Ulan İstanbul (2014-15)


Senaryosunu Uğraş Güneş'in yazdığı, yönetmenliğini Murat Onbul'un yaptığı dizi, 33 bölüm Kanal D ekranlarında yayınlanmış 110 dakikalık bir haftalık diziydi. Zamanın geyiği, -artık kimse tv izlemiyor abi, aynı dizinin YouTube'ta tekrarı hayvan gibi izleniyor- düşüncesinden hareketle, reytingleri düşen yapım, tv'den kaldırılıp Kanal D'nin websitesinde 45 dakikalık formatla yayın hayatına devam etmiş ve bu hareketi yapan ilk dizi olmuştur.

www.herseydenbirsey.com haber sitesinde okuduğum üzere "İlk iki bölümünü ücretsiz olarak yayınlayıp, izleyicilerine hediye eden Ulan İstanbul, sonraki bölümlerini 2 TL karşılığında yayınlamaya başlayınca internet yayınının 3. bölümünde yayından kaldırma kararı aldı. En az 100 bin kişi tarafından ücret ödenip izlenmesi gereken dizi, 22.517 kişilik kitlesiyle beklentinin altında kaldı."


39. bölümden sonra 130 dakikalık bir özel bölümle final yapan dizi için sinema filmi yapılacak diye duyuru yapılmış ama ortada film milm yok. Uğur Polat, Şebnem Bozoklu, Erkan Kolçak Köstendil, Kaan Yıldırım, Sevtap Özaltun, Caner Özyurtlu ve Salih Bademci'nin baş rolleri paylaştığı dizi, iyi niyetlerle parası çok olandan çalan bir hırsızlık ekibinin maceralarını anlatıyor. Neredeyse her bölüm için bir ünlü konk oyuncu ağırlanıyor ve o bölümün macerasına dahil ediliyor. Fırat Tanış, Ruhi Sarı, İbrahim Selim, Ezgi Eyüboğlu gibi isimler birer bölüm, Emre Kınay, Necip Memili gibi birkaç isim de birkaç bölümlük dahil oluyorlar ekibe...


Caner Özyurtlu'nun YouTube kanalı Neyse Ne'deki programlarına konuk olarak davet ettiği ünlülerle sohbetler, bir noktada Ulan İstanbul (2014-15)'a bağlanıyor, muhabbeti geçiyordu. Bir değil, iki değil; çok izlendi diye övülen dizinin geçen sene YouTube'a tüm bölümlerinin resmi olarak yüklendiğini fark edip izlemeye başladım ve izledim, bitirdim. Artık muhabbeti açıldığında neyden bahsedildiğini anlayabiliyoğlucam!..

28 Haziran 2020
Oku..

Karakomik Filmler (2019-20)


Seyirci anlamadı ağbi, filmin adında komik geçiyor diye sanıldı ki gülcez, eğlencez!.. Arif v 216 (2018) ile 5 milyona yakın seyirci ile kariyerinin en çok izlenen filmini yapan Cem Yılmaz, "Yıllardır aklımda, defterlerimde duruyorlar" dediği Karakomik Filmler (2019-20) serisine başladı. İlk ikilisiyle sinemada 700 bin, ikinci ikilisiyle 440 bin seyirci bulan seri için, "İzlenmek tabii ki önemli, yeni filmler yapmamızı sağlıyor ama az izleniyor diye de sevdiğimiz işi yapmaktan geri durmamamız gerekiyor." dedi. Bu, ancak güçlü bir sinemacının diyebileceği bir şey, zamanında kendisiyle yaptığım bir mail röportajda ne kadar güçlü görüldüğünden bahsedip, kendini güçlü hissediyor mu diye sormuştum, "Kolektif bi şey güç bence. Yoksa ben tek başıma bir A4 kağıt kadar güçlüyüm." demişti. Yani gücünü ekibinden ve seyircisinden aldığını düşünüp yine de sevdiği işi yapmaktan geri durmamayı tercih ediyor. Bu, şu açıdan önemli, seyirciyi insan kalabalığı olarak değil çeşitli fikirlerden oluşan bir topluluk olarak görüp farklı formatta işler yapıyor. Ha bir de şu var, sinema seyircisi genel anlamda azaldığı için Netflix'in izlenmelerini de eklemek gerekir belki bu sayıya, sinemada 5 evde 15 gerçeğini unutmayalım!. Yayınlandığı ayı 1. sırada götürdü serinin ilk ayağı, şimdi de ikinci kısım geldi.


Netflix yokken biz n'apıyorduk ya?!. Türk filmlerini dijitalde izleyebileceğimiz yasal bir platform olmadığı gibi DVD piyasası da bitip gidiyordu. Sonra Netflix Türkiye geldi, evlere ışık oldu!.. Kendi adıma konuşayım, hiç izleyemediğim kadar çok yerli film izledim bu sayede. Keşke daha bağımsız takılan filmlerle de ilgilenseler de onlar da Netflix'le evlerimize gelse. Kovid Karantinasının başlarındaydı sanırım, Karakomik Filmler 1. Sezon başlığıyla 2 Arada ve Kaçamak filmlerini izledik. Dün de 2. sezon başlığıyla Deli ve Emanet yayınlandı! Birer saatlik, orta metraj formda filmler, ikili ikili sinemalarda gösterilmişti. Ekim 2019 ve Ocak 2020'de, üzerinden 5-6 ay geçince Netflix'te yayınlanabiliyor filmler, güzel sistem bence.

İlk ikiliyi izlediğimde çok da bayılmamıştım ama ikinci ikili çok tatlı geldi mesela. Keşke ve de inşallah devamı gelir. Klasik anlamda komedik bir tarafı yok aslında hikayelerin, bildiğimiz dramatik hatta gergin bir hava hakim ve fakat karakterlerin düştüğü saçma durumlar yer yer gülümsetiyor. Film bitince -ne izledim lan ben- diyebiliyorsunuz.


2 Arada, İstanbul içi bir arabalı feribotun çalışanları üzerinden büfeci Ayzek'in hikayesine odaklanıyor. Esas kız, Cemre Ebuzziya. Kaçamak, kırkından sonra teneşir paklaması gereken tiplerin İstanbul'un kalabalığından sıyrılıp detoks kampına gitmesiyle başlıyor, uzaylı istilasıyla devam ediyor. Esas kız, Nilperi Şahinkaya. Deli, kimsesiz taksici bir kardeşimizin üzerine kalan bir cinayet vakasını ve sonrasında gelişen saçmalıkları anlatıyor. Esas kız, Büşra Develi. Emanet, küçük bir kasabada içinde yanan dans ateşini Yetenek Sizsiniz Türkiye stüdyolarına taşıyan Birol'un hayatının aşkını bulduğunu sanmasıyla ortalık karışmasını anlatıyor. Esas kız, Özge Özpirinçci.

Kadro konusunda tavrını bildiğimiz Cem Yılmaz, gücünü aldığını söylediği arkadaşları, Ozan Güven, Özkan Uğur, Zafer Algöz ve tabii ki Can Yılmaz'la beraber çalışıyor genel anlamda. Bu isimler dışında -seriden hariç son iki filminde de oynayan- Çağlar Çorumlu, ilk defa çalışıtığı Cem Davran, Necip Memili, Uraz Kaygılaroğlu falan var... Her filmde öne çıkan bir esas kız, bu işin kadınsız olmayacağını bağırıyor yüzümüze. Tamamı erkek hikayeleri ama destekleyici bir kadın karakter olmasa, hiçbirinin bir anlamı yok. Gönül isterdi ki yazıyı Onur Haftasına bağlayayım ama yine kadınla bitti. Sevgiler..

27 Haziran 2020
Oku..

Voice from the Stone (2017)


Geçtiğimiz on yıla damga vuran Game of Thrones (2011-19)'un Daenerys Targaryen'ı nam-ı diğer Khalessi'si Emilia Clarke isminden başka çekiciliği olmayan bir filmden bahsedeceğim şimdi. Öyle bir film ki bittiğinde Emilia Clarke zihninizde birkaç puan daha küçülmüş olacak. 8 sezon süren diziyle beraber popülerleşip milyonların duvarlarına posterini astığı bu genç kız, dizi sürerken yer aldığı bazı filmlerle benim için hayal kırıklığı olmuştur. Tabii ki Khalessi gibi havalı roller olmadığı için diğerleri, yavaş yavaş büyüsü bozulmuştur kızın.

Dom Hemingway (2013)'de mesela, normal bir insanı oynuyordu, nötrdüm izlediğimde; Terminator: Genisys (2015)'de aksiyona koşuluyordu, çok güzeldi ve yine havalıydı; derken sonra Me Before You (2016) diye bir roman uyarlaması romantizmde hayal kırıklığı baş gösterdi. Şimdi de Voice from the Stone (2017) çıktı karşıma, izlemez olaydım, film beklediğim gibi vasat bir drama çıktı fakat Emilia tahmin ettiğimden fazla sevimsizleşti. Resmen gülüşü, duruşu bambaşka, boyu kısalmış gibi falan... Bu durumun tamamen dönemin ruhundan, kostümlerden ve büyük ölçüde görüntü yönetmeninden kaynaklandığının farkındayım, kızın tek suçu bu filme "Olur, oynarım!" demesi..


Menajerler bunun için var, kariyer planlaması bunun için önemli, özellikle bir anda böyle yerlere gelen oyuncuların seçimlerine dikkat etmesi gerekiyor. Gerekmeli. Bundan sonra Solo: A Star Wars Story (2018), Above Suspicion (2019) ve en son da Last Christmas (2019) diye bir komedide oynamış, izlemek isterim ama çekiniyorum acaba daha da soğur muyum diye, öte yandan bende bıraktığı son izlenimi temizlemek için başka bir rolde izlemem de lazım acilen.. Resmen kendimi eyliyorum ya amaaan sıkıntıdan ne yazdığım da belli değil, çok sıcak çok!..


Film, epey sıkıcı.. Hikaye, zengin bir ailenin kocaman malikanesinde geçiyor. Bir zaman annesini kaybeden evin küçük oğlunun dili tutulmuş, o zamandan beri konuşmazmış. Bir de resim-heykel falan takılan bir baba, evde sıkıntıdan oğlunun dilini çözsün diye ne doktorlar ne hemşireler tutmuş. Gelen gitmiş, çocuğun diline bir çare bulunamamış. En son da Verena, psikolojik danışmanlık hizmeti vermek üzere evde yatılı takılmaya başlıyor. Çocuk evin duvarlarından, taşlarından annesinin sesini duyuyor, Verena da öyledir-böyledir çare arıyor. Tabii ki gizemli bir ev, boş odalar, ifadesiz suratlı kahya falan...

Silvio Raffo'nun La Voce Della Pietra romanından uyarlanan filmin yönetmeni Eric Dennis Howell. Yönetmen bey, Ana's Playground [2009] isimli kısa filmiyle ödüller almış, dublör asıllı bir sinemacı kendisi.

24 Haziran 2020
Oku..

Beyond the Reach (2014)


Hayırlara vesile oldu bak, zamanında Spartacus (2010-13) dizisiyle tanıdığımız tatlış Hanna Mangan Lawrence'ın oynadığı filmlere göz atarken gördüm bunu, aldım listeye, bekliyor epeydir. Şimdi -isim vermeyeyim- korsan bi film izleme sitesinde gezinirken denk geldim, açtım hemen. Düşük beklentiyle, ne çıkarsa bahtıma diyerek başladım izlemeye. Film bittiğinde vays dedim, helal dedim.

Fransız Jean-Baptiste Leonetti'nin yönettiği filmin senaryosu Robb White'ın Deathwatch isimli romanından uyarlanmış. Michael Douglas ve Jeremy Irvine'ın ikili performansını ve küçük bir rolle de Hanna Mangan Lawrence'ı izliyoruz.


Ben, sevgilisi Laina'nın üniversite için şehir değiştireceği üzüntüsüyle yanar tutuşur. Ama yapacak bir şey yok, kız okumaya gidecektir, Ben, kasabada işlerin başında durmalıdır. Ailesini kaybettiğinden beri bütün işlerle Ben ilgilenmektedir. Kasaba dediğim de çöl aslında... Bu bölgede avlanabilen bir hayvan için kasabaya bir iş insanı gelir, tam teçhizatlı kamyoneti ve son model tüfeğiyle... Kasabanın şerifi, bu adamı Ben'le tanıştırır, Ben adama av için rehberlik edecektir. Pusuya yatarlar ve dağın tepesinde gördükleri bir hareketliliğe ateş eder adam. Adamın vurduğu bir hayvan değildir. Dup dup...


İş insanı işi Ben'in üstüne yıkmaya çalışır ve bunun için de Ben'in çölde vurulmadan ölmesi gerekmektedir. Ben'i çöle salar... İlginç bir gerilim, güzel bir aksiyon. Oyuncular da çok başarılı... Belli ki çok masrafsız bir şekilde de kotarılmış bir film. Finali de güzel bağlandı... Gerilim sevenlere tavsiye ederim.

21 Haziran 2020
Oku..

Grown Ups BoxSet


Grown Ups (2010) ve Grown Ups 2 (2013) ikilisi, Adam Sandler ve Fred Wolf'un yazıp, Dennis Dugan'ın yönettiği bir komedi izlenceliğidir. Çocukluk arkadaşı olan bir grup yetişkinin, okuldaki basket koçlarının zamanında "Aferin çocuklar, çok iyi oynadınız, hayatta da bu takım oyununuz devam etsin, hiç ayrılmayın!" öğüdü çok işe yaramamış, herkes büyüyünce işine gücüne dalmıştır. Ta ki koç ölene dek! Koçun cenazesi için yıllar sonra bir araya gelen ekip, aileleriyle beraber eğlenceli bir zaman geçirirler.

İlk filmde, koçun cenazesi için gelecekleri kasabada büyük bir ev kiralayıp oda oda paylaşan tipler, başta tabii birbirleirnden bir sürü şey saklarlar. Biri aslında işini yeni batırmıştır ama yiğitliğe bok sürdürmemek için lüks araba kiralayıp gelmiştir. Birinin aşırı seksi kızları vardır, arkadaşlarından sakınır. Birinin karısı hamiledir, kaynanası da yanlarında gelmiştir. Bir haftasonu takılırlar koca evde ve çok eğlenirler.


İkinci filmde, ilk filmden iyice kaynaşan aileler bir şekilde komşu gibi olmuşlardır. Biri o eskiden yaşadıkları mahalleye taşınmış, diğer ikisi zaten oradaymış, biri de bir yerlerde kalıyomuş, falan... Çocukları ortak okula gider, bizim gençler eskiden takıldıkları gibi takılırlar. İş güç devam ederken sürekli eski günler gibi yaşayabilirler. Herkesin keyfi yerindedir ama o eskiden takıldıkları dağların tepelerin artık yeni liseli sahipleri vardır.

İlk film, ikinci filme göre daha derli toplu, ikincisinde bir şeyleri olduğu kadarıyla bir araya getirmeye çalışmışlar, zorlama olmuş gibi yani. Ama hikaye çok da önemli değil aslında, "Aa o niye oraya taşınıyor ki, bunun kızının da gelmesi gerekmez mi mantıken, onun buraya gitmesine hiç gerek yokmuş aslında?" gibi sorulara gerek yok, olduğu kadar izleyip, gülüp eğlenebilirsiniz. Gerçi osuruk komedisi de yapıyorlar ama ara sıra olur öyle...


Adam Sandler bu işin matematiğini bilen bir adam, onun filmi olduğu için ben ikna oluyorum kafadan. Bu filmde Salma Hayek karısı olarak ona eşlik ediyor, hep de güzel güzel kadınlar seçiyor kendine eş rolüne, çakal. Bu ikili dışında da çok kalifiye bir kadro var: Kevin James, Chris Rock, David Spade, Rob Schneider ve eşleri rolüyle Maria Bello, Maya Rudolph ve Steve Buscemi, Madison Riley, Jamie Chung; ikinci filmde ise ekstradan Shaquille O'Neal, April Rose ve Halston Sage yer alıyor.

21 Haziran 2020
Oku..

X-Men: Dark Phoenix (2019)


Bununla beraber 10 filmlik dev bir seriye döndü X-Men Sinema Filmleri, tıpkı çizgiromanları gibi DVD'lerini de rafta yan yana koyup, geçip karşısına seyredebilirsiniz artık, güzel bir hacme kavuştular. Böyle bir şey var değil mi, kitaplığınızın karşısına geçtiğinizde, çok önce okuduğunuz ama şimdi sadece sırtını gördüğünüz kitaplarınızın içerikleri canlanır zihninizde. Onun için kitaplık önemlidir, o kitapların sürekli karşınızda durması önemlidir. Filmler için de geçerli aynı şey; ama hepimiz biliyoruz ki -DVD mi kaldı, film arşivlemek mi kaldı-; hatta daha yakın geçmişte harddiskler dolusu filmlerimiz vardı hepimizin, artık hiç ihtiyacımız kalmadı öyle arşivlere...

Ama önemliydi, izlediğimiz, izleyeceğimiz, okuduğumuz şeylerin karşımızda, elimizin altında olması önemliydi, hatırlamak, tekrar tekrar bilgiyi tazelemek için gerekliydi. Ben çözüm olarak imdb.com kullanıyorum mesela, izlediğim filmleri puanlıyorum ve bana özel bir arşiv oluşuyor orada. Bir de bu blog var tabii, 10 senedir izlediğim filmlerden hakkında bir şeyler yazabileceğim ne varsa yazdım, arşivledim buraya. Arada bir geriye dönüp okuyorum ama en çok sol kenarda bulunan kronolojik arşiv listesini gözümün önünde tutuyorum. Orası benim bir çeşit DVD rafım. Bu 10 senelik arşivde 1000 başlık olmasına son 10 kaldı. Bine ulaşınca yeni başlık eklemek istemiyorum, biraz eskilere dönüp temizlik ya da düzenleme yaparım diye düşündüm. Okuyanlara şimdiden duyurmuş olayım.


X-Men: Dark Phoenix (2019)'i yazıp yöneten Simon Kinberg, Mr. & Mrs. Smith (2005) ve Jumper (2008) gibi çok sevdiğim filmlerin senaristidir ve bunlar dışında ağırlıklı olarak X-Men filmleri için kafa patlatmıştır ve serinin bu son filmiyle de hayatında ilk kez yönetmenlik yapmıştır. Aynı zamanda bir çok popüler filmin de yapımcısıdır.

X-Men'in ne olduğunu bilmeyen yoktur herhalde ama bir cümleyle hatırlatmak gerekirse; Kendisi de bir mutant olan Prof. Xavier'in, toplumda tehlikeli olabilen mutant kardeşlerimizi -çoğu çocuk yaşta olmak üzere- özel bir okulda bir araya toplayıp güçlerini eğitmelerini ve vatana millete hayırlı birer evlat olmalarını sağlamayı kendine görev edinmesiyle ortaya çıkan süper kahraman topluluğudur. Bu grup, bazen toplumsal kötülüklerle, bazen dünya dışı varlıklarla ama çoğunlukla da kendileri gibi mutanlarla savaş halindedir. Yüzlerce kitabı olan çizgiroman serisinin sinema filmleri şöyle:

X-Men (2000)
X2 (2003)
X-Men: The Last Stand (2006)
X-Men Origins: Wolverine (2009)
X-Men: First Class (2011)
The Wolverine (2013)
X-Men: Days of the Future Past (2014)
X-Men: Apocalypse (2016)
Logan (2017)
X-Men: Dark Phoenix (2019)


Bazı filmlerde bazı karakterler öne çıkar, -Wolverine'den zaten bahsetmeye gerek yok, sadece onun hikayesine odaklanan birkaç film var, her filmde hikayeye dahil değilse bile Hugh Jackman sonda onur konuğu olarak gelir, bir tek bu son filmde görünmüyor; bir de ekipten ayrı filmleri yapılan Deadpool var, neyse- X-Men: Dark Phoenix (2019), üstün telekinezi becerisine sahip Jean Grey'in hikayesine odaklanıyor. NASA'nın uzaya yolladığı mekikte bir sorun çıkınca yardıma giden X-Men ekibi, astronotları kurtarır ama Jean, bir çeşit güneş patlamasına maruz kalır ve süper gücüne güncelleme gelir. Onunla uğraşırlar.

Başrol Jean Grey'i seride ikinci kez olmak üzere Sophie Turner canlandırıyor, Game of Thrones (2011-19)'ta Sansa olarak meşhur olup coolluğun zirvesine çıktıktan sonra kadroya dahil edilmişti. Kocaman güpgüzel kadın oldu gözümüzün önünde... Bir Hermione iki Sansa... Ve tabii ki X-Men filmlerinin sabit kadrosu James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence falan... Bu filmde kötü karakter olarak da Jessica Chastain'imiz gelmiş. Bu arada filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, tekrara düşmüş gibi bir halleri var, hayırlısı...

Aa unutuyordum, bu film, X-Men'in kendi içinde resmen özeleştiri gibi bir ayarını barındırıyor. Mystique zaten filmin başından beri Profesör'e dikleniyor ama bir noktada, "Zaten hep kadınlar kurtarıyor günü, acaba ekibin ismini X-Women olarak değiştirsek mi?!" Cinsiyetçi duyarın önemli bir yer tuttuğu günümüzde bu çıkış çok manidar olmuş. Bakalım sinemada bu konuda nasıl bir evrim göreceğiz.

21 Haziran 2020
Oku..

Suspiria (2018)


Romalı Dario Argento ustanın Suspiria (1977)'sını yeniden çeken Sicilyalı Luca Guadagnino, birkaç sene önce Call Me by Your Name (2017) ile dikkatleri üzerine çekmişti. Meraklıları sonraki filmini bekliyordu, sonraki filmi korku klasiği Suspiria (2018) oldu, Amazon Studios imzalı. Filmi izlemeden önce bilmiyordum tabii, "Guadagnino bakalım bu sefer ne yapmış, aa Dakota bebeğim de burdaymış?!" diye açtım izledim. Ben kaçtıkça bu korkulu gerilim sineması beni kovalıyor resmen, sevmiyorum dedikçe elim gidiyo, gözüm kalıyor; ama hala sevmiyorum.


Almanya'da savaş sonrası dönemin yaralarının sarılmaya çalışıldığı zamanlarda, Berlin'de geçiyor hikaye. Ünlü bir dans gösterileri merkezine dansçı olarak başvuran Susie, daha ilk mülakatında beğeni toplar, hatta merkezin müdüresi de denk gelir bu mülakata ve bu kızın değerli olduğunu anlar. Susie'nin şansına, hazırlanmakta olan gösterinin baş dansçısı kız ortadan kaybolmuştur ve rol Susie'ye kalıverir. Ama bu ortadan kaybolan kızın kaybolmadan önceki psikiyatristi, bu işte bir iş arar. Bu dans ocağında bir takım işler dönmektedir.


Büyüler, cadılar, çıplak ayinler... İçindeki sese kulak verenler, bedenine söz geçiremeyenler... Seveni var tabii ki ama bana yıllardır sevdiremedi kendini bu tür. Vampir mitine bile bir yere kadar tav oluyorum ama cadılar-büyüler hiç yatmıyor aklıma. Ama şunu söyleyebilirim, sinamatografik açıdan şahane film, Black Swan (2010) kafası... Üstelik Dakota Johnson çok başarılı bir performans sunmuş, ayrıca çok tatlı kız - ama sırf Dakota yüzünden de oturup izlemeyin şimdi, çünkü iki buçuk saat sürüyor.

20 Haziran 2020
Oku..

Wonder Woman (2017)


Önce Batman v Superman: Dawn of Justice (2016) ile karşımıza çıkmıştı. Oldukça zeki, gayet çevik ve olağanüstü seksi bir iş kadını olan Diana Prince olarak tanıştırıldı ama o aslında Wonder Woman'dı, çok geçmeden gösterdi gücünü. Türk Hava Yolları'nın katkılarıyla, hatırlarsanız... Bir sene sonra da bu Harika Kadın'ın hikayesini bu filmle öğrendik. Diana'nın çocukluk yıllarına gittik, Nazi Almanyasının Polonya'yı işgaliyle başlayan Dünya Savaşı zamanına. Ama öncesinde Amazon Cennetindeyiz.


Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde dünyayı idare eden tanrılar ve onların lideri Zeus varmış. Sonra Zeus, insanları yaratmış, insanlar çok tutkulu, sevgi dolu yaratıklarmış. Ama Zeus'un oğlu Ares, babasının insanları kendi soyundan daha çok seveceğini düşünüp kıskanmış ve insanları birbirine düşürmek için onların kalbine kötülük sokmuş, kin, nefret, haset ne varsa yağdırmış. Zeus oğlunun bu yaptıklarını görünce onu cezalandırmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Sonra Ares ortadan kaybolmuş ama Zeus bir gün geri geleceğini bildiği kötülükle savaşması için üstün ırk olan Amazonları yaratmış ve onları silahlarla donatmış. İnsanlığın koruyucusu olarak ıssız bir adada zamanın gelmesini beklemelerini sağlamış. Amazonlar, asırlar boyunca hiç gelmemesini umdukları kötülük için savaş antrenmaları yapmışlar. 


Nazi üniformalı bir İngiliz ajanının uçağı tesadüf eseri Amazonların adasının yakınına düşünce eğlence başlar. O zamana kadar kraliçe annesinin bütün yok saymalarına rağmen Diana insanlığı kurtarmak için Zeus'un bıraktığı silahtır. Dünyadan bihaber yaşayan Amazonlar, yüzleştikleri bu gerçekle kötülüğün bütün zamanlar boyunca orada olduğunu, müdahalede geciktiklerini ancak anlarlar. Diana, ajan Steve ile beraber gerçek dünyaya adım atar ve savaşı bitirmek için bir ekip kurarlar. Biri keskin nişancı biri bi şeyci öyle yan işleri yapacak bir ekip yani...

Gal Gadot efsanesine Chris Pine eşlik ediyor; ikili dışında kadroda Amazon denince gözümüzde canlanan isimler Robin Wright ve Connie Nielsen var; ve tabii bir de usta isim David Thewlis kadroda... Yönetmen koltuğunda ise Monster (2003) filmiyle kariyerinin ilk ve tek sinema filmini yapmış olan Patty Jenkins hanımefendiyi görüyoruz, uzun bir aradan sonra Wonder Woman (2017) ile sinemaya dönen Jenkins'in önümüzdeki dönemde gösterilmesini umduğumuz diğer filmi de Wonder Woman 1984 (2020)...


Zack Snyder'in yazar kadrosunda olduğu seride, biliyorsunuz bir de Adalet dağıtıcıların toplandığı bir film var; Justice League (2017)'i sevmiştim, Aquaman (2018) geldi ondan sonra da... Takip edin bunları da, biliyorum bir Marvel serisi gibi olamaz ama DC de işleri toparlıyor gibi...

20 Haziran 2020
Oku..

Yarına Tek Bilet (2020)


Bosnalı sinemacı Drazen Kuljanin'in yazıp yönettiği Hur Man Stoppar Ett Bröllop (2014) yani 'bir düğün nasıl durdurulur' filminin uyarlaması olan Yarına Tek Bilet (2020), Netflix'in finanse ettiği ilk yerli film olma özelliğiyle bugün yayınlandı. Netflix'te şimdi izlenebilir - ama önce yazıyı okuyun sonra izlenebilir. Hikaye tatlı minik sürprizler sunuyor, onun için seyir zevkini baltalayacak bir şeyler yazmayacağım. - Ne zaman yazdım ki zaten!..

Ozan Açıktan yönetimindeki filmin oyuncuları Metin Akdülger ve Dilan Çiçek Deniz. Metin hadi neyse de Dilan Çiçek Deniz ismi büyük bir coşku barındırıyor içinde, gökkuşağı demekle aynı hissi veriyor, isim anılınca insanın içi kıpırdanıyor ama gelin görün ki karakteri Leyla hiç öyle bir tip değil. Esas oğlan Ali ise avukat bir kardeşimiz. Bunlar trende aynı kompartımana denk gelirler, kondüktör hemen müdahale eder, "Yannız abim, bayanla erkek aynı kompartmanda olmuyor, sistem izin vermiyor zaten normalde!" - Hayır n'oluyor olsa, sevişiyorlar mı hemen sanki?!


Düşük bütçeli bir yol filmi olan Yarına Tek Bilet (2020), İstanbul'dan İzmir'e hareket eden bir trenin içinde geçiyor, hikayenin kırılma noktalarıyla bölümlere ayrılmış filmin güzel bir temposu var. Zaten Ozan Açıktan demenin tempo demek olduğunu Silsile (2014)'yle falan anlamıştık, pekiştirmiş olduk. Güzel olmasına rağmen daha iyi bir tempoya çekilebilecek bir durumda da ayrıca. Sadece kurgu için biraz daha zaman ayrılabilirmiş diyebilirim, aceleye gelmiş gibi duruyor. Kötü değil ama daha iyi olabilirmiş. Yani bana bıraksan kafadan iki üç dakika daha kısaltırdım filmi.. Ama asıl büyük sorun ses! Filmin ses montajıyla mı alakalıdır bilmiyorum ama Netflix'e sesler çok düşük. Hele de bunun gibi bir diyalog filminde yer yer dudak okumak zorunda kaldım...

Gerçi bu genel bir sorun!. Başka filmlerde de yaşıyorum bunu, aynı filmi Netflix'te ve korsan bir film sitesinde açıyorum, ses seviyesi çok fark ediyor. Her korsan film sitesi de aynı değil bu arada, bazısında düşük bazısında normal ses alabiliyorum. Başta bilgisayarla alakalı bir problem sanıyordum, ekstra bir ses sistemi kullanmıyorum ve ses çıkışına bok atıyordum ama bazı film sitelerinde çok daha yüksek seslerle film izleyebilince fark ettim bunu. İlgili bi abiye denk gelirsem buradan sesimi duyurmuş olayım. YouTube'ta mesela videodan videoya değişiyor ses seviyesi ama Netflix'te hep düşük!

Çok tatlı film bu arada, severek izledim. İstesem senaryonun da bazı yerlerini boklarım ama hiç istemiyorum, sevdim deyip geçicem. Geç!.. Tüm eski sevgililere gelsin..

19 Haziran 2020
Oku..

Capone (2020)


"Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Sonra Tanrı'nın çalışma şeklinin bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim." - Al Capone


Don Carleone, Vito Ferro ve Michelle Navarra gibi isimlerle beraber mafyatik tiplerin en meşhurlarındandır. İtalyan bir ailenin Amerika'da doğup büyüyen bir çocuğu olan Alphonso, korumalık yaptığı bir gece kulübünün önünde karıştığı kavgada yüzüne aldığı cırmık izleriyle Scarface lakabını almıştır. Girişteki alıntı, yasa dışı işlere çocuk yaşta başladığının itirafıdır. Ancak bulaştığı pis işlerin çoğuyla bağlantısı ispatlanamamış ve sadece vergi kaçakçılığından hapis yatmıştır. Bir süre sonra psikolojisi bozulmuş ve saldırgan bir çocuk zihniyle salıverilmiştir. Hapishaneden sonraki bu hayatında pek kendinde değildir, zaman zaman geçici felçler geçirmektedir. Josh Trank'in yazıp yönettiği Capone (2020), bize bu hapishane sonrası dramatik süreci gösteriyor.


Al Capone, herkesin bildiği Al Pacino'lu Scarface (1983) filmine esin olmuştur. Filmin adı ve filmdeki baş karakter Tony Montana'nın mafya içerisindeki yükselişi gibi konular bazı açılardan Al Capone'un hayatı ile benzerlik göstermektedir. Bundan başka da bir sürü filmde adı, hikayesi, yaralı yüzü anılmıştır. Tıpkı The Godfather romanları ve filmlerinde olduğu gibi... 1947'de ölen Capone'un hayatı, hep ilgi çekici olmuştur; psikopat bir katil olmasına rağmen fanatikleri vardır, hatta ölümüyle ilgili kaynaklarda farklı bilgilere rastlanır, bazıları işkence gördüğü hapishanede öldüğünü yazarken, çoğu da hapishane sonrası evde geçirdiği dönemde delirerek öldüğünü yazar.

Sinemanın romantize ettiği bu mafya dünyasının babaları aslında kanlı bir dünyanın acımasız liderleriydi. Örneğin, bu topraklarda efsaneleşen Süleyman Çakır'ın, ne kadar çok seveni olduğunu ama aslında sevilmemesi gereken biri olduğunu da herkes bilir, Martin Scorsese gibi sinema dahilerinin filmleri bize kötü adamları sevdirmenin yollarını da bulur.


Capone (2020) da bu tartışmalı son yıllara bir pencere daha açar ve detaylı bir anlatımla, meraklıları için güzel bir kaynak oluşturur. Baş rolde izlediğimiz Tom Hardy, tabii ki tüm gücüyle oynamış, belki de bu hayatının rolü diye ikna etmişler, güzel bir makyaj çalışması da yapılmış ama ben filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Kaliteli iş aslında ama temposu fazla düşük!.. Capone'un eşi Mae Capone'u ise Linda Cardellini oynuyor, tatlı kadın.. Filme puanım 5/10..

18 Haziran 2020
Oku..

The Last Days of American Crime (2020)


Rick Remender ve Greg Tocchini'nin 2009'da yayımlanmaya başlayan 3 parçalık aynı isimli çizgi roman serisinden uyarlanan filmin yönetmeni, Transporter 3 (2008) ve Taken 2 (2012) gibi tutan filmlerin devamını yapmasıyla bilinen Oliver Megaton. Film bir Netflix Orijinali, 10 gün önce yayınlandı ve çıktığı ilk günden beri İlk 10'da!.. Bunun, başarılı Netflix pazarlamasının haricinde bir sebebi de eleştirmenlerin filme çok sert girmesi sonucu insanların merak etmesi olabilir. Bir de tam Amerika'da polise karşı ayaklanma başladığı dönemde böyle bir filmin gösterime konulması, bazı kesimlerden de tepki topladı. Sonuç olarak imdb.com puanı 3,6 olan filme rottentomatoes.com eleştirmenlerinden -benim hiç anlamadığım perdeden- nefret yağmış. Bir eleştiride diyor ki "Hikayeyi, karakterleri, tekniği bir kenara bırakalım, sadece şiddet seviyorsunuz diyelim. O konuda bile kötü!" Ben izledim, çok iyi film değil, okey, bayılmadım ama bu kadar nefret de etmedim. 5 puan verdim, çekildim köşeme.. İşleniş olarak tam bir çizgi roman diline sahip, karikatür tipler içeren, şiddet temalı bir yapım.


Öncelikle genel hikayeye bakalım; bilim-kurgumsu bir yerden suç dünyasını çökertilmesi amaçlanıyor. Devletin yani yönetenlerin, kontrolünde olan bu sistemle bir tür radyo sinyali gönderiliyor ve suçlular geçici felç geçirtilerek etkisiz hale getiriliyor ve suç işlemek anında cezai karşılık bulmuş oluyor. Yani karar alınmış, birkaç gün sonra bu sisteme geçilecek. O zamandan sonra da Amerika'da suç işlemek diye bir şey kalmayacak. Ama bir sürü de günahsız insanı etkileyebileceği için halkın bir ksımı bu sisteme karşı çıkıyor.

Şimdi de hikayeye karakter özelinde bakalım, azılı bir soyguncu Bricke, son işinde kankasından kazık yer bir de hapisteki kardeşi intihar eder. Diptedir yani. Sonra seksi bir kızla bir adam gelir, bu sinyal gününden hemen önce büyük bir soygun yapma planlarından bahsedip Bricke'le ortak olurlar. Sonrası aksiyon.


Hikayesinde boşluklar olması, klişelere boğulması çok eleştirilmiş bir konu mesela. Hepsi çok haklı ama zaten bu tarz filmlerin çoğunda hikayede boşluklar olur, bol bol klişeler kullanılır. Bunlar bu tür için çok normal, film eleştirmeni denen birinin bu tarz şeylere hazırlıklı olması lazım. Ayrıca ben hiç de sıkılmadan izledim 145 dakika filmi, bu bir başarı değil midir, hikaye eksiktir ama tempo okeydir.

Edgar Ramirez, Anna Brewster ve Michael Pitt üçlüsünün başı çektiği hikaye soygun aksiyonu sevenler için idare eder bir film. Bu kadar karşı görüş yazdıktan sonra bu fimi tavsiye edersem olay çıkar.

16 Haziran 2020
Oku..

Unutursam Fısılda (2014)


80'lerde pek ünlü sevilen sanatçı olup günümüzde evine haciz gelen aciz Ayperi'nin hikayesi. Tabii ki Çağan Irmak'tan, tabii ki Hümeyra ile... Farah Zeynep Abdullah'ın Netflix'teki filmlerine bakıyordum, görünce açtım izledim. Meğer önceden izlemişim ve tamamını da değil, parça parça hatırladım, öyle silik bir film. Yani aslında güzel hikaye ama televizyonda görebileceğimiz herhangi bir dizi gibi de bir yandan. (Nitekim bununla karıştırdığım -birkaç bölüm izlediğim- şarkıcı dizisi de yine aynı imzaları taşıyan Gülizar (2018) olarak karşımıza çıkıyor.) Onun için aklımda kalmamış hiç, onun için şimdi hakkında bir iki cümle yazmam iyi olacak ki sonra bir daha izlemeyeyim yanlışlıkla.


Hatice kasabanın oğlan çocuklarıyla top oynayan kızı; ablasıyla beraber dergilerden ünlülere bakıp şarkıcıların taklitlerini yaparak eğleniyorlar. Abla şiire ve duygusallığa meyilli, Hatice şarkı söylemeye ve koşturmaya. Kasabaya yeni atanan kaymakamın yakışıklı oğlu da gitar çalıyor. Abla bu oğlana vurgun, oğlan tabii ki Hatice'ye. Beraber hayaller kurup İstanbul'a kaçıp albüm yapmak istiyorlar. Adını Ayperi olarak değiştiren Hatice, geride bıraktığı ablasının omzuna annesini-babasını yüklüyor (aslında zaten ablasının sırtında olan bütün yükten Hatice eksiliyor) bir de ablasının sevdiği adamla kaçıyor gibi oluyor. 

Film bir kanaldan Hatice'nin İstanbul'a gidip kariyerinde yükselmesin anlatırken, bir kanaldan da yaşlı ve hasta Ayperi'nin İstanbul'daki evine haciz gelmesinden sonra kasabaya geri dönerek ablasıyla yüzleşmesini anlatıyor.

Hümeyra'ya Işıl Yücesoy; Farah Zeynep'e Gözde Çığacı, Mehmet Günsür, Kerem Bürsin ve Meriç Aral eşlik ediyor. Yazan-yöneten Çağan Irmak. Çok daha güzel filmlerini izledik, tutup da bu filmi tavsiye edemem soran olursa..

14 Haziran 2020
Oku..

Biz Böyleyiz (2020)


GÜÜNAAAAYDINNN Mekik!.. Korona Dönemi boyunca evlerine çekilenler arasından yaratıcı tipler yaratıcı işler yaparak fenomenliğe koştular. En güzelleri de yazar-sunucu Melikşah Altuntaş ve oyuncu-şarkıcı Bartu Küçükçağlayan'ın Instagram Live üzerinden yaptıkları muhabbetli magazincilik yayınları oldu. Mücbir Sebepler isimli bu yayının Melikşah'ını, yönetmen Caner Özyurtlu ile beraber içerik ürettikleri Neyse Ne YouTube kanalından takip etmeye başlamıştım. Bir yandan YouTube'a video hazırlarken bir yandan da hikayesini Caner ve Melikşah'ın, Berrak Tüzünataç ile ortak geliştirdiği Biz Böyleyiz (2020) filmi vizyona girdi. Filmin senaristi ve yönetmeni Caner Özyurtlu idi. İzlemedim ben o dönem, sonra süreçle beraber sinemalar kapandı zaten ve şimdi film Netflix'te!.. Baştaki efektli 'günaydın' da Mücbir Sebepler'in açılış cingılı, onunla başlamak istedim.

Film, tatlı film... Melikşah'ın da zamanında Bantmag ekranlarından güzelce dalgasını geçtiği üzere afişine bir sürü ünlü kafa koyarak seyirci çekmeye çalışmış, başarmış da bir film. Bu, bir sürü genç ve ünlü ismin -bir de yaşlı ünlü var- bir araya gelerek romantik komedik bir hikayeyle seyirci eyleme çabasıdır. 


Çocukluk arkadaşı olan gençler, daha da genç oldukları zamanlarda, yaz tatillerinde geldikleri bir tanıdıkları olan Neziş'e, artık eskisi gibi her yaz gelemiyorlardır. Herkes büyümüş, işinde gücündedir. Ama Neziş yaşlanmış ve o eskiden bir arada olan çocukları son kez yine bir arada görmek istemiştir. Ekip toplanır!..

Ekipte yer alan bir ikili eski sevgilidir, asla kavuşamayan ve asla kopamayan eski sevgililerden. Diğer biri kocasını baskılamış bir dominant teyze; bir diğeri özgürlük heykeli, açık görüş gardiyanı, genişlik abidesi, modern klasik, adeta üst segment bir yaşam formudur - aslında kısaca duyar reyis de diyebiliriz bu karaktere. Günümüzde ne kadar duyar kasılan mevzu varsa hepsi bu ablada toplanmıştır, çok izlenesi karakterdir. Her biri başka bir tiptir yani, olması gerektiği gibi.. Film eski sevgililer ekseninde dönüyor gibi dursa da hikayeye ortak çıkan birkaç yan hikaye daha görülüyor. Keyifli bir seyir sunuyor, tavsiye edilir.

Şurası şöyle olsaymış diyebileceğim net tırto bir yeri olmayan film yine de 'tam değil' gibi bir his bırakıyor. Normalde bulurum içime sinmeyen yeri ama bunda bulamadım, Melikşah illüzyonu belki, belki de Caner'in usta yönetmenliği bilemeyiz!..

13 Haziran 2020
Oku..

The Hurt Locker (2008)


Aslında filmin en büyük numarası bir kadın yönetmenin elinden çıkmış savaş filmi olması ve o kadının Kathryn Bigelow ismini taşıması olabilir. Kathryn Bigelow ismi nedense duyduğumda otomatik saygı uyandıran bir isim olarak kodlandı beynime; bunun sebebi, sinema filmi izleyişimdeki bilinç artışının yaşandığı dönemlerde popüler bir isim olması diye düşünüyorum. Yani üniversiteye başlamam ile beraber -belki bir iki yıl sonra- izlediğim filmlerin senaristine, yönetmenine bakmaya başladığımda, Bigelow Oscar verilen ilk kadın yönetmen olarak sinema tarihine geçmişti.


En İyi Film, En Başarılı Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Kurgusu, En İyi Ses Kurgusu ve Miksajı Oscarlarını alarak 2010'daki törenin 6 ödülle en çok ödül kazanan filmi oldu. İlginçtir, rakipleri de çok iyiydi; rakipler kötü olsa diycez ki -rakiplerin zayıflığından 'badem gözlü' görüldü- ama işte öyle de değil. Sonuç olarak -en ödüllü- denli abartılacak bir film olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar Kathryn Bigelow'un elinin hamuruyla kalkıştığı işi, can-ı gönülden desteklesem de durum bu!..

The Hurt Locker (2008), bizi 2003'te başlayıp yıllar içinde iyice palazlanan Amerikalının Bağdat İşgaline götürüyor. Bu  temaya sahip ilk büyük filmlerden -ilk diyorum çünkü yıllar içinde epey işlendi kahraman Amerikan askerinin çilesi... Bunda, bomba imha uzmanı William James'in merkezinde ve onun hasta ruhuyla fünyeler arasındaki git-gelleri aktarılıyor. Bomba imha uzmanı olunca mı delirilir, yoksa deliler mi bomba imha uzmanı olur?! Filmin özü bu, makyajı ise gerilimi yüksek bomba imha sahneleri, gökyüzünü yırtıp geçen jet sesleri...


Jeremy Renner başta olmak üzere Anthony Mackie, Brian Geraghty üçlüsünün sık göründüğü hikayede çok az da Guy Pearce ve Ralph Fiennes hatta Evangeline Lilly izliyoruz. Yönetmen hanımefendi Kathryn Bigelow bu filmden sonra Zero Dark Thirty (2012) ve Detroit (2017)'i yaptı ama ikisi de The Hurt Locker (2008) kadar dikkat çekemedi. Ama olsun, bir kadının böyle askerli-polisli filmler yapması hiçbir işin cinsiyeti olmadığını gösterdiği için güzel - bu kafa güzel... Bu arada andığımız üç filmin de senaristi Oscarlı Mark Boal, aynı zamanda yapımcı da kendisi!..

12 Haziran 2020
Oku..

The Seagull (2018)


"Bir martıyım ben... hayır hayır, değilim.. bir aktrisim, gerçek bir aktris..." Nina bu repliğiyle çıldıran gençliğin sesi olduğu 1896'daki ilk gösteriminden beri, milyonlarca kez sahnelenmiştir belki de. Anton Çehov'un (son zamanlarda Çekov diyenler arttı) oyunu Martı, amatör lise tiyatro gruplarından ultra profesyonel tiyatro krallıklarına kadar her türden sahnede, tiyatro sevdalılarının veya meraklılarının bir dönem ezberine almaya çalıştığı bir oyun olmuştur.

Bahsetmeden olur mu: AÖS (Atatürk Öğrenci Sitesi) Tiyatro Oyuncuları Kulübü yani ATOK, bir kısaltmayı içine alıp daha da kısaltarak tarihe geçmiş bir tiyatro grubu ismidir. Ekipte bulunduğum 3 sene boyunca Martı, Artiz Mektebi ve Delisin Sen oyunlarında rol almıştım. Sonra da ben eve çıktım falan konu kapandı. Öğrencilik zamanları ve İstanbul'un imkanları sık sık tiyatro izlememize olanak sağlıyordu tabii, şimdi nerede?!.. İçinde olduğum ilk tiyatro oyununun Martı olması ve bu sayede oyunu -sadece izleyen- bir çok insandan daha fazla biliyor olmam beni sevindiriyor. Çünkü değerli olduğunu bildiğim bir metni onlarca defa okumak zorunda kalmak beni bazılarınızdan daha entelektüel yapıyor. Kıps!


Saoirse Ronan'ın oldukça havalı filmografisi arasından bir film seçmeye çalışırken gördüm bunu, iki sene önce yayınlanan filmi hiç duymamış olmam enteresan geldi, doğal olarak hemen açtım izledim. Çok beğendim, eskiye döndüm, unuttuğum kısımlar olmuş onları hatırladım izledikçe. Ve itiraf da etmeliyim ki, film formatına ne kadar da güzel uyarlanmış, sinema üstünlüklerini iyi kullanmışlar. Bu arada uyarlama senaryoyu Stephen Karam yazmış, Michael Mayer yönetmiş. En çok da girişteki bahçeye kurulan tiyatro sahnesi için sandalye çeşitliliğine bayıldım. Biz yurtta arayıp çeşit bulamamıştık hepsi tek tipti...

Hikaye 19. yy'ın sonlarında, Rusya'nın bir kasabasında büyük bir konakta geçiyor. Evin oğlu Konstantin bir oyun yazmıştır, hayatın içine sızan hüzünleri cımbızlayıp doğal bir dille aktarmayı tercih etmiştir. Bu oyununu ev ahalisine ve yakınlarına sergilemek için hazırlık yapar. Konağın bahçesine bir sahne kurar, evde bulduğu bütün sandalyeleri getirir ve akşamki seyircileri için hazır eder. Seyirciler arasında aktris annesi, onun yazar sevgilisi, hep yazar olmak isteyen entelektüel dayısı, doktor yakınları, komşuları, hizmetlileri falan vardır. Sahneye çıkacak isim ise sevgilisi güzel Nina'dır. Nina ileride ünlü bir aktris olmak isteyen hevesli bir gençtir, tıpkı öncü bir yazar olmak isteyen Konstantin gibi. Konstantin her kelimesine özendiği bu oyun sergilenirken annesinin -Nina'yı kıskandığı için- oyunu sabote eden tavrı yüzünden fıttırır ve olaylar gelişir.


Harika bir ekip kurulmuş,
Annette Bening - Aktris Anne Irina,
Corey Stoll - Yazar Boris,
Brian Dennehy - Dayı (geçen ay vefat etmiş, kalp krizi diyorlar)
Billy Howle - Genç Oyun Yazarı Konstantin,
Saoirse Ronan - Genç Aktris Adayı Nina,
Elisabeth Moss - Depresif Kara Fatma Masha ve
Michael Zegen - Çulsuz Öğretmen Medvedenko rolünde.

Ben Medvedenko'yu oynamıştım sahnede, "Söylesene Doktor, bir kilise şarkıcısı kaç para kazanıyor?" gibi maddi düşüncelerle uğraşmaktan kafası yanmış, Masha'ya aşık, çok da akıllı olmayan bir köy öğretmenidir Medvedenko. Oyunun içinde çok küçük bir rol, sanırım 3 sahnem falan vardı, toplasan 7 cümlem yoktu. Michael Zegen benden daha güzel oynamış, şimdi doğruya doğru. Ama asıl güzel oynayan kim söyliyim mi, kral kral, ne oynasa yakan geçen Corey Stoll, yine bir yazarı oynuyor yine bir karizma... Annette Bening de efsane ki onun performansı zaten filmin temposunu belirliyor.

Bu arada Konstantin derdini çeşitli imgelerle anlatmaya çalışan bir yazardır, sadece yazılarında değil, gündelik hayatta da karşısındakine mesajını imgeleme yönetemiyle verir. Martı sembolü hatta ölü martı, Konstantin'in kullandığı ve zaman içinde Nina'nın zihnine yerleşen bir imge olacaktır. Martı ismi ne ayak diye merak eden varsa diye.. Bence kesin izleyin ya da oyun metnini falan okuyun şimdiye kadar okumadıysanız. Keşke denk gelseniz de sahnede izleseniz aslında!..

9 Haziran 2020
Oku..

Mother's Day (2010)


Korku Sinemasının bir alt türü olarak şiddet filmlerinden bir örnek olan Mother's Day (2010), 1980 yapımı aynı isimli filmin tekrar yapımı. Senaryoyu güncelleyen Scott Milam, yönetmen ise Darren Lynn Bousman; DLB, şiddet filmlerinin en bilinenlerinden olan Saw Serisinin devam filmlerinin yönetmenliğiyle tanınıyor. Kendi alanında uzmanlaşmış bir sinemacı duruşu var.

Normal şartlarda izlemeyi çok tercih etmeyeceğim bir türün sıradan bir temsilcisi gibi görünen Mother's Day (2010)'i, kadrosunda yer alan birkaç isim yüzünden izledim. Birincisi Jamie King, çok beğenerek izlediğim bir sarışındır, kariyerinde çok fazla dandik filmde küçük rollerle görünmüşlüğü de vardır -onun için her oynadığını izlemedim- ama Sin City (2005), The Spirit (2008) gibi işlerde akıllara kazınan roller de canlandırmıştır. Diğer isim ise Marvel'in Netflix serilerinde birden fazla dizi başlığı altında Karen Page rolüyle izlediğimiz Deborah Ann Woll, daha önce de True Blood (2008-14) ile kalabalık bir seyirci kitlesine izletilmiştir. Oyunculuğuna kimsenin hayran olduğunu düşünmesem de bakışlarındaki elektriği seviyorum. Kadroda bu ikisini görünce atladım hemen.


Bir banka soygunundan kaçıp evlerine sığınan 3 kardeşten biri yaralanmıştır. Kardeşler buraya kendi evleri diye gelmişlerdir aslında ama evin bir süre önce haczedilip başkasına satıldığını fark ettiklerinde ortalık çoktan karışacaktır. Anneleriyle irtibatı kesilen bu 3 silahlı kardeş her şeyden habersiz eski evlerine gelirler ve evde biri doktor 7-8 kişinin olduğunu görürler. Doktor iş görür, hemen yaralı kardeşi tedaviye başlar.

Bir süre sonra çete lideri anne gelir, yanında kızı Lydia'yla beraber. Psikopat anne liderliğindeki kardeşler, evin yeni sahibi ve arkadaşlarına yer yer şiddet uygulayarak, yanlarına alabilecekleri en çok parayla bu evden çıkıp, kaçıp, kurtulmak isterler. Bir yandan da banka soyguncusu kardeşlerin robot resimleri haber kanallarına servis edilmiş, kardeşleri göt korkusu sarmaya başlamıştır.

Filmde, takip ettiğim o iki isim haricinde başka güzel kızlar da var: Briana Evigan, Kandyse McClure, Lisa Marcos, Jessie Rusu; anneyi de Rebecca De Mornay canlandırıyor.

7 Haziran 2020
Oku..

Fathers & Daughters (2015)


Yahu anne baba olmak ne kadar zor bir şey. Hayatın içinde duruma bakışım iyice karamsar ama böyle filmler izleyince insan çocuk sahibi olmak da istiyor, bunun ne kadar zor idare edilen bir şey olduğunu da tekrar tekrar fark ediyor. Tabii ki her insan içgüdüsel olarak ebeveyn olmanın peşinde; domatesin bile doğalını bulmaya çalıştığımız bu dönemde neden bu doğal duyguları beslemeyi reddederek -bu dünyaya çocuk getirilmez diyoruz, daha doğrusu diyorum-, aynı dünyaya patates geliyor, kedi geliyor da insan neden gelmesin... İçimizden geliyorsa çocuklar gelsin ve ona göre bir konfor arayışında olalım diye düşünmek daha doğru sanki; çocuk istememek kolaya kaçmak gibi... Fikirlerin ve söylemlerin sürekli olarak değiştiği bir evrende son durumum budur. Bundan 6-7 ay öncesinde bambaşka fikirlerle başka bir insandım sanırım. İnsan değişiyor, değişmeyen şey ise Russell Crowe'un karizması!.


Brad Desch'in yazıp Gabriele Muccino'nun yönettiği filmde baş rol baba-kızı Russell Crowe ve Amanda Seyfried oynuyor. 2 saate yakın bir süresi olan, dram türüne mensup bir yapım olan bu filmin adında her ne kadar çoğul eki bulunsa da tek bir baba ve kızdan bahsediliyor. Filme adını veren, babanın yazdığı roman da aynı sorunla birlikte geliyor.

Bir tarfik kazasında eşini kaybederken kendisi de bir takım psikolojik hasarlar alan Jake Davis'in tek tesellisi kazadan sağ salim çıkan küçük kızı Katie'dir. Bundan sonra kızı Katie'ye annelik de yapması gereken Jake, Pulitzer ödüllü bir yazardır. Fakat hem işine hem de kızına bakmasını zorlaştıran -kazadan kalma- bir çeşit titreme nöbetleri vardır; tedavi olmak için 7 ay boyunca hastanede yatar ve bu süreçte kızını, baldızıgile emanet eder. Zengin baldız bu 7 aylık sürenin ardından kızı babasına teslim eder ama aklı kalır, bundan sonrasında kızın velayeti için savaş başlayacaktır.


Sonra bu kızın 30'lu yaşlarına tanıklık ediyoruz; çok güzel, çalışkan, iyi bir insan olmasının yanında seks bağımlısı olduğunu ve bazı içsel sorunları olduğunu öğreniyoruz. Yani bir yandan Katie'nin bu sorunlarıyla başa çıkma şeklini, bir yandan da yıllar önce babasının kızına iyi bir gelecek sağlamak için neler çektiğini izliyoruz. İki farklı zamanın iç içe işlediği bu hikaye, sıkıcılıktan uzak ve üzüntüye çok yakın işleniyor.

7 Haziran 2020
Oku..

Penelope (2006)


Leslie Caveny'nin yazıp Mark Palansky'nin yönettiği eski moda bir romantik komedi olan Penelope (2006), kadrosundaki sevdiğim isimlerin gençliğini izleyebilme fırsatı vermek gibi mini bir değere sahip benim için. Yönetmen Palansky'nin Pearl Harbor (2001), Armageddon (1998) gibi birkaç efsane filmde reji ekibinde olması biraz dikkat çekiyor, bu da ilk sinema filmi yönetmenliği için güzel bir kariyer referansı olabilecekken bambaşka bir kulvarda üretim yapıyor. Yerlere vurulacak bir film değil tabii ki ama gayet tırt bir hikayeye sahip. Aslında biraz farklı bir formatla işlense kaliteli bir çocuk filmi çıkabilirmiş ama yetişkinlik seviyesi için kabul görebilir bir hikaye değil.

Sosyetik ve soylu bir İngiliz Ailesi Wilhern'lerin bundan 5 kuşak öncesinde başlıyor mevzu. Ailenin oğlu sayesinde evin hizmetçisi hamile kalıyor, oğlan işi toparlamak için kızla evlenmek istese de ailesi şanlarına yakışmayacağı için karşı çıkıyor. Kız çok üzülüyor intihar ediyor, kızın meğersem cadı olan annesi aileyi lanetliyor ve doğacak ilk kız çocuğunun başına iş açacak büyüyü yapıyor.

5 asır hiç kzı çocuğu olmayan soylu ailenin, en sonunda günümüzdeki tesilcilerinden bir kız çocuğu haberi geliyor ve Penelope doğuyor. Ama lanetiyle... Penelope çok çirkindir, o kadar çirkindir ki onunla evlenecek hiçbir soylu erkek olmayacak ve Wilhern'lerin soyu tükenecektir.


Penelope çocukluğundan beri -özellikle annesinin baskılarıyla- eve kapalı yaşamak zorunda kalmış bir genç kızdır. Her gün görücüler gelir ama hepsi Penelope'yi görüp kaçar gider. Ve artık olanlara dayanamayan Penelope evden kaçar. Ya söylemiyim dedim ama söyliycem, zaten kimse açıp izlemeyecektir bu filmi, Penelope'nin kocaman bir domuz burnu vardır. Ve aslıdna o kadar da çirkin değil hatta sevimlidir bile. Filmde de Penelope evden kaçınca yolda görüp önce büyük tepki gösteren insanlar sonra alışıp görüntüyü normalleştiriyorlar. Hep böyle değil mi zaten hayatımız.

Oyuncular: Christina Ricci, James McAvoy, Richard E. Grant, Catherine O'Hara, Ronni Ancona Reese Witherspoon ve Peter Dinklage.

6 Haziran 2020
Oku..