Ready or Not (2019)


Hay Allahım, resmen yanlışlıkla korku filmi izledim. Korku da değil, gerilimli, kanlı manlı film. Ne bileyim ben, afişi çok tatlı görünmüştü gözüme, hatta dönem filmi falan diye düşünüp, güzel kostümler, tatlı country müzikler falan hayal etmiştim. Kalitesi 2. sınıf, hikayesi yok denecek kadar zayıf, oyuncular kimse izlemeyekmişçesinefhvhjh yok yok o kadar da değil. Ama bir numarası yok yani..


Grace ve Alex'in düğünüyle başlıyor film. Kocaman bir malikanenin bahçesinde. Alex'in ailesi epey zengin ve aileye girmek üzere olan gelin Grace'in servet avcısı bir fahişe olup olmadığından emin olmalarının gerginliği var. Aslında gerginliğin sebebi olarak bu açıklama yapılıyor ama biraz sonra asıl sebep ortaya çıkıyor. Gelinin aileye layık olup olmadığını anlamak için bir oyun oynaması gerekiyor. Oyunu gizemli bir oyun kutusu belirliyor. Ve... Ups.. Bir anda kan gövdeyi götürüyor...


Komedi, gerilim, korku, suç, gizem türlerinin hepsini bir arada kullanmaya çalışıp gizemli bir saçmalık çıkarılmış ortaya. Hiç yazarından yönetmeninden bahsedip yabancı isimlerle kafanızı karıştırmaya gerek yok, sadece oyunculardan Adam Brody'yi ve başrol gelinimiz Samara Weaving'i analım yeter. Samara'yı Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017)'de izlemiştik çok da akılda kalmayacak minik bir rolle.. Zaten genel misyonu, kariyer ve kader gereği korku filmlerindeki güzel sarışın kız işte..

30.11.19
Oku..

Blade Runner BoxSet


Yenisi dünyanın en pahalı sanat filmi falan olsa gerek ya.. Renkler falan şahane!..

İki sene önce -daha Blade Runner 2049 (2017) yapım aşamasındayken, yani yapımı duyurulunca- bi gazla orijinali olan Blade Runner (1982)'ı izlemiştim. Eskilerin usta bilim kurgu romancısı Philip K. Dick'in 'Do Androids Dream of Electric Sheep?' adlı hikayesinden, Ridley Scott tarafından sinemaya uyarlanan film hem yönetmenin en beğenilen işlerinden hem de bilim kurgu sinemasının kaderini belirleyen filmlerden biri olmuştur.


Blade Runner (1982)'da, seksenlerde çekilen bilim kurgu filmlerinde sıkça rastlanan o karamsar hava vardır. Bilim kurgu deyince felaket geliyormuş akla o dönem demek ki. Ve bence biraz da kendini ağırdan satan film yapmaya çalışıp sıkıcı olmuşlardı. imdb puanı 8,1 iken ben 6 vermiştim. Hikaye falan güzel aslında ama anlatım biraz sıkıntılı gelmişti. Harrison Ford başroldeydi. O film zamanında Görsel Efekt ve Sanat Yönetimi kategorilerinden Oscar'a aday gösterilmişti. Yani aslında havalı filmdi ama sıkıcıydı. Bu yeni çekilecek film için güzel sinyaller çakıyordu demek oluyor, eskiden havalı olabilen bir film günümüzde n'olmazdı?!


İlk filmdeki Dick Reckard'ı yine Harrison Ford canlandırıyor. Blade Runner 2049 (2017)'da ise baş karakter bir android olan Ryan Gosling. Filmin yönetmeni ise önceki senelerde Sicario (2015) ve Arrival (2016) ile dikkat çeken Denis Villeneuve.

Hikaye kabaca şöyle, androidler bir dönem çok modaymış, her yerde varmış. Sonra bu androidlerin itaatsizlik yapabileceği fark edilip yeni bir sürüm geliştirilmiş ve eski sürüm bütün androidlerin imha edilmesi görevi verilmiş. Temelde, ayıkan androidlerle koşulsuz itaate programlı androidlerin savaşı aslında ama hepsinin sahibi bir kötü adamımız var. Bir sürü de güzel kız var, filmdeki hanımları şuraya sıraya diziyorum beğendiğinizi alın: Robin Wright, Ana de Armas, Carla Juri, Sylvia Hoeks, Sallie Harmsen ve Mackenzie Davis. Bir de Jared Leto ile Barkhad Abdi var kadroda.


İlk filmin Oscar adaylıklarını belirtmemin sebebi devam filmininkilerle kıyaslama yapıp eğlenceyi doruklarda yaşamak istememdi. Bu görsel şölenin, renkleri, sinematografisi efsane. Dillere destan bu 7. sanatın Oscar adaylıkları şöyle idi: En İyi Görüntü Yönetimi, Görsel Efekt, Ses Kurgusu, Ses Miksajı ve Prodüksiyon Tasarımı... Bunlardan ikisini kazandı, tahmin etmek ister misiniz?! Kazananlar Listesi 2019

Bu filmin de imdb puanı 8; ben buna da 6 verdim... İnanır mısınız aynı sıkıcılıkta eskisiyle, sadece teknoloji gelişmiş o günden bu güne..


27.11.19
Oku..

Nina (2016)


Nina, Nina, Nina! Bir ara bir film sitesinde gezerken Rocketman (2019) filmi için şöyle bir yorum görmüştüm "Sık sık adını duyduğumuz ama kim olduğu hakında fikrim olmayan birini tanımak için güzel bir film." Ben de genel olarak müzisyen biyografilerine bu kafayla yaklaşıyorum. Müzik çok uzun bir süre hiç ilgi alanım olmadı, onun için müzikle ilgili pek çok şeyden mahrum büyüttüm kendimi. Çok eksiğim olduğunu ve hemen arayı kapatmam gerektiğini sık sık hissediyorum. Bunlar da çok öğretici, hatta öğrenmenin en kolay yolu gibi geliyor. Gerçi kitaplardan öğrensek daha kalıcı bilgi oluyor elbette ama sinema daha sıkıştırılmış, bizim gibi az zamanda çok şey yapmak isteyenlerin daha çok işine geliyor. O bakımdan çok keyifli.


Dün gece Müslüm (2018) izledim şimdi de Nina (2016), Nina Simone, Amerika'nın Müslüm'ü o da bir nevi!.. Tabii ki her siyah sanatçı gibi sahneye çıkmak, sahnede kalmak onun için de bir gurur meselesi, bir devrim. Filmde ailesiyle bir sorununu görmesek de yalnız büyüyen bir çocuk olduğu anlatılıyor. Daha çocukken sahneye çıkmaya başlayan, gençliğinde alkolle boğuşan, çıktığı sahnelerde hep bir kavga dövüş, hep bir saldırgan tavırlar sergileyen delifişek. Siyah sol yumruk kolyesine bakın, ateş ediyor resmen!


Kendine has ses tonu ve piyanoya yeteneği, yediği her halta rağmen insanların kendisine saygı duymasını sağlamış. Sonra Amerika'dan kaçıp Fransa'da daha ufak sahnelerde devam etmiş.

Bu arada bağımlılık tedavisi için yattığı hastanedeki hemşiresi Clifton'a asistanlık teklif edip Paris'e beraber gelmesini istiyor. Ama nasıl şirret kadın, güzelim çocuğu da küstüre küstüre çalışıyor.


Böyle bir hikayesi var Nina'nın. Zoe Saldana başrolde, çok da güzel iş çıkarmış bence, çok severim zaten kendisini. Clifton rolüyle de David Oyelowo eşlik ediyor Saldana'ya. Oyelowo bundan önce de Selma (2014) filmiyle siyahi devrimin başrolü Dr. Martin Luther King'i oynamıştı. Nina (2016)'nın yazanı yöneteni Cynthia Mort'un ilk yönetmenliği. Açıkçası ben beğendim filmi, çok ödül mödül alamamış bir yerleden ama ben sevdim. imdb puanı 5,4 ben 7 verdim.


24.11.19
Oku..

Müslüm (2018)


Babaların Babası Müslüm Baba'nın acı dolu hayat hikayesini birinin çıkıp anlatması gerekiyordu. Bazıları içten içe anlamsız buluyor ona olan sevgiyi ama kimse de hakkında kötü bir şey söyleyemiyordu. Evet, sesi duygu yüklüydü ama mesele ses değil sanki, enteresan bir enerjisi vardı. Yavaş yavaş konuşmasının, alnına dökülen kıvırcık saçlarının bir sebebi vardı.

Müslüm daha çok küçükmüş kardeşi ölmüş, türkü söylediği sesine yük binmiş; biraz büyümüş abi olmuş, annesiyle küçük kız kardeşi ölmüş, şarkılarına yük binmiş; sonra kaza geçirmiş, sonra biraz daha büyümüş son kardeşi de ölmüş, müziği bu yükün altından sesini duyurmaya çalışmış. Öyle yavaş yavaş öyle yüklü. Müslüm Baba olmuş, aşkı bulmuş, daha da ölmezmiş.


Senaryosunu aslen romancı Hakan Günday'ın Gürhan Özçiftçi ile beraber yazdığı filmin yönetmen koltuğunda iki başarılı isim beraber oturuyor: işlerini çok beğendiğim Ketche ve son birkaç senedir iyice yıldızı parlayan Can Ulkay. Son derece etkili film. Son derece "hassiktir ne hayatlar var!" filmi. Eşi Muhterem Nur'un her fırsatta "Çok iyi adam" dediği Müslüm Baba.

Biliyordum ama böyle ağır film olduğunu, hissetmişim de onun için erteleyip durmuşum. Çok geç izledim. Gece izledim. Etkilendim. Böyle büyüyüp de içinde hiç kötülük olmaması mümkün mü ya?! Acısını dindirmek için içtiği, içtiğinde şiddete başvurduğu anları tabii ki masum bulamayız ama yanındaki insanın anlayışı, tepkileri; insanı iyileştiren yanındakiler işte.


Oyuncu kadrosundaki bütün isimler zaten başarılı da Erkan Can bambaşka ya! "Sen kimsin dayı?!" deyişi, o 'dayı' detayını nasıl çıkarmışlar... Hislerim bunun Hakan Günday'ın işi olduğunu söylüyor. Timuçin Esen'e, Zerrin Tekindor ve Taner Ölmez'in muhteşem eşliği de hikayeyi bu kadar duygulu yapan detaylardan. Ve Şahin Kendirci, Müslüm'ün gençliği ona emanet, çok iyi çocuk. Başka da diyecek bi şeyim yok.

24.11.19
Oku..

Sonsuz Aşk (2017)


Güney Kore uyarlaması değil di mi, bak ona göre izliycem.. Umarım değildir.. Deniz Akçay'ın yazıp eşi Ahmet Katıksız'ın yönettiği romantik-drama türündeki film gerçekten beklentimin üzerinde çıktı. Filme başlarken hislerim 3-4 veririm diyordu, film bitti ve 6 veriyorum. Başarılı film.

Hikayenin bazı yerlerinde küçük boşluklar var ama görmezden geldim, tadını çıkarmaya çalıştım filmin. Tavsiye ederim, güzel taktiktir.


Ama Fahriye Evcen'in oyunculuğuna bir takım yenilikler katması lazım. Bazı hareketleri var böyle sanki onu rolden çıkarıyor. Hangi filmini izlediysem hissediyorum bu amatörlüğü. Ama gülüşü falan çok tatlı kız, Allah var. Gerçi geçtiğimiz aylar bu tatlılığından eser kalmadığı yönünde görseller ve psikolojik linç girişimleri yapıldı ama bence normal yani hamilelikte falan kilo almak. Ayrıca kilolu haliyle bile güzel gülüyor gayet. Asıl güzel gülemeyen kim, bu filmdeki rol arkadaşı Murat Efendi; ehehehe diye Milyoner'den beri aklımıza kazınan sevimsiz gülüşüne rağmen başarılı oyuncu kendileri. Lafı açılmamışken Murat Yıldırım'ın başrol oynadığı efsane Kırımlı (2014) filmini de araya sıkıştırmak isterim, böylece lafı hem açar hem kaparım.


Can Bey, ünü ülke sınırlarını aşmış, yurtdışlarında üniversitelere konuşmacı hatta bi şeyler başkanı falan olan üstün başarılı bir beyin cerrahıdır. Esas kızımız da Zeynep'tir, Can Bey'in evine temizliğe gelir, para biriktirip kardeşini okutur. Ancak çok yoğun çalışan Can Bey şimdiye kadar evin temizliğini yapan hanımla hiç karşılaşmamış, not bırakarak isteklerini iletmiştir. Bir gün, Zeynep kirayı ödeyemediği için ev sahibi kapının kilidini değiştirmiştir ve Zeynep bir gece başka bir yerde uyumak zorunda kalınca yurt dışında olan doktor beyin evinde sabah etmeye karar vermiştir. Ve hikaye başlar. Türlü çeşitli romantik-komedi sahnelerle ilişkileri ilerler. Ve sonra işin içine dram girer. Zeynep'in kaderi başarılı beyin cerrahının ellerindedir, belki de değildir.


İtiraf edeyim filmi Didem İnselel'in filmografisine bakınca gördüm, bu sebeple buldum izledim. İnselel, iki sinema filminde oynamış, ikisini de bir günde izlemiş oldum böylece. Filmde o kadar küçücük bir rolle, arada birkaç sahnede karşımıza çıkıyor ki, "a bi dakka bu burada oynuyordu di mi" diye diye izledim. E hadi artık başrollerde izleyelim, amin. Kadroda Murat Yıldırım ve Fahriye Evcen'e, Fatih Al, Filiz Ahmet, Ege Aydan ve işte Didem İnselel eşlik ediyor. Güzel kadro bence, güzel de hikaye. Çok iyi değil ama iyi film.

23.11.19
Oku..

Toz Bezi (2015)


Sanat filmi dediğimiz şu bağımsız sinemanın geleceğini çok da parlak göremiyorum. Eyvallah üretim var, bu iyi bir şey ama sanki kendini tekrar ediyor, ne uzuyor ne kısalıyor gibi. Gerek hikaye anlamında gerek teknik anlamda birbirinin benzeri işler izliyoruz. İşin acı tarafı bir süre sonra sıkılıp izlemekten vazgeçeceğiz. Hepsi fakir hayata odaklanmış, topluma ayna tutan hikayeler; bir tane yalıda geçen bağımsız sinema izlemedim, varsa da bilmiyorum yani, hiç denk gelmedim. Hepsi inanılmaz bir dip sesle, ayak sürüme sesiyle dolu, kapı gıcırtısından durulmuyor. Eyvallah hepimiz Ceylan'ın kasabasından çıktık geldik de, biraz güncelleyelim böyle olmuyor. Tamam teknik konuda hadi bütçe yeterli değil doğru ekip ve ekipmanla çalışılamıyor diyelim ama aza da indirilmiyor, gayret yok. Komple de yok değil aslında ama doğru çalışanların sayısı yeterli değil bence.

Epeydir izlemek için USB'emde bekleyen 4 yerli filmden biriydi Toz Bezi (2015), seçim yaparken kronolojik mi takılsam yoksa alfabetik mi derken kadrolara baktım nedense; İnselel'i görmemle seçim süreci adeta Altın Gol tekniğiyle tamamlanmış oldu. Kavak Yelleri (2007-2011)'nde aşık olduğum, sonraları da ara ara televizyonda dizilerde görebildiğim ama tabii ki oturup izleyemediğim bir isim Didem İnselel. Güzel kadın.


Ahu Öztürk'ün yazıp yönettiği film İstanbul Film Festivali'nde En İyi Türk Filmi ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanmış. İstanbul'da gündelik temizlik işleri yapan iki kadının hikayesi anlatılıyor. Biri kocasına, git iş bulmadan gelme, demiş; koca da bir daha gelmeyince küçük kızıyla bir başına kalmış. Diğeri de kocasından hep şikayetçi, ama kocası gelmeyenleri de görünce -ne de olsa evin erkeği diye- küçük bir şükür pozisyonunda bekliyor. Bu iki kadının dertleri, tasaları, dedikoduları...

Fakirliğin daha da doğrusu o fakirliğe sebep olan eğitimsizliğin, imkansızlığın bunalttığı bir dünyada insanların devam etmek için karar vermeleri gereken anlardaki seçimlerini görüyoruz. Bir de Kürtçe konuşulan sahnelerde altyazı olmadığı için hiçbir şey anlamıyoruz. Altyazı tınne hımına.


Tamam, Ahu Hanım anlatmış hikayesini. Binbir meşakatle film yapmış, yetmemiş festivallere sokup insanlara izletmiş, güzel. Ama bu teknik seviyede bir filme Yılın En İyi Türk Filmi ödülü vermek nedir İFF?! Biraz da sizin yüzünüzden bi yerlere gidemiyor belki de Bağımsız Türk Sineması. Yenilikçi vizyon sahibi fikirleri teşvik edecek adımlar atmak gerekmez mi sizce de, büyük düşünün!

Başrollerde yer alan Asiye Dinçsoy ve Nazan Kesal'ı tebrik ediyoruz. Özellikle Dinçsoy'u sadece ben değil birkaç film festivali de tebrik edip ödül vermiş. Bu ikili dışında kadroda Didem İnselel, Serra Yılmaz ve Mehmet Özgür yer alıyor.

Filme puanım 4, daha fazlasını vermek içimden gelmiyor. 572 kişinin oyladığı imdb.com puanı da 6,7. Demek ki birilerinin içinden gelmiş.

23.11.19
Oku..

Pokemon Detective Pikachu (2019)


Bir yerde denk geldim de "Güzel bir nostalji oluyor, tavsiye ederim" yazmış biri. Normalde hiç ilgimi çekmememişti film ama bu yorum samimi geldi, bu sebepten izledim. Hiç de nostalji olmuyor, tavsiye etmem. Nostalji olması için eskiyi hatırlatması falan gerekir di mi, bunda öyle bir şey yok, bambaşka, yepyeni bir şey yapmışlar. Bir tek Balbazarları görünce bi sevindim, onlar dışında hiç etkilemedi beni. Nostalji dediğin biraz dokunur insana.

90'larda izlediğimiz Pokemon çizgi filmlerini yeni nesiller bilmez tabii. Sonraları çok defa sinema hikayesi yaptılar ama hiçbiri çizgi filmleri kadar tutmadı. Bu da o sinema filmi furyasının son örneği işte. Filmi, Shark Tale (2004)'in de yazarı-yönetmeni olan animasyoncu Rob Letterman yönetmiş. Filmde Justice Smith, Kathryn Newton, Bill Nighy ve Pikachu seslendirmesi ile Ryan Reynolds rol alıyor.


Bir bilim adamının pokemonlarla insanların kardeş kardeş yaşadığı bir dünya hayaliyle başlıyor hikaye. Bu bilim adamı pokemonlarla ilişkisini bir üst seviyeye taşımak istiyor ama. Çeşitli çalışmalar sonucunda üstün pokemon ırkı oluşturacak bir çalışma yapıyor; yani insan pokemon, yani insanın yönettiği bir pokemon. Pokemonlar çeşitli güçleri olan yaratıklar olduğu için bu bilim adamı gidiyor en güçlü pokemon olan Newtwo'yu seçiyor ve onu zihnen kontrol etmeyi başarıyor.

Tim, dedektif babasının ölüm haberini alıp cenaze için şehre gelir. Ama ortada cenaze yoktur, saldırıda babası yok olmuştur. Geride babasının pokemonu Pikachu kalmıştır ve bu ikili dedektifin sırlarla dolu kaybolma hikayesini araştırır.


Peeeeh yani... Hani Roket Takımı, hani hemşireler; böyle Ash, böyle Misty mi olur yani.. Hani o çizgi filmlerle büyüyen birini bu hikayeyle kandıramazsın, tatmin edemezsin. Sadece film olarak bakınca gene idare eder ama nostaljiymiş, pokemonmuş tutmamış...

22.11.19
Oku..

The Old Man & The Gun (2018)


Filmin ismi, Hemingway'in Yaşlı Adam ve Deniz'ine selam çakıyor, hikaye ise gerçek bir hayata dayanıyor. Forrest Tucker, dünya hırsızlık tarihinin en naif, en centilmen hırsızlarından. 13 yaşında bisiklet hırsızlığı ile başlayan macerası 70'li yaşlarına kadar sürmüş. David Lowery'nin yazıp yönettiği filmin başrolünde Robert Redford'u izliyoruz. Geçen sene Robert Redford'a Golden Globe adaylığı getiren rolü, kesinlikle çok sevimli.

Forrest bankaya girer, vezneye yaklaşır ve görevliye der ki: "Merhaba, nasılsınız? Bu arada bu bir soygundur, lütfen şu çantaya paraları doldurun." Çantayı alır, sakince bankadan çıkar, silahını hayatı boyunca bir kere bile kullanmamıştır. Çok sıkışınca teslim olur zaten. Sonra hapisten kaçar. Son olarak Forrest Teksas'ta yola koyulmuştur ve her geçtiği şehirde banka soyar.


Teksaslı polis memuru John Hunt, bu naif ihtiyar hırsızın iki arkadaşıyla beraber bir dizi banka soyduğunu ve buna ekseriyetle devam ettiğini fark eder. Olayın peşine düşünce Forrest'in hikayesini keşfeder ve onu yakalamak için epey çalışır. İz sürer, hangi bankalardan soygun haberleri geldiğini araştırır ve yavaş yavaş Forrest'a yaklaşır. Bu arada Forrest da yeni bir aşka yelken açar ama bir yandan çalışmaya devam eder. Eskiden Forrest'i yakalamış olan bir polis John'a şöyle der: "16 kere hapisten kaçmış şimdiye kadar. Bu konuda gerçekten yetenekli. Onunla karşı karşıya geldiğimde dedim ki, hayatını daha sakin yollarla da idame ettirebilirsin, o da bana dedi ki, ben hayatı idame ettirmek istemiyorum, yaşamak istiyorum."


Ve bir süre sonra Forrest yine yakalanır. Ve girdiği anda kaçış planı yapmaya başlar. 70 yaşında.

Çok ilginç, sempatik bir hikaye. Tabii ki hiçbir şekilde -bizi soyan- bankaları soymayı veya -herkesin zaten taşıdığı- silah taşımayı meşrulaştırmamak gerek ama bazı hikayeler bazı olayları gerçekten sempatikleştiriyor. Mesela ata binmeye teşvik etsin bu film bizi, bazı olayları çözmek için dedektiflik yapmaya teşvik etsin; silaha soyguna değil di mi?! Filme puanım 7, beğendim.

22.11.19
Oku..

Manbiki Kazoku (2018)


'Shoplifters' olarak dünya sahnesine çıkan Japon filmi, Türkçe dublajda 'Aşırıcılar' olarak seyirciye gösterildi. Market alışverişlerini sadece alışa çeviren bir grubun hikayesi olduğu için bu isim tercih edilmiş ama bence biraz yanıltıcı olmuş. Çünkü 'aşırıcılık' karakterlerde dikkat çeken onlarca huydan sadece biri. 

Osamu ve Nabuyo, yanlış bir teyze, bir kız kardeş ve bir oğlan çocuğuyla çekirdek bir ailde gibidir. Ama gibidir, ne Osamu gerçek bir baba ne de Hatsue gerçek bir ninedir. Shota'nın en keyif aldığı şey Osamu ile marketlerde el çabukluğuyla güzel yiyecekler aşırıp akşam aileye ziyafet vermektir. Shota, bir zamanlar gerçek bir ailesi olan çocukken kaybolmuş ve Osamu onu bulup bakmaya başlamış. Her fırsatta da kendisine 'baba' dedirtmeye çalışıyor. Sadece biri ona baba desin istiyor, belli ki merak ediyor o hissi.


Bir kuru ekmeği bile paylaşmayı öneren hayatlar bunlar. Üstelik o ekmeği beşe bölünce başka tat, altıya bölünce bambaşka tat almaktan bahsediyor. Bir akşam Osamu ve Shota market alışından eve dönerken sokakta bir kenara pısmış Juri'yi buluyorlar. Ufacık kız belli ki evde dayak yiyormuş ve kaçma ihtiyacı hissetmiş. Ve artık o da ailenin bir ferdi. Bu arada dayakçı aile de haberlerde kızı arıyor tabii. Kim gerçek anne şimdi onu görelim.

Hirokazu Koreeda yönetimindeki film, geçen seneki Oscar'da yabancı dilde en iyi film adayı... Tabii Golden Globe, BAFTA falan ne varsa hepsine aday gösterildi ama hepsini de Roma (2018)'ya kaybetti. Üstelik Capharnaüm (2018) dururken. Koreeda'nın ise geçen sene Antalya Altın Portakal'da bu filmle En İyi Yönetmen ödülü aldığını hatırlatalım.


Başrolde Osamu'yu oynayan Lily Franky çok şahane oyuncu. Çocuk oyuncu Jyo Kariri ise Shota rolüyle başarılı iş çıkarmış. Ama Capharnaüm (2018)'ün Zain'i dururken kimse kusura bakmasın yani.. Filmin kızları ise Sakura Ando, Mayu Matsuoka, Miyu Sasaki ve Kirin Kiki..

Bu filmle biraz Japonya'nın arka sokaklarında yaşanan hayatlara göz atılıyor. Japonya hakkında çok da bilmediğimiz şeyler bunlar esasen.

22.11.19
Oku..

Tolkien (2019)


Harry PotterYüzüklerin Efendisi mi desen Harry Potter derim çünkü filmleri çocukluğumdan gençliğime kadar sürekli bana eşlik etti. Yüzüklerin Efendisi hep daha havalıydı ama Harry Potter çok daha samimiydi. Belki de bunun sebebi Yüzüklerin Efendisi serisini okumaya hiç yeltenmemiş olmamdı çünkü önce filmini izlemiştim. İster istemez bu karşılaştırmaya giriyorum çünkü fantastik edebiyat deyince bu iki seri her zaman başı çekiyor.

John Ronald Reuel Tolkien, bu havalı orta dünya hikayesine 1937'de yayımlanan Hobbit ile başlıyor. 57'de de Yüzüklerin Efendisi tamamlanıyor. Arada başka hikayeleri de var tabii ama hem yazarın kendisini hem de dünyayı asıl ilgilendiren -seri olan- bu iki dev eser.


İngiliz Tolkien, yetimken lise çağında bir de öksüz kalıyor. Erkek kardeşiyle beraber koruyucu ailelerde büyüyen Ronald, şans eseri güzel bir eğitim alarak yeteneğini parlatmayı başarabiliyor. Oxford'da okuyabilme fırsatı yakalayan Ronald'ın lise dönemlerindeki arkadaş grubu ve koruyucu ailesindeki ev arkadaşı Edith'le aşkını güzel bir şekilde anlatan ve Hobbit'in başlangıcına tanık olacağımız bir final yapan filmin yönetmeni Dome Karukoski, senaristleri ise David Gleeson ve Stephen Beresford. Filmde Tolkien'in ruhsal altyapısını tanımlayan I. Dünya Savaşı'nın da bir kısmına ışık tutuluyor.


Karukoski, Finlandiya'da yaşayan Lefkoşalı, Kıbrıslı Rum bir sinemacı. Şimdiye kadar Fin Sinemasına hizmet eden 6-7 filmden sonra bu filmle Hollywood macerasına başlamış. Bence kariyerine Hollywood'ta devam edebilecek başarılı bir yönetim izliyoruz. Senaristlerin de çok büyük tecrübeleri olmadığını öğrenerek, filmin, böyle bir yaratıcı ekipten beklenebilecek bir sonucun epey üstünde olduğunu söylemek isterim.


Ronald'ın gençliğini Harry Gilby canlandırırken, Nicholas Hoult'ü başrolde, esas kız rolüyle Lily Collins'i de başrolün kalbinde görüyoruz. Çok yakışan bir çift olmuşlar. Ben Hoult'ün Mad Max: Fury Road (2015)'la alamadığı Golden Globe adaylığını bu filmle alabileceğini düşünüyorum. En azından aday gösterilmesi gerekir bence. Ama Oscar'da bu şansı da bulamayabilir. Oscar için benim filmde aday göstermek isteyeceğim, senaryo kategorisidir; çok doğru işlenmiş bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Ben çok beğendim. Bir kere hikaye çok güzel, efsane bir yazarın hayat hikayesi olması çok güzel, Ronald'ın kelimelere olan tutkusu çok güzel, çok ilham verici.

J. R. R. Tolkien'den sonra tabii ki şimdi de J. K. Rowling'in hayat hikayesini bekliyoruz. Yapımcılara duyurulur!

20.11.2019
Oku..

Kingsman BoxSet


Henüz, Kingsman: The Secret Service (2014) ve Kingsman: The Golden Circle (2017) olmak üzere iki filmi çekilen Kingsman Serisi, Mike Millar ve Dave Gibbons'ın 2012'de yayınlanan The Secret Service çizgi romanından uyarlanmıştır. Geçtiğimiz iki senede de seriye iki çizgi roman daha eklenmiş. Yani demek oluyor ki ve umarız ki filmlerin de devamı gelecek. Zaten halihazırda çekilen üçüncü film The King's Man (2020) var, devamı için de umutluyuz. Filmlerin ikisini arka arkaya çok severek izledim. İkisinin de hatta üçünün de yönetmen koltuğunda Matthew Vaughn oturuyor; yine çok beğendiğim Kick-Ass (2010)'in de yönetmeniydi.


Kingsman: The Secret Service (2014), bize önce Kingsman'ın nasıl bir gizli servis olduğundan bahsediyor. James Bond'un MI6'i gibi devlete bağlı değil, bağımsız olarak ama devlete yerleştirdiği elemanlarıyla oradaki işlerini de hallederek çalışan bir ajan ajansı. Çok eskiden kraliyet terzisi olan ilk Kingsman'ın sağlam bir çevresi ve kraliyet destekli bir sürü imkanı varmış. Bir süre sonra Kral'ın devri bitmiş ama Kingsman imkanlarını sonraki nesillere aktararak bir nevi süper kahramanlık yapan ajanlarıyla dünyanın selameti için ter dökmeye devam etmiş.


Ajanlardan biri öldüğünde onun yerini alması için 10 ajan da birer kişi öneriyor kurula, sınavı geçen Kingsman Ajanı olarak takım elbisesini giymeye hak kazanıyor. Babası eski bir Kingsman Ajanı olan Eggsy (Taron Egerton), sokakta çok talihli olamayan çocuklardan biri olarak büyümüş. Bir ara babasının dostu ajan Harry (Colin Firth), açılan bir ajan pozisyonu için Eggsy'yi kurula öneriyor.

Bu filmdeki düşman, Valentin (Samuel L. Jackson), küresel ısınmanın nüfusun azalmasıyla önlenebileceğini düşünen bir çılgın bilim adamı; teknolojik bir yöntemle insanları öfkeli birer canavara dönüştürüp birbirine öldürterek nüfusun kendiliğinden azalmasını amaçlıyor. Kan görmeye dayanamadığı için kendi kimseyi öldürmüyor, onun için millete birbirini öldürtüyor.


Kingsman: The Golden Circle (2017)'da ise kötü adamımız bir kadın, Poppy (Julianne Moore), uyuşturucu karteli patroniçesi. Uyuşturucunun yasal olmasını isteyen bu çılgın abla, bütün dünyaya sattığı uyuşturuculara bir kimyasal katarak Amerikan Başkanını tehdit ediyor, "panzehiri bende, uyuşturucuyu yasal yaparsan panzehiri veririm bir sürü hayat kurtulur. Yoksa uyuşturucu kullanan herkes ölür." diyor. Başkan da "bırak ölsün amk, zaten biz de bu keşleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz, işimize gelir" diye düşünüyor ve bir şey yapmıyor. İş gizli kahramanlara kalıyor.


Ama Mrs. Poppy, işe koyulmadan önce Kingsman'ın bütün ajanlarını öldürüyor ki kimse bu işe burnunu sokmasın. Kingsman'dan bir tek Eggsy ve masa başı ajanları Merlin (Mark Strong) kalıyor, o da şans eseri. Bu ikili bir yolunu bulup Poppy'yi durdurmalı ve Eggsy'nin kız arkadaşı Prenses Tilde (Hanna Alström) dahil birçok uyuşturucu kullananı kurtarmalılar. Kingsmanların ayvayı yemesiyle başka bir gizli örgüt olan Statesmanler (Halle Berry, Pedro Pascal, Jeff Bridges, Channing Tatum) destekçi oluyor. Konuk oyuncu ise Elton John. (Daha sabah andık kendisini Rocketman (2019) ile; Elton John ve başarılı genç aktör Taron Egerton'u)

Her iki filmde de kötü adamlara azıcık hak veriyoruz galiba ama yine de doğru olanı seçmek çok da zor değil! İkisine de 8/10 verdim. Çok sevdim, o da eminim çok severdi.

101119
Oku..

Mustafa (2008)


Yayınlandığı dönem İstanbul'da meşhur muhteşem öğrenci yurdumuz A.Ö.S.'ün sinema salonunda izlemiştik. Çok olay olmuştu Can Dündar'ın filmi, efendim Atatürk'ü kötülüyor, bu nasıl iş falan diye. Evet bir irkiliyordunuz duyunca, araştırıp sindirmek isteyeceğiniz bilgiler veriyordu film Atatürk hakkında. Bir kere "Mustafa" diyordu koca Atatürk'e, farklı bir pencere açtığı isminden belliydi. Aklıma geldi, bu 10 Kasım sabahı, 9:05'te sirenler duymanın biraz uzağında olduğum bu yerde bu filmi tekrar izlemek ve sizlere de hatırlatmak istedim. Analım önderi her yönüyle ölüm yıl dönümünde...

Bence çok başarılı, dikkat çekmesi açısından çok güzel bir belgesel. Sıkıcı olmaktan çok uzak, öğretici bir film. Can Dündar'ı o zaman da bu çalışmasından dolayı takdir etmiştim halen daha ederim, fikrim değişmedi. Sol gözündeki yarayı, bıyıklarını ilk ne zaman kestiğini bilelim... Ömrünün sonlarına doğru günde 3 paket sigara, bir oturmaya 70'lik rakı bitirdiğini bilelim...


Mustafa zor bir çocuklukla başlamış hayata. Babası Ali Rıza Efendi'yi genç yaşta kaybetmiş, annesi ve kız kardeşiyle birlikte Selanik'te bir çiftlikte kahyalık yapan daysının yanına taşınmışlar. Sonra orta okulda hafız hocasından yediği dayakla askeri okal gitmek istemiş. Annesi başka bir adamla evlenmiş, üvey kardeşler gelmiş, zaten evde huzur kalmamış. Annesi izin vermediği halde Makedonya'ya Manastır Askeri İdadisi'ne girmiş. Osmanlı'nın zayıfladığı dönemlerde askeri eğitim alması, memleketi kurtarabilme hayalleri kurdurmuş o zamandan. Hatta fikirlerini sağda solda paylaşınca adı isyancıya çıkmış, sürgün edilmiş, Şam'a. Burada Araplardan tiksinmiş, bu cahil ordunun Osmanlı'nın başına gelen en kötü şeylerden biri olduğunu not etmiş defterlerine.

Sonra İstanbul'a gelmiş, cebinde parası olmayan ama aklında idealleri olan bir genç olarak ayak basmış Pera'ya. İstanbul'un eğlence hayatına kapılmış, dans etmeyi sevmiş. Fikirleriyle ve onları aktaracağı İngilizcesi ve Fransızcasıyla İstanbul'daki pek çok hanımı tavlayacak haldeymiş. Bir süre sonra da buradan Sofya'ya sürülmüş. Görev icabı diye göze batan askerleri alakasız yerlere yollayan bir sistem varmış çünkü. Ama Sofya'daki eğlence hayatı da çekmiş Mustafa Kemal'i, kostümlü partiler falan. Her gittiği yerde fikirlerini, Türk'ün gücünü savunmaktan geri durmayan Mustafa Kemal.

1. Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Çanakkale'deymiş. Emrindeki bir avuç askerle büyük bir başarı göstermiş; İngiliz, Anzak ve Fransızlardan oluşan bölgedeki İtiliaf Kuvvetlerini Çanakkale'den çıkmaya zorlamış. Böylece boğazdan İstanbul'a giden yol Osmanlı'nın hakimiyetinde kalmış. 30 Ağustos 1915. Ama stratejik ortak Almanlar her seferinde bizim padişahların kafasını karıştıryor, yanlış kararlar almalarına vesile oluyormuş. Mustafa Kemal resmen çıldırıyormuş. Doğu görevi verilmiş, Diyarbakır, Sarıkamış, Ermeniler... Hayatıdna ilk defa Anadolu'ya ayak basan Mustafa Kemal'in buradaki rakibi Rusya'ymış. Pek çok şehir işgal altındaymış.

Anadolu seferi Mustafa Kemal'in içinde başka ışıklar yakmış, Osmanlı'nın kurtarılacak tarafı yokmuş. Nitekim 1. Dünya Savaşı bittiğinde kağıt üzerinde Osmanlı paylaşılmaya başlanmış. Artık emirlere uymaya niyeti yokmuş. İstanbul'a geri dönmesi için gelen telgrafa kulak asmayarak ilk resmi başkaldırısını yapmış ve Kurtuluş mücadelesini başlatmış. 19 Mayıs 1919. Yıpranmış bir milletten çok yıpranmış bir millete dönüşülmüş ama özgürlük gelmiş artık. Tek sorun toparlanmakmış, yeniden ayağa kalkmak. Padişahı, dini yönetimi, arap ezgilerini kaldırıp; cumhuriyeti, meclisi ve batıya dönük Türkiye'yi kurmak.


Halkı buna ikna etmek kolay olmayacağı için önce sadece padişah gitmiş, meclisin açılışı cuma vakti, dualarla, selalarla yapılmış. 23 Nisan 1920. Kurtuluş mücadelesi Ankara'dan yönetilmeye başlanmış. Rusya'yla anlaşıp silah desteği almış Mustafa Kemal. Savaşlar kazanılmış, teker teker işgal altındaki her şehir temizlenmiş, birçok düşmanla masaya oturulmuş, anlaşmalar imzalanmış. Akabinde Cumhuriyet ilan edilmiş. 29 Ekim 1923. Medreselere kilit vurulup eğitim laikleştirilmiş. "Elime yetki geçerse bütün bu sosyal hayatı değiştiririm" diyen Mustafa Kemal değişime başlamış. Hukukta, eğitimde, devlet idaresinde Batı'yı örnek almış. Teker teker her şeyi elden geçirmiş, alfabeyi değiştirmiş, kıyafet kanunu getirmiş, yasada kadınlara eşit haklar vermiş.

Avrupa basınında Türkiye'nin diktatör rejiminde olduğu yazılıyormuş, Atatürk de inkar etmiyormuş. Kafasına göre kararlar veriyor diye mırıldanmaya başlayan yakınındakilere de çok ağır cezalar verdirtmiş, idamla tehdit etmiş. Değişimin sancılı bir süreç olduğunun farkındaymış. Ama yaptığı bunca şeye rağmen unutulma korkusu varmış, her fırsatta "Beni hatırlayın" diye notlar çıkıyormuş yazılarının arasından. İtalyan bir ressama heykellerini ve resimlerini yaptırmış. Anadolu'nun her köşesinde hatırlanmak, göz önünde olmak istiyormuş.

Can Dündar'ın anlatımındaki bu belgesel film böyle şeyler anlatıyor diye rahatsız oldu işte insanlar. Ne var bunda?! Çok doğru, çok gerçek bir kaygı değil mi?! Zamanında da, her ne kadar gerçek de olsalar, bunu bu şekilde duyurmak imaj zedeliyor denildi. Açıkçası öyle bir çağdayız ki zaten insanlar çeşitli iletişim yöntemleriyle neler anlatıyor, inanmak isteyen nelere inanıyor belli değil. Onun için şu filmi izleyip de "Atatürk de çok şeymiş canım..." diyecek birine zaten sen ne anlatırsan anlat o hemen başka yorumlamaya meyillidir.

Ben biraz da Mustafa Kemal'in hanımlardan yana olan talihsizliğine birkaç cümle nakşetmek isterim. Eşi Fikriye Hanım'la birlikteliği sık sık gittiği görevlerle aksamış, sonra da Fikriye Hanım verem olunca Almanya'ya tedaviye gönderilmiş. Bir süre ayrı kaldıkları bu dönemde Mustafa Kemal, İzmir'de Latife Hanım'la tanışıp, yeni inkılaplar ışığında evlenmek istemiş, modern bir aile hayatı kurarak millete örnek olmak istemiş. Haberi alan Fikriye Hanım'ın hasta yatağından kalkıp adeta bir zombi gibi Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım'ın evini basmış. Latife Hanım da durumdan rahatsız olarak bir takım hoş olmayan, misafire söylenmeyecek sözler söylemiş ve üzüntüyle evi terk eden Fikriye Hanım dönüş yolunda intihar etmiş. (Yahu, zaten memleketteki her adamın üç eşi var o zaman.) Atatürk'ü paylaşamamayı anlarım ama intiharla sonuçlanan bu elem olay herkesi huzursuz etmiş ve bir süre sonra boşanmayla sonuçlanmış. 5 Ağustos 1925.

Yaşamı boyunca 9 manevi evlat büyüten Mustafa Kemal, çok da uzun olmayan ömrüne bir sürü badire, sayısız konforsuz uyku ve arkasından konuşan bir dolu hainle beraber, her dönem elbet birilerinin kıymetini bildiği/bileceği bir vatan bıraktı. 10 Kasım 1938. O da eminim çok severdi.

101119 - Melandra House, Yeniboğaziçi, Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs
Oku..

Rocketman (2019)


ŞAH-HAY-NEY!!! Süperstar Elton John'un hayat hikayesi!. Çok tatlı, çok dokunaklı, çok doğru bir film. Finalindeki bir cümlecik dışında! "26 yıldır ağzına içki sürmüyor ve eşi tarafından artık gerçekten seviliyor!" Yaaa yapma şunu dedim görünce; ne kadar tutarlı, gerçekçi anlattın bütün hikayeyi sonunda böyle yağcı bir söylem hoş olmadı. İçkisi tamamdır da gerçekten sevildiğini kim nereden biliyor! Nedenini de anlayabiliyoruz tabii ki çünkü yapımcılar kısmında Elton John ismi de geçiyor.


Filmin yönetmeni, Dexter Fletcher; hemen baktım daha önceki işlerine. Daha filmi izlerken karşılaştırmaya başladığım Bohemian Rhapsody (2018)'nin yapımcılarındanmış kendisi. Aktör asıllı sinemacının yönetmenlik yaptığı birkaç filmi var, not aldım onları da. Bohemian Rhapsody (2018) ile karşılaştıracak olursam, hikaye anlatımı ve genel teknik yönetim açısından Rocketman (2019) her türlü geçiyor. Çok beğendim. Senarist Lee Hall, Görüntü Yönetmeni George Richmond, Kostüm Tasarımcısı Julian Day -ki Bohemian Rhapsody (2018)'de de onun imzası vardı- ve tabii ki başrol Taron Egerton.


Eşcinsel bir bireyin kendini nasıl gizlediğini, gizleyemediğinde ne olduğunu, içe atışları dışa vurumları, başka pencerelerden gösteren bir hikaye. Tabii ki karakterin Elton John olması, müzikal anlamda sahip olduğu yeteneğiyle gelen şöhret ve nakit akışı her şeyi değiştiriyor. Normal bir gey hikayesi izlemiyoruz. Bu arada normal şartlarda eşcinsel hikayelerin beni rahatsız ettiğini, izlemeyi çok tercih etmediğimi defalarca yazmışımdır ama bu filmdeki gibi cinselliği yerinde kullanımlar hiç rahatsız edici durmuyor. Hala daha çok anlam veremiyorum ama saygı duyarım, kim kimle istiyorsa öpüşsün tabii de Elton'un annesinin şu lafı da çok yanlış sayılmaz sanki: "Bu yüzden hiçbir zaman gerçekten sevilemeyeceksin!" Anne baba sevgisi zaten görmüyor onu geçtik de, bir erkeği bir kadın gibi kimse sevemez mesajlı anne öğüdü. Gerçi dinime küfreden müslüman olsa bari diyebileceğimiz, hayatı boyunca ne sevmiş ne sevilmiş bir kadın olarak gördüğümüz annesi Sheila (Bryce Dallas Howard) bunu diyor. (Anneyi oynayacak kadar yaşlandı mı bu kadın ya!) Ama olsun, ben sevdim o lafı. Ben kadın-erkek mükemmel uyumundan tarafım!

Elton John, ben doğmadan önce zaten epey meşhur olmuş, ben lise yıllarında onu dinleyebilecek yaşlardayken müziği neredeyse bırakmış, şu anda da taşıyıcı anneler sayesinde evli mutlu çocuklu, tombik bir babalık kendisi. Filmin sonundaki o "26 yıldır ağzına içki sürmüyor ve eşi tarafından artık gerçekten seviliyor!" yazısı da bu mutlu aile tablosunun üstüne geliyor.


Filmde, alkol ve uyuşturu sorunları çerçevesinde, ailesi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri, sevgiye muhtaçlığı ve kostüm çeşitliliği işleniyor. Özellikle kostümleri ve tabii ki gözlükleri için büyük bir bütçe ve zaman harcandığı ortada. (Belki de saklandıysa orijinalleri bile kullanılmış olabilir bazı sahnelerde) Eğer bu seneki Akademi Ödüllerinde bu bağlamda bir adaylık göremezsek yazık olur. Ayrıca geçen sene Bohemian Rhapsody (2018)'deki Rami Malek'e ödül verenler, bu filmin yıldızı Taron Egerton'u es geçerse bozulurum.

En sevindiren şey de, bu tarz biyografik filmlerin popüler olması ve büyük bütçelerle güzel şekilde çekiliyor olması. Çok eksiğim olan, öğrenmek istediğim, izlemekten keyif aldığım hikayeler bunlar. O da eminim çok severdi.

101119
Oku..

Shazam! (2019)


Hemen girişte söyliyim, çocuk filmi! Hiç darılmaca gücenmece olmasın, kafadan bunu bi söylemek lazım. Karakterin değil, komple bütün karakterlerin çocuk olması bunun ilk sebebi, ikincisi ise 7 günahın simgeleri, canavarlar!


Korku film yönetmeni -en azından filmografisine bakınca görünen bu- David F. Sandberg yönetimindeki hikayenin başrol oyuncusu Zachary Levi, kötü adamımız ise Mark Strong. Bu ikisiödışında yetişkin yok filmde.

Billy, yetimhane ve koruyucu aileler yanında büyümüş bir gençtir. Emanet edildiği koruyucu ailelerden kaça kaça annesinin izini sürer. Bir gün metrodayken bir anda enteresan şeyler olur ve seni seçtim pikaçu dercesine bir büyücü Billy'ye çeşitli süper güçler, efsane bir dış görünüş ve bir de düşman verir. O saatten sonra koruması gereken bir sihir ve yenmesi gereken 7 Günah vardır.


Son derece eğitimsiz ve ne yapacağını bilmeyen Billy'nin süper güçlere sahipkenki adı Shazam!'dır.

Aslında eğlenceli film ama bilemiyorum, çok çocuk filmi havası var. Yer yer Deadpool ile kıyaslayası gelse de insanın içi el vermiyor, kıyamıyor Deadpool'a. Güzel film ama benena!

71119
Oku..