Enemy (2013)


Saramago'nun filme alınan romanlarından en popüler ikincisi Enemy (2013) - ilki malumunuz Blindness (2008), Koronavirüs ve etkileriyle beraber ilk akla gelen film olmuştu. Enemy (2013), orijinal adıyla O Homem Duplicado, Türkçe'de yayımlanan adıyla Kopyalanmış Adam, İngilizce'deki The Double romanından uyarlanmış, niçin filmin adını Düşman koymuşlar muamma.

İnsanlar ikiz yaratılmıştır diyerek normalleştirilir ama Adam, tesadüf eseri bulduğu ikizi Anthony ile tanışacağı zaman epey geriliyor. Bir üniversitede Tarih dersleri veren Adam, bir arkadaşının önerdiği filmde yardımcı oyuncu olarak kendisini yani kendisine çok benzeyen Anthony'yi fark eder. Oynadığı diğer filmleri de bulur izler ve sonunda onu bulmaya, tanışmaya karar verir.

Başta taraflar için korkutucu bir durum gibi olsa da Anthony olaya çabuk ısınır ve şeytana uyar. Anthony'nin hamile karısı Helen de Adam'la tanışır. Helen'in Adam'la tanışmasından biraz daha başka bir yöntemle Anthony de Adam'ın sevgilisi Mary ile görüşür. Olayların her an sarpa saracak gibi ilerlemesi filmin gerilimini destekliyor.


Merakla izlenen bir hikaye ama film tekniği konusunda biraz fazla durağanlığa başvurulduğunu hissettim, sıkıcı gibi olmuş film. Müzik kullanımı ve filmin karakterini belirleyen renk seçimi de bu sıkıcılığı artırmaya yardım ediyor. Filmin hikayesinden başka dikkat çeken diğer tarafı oyuncu performansları.. Jake Gyllenhaal canlandırdığı çift karakterle başarılı bir performans sergiliyor; Melanie Laurent ve Sarah Gadon da muhteşem iki eş rolündeler, ikisi de çok tatlı..

Bu arada bu yazı yazılısinema'nın 1000. yazısı olma özelliğiyle kişisel tarihime geçiyor. Bundan sonra da bloga girenler en üstte hep bunu görecekler çünkü bu, blogtaki son yazım oluyor, bundan sonrası için yeni başlık açmak yerine eski yazılarımı düzenlemeye çalışıcam.. Sevgiler, saygılar..

20 Temmuz 2020 (KKTC'nin Barış ve Özgürlük Bayramı Kutlu Olsun)
Oku..

The Best of Me (2014)


Neredeyse her romanı filme uyarlanan, kitapları da çok satan filmleri de çok izlenen aşk hikayelerinin yazarı Nicholas Sparks'ın en meşhur film olan hikayesi The Notebook (2004)'tur herhalde.. Bir sürü var böyle, hepsinde de popüler kızlar oğlanlar baş rol oynadığı için çok izleniyorlar. Netflix'te var hepsi, merak eden aratıp bulup izleyebilir.. Ben hepsini izlememişim baktım şimdi de, Safe Haven (2013) izlemişim mesela, romantik seviyorsanız buyrunuz yani..

Ama benim The Best of Me (2014) izleme sebebim, romantizm merakı değil tamamen Michelle Monaghan izleme isteğimdi, çok severim, Netflix'te denk gelince dayanamadım. Zaten Kiss Kiss Bang Bang (2005) izleyip de bu kadına aşık olmayan var mıdır acaba?!


Film normal, tam bir aşk hikayesi, kesinlikle "çok iyi kesin izleyin" diyemem ama kendi halinde tatlı bir film, zaman geçirmelik bakınılabilir. Liseli aşıklar Amanda ve Dawson, bütün Yeşilçam klişelerini hayatlarında deneyimliyorlar. Zengin kız fakir oğlan çiftimiz ilk darbeyi oğlanın kötü kalpli babasından yiyor, ikinci darbe kızın babasından geliyor "Kızımın peşini bırakman için $80.000 yeter mi, söyle, kaç para istiyorsun?", üçüncü darbe kaza kurşunuyla ölen kardeşten geliyor, mapus giriyor araya...

Kavuşamamaları için her şeyin gerçekleştiği yetmezmiş gibi bir de oğlan gurur yapıyor, "kaç benden, kaç kurtar kendini, yaşa güzel hayatını, görme bir daha beni.." Kız inatçı ama oğlan kaçarsa kız n'apsın daha.. Yıllar sonra bir araya geldiklerinde ise bütün bu kaybolan zamanı ve kimin kim için daha iyi olduğunu konuşuyorlar.. Ve inanır mısınız finalde bir Yeşilçam klişesi daha geliyor, yok yok kardeş çıkmıyolar, başka klişe..

Böyle anlattım ama aslında güzel izleniyor, sadece çok şaşırtıcı bir hikaye beklemeyin izlemeye niyetlenirseniz, onu söyleyebilirim. Yoksa ben Michelle'e yine bayılıyorum.. Partneri, James Marsden; ikisinin gençliğini ise Luke Bracey ve Liana Liberato oynuyor. Filmin yönetmeni Michael Hoffman..

19 Temmuz 2020
Oku..

Dark (2017-20)


Zamanda Yolculuk kavramı üzerine güzel işlenmiş bir Netflix Almanya Orijinali, 3 sezonluk bir dizi, toplam 26 bölümden oluşuyor. Çok popülermiş, herkes izlemiş ama ben kimseden duymamıştım - son sezonu gelene kadar. 3. sezonun 27 Haziran'da yayınlanmasıyla beraber bir Dark rüzgarı esti çevremde, "La Noli" eşliğinde izlenecekler listeme ekledim, işte geçen Pazar günü ilk sezonu, sonra hafta içinde 2'şer 3'er izleyerek bu hafta sonu da bitirdim. Hızlıca izledim, çünkü izletiyor, merak ettiriyor. Son sezon hariç, o biraz ağır ilerliyor. Tavsiye ederim tabii, ben beğendim, popüler olana gıcık olmuyorsanız izleyebilirsiniz.

Başta, ergen dizisidir, vampirlidir, korkuludur derken aslında tam benlik olduğunu, bilim kurgulu, gizemli bi şey olduğunu gördüm. Vampirlere de karşı değilim bu arada, herkesin kendi özgür iradesidir... İlk sezonu en sevdiğim, adeta Zaman Yolculuğuna Giriş dersi, yavaş yavaş, göstere göstere anlatılıyor hikaye. En çok gördüğüm sosyal medya paylaşımları, soy ağaçlarıyla kim kimin neyi, kim hangi zamandan diye tablolar paylaşılıp, dizinin anlaşılmaz olduğu, çok karışık anlatıldığı falan söyleniyordu. Ki bana çekici gelen kısmı da buydu belki, dur ben anlayayım da farkımı ortaya koyayım diye bir gaz... Yok ama hiç de öyle kafa karıştırmıyor aslında, gayet anlaşılır yani... Tabii bazen hikayedeki gizemi korumak için özellikle söylemedikleri de oluyor o ayrı...


Almanya'da küçük bir kasabada geçiyor hikaye. Gösterilen karakterler o kasabada yaşayan 3-5 ailenin fertleri... İlk sezonda zaman yolculuğu diye bir şeyin mümkün olabileceğini fark edip, bunu mümkün kılan tesadüfi olay işleniyor. Bir nükleer santraldeki radyoaktif atıklar zamanlar arası bir kapı açıyormuş. İlk sezon biterken sadece o tesadüfi kapıyla değil başka yollarla da, istenilen zaman geçişlerin sinyalini alıyoruz ve ikinci sezon da bunu işliyor. Üçüncü sezonda da sadece zamanlar arası değil, paralel dünyalar arası geçişlere giriliyor. Her sezon işleri biraz daha komplike hale getirdikleri için sona doğru takip ederken yorabiliyor. Hikayenin doğası gereği bir o zamanda bir bu zamanda ilerleniyor, o biraz kafa karıştırıyor.

Sürekli zamanda yolculuk etmelerinin sebebi de, ileride yaşanan olayları engellemek için geçmişe müdahale etme istekleri. Yalnız iki farklı gelecek düşleyen iki farklı karakter kendi istedikleri dünya için geçmiştekilere sürekli kendi çıkarlarını gözeterek yalan söyleyip konuyu saptırıyorlar. Bu mücadele, aşık kahramanlarımız Jonas ve Martha arasında geçiyor.


Dizinin İsviçreli yönetmeni Baran bo Odar'ın, Jantje Friese ile beraber yaratıcılığını yaptığı dizide bir sürü baş rol var ama Louis Hofmann ve Lisa Vicari adını ilk başta sayabiliriz. Ayrıca ben Cordelia Wege, Luise Heyer, Gina Stiebitz ve Maja Schöne isimlerini de not almak isterim buraya, denk gelirsem başka filmlerine aktris faktörüyle izlemek isterim yani.

İngilizce dışındaki dillerde film/dizi izlemenin de ayrı bir tadı var, bazen tercih sebebi bile olabiliyor. Almanca orijinaliyle izlenmesi gereken bu dizide fark ettim ki aslında İngilizce'ye ne kadar yakın bu kaba nitelendirdiğimiz lisan, kelimeler, İngilizcesinin birkaç harf değiştirilip gırtlaktan okunan hali, Almanca bu... Bu arada Almanca, Almanya dışında İsviçre ve Avusturya'da da anadil olarak kullanılıyor. Bu da zaten bilinen, öyle bi bilgi olarak dursun burada...

12 Temmuz 2020
Oku..

Robert Langdon BoxSet


Nerede dinledim, kimden duydum bilmiyorum-hatırlamıyorum ama aklımda hep şu bilgi vardı: Dan Brown'ın bilmem kaç katlı ofisi varmış, onlarca kişiyle beraber yazılıyormuş bu kitaplar. Araştırma ve kontrol ekipleri bir yanda; bilgiler bir araya geldikten sonra hikayeyi metne döken yazarlar falan... Dan Brown bu işin tam neresinde, sadece ekibi mi idare ediyor yoksa aslında kendi yazıyor da sadece konularla ilgili danışmanlık mı alıyor?! Yayın sektöründe bir çizgiden sonra şirketleşilmesini anlayabiliyorum, yüz binlerce -hatta milyonlarca- adet basılıp, paraya para demeyen kitaplar/yazarlar var. Dan Brown'ın kitapları da dünya üzerinde onlarca dile çevrilmiş, özellikle Robert Langdon'lı serisi... Son iki kitabı Cehennem ve Başlangıç'ı okumadım gerçi ama öncekiler gerçekten efsane sürükleyici romanlar ve o kitapların neden bu kadar popüler olduğunu anlayabiliyorsunuz okuduğunuzda. Tabii filmleri geldi -kaçınılmaz bir şekilde-. Ama sadece Robert Langdon'lı seriyi sinemaya uyarladılar, açıkçası ben Dijital Kale ve İhanet Noktası'nı da epey beğenmiştim, filmi olsa izlenirler yani -kaçınıldı-...


Langdon Serisinin Melekler ve Şeytanlar -2000-, Da Vinci Şifresi -2003-, Kayıp Sembol -2009-, Cehennem -2013- Başlangıç -2017- romanları şu sırayla sinemaya uyarlandı: The Da Vinci Code (2006), Angels & Demons (2009), Inferno (2016)... Üçü de Ron Howard yönetiminde filmler... The Lost Symbol (202?) ise üç senedir duyurulmuş halde bekleyen bir proje... Bir de bu sene Langdon (2020-) isimli bir dizi duyuruldu, detayları merakla bekliyoruz bakalım...

Robert Langdon, bir işaret bilimci; yani bunu resmin her türünü yalamış yutmuş ve karikatüristlik yapan bir sanatçı gibi düşünebilirsiniz. Bir sürü dil biliyor, mitolojilere hakim, yakın tarih, uzak tarih, jeoloji, zooloji dahil herbokolog bir bilim insanı. Şanı sınır tanımıyor, Amerika'nın en izbesinden Avrupa'nın en havalı üniversitesine kadar seminerler, dersler, eski arkadaşlar her yerde... Ne yapsa macera olacak bir karakter yani...


The Da Vinci Code (2006), Louvre Müzesi'nde işlenen bir cinayeti aydınlatacak ipuçlarının, sanat eserlerine saklanması üzerine olayın Langdon'a yansımasıyla başlıyor. Film boyunca sanat eserlerine yüklenen anlamlarla hem cinayetin izi sürülüyor hem de keyifli bir sanat tarihi dersi veriliyor. Langdon'a, öldürülen müze müdürünün torunu Sophie (Audrey Tautou) eşlik ediyor.

Angels & Demons (2009), Illüminati cemaatinin asırlardır saklı kalan nefretinin gün yüzüne çıkışıyla başlıyor. Venedik'in Papa'sı öldürülüyor ve değerli beş kardinal de kaçırılıyor. Antik çağlardan bu yana savaş halinde olan bilim ve din (sanat ve ahlak), günümüzde tekrar alevlenen bu intikam planıyla Langdon'ın kucağına düşüyor. Ewan McGregor'u, Camerlengo Patrick McKenna rolüyle izlemek çok keyifli, bayılıyorum bu adama...


Inferno (2016), bu ikiliden sonra izlendiğinde -hikaye olarak- aşırı zayıf kalıyor. Ne önceki ikili kadar keyifli bir sanat tarihi sunuyor ne de ne de onların aksiyon seviyesine çıkabiliyor (Tom Hanks'in artık yaşlanması tempoyu biraz düşürmüş olabilir). Dünya nüfusunun hızlı artışı çılgın bir bilim insanını delirtiyor ve nüfusu azaltmak için insanları yok edecek bir virüs üretiyor. Bulaşan ölsün, kalan sağlar bizimdir diyor. İlk kendi ölüyor, atlıyor çatıdan. Dünya Sağlık Örgütü de Langdon'la iletişime geçip bu çılgın herifin virüsü nereden nasıl yayacağını çözmek için çeşitli sanat eserlerini incelemesini istiyor. Langdon'a bu hikayede eşlik eden isim, Sienna (Felicity Jones), öylesine bir kız, ne siz sorun ne ben söyliyim...

Bu sonuncusu biraz boş hikaye... Öyle ki "izledim mi ben bunu acaba" diyerek 3 kere izlediğim bir film bu son film, bir süre geçtikten sonra konuyu hatırlamıyorum bile... İtalya'da başlayan macera, Dan Brown'un zamanında gelip kitap için araştırma yaptığı Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı'nda finalleniyor. Bir yerebatan Sarnıcı bir filmde en çok bu kadar keko bir mekan gibi gösterilebilir, her izlediğimde o sahne gelince tepkim aynı, "O ne ya kırmızı kırmızı, pavyon gibi!" İzleyenler hak verecektir!.. Ben birkaç kez gittim öyle değil orası normalde!..

Seride Robert Langdon'ı Tom Hanks canlandırıyor, gördüğünüz üzere. Lost Symbol (202?) kadrosu hakkında bir bilgi yok henüz ama Tom Hanks olmazsa olmaz bence... Sevgiler...

4 Temmuz 2020
Oku..