcı ses, bir süre sonra öleceğinden bahseder. Bu gizli kalması gereken bilgiye bir şekilde ulaşan Harold, yazarını aramaya başlar.


Tatlı bir macera tabii ama Harold'ın kol saatinin sebep olduğu bu iletişim, bazı boşluklar içeriyor. Yani kusursuz bir hikaye değil ama tatlı bir işleyişe sahip, aşırı keyifli bir aksiyonu var. Mesela Ruby Sparks (2012) izleyenler görecektir, buradakinden bir tık ileri götürülmeye, hikayede oluşan o boşluklar doldurulmaya çalışılmış orada, böyle bir macerada bunu da görseydik denebilecek şeyler anlatılmış. İkisi de çok kıymetli bu yüzden. Ama mesela bazı gizemleri anlatma gayreti Ruby Sparks (2012)'ı bir tık basitleştirmiş sanki, merak ettiğimiz, gizemli noktalar Stranger Than Fiction (2006)'ı çekici yapıyordu belki. İkisini de izleyip kararı siz verin bence...

31 Mayıs 2020
Oku..

Delibal (2015)


Çılgınlar gibi Medcezir (2013-15) izlediğim dönemlerde en sık gördüğüm şey Ay Yapım'ın kömür izi logo jeneriği ve Yönetmen Ali Bilgin imzası. Niyeyse pek çok şeyi unutup bu iki şeyi asla unutamıyorum. Bundan yıllar sonra yani şimdi, Delibal (2015)'ı Netflix'te görünce, Leyla Lydia faktörüne karşı koyamayıp açtım hemen ve bilinçaltımda bayram havası estiren Ay Yapım jeneriği ve Yönetmen Ali Bilgin imzası tekrar karşımda. Baş rolde de Medcezir (2013-15) ile global üne kavuşan Çağatay Ulusoy var; son yıllarda kendisi Hakan: Muhafız (2018-2021)'la meşgul, bunun da iki sezonunu izledim, üçe elim gitmiyor valla ama izlemekten keyif aldığım oyuncular da var kadroda, onun için araftayım. Leyla Lydia Tuğutlu da Delibal (2015)'da Çağatay'a eşlik eden güzellik işte.


Bir özel üniversite ortamı, zengin çocukları, pahalı hobiler falan.. Mimarlık öğrencisi Barış, burslu Sosyoloji öğrencisi Füsun'a tutuluyor. Ne maymunluklar ne ısrarlar en sonunda kızı tavlıyor. Çok mutlular, çok seviyorlar birbirlerini falan. Barış enerjik bir tip, hop orada hop burada; sürekli sürprizler Füsun'a. Ama Füsun derslerine odaklanması gerekir ki burstur, baba baskısıdır falan... Bir gün Füsun patlıyor, "bana zarar veriyorsun falan", ayrılıyorlar. Hep çok enerjik yaşayan Barış'ın depresyonu da çok aşağıda oluyor, sürekli daha derine çekiyor kendini. Sağlıklı bir hareket değil tabii...


Füsun bu çılgın çocuğa Delibal diye sesleniyor, çok tatlı, uçarı bir tip olduğu için. Filmin adı o yani... Barış'ın ortadan kaybolmasıyla ailesinin ve Füsun'un kendilerine "nereye gider bu çocuk" sorularıyla başlıyor hikaye ve geçmişten kesitlerle çiftimizin aşkına tanık oluyoruz.

Bu ortadan kaybolan birinin ardından toplaşıp "nereye gider bu çocuk" deme sahneleri bir şey hatırlattı; benzer sahneyi, ekip üyesi olduğum bir kısa filmde çekmiştik zamanında, (künyede boom operatörü olarak görünüyordum ve boom kullanmamıştık sanırım) Ben Özgürüm [2013]'dü bu film, merak eden olursa..

Delibal (2015) yer yer gerçekten güzel film gibi hissettirdi ama puanım 5/10, anlayışla karşılayacaksınızdır; hikayede bazı boşluklar ve geçmeyen duygular var. Leyla Lydia'nın ne kadar güzel olduğundan bir kez daha bahsederek konuyu kapatıyorum. Çok güzel öpüş-koklaş sahneleri çekmişler. Aferin dedim izlerken hiç ucuza kaçmamışlar. Ellerindeki en güzel kızla döneminin en popüler oğlanını buluşturup öpüştürmek güzel hareket bence. Bunları hep görmek isteriz. Hele de normalleşmeye çalışılan bu Korona Dönemlerinde bunlar normal şeyler olsun, insanlar öpüşsün!..

31 Mayıs 2020
Oku..

6 Underground (2019)


Efsanevi bir şekilde aksiyon sineması denince ilk akla gelen yönetmenlerden olan Michael Bay, biliyorsunuz 2007 senesinden beri canı sıkıldıkça Transformers filmleri çekiyor; 2017 çıkışlı son filmle beşleme olan bir seri fantastik aksiyon bunlar. Transformers Serisi öncesinde Pearl Harbor (2001) gibi tarihe geçen filmleri de olan Bay, Transformers Çağı süresince de üç başka film yaptı, biri Pain & Gain (2013), diğeri 13 Hours (2016) ve en son da bu 6 Underground (2019). Özellikle kovalamaca sahnelerinde araba parçalamalarıyla ünlü olan yönetmen, seyir zevki yüksek kaza sahneleri çekmiş yine.

Filmin senaryosu Deadpool (2016)'u da yazan ikili Rhett Reese ve Paul Wernick'e ait. Yapımcı olarak da yine Michael Bay yazıyor filmin sonunda kocaman. Bir de bunun bir Netflix Orijinali olduğunu da belirtmek gerekir ki Michael Bay'in sinema perdesinde görülmeye alışık olan sahneleri bu film için sadece dijital ekranlarla seyirciye sunulmuş oluyor. Scorsese de son filmi The Irishman (2019)'le ilk defa sinema harici bir platform için bir film yapmıştı. Gerçi onu sinemada da gösterdiler sanırım, neyse...


Milyarder bir yakışıklının sosyal sorumluluk olsun diye zor durumdaki insanlara yardım edip bunu da kendini pazarlamada çok güzel kullandığı bir dünya var. Ve bu yardımların gerçekten bir işe yaraması gerektiğini fark ettiği bir an da var. Bunlar hep vardır. Sonraki aşama, işi ciddiye alarak gerçek yardımlar yapmak konusunda istekli olmaktır ve öyle de olur. Alakasız bir ülkede masumlar ölüyorsa bu konuda yapılacak bir takım planlar vardır ve bizim yakışıklı kahramanımız en tehlikeli olanı seçer. Tetikçi, ajan, akrobat, bombacı, kafa karıştırıcı gibi özellikli tiplerle kendi ekibini kurup yaptığı plan doğrultusunda ihtiyacı olanlara yardım eder, tamamen sosyal sorumluluk olarak görür bunu, imkanlarını paylaşmak ister ve bu arada da biraz macera yaşar. Turgistan diye günümüzde var olmayan bir isimle seslenilen ülke, diktatör bir rejimle yönetilmektedir. Plan da bu gidişatı değiştirmektir.


Eğlenceli dili, kaliteli aksiyonu, efekt mefekt ne varsa çok tatlı bir film. Üst düzey bir fim değil, çok bir öne çıkan özelliği de yok aslında ama keyifle izlenebilir. Ama kimse Turgistan'da neden herkesin İngilizce konuştuğunu açıklayamaz. Yani artık, "Amerikalı izleyici sinemada altyazı okumayı sevmiyor" bahanesine de sığınılamaz, Netflix sağ olsun her ülkenin kendi diline dublajını, alt yazısını hallediyor. Ama zaten yerliler Turgistanca falan konuşsa kulvar değişirdi, film için 'üst düzey bir film' derdim.

Bu arada kadroda yer alan resmen sürpriz gibi duran Melanie Laurent, varla yok arası performansla, sessiz sedasız filmdeki rolünü tamamlıyor. Tamam karakteri çok konuşkan değil belki ama o Melanie Laurent ya, bence daha çok parlamalıydı hikayede.. Bir de anne olduktan sonra star ışığını da kaybetti galiba..

30 Mayıs 2020
Oku..

Cracks (2009)


Filmin ismi, 'çatlak' anlamına gelen İngilizce kelimenin çoğulu. Çatlak, herhangi bir sızıntıya neden olabilen, bir yapıda süreksizlik yaratan aralık, yarık, fissür. Başka bir anlam karşılığı da, deli. Bir anlamı daha var, yeni bir dönemin başlangıcı. Film, bu üç Türkçe karşılığa da denk gelecek içeriği sunuyor. İngilizce 'Crack' bu kadar çok anlam sağlıyor mu emin değilim.


Henüz beş dakikasını izlemişken filmin bir roman uyarlaması olduğunu hissetmiştim, bitince baktım; orijin, 165 sayfa 1999 basım tarihli filmle aynı isimli Sheila Kohler romanıymış, sinemaya uyarlanan tek kitabı buymuş. Cracks (2009), efsane yönetmen Ridley Scott'ın kızı Jordan Scott'ın, ilk ve tek uzun metraj film yönetmenliği olarak tarihe geçmiş. Babasının adını anma sebebim, adamın sinemanın babalarından olması - erkek egemenliğinden değil yani...

Bir kadın yazarın romanı, bir kadın sinemacı tarafından filme alınıyorsa o hikayede bol bol kadın hikayesi anlatılıyordur. Kızların bir araya gelince sürekli kız muhabbeti çevirmesi gibi, başka konuşacak ortak konuları yokmuş gibi, kadın hikayesi kadın hikayesi kadın hikayesi...


Hadi ortam yatılı kız okulu, herkesin kız olması normal. Karakterlerin kendi arasında kız muhabbeti çevirmesi de ne peki?! Yok mu başka konuşacak konusu bu dişi bireylerin de bir kadın yönetmen film çekeceği zaman başka bir şey düşünemiyor.

Hikaye Eva Green'in öğretmen olduğu bir kız okulunda geçiyor, Juno Temple kız çetesinin başını oynuyor, Maria Valverde ise okula yeni gelen kız olarak ekiple çatışacak. Bir de Imogen Poots var kızlar içinde dikkat çeken bir tip olarak adını andırıyor. Bu arada Eva Green'in kendine en çok yakıştığı rollerinden biri bu olmuş bence, iyi oynamış falanın ötesinde korkutucu bakışlı deliliği görülmeye değer. Ayrıca tabii ki memeler yine geleneği bozmuyorlar.


Juno Temple da az değil, deli deli bakışları ergen psikolojisiyle çarpıp lolitalığa bölünce çıkan sonuç bu kız. Oynadığı filmler listesine baktım da bir sürü filmini izlemişim ama bir tek Wonder Wheel (2017)'deki rolü canlandı kafamda, diğer filmlerde hiç hatırlamıyorum... Bu silikleşebilme yetisi iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi oyuncu için?! Her seferinde bir öncekini unutturup başka başka rollerle kendini sevdirebilmek iyi bir şey olsa gerek.

29 Mayıs 2020
Oku..

Don't Come Back from the Moon (2017)


Dean Bakopoulos'un romanından uyarlanan filmin yönetmeni Bruce Thierry Cheung. Aslen Görüntü Yönetmeni olan Bruce'un bu ilk yönetmenlik deneyimi değil, birkaç film daha yapmış. Tam nesine tutulmuş da bu romanı sinemaya taşımak istemiş bilinmez. Çünkü sinematorafik açıdan çok ahım şahım bir hikaye değil, kendi halinde, neredeyse sıkıcı gibi bir film. Yani bir görüntü yönetmenini heyecanlandıracak bir hikaye yok ortada.


Babalar, babalık, baba olanlar, baba olmayı beceremeyenler, baba olmaktan korkanlar, baba olmak istemeyenler ve yanlışlıkla baba olanlar. Bir Amerikan kasabasında, sıradan bir sürü aile... Mutsuz evlilikler, ergen çocuklar, tozlu yollar... Bir gün bir baba, tuvalete gidiyorum der ve bir daha dönmez, iki oğlu ne olduğunu anlamadan eve döner, bir süre sonra adamın ortadan kaybolduğu anlaşılır. Derken başka bir evin babası kızına bir mektup bırakarak kaybolur. Sonra başka bir baba daha. Ve bir tane daha, giderken de "Ben Aya Gidiyorum, Kasadaki Parayı Ben Aldım" notu bırakır. O günden sonra kasabada kaybolan bütün babaların aya gittiğine inanılır.

Gençlerin tekdüze sığ hayatı, yalnız kalan eşlerin tutunma çabaları, babasız büyüyen onlarca çocuğun değersiz bedeni vardır artık burada. Bazısı babasının kaybolmasına çok üzülürken bazısı iyi bile olduğunu düşünür. Ayyaşın tekiydi zatenler, hep annemi dövüyordular, elinden hiçbir iş gelmezdiler... İlginç ilginç yorumlar!..


Baba olmak zor, anne olmakla kıyaslanmaz belki ama baba olmak da epey zor. Sorumluluk büyük, kaldırabilmek lazım, heves olacak, sabır olacak ne bileyim... Baba değilim çok da bilemem ama bir gün baba olursam da -büyük konuşmiyim ama- çekip gitmek nedir abi?!. Gerçi insan sevgilisiyleyken de bırakıp gitmek imkansız görünür, kim gitmek ister ki zaten ama hayat bambaşka yollar çiziyor insanın önüne tabii, onun için büyük konuşmamak gerekir.

Filmin aslında güzel bir kadrosu var, baş rol gibi bir ergen var ön planda, Jeff Wahlberg, onun anne babası rolüyle James Franco ve Rashida Jones'u izliyoruz. Ergen tayfadan ise Jeff'in sevgilisini Alyssa Elle Steinacker oynuyor, sevimli bir kız. James Franco zaten böyle düşük bütçeli filmlerde hayrına oynuyor galiba, sırf kadroda adı gözüksün diye çok sayıda filmde birer ikişer dakika gösterilir, bu filmde de yine çok az var.

26 Mayıs 2020
Oku..

Elimiz Mahkum (2017)


Melis Babadağ'ın rol aldığı ilk sinema filmi Beni Unutma (2011)'nın yönetmeni Özer Kızıltan, "Sen o filmde çok yoktun ya, gel telafi edelim, seni bunda baş rol yapalım demiş ve Elimiz Mahkum (2017) kadrosu böyle şekillenmiş... midir acaba... -tabii ki değildir- belki de böyledir ama şimdi bilemeyiz. Sormayız da artık, rahmetli oldu yönetmen Özer Kızıltan, bu ayın başında, kanserdi dediler. Kızıltan, çevrelerde bol ödüllü filmi Takva (2006) ile bilinirdi. Melis Babadağ'a da sorulmaz şimdi ayıp olur.

Elimiz Mahkum (2017), senaryosunu Yaşar Arak'ın yazdığı bir televizyon filmi. Televizyon filmleri neydi, düşük bütçeli, sadece televizyonda gösterilsin diye yapılan zahmetsiz filmlerdi. Yani çok büyük beklenti yaratmasa da eli yüzü düzgün olması gerekirdi. Kaşesi düşük oyuncuların, sete geç kalan ekibin, gamsız yönetmenlerin yapacağı işti. Çünkü hiçbir zaman yeterli bütçe olmaz, önünüze gelen senaryo aceleyle yazılmıştır derinlik aranmaz, kostüm-makyaj özensizdir falan filan... Ama bazısı da aşırı bütçeli yapımlara sümüğünü atmaz yani, öyle havalı filmler çıkar... Onun için önyargısız izlemekte fayda var. Gerçi bu Elimiz Mahkum (2017), gayet basit olan bir örnek...


İlker Kızmaz ve Melis Babadağ çiftinin baş rolü paylaştığı hikaye, genç bir iş adamının elinde silahla ölü ortağının başında kendine gelmesiyle başlıyor. Hatırlamadığı bir cinayetten hüküm giyen genç adam, bir gün bir etkinlik vesilesiyle oyuncu bir hanımı rehin alarak hapishaneden kaçıyor. Birbirine kelepçeli çift, hem polisten ve mafyadan kaçıyor hem de söz konusu cinayeti çözmek için uğraşıyor.


O zaman şimdi biraz Melis Babadağ diyelim. Diyelim demesine de ne diycem, Adanalı olduğundan başka bi bilgi yok bende. Bir de popüler bir oyuncu olmadan önce reklam filmleriyle küçük küçük başlayıp, gençlik dizileriyle kendini sevdirdiğini görüntülüyorum. Bir de Instagramı var önümüzde, daha da n'olsun zaten di mi?!. Doğallığıyla ön planda olan, tatlı bir kız işte... Filmografisinde yer alan 5 filmi de izledim, belki kendinin bile oynadığını bilmediği Beni Unutma (2011)'da küçük bir rol, Kainan 1890 (2015)'da bir minik veee Oğlan Bizim Kız Bizim (2016), Elimiz Mahkum (2017) ve Aykut Enişte (2019)'de artık baş rol sahibi hanımefendi... Kendilerini daha sık ve güzel işlerde izlemeyi bekliyoruz.

İlker Kızmaz'ı da Mesut Süre ile İlişki Testi'nin bir bölümünde tanıdım galiba, iyi çocuğa benziyor... Bakıyorum daha önce oynadığı filmlerden izlediğim var mı diye, Nefes: Vatan Sağolsun (2009) var mesela; tarihi işlerde çok oynamış...

Bu arada filme puanım 3/10, o da oyuncuların hatırına, yani izleyin diye tavsiye edebileceğim film değil...

26 Mayıs 2020
Oku..

Crazy, Stupid, Love. (2011)


İlk izlediğimde de bayıla bayıla izlemiştim, şimdi Netflix'te denk gelince açtım yine aşırı keyifle izledim. Romantik-komedi zaten keyif vericidir, bir de böyle aşırı kalitelisi olunca tadından yenmiyor. Hikayesinden kadrosuna, müziklerinden mekanlara kadar üst düzey bir film. En sevdiğim romantik-komediler listemde (böyle bir listem yok ama olsa) ilk 10'da olur kesin!..


Dan Fogelman'ın yazdığı, Glenn Ficarra ve John Requa'nın beraber ancak yönetebildiği filmin imdb puanı 7.4 yani kendi türünün en iyilerinden denebilir. Denmese de fark etmez benim çok beğendiğim ve 8 puan verdiğim bir film.

Kadro zaten yıldızlar geçidi. Steve Carell, Ryan Gosling, Julianne Moore üçlüsünün başı çektiği; Emma Stone ve Marisa Tomei'nin şenlendirdiği; Analeigh Tipton ve Liza Lapira'nın renk kattığı bir ortam. Ryan Gosling -bu Jacob rolüyle- Golden Globe'a En İyi Erkek Oyuncu - Komedi Performansı dalında aday olmuştu o sene, hatta Drama Performansı kategorisinde de The Ides of March (2011)'la adaydı. Senenin en dikkat çekenlerindedi yani ama iki kategoriden de eli boş çıktı, birini George Clooney'ye diğerini Jean Dujardin'e kaptırdı. Oscar'da ise ilginç şekilde hiç adı anılmamıştı.


25 yıllık eşinin ayrılmak istediğini hatta kendisini aldattığını öğrenen Cal, bitik vaziyettedir. Gerçi bunu öğrenmeden önce de öyledir. Evden ayrıldıktan sonra kendini gece dışarıda içmeye verir. Bu sırada barda Jacob onu fark eder ve acınası haldeki bu adama yardım etmek ister. Jacob bu işlerin ustasıdır, Cal'i de kendine güvenen, hayattan zevk almasını bilen birine çevirmek için uğraşır. Sonuç iştah açıcıdır. Onca dersten sonra gözle görülür şekilde değişen Cal, aslında hala karısı Emily'yi çok seviyordur.

2 saatlik film, çok sayıda aşağılama tokadı, birkaç güzel takım elbise, bir sürü şık kokteyl ve onlarca tavlanmaya hazır güzel kız içeriyor.

25 Mayıs 2020
Oku..

Dark Shadows (2012)


60'larda yayınlanan aynı isimli televizyon dizisinin uyarlaması olan Dark Shadows (2012), Tim Burton kariyerinin ustalık eserlerinden sayılabilecek, sinema tarihi için de önemli konumda bulunan filmlerden biri. Hatta kadrosu itibariyle büyük bir kitleye ulaşmıştır ve Tim Burton denince ilk akla gelen filmlerden biri olmuştur. Benim en favori Tim Burton filmim Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)'tir, yeri gelmişken dillemiş olayım; Dark Shadows (2012) da ilk beşe girer...

Tabii ki çoğu filmi gibi bunda da Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ile çalışmayı tercih etmiş usta yönetmen. Kadroda, Eva Green, Michelle Pfeiffer, Chloe Grace Moretz, Bella Heathcote ve çok görünmeyen rollerde birkaç tanıdık yüz yer alıyor. İnanır mısınız ilk defa Eva Green'in memelerini göremediğimiz bir film izlediğimi hatırladım. Yine sevişiyor tabii ki ama soyunmuyormuş bu sefer; ne acayip bir kadın, ne ilginç bir kariyer planlaması... Kesinlikle şikayetçi değilim!


Günümüzden 30-40 sene öncesinde geçen hikaye, bundan da iki asır öncesinde başlıyor. Bir kasabaya yerleşip iş kuran Collins Ailesi kısa zamanda deniz mahsülleri alanında çok büyük işler yapıp kasabanın en zengini oluyorlar. Ailenin yakışıklı varisi Barnabas Collins, kendisine aşık olan hizmetçisine duygusal karşılık vermeyip bir de üstüne başkasına aşık olunca, hizmetçi kızın cadı olduğu ortaya çıkıyor ve koca Collins Ailesinin üzerine kabus gibi çöküyor. Önce Barnabas'a acı vermek için annesini-babasını kaza süsüyle öldürüyor, sonra Barnabas'ın sevdiği kıza büyü yapıp intihara sürüklüyor, en son da bütün bu acıları sonsuza kadar yaşasın diye Barnabas'ı lanetleyerek ölmemesini sağlıyor, vampir ediyor. Sonra da bir tabutla gömüyor. (Bu olan biten filmin ilk iki dakikasında anlatılıyor)


Barnabas Collins, iki asır sonra bir inşaat çalışması sırasında gömülü kaldığı yerden çıkıyor. Bambaşka bir dünyaya gözlerini açan vampir kardeşimiz, ailesinin uzantısı olan uzak akrabalarıyla tanışıyor. Ve tabii ki iki asır önceki güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen aşığı cadı Angelique ile de...

Komedisi bol bir fantastik çalışma; defalarca uyarlansa da, çok orijinal fikirler olmasa da hala daha keyifle izlenen hikayeler bunlar. Yıllar önce izlediğimde imdb'de 5 vermişim, 6 yaptım onu... Bir ay sonra tekrar izlesem belki daha başka bir puan vercem, belli olmam!..

25 Mayıs 2020
Oku..

Lovesong (2016)


Bu film iki dünya tatlısı tipi bir araya getirdiği için özel bir film. Aslında birkaç ay önce izledim ve o zaman nedense yazmadım ama şimdi tekrar karşıma çıkınca blog okuyucularının bu filmden haberdar olması gerektiğini düşündüm. Riley Keough ve Jena Malone ikilisi muhteşem bir uyum içinde dahil olmuşlar hikayeye, şiir gibi bir anlatım çıkmış ortaya. Güney Koreli hanımefendi So Yong Kim yönetimindeki film, katıldığı festivallerde hep sevilmiş, hatta Buffalo International'dan ödül almış.

Riley'nin karakteri Sarah'nın, küçük bir kızı vardır, kocası iş için bir yere gibip bir daha da dönmemiştir. Uzun süre bekler Sarah ama adamdan hiç ses çıkmaz, en sonunda terk edildiğini kabullenir. Sarah’ın eski bir arkadaşı olan Jena'in karakteri Mindy, bir ara onları ziyarete gelir.

Kocasından yana dertli Sarah ile hayatı sınırlarda yaşamayı seven Mindy bir dertleşme seansının ardından yakınlaşıverirler. Mindy'ye kıyasla çok sakin bir hayatı olan Sarah'nın kafası karışır, hislerini anlamakta zorlanır. Sarah, kocası ya da Mindy hakkındaki düşüncelerini açıkça ifade edemez hale gelir ve bu arada Mindy gider.


Aradan yıllar geçer, ne kocasından ne de Mindy'den haber alır. Derken Mindy'den bir mesaj gelir, Sarah'yı düğününe davet eder. Bu vesileyle yeniden bir araya gelirler ve Sarah bunu duygularını ifade edebilmek için fırsat olarak düşünür. Kızıyla beraber Mindy'nin düğününe gider.

Çok masum gibi, tatlı gibi; sen sevda mısın yoksa yalan dolan bir hikaye..

24 Mayıs 2020
Oku..

Love & Friendship (2016)


Filmi, Jane Austen'ın Lady Susan romanından uyarlayan ve yöneten isim Whit Stillman, The Last Days of Disco (1998) gibi tatlı filmler yapan bir sinemacı. Filmlerinde Kate Beckinsale ve Chloe Sevigny ile çalışmayı sevdiğini söyleyebiliriz. Bu iki güzel kadını biz de çok seviyoruz zaten, hep beraber çalışsınlar hep izleyelim.

Love & Friendship (2016), kadınların ikinci sınıf vatandaş sayıldığı bir dönemde haddinden fazla zeki bir kadın olan Lady Susan'ın çevresindeki erkekleri parmağında oynatmasını anlatıyor. Eşinin ölümünden sonra lise çağındaki kızıyla bizzat ilgilenmesi gereken Lady Susan Vernon, kızı yatılı okula yazdırarak zengin akrabalarını kasabalarında ziyaret etmeye başlıyor. Bu seyahatlerinden birinde genç ve yakışıklı Kont DeCourcy'yi gözüne kestiriyor, tam adamı kendine aşık ediyor, kızının okuldan kaçtığı mektubunu alıyor. Kasabaya gelen kız güzellik bakımından annesiyle yarışacak seviyede olmasa da sesi çok güzel ve annesiden genç bir hanım olduğu için evin oğlu tehlikeye giriyor.


Bütün bu olan biten o kadar sakin ve kontrollü anlatılıyor ki, kimse Lady Susan'dan soğumuyor, kızına cephe almıyor. Her şey çok normal ve olması gerektiği gibi gelişiyor. Hikaye anlatımını, dili çok beğendim. Çok güzel bir film diyemem ama Kate Beckinsale çok güzel diyebilirim, kesin bilgi!..

İzlediğim sitede filmin sesi biraz kısıktı, eminim filmin müzikleri güzeldir ama ben çok keyfini çıkaramadım, yani konuşmaları duydum tabii ama alttan aktığına inandığım ve yer yer yükselen müziği de tam anlamıyla görüntülesem iyiydi. Kostümleri biraz zayıf buldum, tabii alıştık hayvan gibi prodüksiyonlarda şıkır şıkır 19. yy kostümlerine, daha düşük bütçeli filmler gelince gözümüz arıyor. Oyuncular falan çok tatlı zaten, bütün kadro iyi.


Çok tavsiye edeceğim, izlemeden ölmeyin diyeceğim bir film değil, izlemeden ölebilirsiniz ama izlerseniz de Kate'in güzel yüzünü bir kez daha görme fırsatı bulursunuz.

İzlemeden ölmek deyince aklıma geldi, geçen biri çok komik bir şey anlattı: Biri Didem Soydan'ın bir fotoğrafına mı bir yere yorum yapmış -seninle sevişmeden ölmiycem- diye, o da cevap yazmış -benimle sevişmeden öleceksin!- Sonra bunu anlatan da -bir çoğumuz Didem Soydan'la sevişmeden ölecez hakkaten- dedi... Gerçekten ya, çok bariz bir şey ama duyunca bir tuhaf geliyor kulağa asdfghjk..

24 Mayıs 2020
Oku..

It's Supposed to be Easy [2017]


Çok önceden uğraştığım bir kısa film projem vardı, geçen aylarda bir arkadaşımla konuşurken tekrar muhabbetinin açılmasıyla içimde bir şeyler kıpırdanıp, senaryoyu tekrar bir gözden geçirmiştim. Kısa film ruhundan ne kadar uzaklaştığımı fark ettim onunla uğraşırken. Ne kadar başka bir işmiş, nasıl da değişmiş ilgilerimiz, yeteneklerimiz zaman içinde... Tekrar o heyecanı yakalayıp, üretime geçmek için enerji bulur muyum bilemiyorum ama en azından hatırlamış oldum.

Şimdi de YouTube'ta bir kısa filme denk geldim, It's Supposed to be Easy (2017), oyuncu Keith Ewell'in yazıp-yönetip oynadığı bir 11 dakikalık film; Ewell'e de Adrianne Palicki eşlik ediyor, çok tatlıdır, zaten onun adını görünce izlemek istedim. Çok basit bir teknikle, tertemiz çekilen bir film olmuş. Yalnız kurgu ve ses işçiliği konusunda epey amatör duruyor, renk menk zaten yok. Hayattan tatlı bir detay yakalanmış, film olmuş. Ayrılan veya ayrılmak üzere olan bir çiftin ilişkilerini sorgulaması anlatılıyor.


İlişkiyi evlilik aşamasına taşımaya çalıştıkları bir döneme, beraber yaşayacakları evi aradıkları zamana dönüşlerle (flashback'lerle), muhtemelen ayrıldıkları ama bir arada oldukları bir zamana gelişler görüyoruz. Yani basitçe, biz niye bu haldeyiz diye sakin sakin konuşurken, niye o halde olduklarını anlatan geçmişe dönülüyor ve aslında iyi zamanlarımız da varmış diye başka bir geçmiş de hatırlatılıyor. Çok tanıdık muhabbetler..

Çok iyi bir film değil belki ama kısa film sevenler buyursun, YouTube'ta Keith Ewell'in hesabında izlenebilir.

24 Mayıs 2020
Oku..

O... Çocukları (2008)


Murat Saraçoğlu ismi son dönemlerde hep televizyon dizileri yönetmenliği ile biliniyor olsa da, 8-9 sene öncesine kadar sinemaya gönül vermiş bir bireydi. Yine televizyonda başlayan kariyerini sinemaya çevirmişti, tarihi temelli, fena da olmayan filmler yapmıştı: 120 (2008), 72. Koğuş (2011) ve tabii ki O... Çocukları (2008) filmografisinde öne çıkıyor.

Şimdilerde seveni iyice azalan bir siyasetçi olan Sırrı Süreyya Önder'in politikaya girmeden önce sinemacı olduğu zamanlarda yazdığı senaryolardan biri bu. Galiba bu dönemden sonra da siyaseti bırakıp tekrar sinemacı olmaya çalışacak çünkü anons edilen iki filmi var gözüküyor, üstelik yapımcı-yazar-yönetmen imzalarıyla epey sahiplendiği işlerin peşinde gibi.. Yapsın tabii, siyaset yapacağına sinema yapsın; siyasetçi olarak kötüydü demiyorum, görüşünü de ayrı tutuyorum, sadece bir ses çıkarmaya çalışmanın bu şekil iki yolu varsa kesinlikle sinemanın tarafını tutuyorum. Davaların uzun vadede etkili olabilmesi için sanatın düzgün kullanıldığı ortamları seviyorum. Çıkıp kürsüde "Bunu burada kğatlettiler, vay sen kğimsin, gel hele gel gel" demektense kaliteli sinema eserleriyle "Ben böyle bir şey anlattım" deyip bırakmanın arasındaki farkı bilen bilir!.. Uzatmayayım..


Film piyasaya ilk çıkacağı zaman internette direkt Orospu Çocukları olarak gösteriliyordu ancak televizyonda reklamı yapılırken, bırak reklamı magazin haberlerinde görüldüğü üzere galasında falan zorlanıldığını hatırlıyorum. Sonra vizyona üç noktalı haliyle girdi de herkes rahat rahat telafuz eder oldu.

80'lerde, siyasi bir mevzudan İtalya'ya kaçan bir çiftin, çocukları İstanbul'da kalmıştır. Bir yolunu bulup kızı yanlarına alacaklardır. Ama bu süre zarfında bir tanıdıkları vesilesiyle kız çocuğu bir süreliğine bir kerhanede büyümek durumundadır. Aslında kerhane değil, yurt gibi, hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan bir kadının evidir burası... Yani bir sürü orospu çocuğu bir arada büyür burada, anneleri işten gelene kadar çocukların takıldığı yerdir burası. Neyse, konuyla alakasız bu kız da bu ötekileştirilmiş çocuklarla burada kalacaktır bir süre. Sonra bir İtalyan aile bu kızı kendi kızları gibi İtalya'ya götürecektir ve bu sebeple kızın İtalyanca öğrenmesi gerekir. Bir afet hanımefendi bu İtalyanca ders için ortama girer... Olaylar gelişir...


Özgü Namal, Demet Akbağ, Sarp Apak, Altan Erkekli, İpek Tuzcuoğlu, Selen Uçer, Mahir İpek falan güzel kadro epey... Özgü Namal, İtalyancı (Almancı oluyo ama bu kötü durdu) bir Türk kızını oynuyor, konuşması hafif kırık. Ama yeterince İtalyanca bilmediğinden kötü olmuş. Gerçi İtalyancası gayet iyi olan Mehmet Günsür'le dil dile deymişlikleri de var ama olmayınca olmuyor demek. (bkz. Anlat İstanbul (2004))

24 Mayıs 2020
Oku..

Sleeping with Other People (2015)


Leslye Headland'in yazıp yönettiği filmin baş rollerini Jason Sudeikis ve Alison Brie paylaşıyor.

Üniversite zamanında tanışan Jake ve Lainey birbirlerine ilk seks deneyimini yaşatmışlardır. Sonra ikisinin de başka başka hayatları olmuştur.

Jake işinde başarılı, kadınlar konusunda daha da başarılı bir adamdır, bir kadınla normal konuşması bile flörttür. Lainey ise jinekoloğuna aşık olup sevgilisini terk etmiştir. Yıllar sonra sokakta denk gelen ikili, eski bir dost görmüş gibidir.

Zamanla birbirine aşık olacak çiftimiz, olacaklardan habersiz başka insanlarla yatıp kalkar ve bunu da kendi aralarında konuşurlar. Bazı konularda fikir alışverişinde bulunurlar.


Bir süre sonra aralarındaki konuşmanın yatakta son bulmasını önlemek için bir güvenlik kelimesi uydururlar. İşe yarar da, birbirlerinden hoşlandıklarını bilseler de yatmamayı başarırlar.

Ama bu iş uzun sürmez yolları ayırmak zorunda kalırlar. Sonra bişeyler, bişeyler..

Çok sıradan, orta karar bir romantik-komedi, keyifle izleyebilirsiniz. Tavsiye mi, ederim evet!..

23 Mayıs 2020
Oku..

Love, Death & Robots (2019- )


İlk sezonu Mart 2019'da Netlix Orijinali olarak gösterilen serinin yaratıcısı Tim Miller. Bu ismi aşırı eğlenceli Marvel uyarlaması Deadpool (2016)'un yönetmeni olarak tanıdık. Love, Death & Robots (2019- ) serisi, Tim'in hoşuna giden fantastik öyküleri bir araya getirerek Netflix ekranına animasyon teknikleriyle uyarlatmasıyla ortaya çıkmış. Serinin yapımcı kadrosunda da dikkat çeken bir isim var, David Fincher.

Her bölüm başka yazarın öyküsünden uyarlanmış, ilk sezondaki üçü dışında bütün bölümlerin senaryosunda Philip Gelatt imzası var. Öykü kitabı kafasında sunulan bir derleme; yalnız 30-40 sayfalık Gogol öyküleri değil de 2-3 sayfalık Keret öyküleri gibi daha çok.. 


Ayrıca harika bir görsel şölen!.. Her bölüm, anlatılan hikayeye göre stilize edilmiş bir animasyon tekniğiyle hazırlanmış. Yani biri gerçekçi bir animasyon uygulamasıyla anlatılırken, başka biri gayet koca kafalı insan ve fantastik silahlı abartı bir görsel kullanıyor. Aslında her bakımdan birbirinden çok farklı kısa animasyon filmler bunlar. Hatta bazı bölümlerde animasyonu oyuncularla desteklemeler de var.


İlk sezon olarak 18 film yayınlanmış, imdb.com'da verilen bölüm sırasıyla Netflix'te konulan sıra aynı değil; zaten bir sıraya ihtiyaç duyan bir seri de değil. Hatta buyurun ben de verdiğim puana göre sıraladım size burada: 

Helping Hand – 10’ – 9/10
The Witness – 12’ – 9/10 
Three Robots – 11’ – 8/10
Zima Blue – 10’ – 8/10
Good Hunting – 17’ – 8/10
Suits – 17’ – 7/10
Sonnie's Edge – 17’ – 6/10
When the Yogurt Took Over – 6’ – 5/10 
Shape-Shifters – 16’ – 6/10
The Dump – 10’ – 5/10
Lucky 13 – 15’ – 5/10
The Secret War – 16’ – 5/10
Beyond the Aquila Rift – 16’ – 4/10
Fish Night – 10’ – 4/10
Ice Age – 10’ – 4/10
Alternate Histories – 8’ – 3/10
Sucker of Souls – 13’ – 3/10
Blind Spot – 8’ – 3/10 


Toplamda (jenerikler dahil) 222 dakika olan sezonu ben Netflix sırasına göre izledim ve her filmden sonra -ağırlıklı olarak hikayeye verdiğim- puanları kenara not aldım. Teknik olarak aynı standartta işler zaten; hepsinde aynı görüntü yönetmeni, aynı senaryo dili, aynı efekt kalitesi.. Tek değişken hikayenin o an bıraktığı his.. Ha bir de yönetmen her bölüm başka tabii.. Helping Hand mesela aşırı gergin, Three Robots çok eğlenceli ve uzun metraja dönebilecek kadar altı dolu bir hikaye; Alternate Histories de izlemesi keyifli ama boş yani..

Filmlere verdiğim puanların ortalaması 5,6 yapıyor ama genel olarak böyle bir işe vermem gereken puan 8 gibi hissediyorum!.. Bence bu çok anlaşılabilir bir çelişki, anlayacaksınızdır, anlayınız!. İkinci sezonu çıkar çıkmaz izlerim, listeme aldım..

23 Mayıs 2020


İkinci sezonda ise 8 film gösterildi. Tim Miller'ın organizasyonunda farklı farklı yazarların hikayelerini farklı farklı yönetmenlerin hayata geçirdiği serinin bu kısmında da hikayeleri senaryolaştıran isim yine Philip Gelatt olmuş, iki tanesi hariç. Miller, ikinci sezonda benim de favorim olan The Drowned Giant filmini J. G. Ballard'ın öyküsünden kendisi uyarlamış. Bir gün bir sahil kasabasında fırtına sonrası kıyıya vuran ölü bir devin başına gelenler anlatılıyor. Etkileyici ve merakla izlenebilecek bir 14 dakika sunuluyor. Bunu izlerken "kitap olsa da okunsa, acaba efsane Gargantua'yı tekrar mı okusam" diye düşünmüştüm, kendisi de zaten büyük bir ustanın, Ballard'ın eseriymiş; 64 senesinde bir dergiye yazdığı aynı isimli bu öyküsü daha sonra Chronopolis and Other Stories (1971) adlı öykü kitabıyla günümüze taşınmış. Fakat maalesef Türkçe'ye çevrilen kitapları arasında yer almıyor. 

The Drowned Giant

14’

J.G. Ballard

Tim Miller

9/10

Life Hutch

14’

Harlan Ellison

Philip Gelatt

8/10

Pop Squad

18’

Paolo Bacigalupi

Philip Gelatt

8/10

Automated Customer Service

13’

John Scalzi

Scalzi & Dept

7/10

The Tall Grass

11’

Joe Lansdale

Philip Gelatt

6/10

All Through the House

7’

Joachim Heijndermans

Philip Gelatt

5/10

Snow in the Desert

18’

Neal Asher

Philip Gelatt

5/10

Ice

13’

Rich Larson

Philip Gelatt

4/10


Bu fantastik öyküler antolojisinin devamının daha sık ama belki daha az bölümlü sezonlarla gelmesini temenni ediyorum. Çünkü gelir gelmez sekizini birden, öncekini on sekizini birden bir oturmaya bitiriyoruz ve üzerine konuşacak, hakkını verecek, her birine yeterince iyi dilek sunacak vaktimiz olmuyor. Sadece birkaç favori seçiyoruz kendimize ve onun hakkında düşünmeye başlıyoruz. Buradan Netflix'e sesleniyorum, birer ikişer gösterseniz ama her ay gösterseniz keşke... Ya da bilmiyorum koskoca Netflix'siniz siz daha iyi bilirsiniz... 

15 Mayıs 2021
Oku..

Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn (2020)


Harley Quinn, Batman'in düşmanı olarak bildiğimiz seksi şey; Gotham'ın bir sürü kötü çocuğundan biri ve en bilinen haliyle Joker'in sevgisili... Harley Quinn ilk olarak Batman'in 1992'de yayımlanan bir çizgi romanında -Joker'in Gözdesi- olarak görünmüş. Daha sonra da yavaş yavaş aksiyona karışarak sevilen bir kararkter olmuş. Biz, çizgi romanları sinemada takip edenler olarak da Suicide Squad (2016) filminde tanıştık karakterle.

"Ne demişler, bir hikaye anlatmak istiyorsan en baştan başlamalısın!" diyor ve anlatmaya başlıyor Harley, kısaca Birds of Prey (2020), uzunca Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn (2020)'de... (Türkçesi: Yırtıcı Kuşlar: Ve Bir Harley Quinn'in Deli Dehşet Kurtuluşu)

En baştan dediği de Suicide Squad (2016)'da anlatılandan birkaç cümle fazlasını söylüyor sadece; ekstradan derine inmiyor, ilginç bir çocukluğu olan Harleen, psikaytr olmuş ve hastası Joker'e aşık olup, uğruna kendini kimyasala bulayıp kafayı yemiştir. Harley çok tatlı, inanılmaz yetenekli, çok şirin bir kız olduğu için Joker onu kıskanmış ve terk etmiştir. Hikayenin Harley'nin sadece kendi bakış açısından anlatılğını anlamışsınızdır.


Asıl mesele Harley Quinn olsa da, yan hikaye daha değerli görünüyor. Güçlü kadınları bir araya getiren bir macera peydah oluyor. Bir polis, bir şarkıcı, bir suikastçı ve bir deli manyak, ufak bir yan kesiciyle beraber beş kadın olup onlarca kötü adama karşı savaşıyor. Filmin adı olan 'Yırtıcı Kuşlar' da bunlar yani..

Film, kesinlikle Suicide Squad (2016)'tan daha iyi; hikaye başta olmak üzere diğer her şey dahil.. Cathy Yan isimli kadın yönetmenin kontrolündeki hikayede Margot Robbie baş rolde ve aynı zamanda film bitince kocaman 'Yapımcı' olarak da yazıyor bu özel isim.
(Hemen kontrol ettim, I, Tonya (2017) ile başlamış yapımcılık yapmaya ve şu sıralar üzerinde çalışıyor gözüktüğü 7-8 film var; Korona en çok Margot'yu vurmuş diyebiliriz o zaman...)


Diğer kızlar, Mary Elizabeth Winstead, Rosie Perez, Jurnee Smollett-Bell ve minik Ella Jay Basco. Kötü adamlar, Ewan McGregor ve Chris Messina...

Mary Elizabeth'i zaten çok seviyorum çünkü o bir Ramona'dır.. Rosie'yi daha önce hiç izlememiş bile olabilirim, Jurnee ve Ella'yı da.. Ewan Mc kardeşimizi ise kötü adamlardan daha kötü biri olarak izliyoruz.

23 Mayıs 2020
Oku..

Gwoemul (2006)


Geçtiğimiz dönem Gisaengchung (2019) yani Parazite ile Oscar tarihine geçen Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho'nun yıllar önce yaptığı bir film bu, The Host İngilizcesi.. Kötü görsel efektli, Uzak Doğu oyunculuklu, dram gibi macera gibi bir film.. Orta karar bir iş, hayranı olunmaz ama gömmeye de kalksan çok malzeme vermez!.. Aslında hakkında çok konuşulacak bir film de değil ama kesinlikle bahsedilmesi gereken, günümüzde de iyice gözümüze görünür olan bir numara var filmde ondan bahsedeyim..

Puşt bir bilim insanı, neden olduğu bilinemez bir şekilde, asistanından zehirli bir maddeyi kanalizasyona boca etmesini istiyor, "lavaboya dök bunları" diyor. Epey kasti yaptığı bu hareketin kendisine ne faydası var bilinmez ama insanlığa bazı zararları olacak doğal olarak. Nehirde balık tutanlar önce tuhaf görünüşlü bir balığa denk gelip tiksinip atıyolar geri suya... Bir süre sonra o tuhaf görünüşlü balık, Van Gölü Canavarı gibi, tövbe estağfürullah yaratık gibi oluveriyor ve insanlara saldırıyor. Ona temas edenler, ısırığıyla yaralananlar veya direkt olarak canavar tarafından kaçırılanlar oluyor. Evet, tarafından...

Sonra devlet tabii önlemler alma gayretiyle, olay yerini çembere alıyor, kazazedeleri bir spor salonuna topluyor, yemek veriyor falan.. Sonra yaralılardan birinin kabardığı görülünce, yaratığa temas eden herkes karantinaya alınacak buyruluyor. Mevzu da burada kopuyor.


Bu hengamede küçük kızı canavarca alıkonulan bir adam kızını kurtarmak isterken yaratığa bi şeyle vuruyor ve yüzüne kanı sıçrıyor. Kızı yok oluyor, adam karantinaya alınıyor. Baba ve ailesinin karantinadan kaçma çabası, 'Birine bi şey bulaşacaksa da ekime kadar, ben gidiyorum' kafası; Koronavirüs'ten korunmaya gayret ettiğimiz bu dönemde en sık gördüğümüz aptallık hali...

Bak ben Kıbrıs'tayım, burası küçük yer, burada ilk vaka görünen oteli, içindeki misafir ve çalışanlarıyla karantinaya almışlardı, ertesi gün otelin arka bahçesinden kaçan Alman turistler vardı... Bir ertesi gün yavru vatanda vakalar artmıştı. Şimdi temiz burası Allahtan... Haberlerde görüyoruz, Türkiye'nin her yerinde hastanelerin pencerelerinden kaçmaya çalışan karantinalılar.. Bir süre önce umreciler vardı, yurtlardan kaçmaya çalışanlar... Sokak röportajı yapılıyor, "e maskeniz nerede beyfendi?" diyor muhabir, "Yaa allah goruyor bizi, gorona kim?!" Neyse biliyorsunuz her şeyi, uzatmayacağım.


14 sene öncesinden gümüze dair saçmalıklar görmek ilginç geldi, not almak istedim. Alınan -formalite- karantina önlemleri de güzel sahnelenmiş mesela; aile korunan bölgeye bir ilaçlama aracıyla girmeye çalışacaktır, o kadar güvenlik önlemi vardır ki, geçerken herkese selam vermek zorunda kalırlar. Kapıdaki görevliye 'kolay gelsin' diyerek girilemeyecek hiçbir yer yok galiba şu hayatta...

İzlemek isterseniz film Netflix'te var, ayrıca yönetmenin Okja (2017)'sı da var burada.. İkisi de izlenebilir..

21 Mayıs 2020
Oku..

Betonrausch (2020)


Bu sefer de Netflix sayesinde, yurt dışında kariyer yapmış bir Türk asıllıyı tanıma fırsatı yakalıyoruz. Artık Alman olan Cüneyt Kaya beyfendi, çekirdekten yetiştiği belli bir filmografiyle, teknik olarak bundan 8-10 yıl önce başlamış sinemaya ve bu son filmi ile de Netflix Orijinali çektirilecek kıvama gelmiş. 2 sinema, bir TV filmi, bir de dizi yapmış... Peki bu Netflix filmlerini TV filmi gibi mi görmeliyiz yoksa sinema filmi gibi mi?! Çünkü bu iki tür arasında uçurum olduğunu biliyoruz, Netflix de geliyor tam aralarında duruyor şimdi! Yeni bir tür sayalım bence.. Bir TV, bir Netflix, iki de sinema filmiyle izleyici kasıyor diyelim..


Filmin adının Türkçe yansıması, 'Betonarme' yani kabaca binayı, mülkü temsil ediyor. Hikayenin gayrimenkul ticareti yapısına gayet uygun bir isim aslında. İngilizce ismi ise şu sıralar Netflix'in global ağına düştüğü için en bilineni, Rising High yani yükseliyor yükselmekte olan.

Sıradan bir yokluktaki sıradan bir ailede büyüyen kahramanımız Viktor, belli bir yaşa gelince ailesinin yanından ayrılıp, şehre yerleşerek kendi ayakları üzerinde durmak istiyor. İlk zamanlar çektiği sıkıntıları ailesiyle yaptığı telefon görüşmelerinde dillendirmese de bu sıkıntılar ona bir kariyer yolu açıyor.

Ev kiralamak için her başvurduğu emlakçı ondan 'gelir belgesi' isteyince çaresiz kalan işsiz Viktor sahte bir belge düzenliyor ve güzel bir maaş görselinin kanatları altında çok güzel bir ev kiralıyor. Sonra bu kocaman şık evi, düşük günlük ödemeler alarak çalıştığı şantiyedeki işçilere kiralıyor. Böylece durduk yerde sıcak para akışı sağlamayı keşfediyor. İkinci ev, üçüncü ev derken bu orta vadede başına iş açan işten kurtulup işi büyüterek aynı mantıkla ev satmaya başlıyor.

Tabii bir can dost ve seksi bir hanım eş edinerek...


Çok tatlı bir dolandırıcılık macerası olan bu film, sevimli bir Almanca eşliğinde keyifle izleniyor. David Kross'un liderliğindeki kadroda, Frederick Lau, Janina Uhse ve Sophia Thomalla var. Janina o kadar güzel ki!..

20 Mayıs 2020
Oku..