Yarına Tek Bilet (2020)


Bosnalı sinemacı Drazen Kuljanin'in yazıp yönettiği Hur Man Stoppar Ett Bröllop (2014) yani 'bir düğün nasıl durdurulur' filminin uyarlaması olan Yarına Tek Bilet (2020), Netflix'in finanse ettiği ilk yerli film olma özelliğiyle bugün yayınlandı. Netflix'te şimdi izlenebilir - ama önce yazıyı okuyun sonra izlenebilir. Hikaye tatlı minik sürprizler sunuyor, onun için seyir zevkini baltalayacak bir şeyler yazmayacağım. - Ne zaman yazdım ki zaten!..

Ozan Açıktan yönetimindeki filmin oyuncuları Metin Akdülger ve Dilan Çiçek Deniz. Metin hadi neyse de Dilan Çiçek Deniz ismi büyük bir coşku barındırıyor içinde, gökkuşağı demekle aynı hissi veriyor, isim anılınca insanın içi kıpırdanıyor ama gelin görün ki karakteri Leyla hiç öyle bir tip değil. Esas oğlan Ali ise avukat bir kardeşimiz. Bunlar trende aynı kompartımana denk gelirler, kondüktör hemen müdahale eder, "Yannız abim, bayanla erkek aynı kompartmanda olmuyor, sistem izin vermiyor zaten normalde!" - Hayır n'oluyor olsa, sevişiyorlar mı hemen sanki?!


Düşük bütçeli bir yol filmi olan Yarına Tek Bilet (2020), İstanbul'dan İzmir'e hareket eden bir trenin içinde geçiyor, hikayenin kırılma noktalarıyla bölümlere ayrılmış filmin güzel bir temposu var. Zaten Ozan Açıktan demenin tempo demek olduğunu Silsile (2014)'yle falan anlamıştık, pekiştirmiş olduk. Güzel olmasına rağmen daha iyi bir tempoya çekilebilecek bir durumda da ayrıca. Sadece kurgu için biraz daha zaman ayrılabilirmiş diyebilirim, aceleye gelmiş gibi duruyor. Kötü değil ama daha iyi olabilirmiş. Yani bana bıraksan kafadan iki üç dakika daha kısaltırdım filmi.. Ama asıl büyük sorun ses! Filmin ses montajıyla mı alakalıdır bilmiyorum ama Netflix'e sesler çok düşük. Hele de bunun gibi bir diyalog filminde yer yer dudak okumak zorunda kaldım...

Gerçi bu genel bir sorun!. Başka filmlerde de yaşıyorum bunu, aynı filmi Netflix'te ve korsan bir film sitesinde açıyorum, ses seviyesi çok fark ediyor. Her korsan film sitesi de aynı değil bu arada, bazısında düşük bazısında normal ses alabiliyorum. Başta bilgisayarla alakalı bir problem sanıyordum, ekstra bir ses sistemi kullanmıyorum ve ses çıkışına bok atıyordum ama bazı film sitelerinde çok daha yüksek seslerle film izleyebilince fark ettim bunu. İlgili bi abiye denk gelirsem buradan sesimi duyurmuş olayım. YouTube'ta mesela videodan videoya değişiyor ses seviyesi ama Netflix'te hep düşük!

Çok tatlı film bu arada, severek izledim. İstesem senaryonun da bazı yerlerini boklarım ama hiç istemiyorum, sevdim deyip geçicem. Geç!.. Tüm eski sevgililere gelsin..

19 Haziran 2020
Oku..

Delibal (2015)


Çılgınlar gibi Medcezir (2013-15) izlediğim dönemlerde en sık gördüğüm şey Ay Yapım'ın kömür izi logo jeneriği ve Yönetmen Ali Bilgin imzası. Niyeyse pek çok şeyi unutup bu iki şeyi asla unutamıyorum. Bundan yıllar sonra yani şimdi, Delibal (2015)'ı Netflix'te görünce, Leyla Lydia faktörüne karşı koyamayıp açtım hemen ve bilinçaltımda bayram havası estiren Ay Yapım jeneriği ve Yönetmen Ali Bilgin imzası tekrar karşımda. Baş rolde de Medcezir (2013-15) ile global üne kavuşan Çağatay Ulusoy var; son yıllarda kendisi Hakan: Muhafız (2018-2021)'la meşgul, bunun da iki sezonunu izledim, üçe elim gitmiyor valla ama izlemekten keyif aldığım oyuncular da var kadroda, onun için araftayım. Leyla Lydia Tuğutlu da Delibal (2015)'da Çağatay'a eşlik eden güzellik işte.


Bir özel üniversite ortamı, zengin çocukları, pahalı hobiler falan.. Mimarlık öğrencisi Barış, burslu Sosyoloji öğrencisi Füsun'a tutuluyor. Ne maymunluklar ne ısrarlar en sonunda kızı tavlıyor. Çok mutlular, çok seviyorlar birbirlerini falan. Barış enerjik bir tip, hop orada hop burada; sürekli sürprizler Füsun'a. Ama Füsun derslerine odaklanması gerekir ki burstur, baba baskısıdır falan... Bir gün Füsun patlıyor, "bana zarar veriyorsun falan", ayrılıyorlar. Hep çok enerjik yaşayan Barış'ın depresyonu da çok aşağıda oluyor, sürekli daha derine çekiyor kendini. Sağlıklı bir hareket değil tabii...


Füsun bu çılgın çocuğa Delibal diye sesleniyor, çok tatlı, uçarı bir tip olduğu için. Filmin adı o yani... Barış'ın ortadan kaybolmasıyla ailesinin ve Füsun'un kendilerine "nereye gider bu çocuk" sorularıyla başlıyor hikaye ve geçmişten kesitlerle çiftimizin aşkına tanık oluyoruz.

Bu ortadan kaybolan birinin ardından toplaşıp "nereye gider bu çocuk" deme sahneleri bir şey hatırlattı; benzer sahneyi, ekip üyesi olduğum bir kısa filmde çekmiştik zamanında, (künyede boom operatörü olarak görünüyordum ve boom kullanmamıştık sanırım) Ben Özgürüm [2013]'dü bu film, merak eden olursa..

Delibal (2015) yer yer gerçekten güzel film gibi hissettirdi ama puanım 5/10, anlayışla karşılayacaksınızdır; hikayede bazı boşluklar ve geçmeyen duygular var. Leyla Lydia'nın ne kadar güzel olduğundan bir kez daha bahsederek konuyu kapatıyorum. Çok güzel öpüş-koklaş sahneleri çekmişler. Aferin dedim izlerken hiç ucuza kaçmamışlar. Ellerindeki en güzel kızla döneminin en popüler oğlanını buluşturup öpüştürmek güzel hareket bence. Bunları hep görmek isteriz. Hele de normalleşmeye çalışılan bu Korona Dönemlerinde bunlar normal şeyler olsun, insanlar öpüşsün!..

31 Mayıs 2020
Oku..

Elimiz Mahkum (2017)


Melis Babadağ'ın rol aldığı ilk sinema filmi Beni Unutma (2011)'nın yönetmeni Özer Kızıltan, "Sen o filmde çok yoktun ya, gel telafi edelim, seni bunda baş rol yapalım demiş ve Elimiz Mahkum (2017) kadrosu böyle şekillenmiş... midir acaba... -tabii ki değildir- belki de böyledir ama şimdi bilemeyiz. Sormayız da artık, rahmetli oldu yönetmen Özer Kızıltan, bu ayın başında, kanserdi dediler. Kızıltan, çevrelerde bol ödüllü filmi Takva (2006) ile bilinirdi. Melis Babadağ'a da sorulmaz şimdi ayıp olur.

Elimiz Mahkum (2017), senaryosunu Yaşar Arak'ın yazdığı bir televizyon filmi. Televizyon filmleri neydi, düşük bütçeli, sadece televizyonda gösterilsin diye yapılan zahmetsiz filmlerdi. Yani çok büyük beklenti yaratmasa da eli yüzü düzgün olması gerekirdi. Kaşesi düşük oyuncuların, sete geç kalan ekibin, gamsız yönetmenlerin yapacağı işti. Çünkü hiçbir zaman yeterli bütçe olmaz, önünüze gelen senaryo aceleyle yazılmıştır derinlik aranmaz, kostüm-makyaj özensizdir falan filan... Ama bazısı da aşırı bütçeli yapımlara sümüğünü atmaz yani, öyle havalı filmler çıkar... Onun için önyargısız izlemekte fayda var. Gerçi bu Elimiz Mahkum (2017), gayet basit olan bir örnek...


İlker Kızmaz ve Melis Babadağ çiftinin baş rolü paylaştığı hikaye, genç bir iş adamının elinde silahla ölü ortağının başında kendine gelmesiyle başlıyor. Hatırlamadığı bir cinayetten hüküm giyen genç adam, bir gün bir etkinlik vesilesiyle oyuncu bir hanımı rehin alarak hapishaneden kaçıyor. Birbirine kelepçeli çift, hem polisten ve mafyadan kaçıyor hem de söz konusu cinayeti çözmek için uğraşıyor.


O zaman şimdi biraz Melis Babadağ diyelim. Diyelim demesine de ne diycem, Adanalı olduğundan başka bi bilgi yok bende. Bir de popüler bir oyuncu olmadan önce reklam filmleriyle küçük küçük başlayıp, gençlik dizileriyle kendini sevdirdiğini görüntülüyorum. Bir de Instagramı var önümüzde, daha da n'olsun zaten di mi?!. Doğallığıyla ön planda olan, tatlı bir kız işte... Filmografisinde yer alan 5 filmi de izledim, belki kendinin bile oynadığını bilmediği Beni Unutma (2011)'da küçük bir rol, Kainan 1890 (2015)'da bir minik veee Oğlan Bizim Kız Bizim (2016), Elimiz Mahkum (2017) ve Aykut Enişte (2019)'de artık baş rol sahibi hanımefendi... Kendilerini daha sık ve güzel işlerde izlemeyi bekliyoruz.

İlker Kızmaz'ı da Mesut Süre ile İlişki Testi'nin bir bölümünde tanıdım galiba, iyi çocuğa benziyor... Bakıyorum daha önce oynadığı filmlerden izlediğim var mı diye, Nefes: Vatan Sağolsun (2009) var mesela; tarihi işlerde çok oynamış...

Bu arada filme puanım 3/10, o da oyuncuların hatırına, yani izleyin diye tavsiye edebileceğim film değil...

26 Mayıs 2020
Oku..

O... Çocukları (2008)


Murat Saraçoğlu ismi son dönemlerde hep televizyon dizileri yönetmenliği ile biliniyor olsa da, 8-9 sene öncesine kadar sinemaya gönül vermiş bir bireydi. Yine televizyonda başlayan kariyerini sinemaya çevirmişti, tarihi temelli, fena da olmayan filmler yapmıştı: 120 (2008), 72. Koğuş (2011) ve tabii ki O... Çocukları (2008) filmografisinde öne çıkıyor.

Şimdilerde seveni iyice azalan bir siyasetçi olan Sırrı Süreyya Önder'in politikaya girmeden önce sinemacı olduğu zamanlarda yazdığı senaryolardan biri bu. Galiba bu dönemden sonra da siyaseti bırakıp tekrar sinemacı olmaya çalışacak çünkü anons edilen iki filmi var gözüküyor, üstelik yapımcı-yazar-yönetmen imzalarıyla epey sahiplendiği işlerin peşinde gibi.. Yapsın tabii, siyaset yapacağına sinema yapsın; siyasetçi olarak kötüydü demiyorum, görüşünü de ayrı tutuyorum, sadece bir ses çıkarmaya çalışmanın bu şekil iki yolu varsa kesinlikle sinemanın tarafını tutuyorum. Davaların uzun vadede etkili olabilmesi için sanatın düzgün kullanıldığı ortamları seviyorum. Çıkıp kürsüde "Bunu burada kğatlettiler, vay sen kğimsin, gel hele gel gel" demektense kaliteli sinema eserleriyle "Ben böyle bir şey anlattım" deyip bırakmanın arasındaki farkı bilen bilir!.. Uzatmayayım..


Film piyasaya ilk çıkacağı zaman internette direkt Orospu Çocukları olarak gösteriliyordu ancak televizyonda reklamı yapılırken, bırak reklamı magazin haberlerinde görüldüğü üzere galasında falan zorlanıldığını hatırlıyorum. Sonra vizyona üç noktalı haliyle girdi de herkes rahat rahat telafuz eder oldu.

80'lerde, siyasi bir mevzudan İtalya'ya kaçan bir çiftin, çocukları İstanbul'da kalmıştır. Bir yolunu bulup kızı yanlarına alacaklardır. Ama bu süre zarfında bir tanıdıkları vesilesiyle kız çocuğu bir süreliğine bir kerhanede büyümek durumundadır. Aslında kerhane değil, yurt gibi, hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan bir kadının evidir burası... Yani bir sürü orospu çocuğu bir arada büyür burada, anneleri işten gelene kadar çocukların takıldığı yerdir burası. Neyse, konuyla alakasız bu kız da bu ötekileştirilmiş çocuklarla burada kalacaktır bir süre. Sonra bir İtalyan aile bu kızı kendi kızları gibi İtalya'ya götürecektir ve bu sebeple kızın İtalyanca öğrenmesi gerekir. Bir afet hanımefendi bu İtalyanca ders için ortama girer... Olaylar gelişir...


Özgü Namal, Demet Akbağ, Sarp Apak, Altan Erkekli, İpek Tuzcuoğlu, Selen Uçer, Mahir İpek falan güzel kadro epey... Özgü Namal, İtalyancı (Almancı oluyo ama bu kötü durdu) bir Türk kızını oynuyor, konuşması hafif kırık. Ama yeterince İtalyanca bilmediğinden kötü olmuş. Gerçi İtalyancası gayet iyi olan Mehmet Günsür'le dil dile deymişlikleri de var ama olmayınca olmuyor demek. (bkz. Anlat İstanbul (2004))

24 Mayıs 2020
Oku..

Güzelliğin Portresi (2019)


Şimdilerde Netflix'te izlenebilir olan bu filmi, dört çeyrekte değerlendireceğim.

İlk çeyrekte, hassiktr korku filmiymiş lan bu..
İkinci çeyrekte, pii klişeye boğmuşlar, resmen hikaye yok arkadan geçiyo gibi olan birileri var..
Üçüncü çeyrekte, pes yani hiçbir klişeyi atlamadan, ışık pırpırlamasından duvardan kan akmasına kadar her şey kullanılmış, yanlışlıkla koymayı unuttukları bir klişe bile yok yani..
Son çeyrekte ise, -o kadar izledik allah vere de güzel bir yere bağlana- derken, -iyi de biraz mantıksız değil mi yani şimdi bu- isyanıyla final yapıyoruz.

Öncelikle bunun ayıbı günahı olmaz, korkuyorum anasını satayım, kıhğ, vuiiii, diye seslerle ışık oyunlarıyla ne yaparsan yap bi irkiliyor insan. Bunu sevmeyi, korku filmlerinden zevk almayı da anlamıyorum yani.

Bak çok tatlı kadro kurmuşsun, o efektleri koymasan filmin janrı korkudan maceraya kayacak ve hem daha çok kişiye ulaşacak hem daha usturuplu bir film olacak. Oturup tekrar kurgulasınlar abi bu filmi, yemin ederim imdb puanımı 4'ten 7'ye yükselticem!


Burçin Terzioğlu'nu çok severim, Instagramı olsa takip edeceğim bir ünlüdür. Dizilerini oturup izleyemiyorum tabii, e doğru düzgün sinema filmi de yapmıyor. Ben nerede gördüm de bu kadar beğeniyorum bu kadını bilinmez. Fakat 5 yaşından beri oyunculuk yaptığını, şimdi filmografisine bakınca öğrendim. Hızlıca göz attım nerelerde izlemiş olabilirim diye; Kadın İsterse (2004-06)'yi baya izliyorduk zamanında aslında, evin iki kızından birini oynuyormuştu, hayatta oradan hatırlıyor olamam, çok eski; Merhamet (2013-14), heh bak bunun ilk bölümüne denk gelmiştim, beğenmiştim de açılış sahnesini, uzun bi plansekansla parti verilen evin içinde dolaşıyordu kamera... Çok güzeldi, Özgü Namal da çok güzeldi, bu dizi iyiymiş lan galiba bir ara oturup izlesem mi acaba?!; sonra bu Güzelliğin Portresi (2019)'ni yapmış işte, en yenilerde de Hakan: Muhafız (2018- )'a sonradan dahil olmuştu, ilk iki sezonunu izlemiştim, ikinci sezonda vardı komple. Bu kadar... 35 başlıklı filmografiden 4 başlık seçebildim ama sevmişim yine de. Buldum buldum, Intense Reklamları tabii ya!..


Çılgın ressam malikanesinde ölü bulundu!

Nisan, çok sevmediği babasının ölümü üzerine yıllar sonra ülkeye dönüyor, ailesiyle beraber... Bir tane polis, bunun intihar olmayabileceği düşüncesiyle olayı araştırmak istiyor. Nisan, çok güzel anılar biriktirmediği bu malikanede olmaktan epey rahatsız bir şekilde, ölüm sonrası prosedürler için uğraşıyor, eşinin de yardımıyla... Bir de galerici var, babasının ölmeden önce sergi yaptığı bir sürü tabloyu sergilemek istiyor ama Nisan hararetle karşı çıkuyor. Ev zaten korku tüneli gibi maşallah, her yer tablo, bir sürü kapı, küçük kız çocuğu; bir de gündelikçiyim diyen kızı eve yatılıya alıyolar, "hanımım hanımım" diye dolaşıyor.

Saçma sapan şeyler, kıhğ'lar iuvvi'ler, koaugh'lar... Yapmayın böyle sesler, ne güzel kızsınız işte, rahat durun tablolar.. Burçin Terzioğlu, Birkan Sokullu, Melisa Şenolsun, Serkan Keskin ve kısaca FD... Filmin yazarını yönetmenini söylemiyorum lan, gıcıklık değil mi.. Hadi bakalım, sizi kişisel tarihime almıyorum yaratıcı kadro!.. O kadar!..

16 Mayıs 2020
Oku..

Aşkımızın Son Tekmesi (2020)


Diziler ara verince bazı kanallar akşamları yerli filmleri yayınlamaya başladı, güzel de oldu aslında, belki de hiçbir yerde gösterim fırsatı bulamayacak işler böylece seyircisini bulmaya çalışıyor. Bu akşam da Fox TV'de, uzun zamandır bu kadar kötüsüne denk gelmediğim bir film vardı, Aşkımızın Son Tekmesi (2020), yeni de film, ne posteri var ne bişeyi.. Vizyonluk değil doğrudan televizyon için yapılmış sanırım.. Aslında hiç frekansıma girmeyecek bu filmi haberlerden önce fragmanını görünce bekledim, izledim; neden peki, Emir Çubukçu var diye!..

Kitapçılık zamanlarımda, Beyoğlu Tünel'deki mağazaya oyuncular falan sık gelirdi, Okan Bayülgen, Demet Evgar gibi popüler isimlerle beraber Emir Çubukçu gibi daha az bilinen, tiyatro ağırlıklı çalışan birkaç oyuncu da devamlı müşterilerdendi. Bir de Emir'in gözler sıkıntılı, rafın önünde arka kapak okurken böyle burnunun dibine kadar sokardı kitapları, yani çizdirmediyse gözleri devam ediyordur hala öyle - ben bıraktım o işi kaç sene oldu, bilemiyorum son halini.. Çok tatlı adamdır ama.. Sonra kendi öykü kitabı da yayımlandı Can Yayınları'ndan, meraklısı baksın..


Yönetmenliğini Deniz Yılmaz Şayir'in yaptığı filmin esas kızı Seren Şirince, kötü kızı ise Ecenaz Üçer.. Bir de olmaz olsun Sermiyan Midyat var kadroda; bir kere denk geldiğim ve bana yettiği bir kişi kendisi.. Beşiktaş'ta BKM'de bir vesileyle birileriyle üst kattaki fuayede görüşürken geldi, elinde viski kadehi, stand-up'ı için poster çekimi yapıyorlarmış, rahatlaması lazımmış, fuayede herkese "rahtalamak, viski, viski, rahatlamak" falan diyerek dolaşıyordu.. E iç rahatla madem, o da yok, viskiyle dolaşıp millete anlatmayı seviyor gibiydi.. Çok sinir bozucudur ama anıdır nihayetinde!..


Çocukluktan beri aşık olduğu kızın aslında kankisi olduğu gerçeğiyle sonunda yüzleşen Çetin, girdiği depresyondan çıkmak için yerli dövüş kulübüne yazılır. Spor salonunun sahibinin kızı olan Defne de yakın zamanda terk edilmiştir, acısını bu yeni çocuktan çıkarır. Sonra Çetin'e hastanedeki refakat sürecinde aşık olur ve olaylar gelişir.

Ama nasıl dandik hikaye işleyiş, nasıl fena diyaloglar, nasıl kötü performanslar.. Tiyatro sahnelerinden bildiğimiz Emir'in, özensiz bir yönetmen tarafından ne hallere düşürüldüğüne şahit olduk. En azından bu birkaç paragraf yazıyla Emir'in yanında olduğumu belirtmek istedim, normalde bu kadar kötü oyuncu değildir bilinsin!..

22 Nisan 2020
Oku..

Bizim İçin Şampiyon (2018)


YouTube'tan takip ettiğim programlardan biri Loş Şohbet, Caner Özyurtlu'nun programı, konuklarıyla havadan sudan muhabbet ettiği bir format. Kendi de konuk kadar konuşuyor, bazen daha çok hatta, muhabbeti açıldıkça en sevdiği filmler arasında Şampiyon'u söyleyip duruyor. Bir dedi iki dedi bir yerden sonra merak edip ekledim izlenecekler listeme. Hakikaten çok güzel filmmiş. Ben de mesela takıntılı bi şekilde konusu açıldıkça Kırımlı (2017)'yı överim sağda solda, onun gibi bu da çok kimsenin bilmediği bir değer olabilir diye izlemek istedim ve hemen hak verdim.


Bir kere gerçek bir hikayeye dayanıyormuş. Ahmet Katıksız'ın yönetip, Serkan Yörük'le beraber yazdığı filmin başrol oyuncuları Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah. At yarışlarıyla ilgilenenlerin kesin bildiği iki isim Bold Pilot ve Halis Karataş; 90'larda tarihe geçmiş isimler.

Halis Karataş, Anadolu'dan geliyor jokey olacam diye, Özdemir Atman'la tanışıyor ve onun atlarından birine jokey oluyor. Özdemir Bey'in kızı Begüm de çok sevdiği atı Boldi'yi Halis Karataş'a emanet etmekten çok memnun. Halis'le Begüm ilk görüşte aşk tabii ama Begüm amansız bir hastalıkla cebelleşiyor bir yandan. Halis'in Bold Pilot'la başarıdan başarıya koşması, aslında hep Begüm'ü motive etmek için diye anlatılıyor, hep Begüm için koşuyorlar, kazanıyorlar.

Ama halk ne biliyor; Onlar, koşan, kazanan, çok sevdikleri kara pilotun kazanması için tek yürek tek nefes oluyorlar. Boldi'nin kazandığı her yarış, seyircilerle arasındaki bağı kuvvetlendiriyor. Bir yerden sonra kazansa da kaybetse de o bizim Bold Pilot'ımız diyorlar.


Etkileyici, sürükleyici hatta hayran bırakan anlatımıyla çok güzel film yapılmış. Aksiyon sahneleri mükemmel, gaz sahneleri çarpıcı, dramı zaten dram.. Hatta sonunda gerçek karakterleri de görmemiz hikayeye inancımızı pekiştiriyor. Çok başarılı iş olmuş. Caner Özyurtlu kadar olmasa da ben de överim bundan sonra lafı açıldıkça.

Kadroda Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah'tan başka Fikret Kuşkan var, Erdem Akakçe var, geçen sene birkaç saçma diziyle aşırı popüler olan Melis Sezen var. Dur hatta kontrol ettim de buldum, Leke (2019) dizisinde CEO yardımcısının yazdığı kızı oynuyordu. Almanca falan bilen fakir kızdı. Neyse işte o var filmde baya diyalogsuz olarak esas kızın kardeşlerinden birini oynuyor.. Öyle..


29 Şubat 2020 (Resmen artık yıldaki ekstra güne denk geldi yazı)
Oku..

Atiye (2019- )


Hatırlayınız birkaç sene önce, "Vay efendim, Netflix Türkiye süper kahraman dizisi yapıyor, aksiyonlu, fantastikli iş geliyor" diye yıktılar ortalığı da her yönüyle sınıfta kalan Muhafız (2018- )'ı iki sezon çektiler, hatta üçüncü sezon da yapılacak diye haber yaptılar.

Sonra da düşünmüşler "Ulan biz bunu bu kadar izlettik, bi tık daha eli yüzü düzgün bi şey yapsak daha çok izletiriz" sonucuna varıp Atiye (2019- )'yi yapmışlar. Benzer Anadolu-fantazya, yakışıklı/güzel başroller ve Netflix etiketi!.. Bu sene de yeni girişimleri olan, Celal Şengör hocanın senaryo danışmanlığıyla İmparatorluğun Yükselişi: Osmanlı (2020- ) diye bir dizi yapıyorlar, merak da etmiyor değiliz tabii..


Atiye (2019- )'ye dönüyorum. Bir kere bir sürü klişenin cirit attığı, fantastik öğeli, yer yer korku filmi efektli, sığ diyaloglu bir dizi. Çok da gömmek istemem aslında, temposu falan gayet güzel işliyor, piyasadaki bir çok işten daha iyi gibi duruyor ama sıçınca da çok sıçıyor be. Esas kızımız Atiye, ressam, çocukluğundan beri neresinden uydurduğu bilinmez bir sembolü farklı formlarla tuale aktarıyor ve böyle bir ressamlık kariyeri yapıyor. Kimse de hayırdır inşallah demiyor. Esas oğlan Erhan ise, Indiana Jones'luğun sınırlarında dolaşan, hoca mıdır, şantiye şefi midir bilinmez, nereye gitse tapılan yakışıklı bir arkeolog.


Baba mesleği arkeologlukta, babası gibi Göbekli Tepe'de çalışan Erhan ve ekibi nasılsa bir mağarada bir sembol bulur. Sanki oralarda ilk defa görülen bi şeymiş gibi bu sembol olay yaratır falan. Aa, bu Atiye'nin sağa sola çizdiği semboldür. Atiye atlar Göbekli Tepe'ye gider, aslında ışınlanır galiba, emin olamıyoruz. Neyse çiftimiz tanışır, gizemin peşine düşer.

Korku filmi gibi Atiye'ye sağda solda görünen büyücü kılıklı bir teyze vardır. Yani Atiye delidir, psikiyatr tabiriyle şizofrendir. Ama doktora göre korkulacak bir şey yoktur, çünkü ailede de vardır, genetik gibidir, bunun nesi iyidir?! Tabuttan ölüsünün çıktığını görür mü insan, allam çok korkunç..


Atiye bu işin peşinden gider ve "Madem ben bunu çocukluğumdan beri çiziyorum, öğrenebildiğim her şeyi öğrenip neden kendimi tanımak konusunda büyük adımlar atmıyorum" der ve Göbekli Tepe sit alanı içerisinde yerin dibine girer. Bir yandan da hata yapmaya müsait tatlı kız kardeşi, ablasının nişanlısı olan zengin çocuğuyla mercimeği fırına vermektedir. O sahnelerde tanık olduğumuz Melisa Şenolsun'un yandan göstermeli boyfrend tişörtü, daha önce sosyal medyalarda denk geldiğimiz bir görseline flaşbek çaktırıyor.


40'ar dakikadan 8 bölümlük sezonu bir oturmaya izledim aslında, izlenemez değil ama izlerken çıldırtıcı "E abi o niye öyle yapıyo o zaman!" dedirten, "E sorsana o zaman neden söylemedin diye o hooo!" şeklinde bıktırtan sahnelere maruz kalınıyor. Bir gizem yaratılmaya çalıştığını anlıyoruz tabii ama seyirciyi aptal yerine koymak konusunda biraz cömert davranıldığı da görülüyor. Cömert davranılmayan konulara gelince, sevişme sahneleri ve bilimum oyuncu performansları diyoruz. Aceleye getirilmiş gibi performans izlemek hikayeyi zayıflatıyor. Üstelik geçen haftalarda tesadüfen bir yerde denk geldiğim Beren Saat röportajı da şunu diyor: "Mehmet tabii daha derin bir çalışma yapmış olabilir karakteriyle ilgili ama ben çok kısa bir sürede, normal bir çalışmayla setteydim. Onunki kadar zor değildi benim karakterim." Buna benzer bir cümleydi, aynen bu değilse bile bu cümleye yaklaşmış olması bile yeterince tehlikeli değil mi yani..


Beğendiğim noktalar da oldu tabii, mesela iki ana karakteri bağlayan bir kişinin varlığı hikayede güzel bir bütünlük hissi yaratıyordu, kızkardeş mevzusu; veya o kızkardeşin Atiye'ye takma isim gibi özgün bir şekilde, Atik diye seslenişi falan.. Genel olarak oyuncu performansları zayıf olmakla beraber, üst sınıf bir gençlik dizisi kıvamında ve ülke tanıtımı açısından faydalı falan.. Ressamlığa, arkeologluğa, zengin kötü adamlığa getirilen yeni bir yaklaşım yok, yıllardır gördüğümüz mesleki klişeler uygulanmış. Puan vermem gerekirse 5/10 veriyorum.

14 Ocak 2020
Oku..

Saf (2018)


Ali Vatansever'in yazıp yönettiği film, Toronto Film Festivalinde açılış gösterimi yapmış ve birkaç Avrupa festivaliyle beraber kendi evinde de gösterilip birkaç tane de ödüle layık görülmüş, samimi bir film.

Filmden haberdar olmam, Caner Özyurtlu'nun YouTube programına konuk olan Onur Buldu'nun filmde rol alması ve o sohbette filmin kısaca bahsinin geçmesi şeklinde.. "Çok güzel film, kentsel dönüşüm temalı" falan diyorlar.. Ve beni yakalıyorlar. Çünkü bugün bitirme şerefine eriştiğim Emine Uşaklıgil'in Bir Şehri Yok Etmek kitabı da İstanbul'u kentsel dönüşüm çerçevesinden inceliyor. Bu önemli çalışmaya iyice yükselmişim, bir de üstüne konuyla ilgili başka bir bakış açısı sunacak film öneriliyor resmen. Evren iş başında, bir takım işaretlerle filmi izletiyor bana..


İstanbul'un malum bölgelerinden birinde, gecekondular ister seve seve yıkılıyor - ve yerine büyük yeni rezidanslar dikiliyor. Henüz mahallenin tamamı talan olmamış, bir kısım hala gecekondularında kalıyor, ya sıra gelmemiş, ya satmamakta direniyorlar. Kamil ise yeni hamile eşi Remziye ile beraber bu gecekondulardan birinde yaşıyor ve işsiz. Çaresiz Kamil, hemen yanlarında başlayan inşaatlardan birinin kapısını çalıyor iş için. Muhtaç görünce bunu alıyorlar işe ama yerine aldıkları Suriyeliye verdikleri parada -yani ucuza- anlaşıyorlar..

Suriyeli göçmenlerin toplumdaki yeri, fiyat düşürerek ekonomiye verdikleri zarar, kaçak çalışma şartları ve kentsel dönüşüm faaliyetlerinin mahallelerdeki etkisi işleniyor hikayede. Kamil, yerini aldığı Suriyeli tarafından sürekli tehdit görüyor, "o iş benim, çık ben gircem" diye. İş arkadaşlarından tepki görüyor, "Suriyelilerle aynı fiyattan çalışıp piyasayı düşürüyorsun" diye. Üstelik belgesiz çalıştığı için iş yerinden baskı görüyor, kursa gitmesi için.. Pamuk gibi çocuk olan Kamil, maruz kaldığı stresle başa çıkmaya çalışıyor.


Uşaklıgil'in çalışmasında bahsettiği, mahallelilerin kahvehanelerde bir araya geldiği "bizi yerimizden edecekler ve karşılığında verecekleri evlere hayatımız boyunca borç ödeyeceğiz, kabul etmeyelim!" toplantıları yapılıyor. Ama kapitalizm ve siyasilerin rant sevdası her seferinde galip geliyor.

Kitaptan öğrendiğime göre bu eskiden beri böyleymiş İstanbul'da. Yeni gelen padişahlardan da eskilerin yaptığını beğenmeyip yıkarak yerine yenisini yapmak varmış. "O medrese tez yıkılsın, yerine bana hamam yapılsın!"cılar. En üzücü olaylardan biri de Cumhuriyet'le beraber Ankara'ya çekilen yönetimin İstanbul'u boşlaması ve henüz nüfus çok azken İstanbul'u muhteşem bir yer haline getirebilecek planlara ve plancılara yeterince şans vermemeleri olmuş. Çok geçmeden kontrolsüz bir kalabalıklaşmaya maruz kalan İstanbul için zaman içinde bulunan çözümler hep günü kurtarmak için yıkıp yeniden yapmak olmuş.


İstanbul'da yaşadığım 10 yıl boyunca gördüğüm, filmde de göreceğiniz, kitapta da okuyacağınız şey, İstanbul'un kocaman bir şantiye alanı olduğu! Plansızlık yüzünden sürekli yıkıp yeniden yapılıyor. Okuduğum baskısı 2014'te yayımlanan kitapta, 3. Köprü, Yeni Havalimanı ve Çılgın Kanal Projesi'nden de bahsediliyor, okuduklarımı yakın tarihte gelinen son durumla karşılaştırıyorum, şimdiyi anlamak daha kolay böyle olunca. Zorlu'nun Zincirlikuyu'daki dev binalarını, Ağaoğlu'nun inşaatlarını da anlatıyor Uşaklıgil, tabii ki kendi muahlif görüşüyle, Cumhuriyet yazarı kimliğiyle.

Okuduğum kitabın, sonunda böyle bir filmle pekişmesi güzel oldu benim açımdan. Filmi de kitabı da tavsiye ederim; bir de benim gibi arka arkaya getirirseniz ne ala!..

5 Ocak 2020
Oku..

Türk İşi Dondurma (2019)


Yapımcılığını Mustafa Uslu'nun yaptığı, standartların üstünde olan milliyetçi filmlerden. Standart nedir; yabancıya benzeyen yerli oyunculara kırık Türkçe konuşturmaktır. Milliyetçilik nedir, toprak, vatan, bayrak deyince oluşan iç kıpırdanmasıdır. Bu film ise standart üstü bir milliyetçi film, gerçek İngilizler, doğru bir aksanla yani olması gerektiği gibi konuşuyorlar, biz de kıllanıyoruz. Gürkan Tanyas'ın Çiçero (2019)'dan sonra yazdığı, gizli kalmış kahramanlık hikayelerine bir güzel örnek daha. Yönetmen ise, Ayla (2017) ve Müslüm (2018) gibi dikkat çeken işlerle bilinen bir isim, Can Ulkay.


Avusturalya'da, kangurular diyarında yaşayan üç Türk: Mehmet, Ali ve Salim. Mehmet Turkish Ice-Cream dediği Maraş dondurması işinde, Ali ise emektar devesiyle meydanlarda, festivallerde gösteri yapıp ekmeğini çıkarmaya çalışıyor, Salim de küçük bir tezgahla elma şekeri satıyor kasabada. Ali'nin Türk, Salim'in ise Avustralyalı bir eşi var. Mehmet boş durur mu, o arada hemen aşık oluveriyor bir Avustralyalı güzele. Derken I. Dünya Savaşı çıkıyor, İngilizler gelip Avustralya'nın gençlerinden askere gönüllü topluyor.


Zamanında gelip de Aborjinleri toprağından eden, oraya medeniyet getirdiğini söyleyen İngilizler, yetinmiyor şimdi de planları için ölecek adamlar arıyor. Avustralyalılar da mecburen yardımcı olmayı kabul ediyorlar. Derken Osmanlı'nın da savaşa dahil olduğu haberi çıkıyor ve bir anda kasabalının ateşli gençleri gaza gelip bizimkilere kötü davranmaya başlıyor. Bizimkiler de bir yolunu bulup, memlekete dönüp, milli nefsi müdaafaya destek olmak istiyorlar. (Şimdi olsa aynısı "Oha iyi yırttık yalnız, allahtan dünyanın bi ucundayız" duymak daha mümkün...) Tabii ki, ne vize veriliyor, ne gidiş izni, hatta diyorlar sizi burada öldürmemiz için bir sebep söyleyin Türk kardeşlerimiz. Hep bir ağızdan söylenmesi gereken "Sizin savaşınız değil bu! Savaş, iyi şey değil bu!"

Bu savaşta, Avustralyalılar, -sırf İngilizler istedi diye- hiçbir husumetleri olmayan Türklerle çarpışmak için Dünya'nın öbür ucuna, taa Çanakkale'ye gidiyorlar. Oraya gidince görüyorlar ki, ateşkes aralarında birbirine dostça davranıp, ateşkes bitince verilen emirler doğrultusunda birbirini öldürmeye çalışıyor insanlar. Büyük bir ironinin canlı tanıkları oluyorlar. Memlekete gidemeyen Salim, Mehmet ve Ali de topraklarını buradan savunmaya karar veriyor.


Ali Atay ve Erkan Kolçak Köstendil'in başrollerini oynadığı hikayede: Caner Kurtaran, Şebnem Bozoklu, Will Thorp, Marleen Mathews ve Alma Terzic isimleri yer alıyor. Tabii ki çok basite kaçtıkları, dandikleştikleri yerler de olmuş ama genel olarak standart üstü bir iş olduğu belli oluyor. Böyle bir hikaye, bir tık daha kaliteli olsa tadından yenmezdi ama buna puanım maalesef iki arada kalmış bir 5/10.

02.01.2020
Oku..

Daha (2017)


Oyuncu Onur Saylak'ın ilk ve tek sinema filmi yönetmenliği. Hakan Günday'ın aynı isimli romanından 'esinlenilmiş' olan filmin başrolünde Ahmet Mümtaz Taylan ve Hayat Van Eck yer alıyor. Bu filmde çok başarılı olan genç Hayat, bu seneki Naim (2019) filmiyle de iyice popüler bir çocuk oldu. Onur Saylak ise bu filmden sonra Şahsiyet (2018) dizisini yapıp ayakta alkışlandı, yetmedi bir de bu dizideki performansıyla Haluk Bilginer'e Emmy kazandırttı. Yani bu sene büyük işler yapan tiplerin başlangıç işi olması vesilesiyle önemli bir yapım. Keza yazar Hakan Günday için de bir basamak olan bu işin devamında, Şahsiyet (2018) ve Müslüm (2018) gibi dikkat çeken işlerin senaryoları ortaya çıktı.

Film, roman uyarlaması olmasıyla da Romandan Sinemaya başlığı altına ekleniyor.


Oğul Gaza'nın ağzından dinlediğimiz hikaye, kamyon şoförü baba Ahad'ın başının altından çıkıyor. Suriye'den kaçak giren insanları bir kamyona doldurup, köydeki evlerinin bodrumuna götürüp saklıyorlar. Zamanı gelince de tekneler ayarlanıyor, bir gece yarısı operasyonuyla Suriyeli kardeşler Avrupa topraklarına ulaştırılıyor. Gaza, bütün bu işlemler sırasından babasına yardımcı olmakla görevli. Ahad'ın en korktuğu şey, Gaza'nın okumak isteyip kendini yalnız bırakması: "De bakiyim, sikiyim okulu!"


Bodrumda saklandıkları süre boyunca yeme içme ihtiyaçları için Gaza sürekli olarak ilgileniyor Suriyeli kardeşlerle. Ahad'ın işleri döndürürken kullandığı argümanlar hep Gaza'ya miras kalması planlanan pislikler. Ama Gaza okumak istiyor, akıllı da çocuk, bakalım ne yapacak bu çıkmazda?!

Kocaman kitaptır Daha, hep korkutmuştur beni. Okuyan arkadaşlarımı gördükçe soruyordum nasıl diye, gaza geleyim istiyordum. Hepsi de beğeniyordu ama o kalınlıkta bir kitaba başlatacak teşviği hiç bulamadım. Yine Günday'ın Kinyas ve Kayra'sını çok daha fazla övüyorlardı aslında ama ona da hiç giremedim. Belki de yazarın kitaplarının arka kapağına hep kendi tipsiz resmini koyması itici geliyordu, bilemiyorum.


Filmden ise çok geç haberim oldu. İngilizce afişler ve jenerikten anlıyoruz ki zaten festivaller hedeflenerek çekilmiş bir filmdi, uzun süre duymamış olmam şaşırtmadı beni. Şahsiyet (2018) zamanı Günday'ın senaryo geçmişini araştırırken denk gelmiştim ilk kez. Listeye o zamanlar eklediğim filmi ancak daha izleyebildim. 2020'nin ilk gününe kısmetmiş. Güzel film ama çok da değil, 6/10...

01012020
Oku..

Eski Sevgili (2017)


Severek ayrılanlara geliyor!.. Güzel film değil, tavsiye falan etmem ama severek ayrılanlara gelsin işte.. Anladınız siz onu..

"Olmuyor abi olmuyor, sevmek yetmiyor, beceremiyorsak zorlamayalım" diyen tek siz misiniz sanıyorsunuz?! "Severek ayrılanlar bilirler ayrılığı.." diye yanık yanık okumamış mıydı zamanında siyah gözlüklü beylerin grubu?! Tabii ki yalnız değilsiniz!.. Alın size Barış ve Feride'nin hikayesi..


Barış ve Feride beraberce "Ayrılalım artık ne bu böyle her gün kavga gürültü" diyerek zaten önceden onlarca kez ayrıldıkları gibi son bir defa daha ayrılmışlar ve Barış artık unutabilmek için kendini ders çalışmaya falan vermiş ve tıp kazanmış, doktor olmuş.. Feride daha cool, çaktırmadan unutmaya çalışanlardan.. Ah bu kızlar.. Sonra n'oluyor, tesadüf eseri habersiz ortak arkadaşlarının davetinde denk geliyorlar.. Arkadaşları tabii tatlılık olsun diye bunları bir şekilde yalnız bırakmanın yollarını arıyor.. Akşam uçağı olan Feride'yi Barış'a kitliyolar ki havaalanına o bıraksın, konuşsunlar falan.. Çok saçma plan çünkü kız yurt dışına çalışmaya gidecek zaten falan, barışsalar daha fena yani.. Neyse yolda bir takım maceralar yaşayacaklar, eğlenceli aksiyonlu hikaye olacak..

Ama yine görüyoruz ki oğlan hatalı!.. Ama yine görüyoruz ki kızın yüzünden!..


Tolgahan Sayışman ve Bade İşçil başroldeler, ikisi de birbirinden vasat oyuncular şimdi eğri oturup doğru konuşalım.. Tam bulmuşlar ama birbirlerini, yakışmılar da.. Hayrını görsünler! Filme puanım 5, çok da gömmedim fark ettiyseniz. Yönetmen Emir Khalilzadeh, senarist Alptekin Öztürk..

8.12.19
Oku..

Çiçero (2019)


Güzel hikaye ama becerilememiş bir iş.. Harcanan paraya, güzel performanslara yazık edilmiş.. Serdar Akar yerine Kırımlı (2014)'nın yönetmeni Burak Arlıel'e verselermiş bu filmi mesela, çok şahane iş çıkabilirmiş.. Hayır Serdar Akar'ı biliyoruz, kötü sinemacı değil ama uzmanlık alanı Kurtlar Vadisi olan adam, vizyon belli.. Burada da çıkamamış işte o kalıptan, kırık Türkçeyle İngiliz, Alman oynatmak mı kaldı, hangi devirdeyiz?! Niye Almanlar kendi aralarında, anlaşılmaz bir aksanla Türkçe konuşuyorlar hala?!


Senaryosunu Ali Can Yaraş'ın yazdığı filmin yapımcısı Mustafa Uslu; kendisi son yıllarda çok popüler işlere imza atarak adından söz ettiren bir yapımcı oldu.. Ayla (2017), Müslüm (2018) ve şimdi de Naim (2019) vizyonda.. Gerçek hikayelere -özellikle- biyografik çalışmalara ağırlık verdiğini görebiliriz, dünya genelinde de son zamanlarda bu yönelimi görebiliyoruz zaten.. Çiçero (2019) da tıpkı bunlar gibi gerçek olaylardan esinlenilerek yazılmış bir hikaye; İlyas Bazna isimli bir gizli kahramanın hikayesi..

Tarihin şekillenmesinde parmağı olan böyle gizli kahramanlar hep vardı, günümüzde de var ama gizli olduğu için şu an bilmiyoruz tabii.. Bu arada filmdeki her şey yaşanmış olmayabilir, olmayabilir de laf mı, büyük bir kısmı kurgu bence..


İlyas, 1. Dünya Savaşı sırasında ailesini kaybeden, o günden sonra da manevi kaygılarla casusluk mesleğine gönül vermiş Arnavut asıllı bir Türk. İlyas, operaya yeteneği olan, garsonlukla ekmeğini kazanan bir gençken Ankara'da İngiliz Büyükelçiliğine uşak olarak girmiştir. Mustafa Kemal'in de gizli desteğiyle çeşitli ortamlara girip bağlantılar kurabilmiştir. Almanlara İngiliz bilgilerini satıp para kazanır görünerek aslında ilettiği çarpıtılmış bilgilerle Türkiye'nin 2. Dünya Savaşı'na girmesini engellemiştir. Çok fantastik bir görevi olan bu çılgın ajan, tabii ki aşık da olur, ki film olur...

Almanlar, ismini bilmedikleri bu köstebeğe -o an önlerinde kitabı bulunan- antik filozof Cicero'nun ismini takarak bir kod yaratmışlardır. Filmde Çiçero'yu yani İlyas'ı Erdal Beşikçioğlu, diğer herkesi de Tamer Levent, Ertan Saban, Burcu Biricik falan oynuyor.. Küçük küçük sahnelerle de Hitler, Churchill ve Atatürk görünüyor. Paşam şu millete her şeyi öğretti ama uşaklığı öğretemedi, yok efendim, uşak alıyorlar ajan çıkıyor!..


İnternetteki bilgiler der ki, İlyas Bazna kendisine Cicero lakabının takıldığını yıllar sonra öğrenmiştir. Hem de zamanında belgeleri teslim ettiği Alman konsolosluk çalışanı Moyzisch'in kitaplaşan anılarından.. Emekliliğinde de kendi anılarını "I was Cicero" adıyla kitaplaştırmıştır. Daha sonra Moyzish'in anılarından yola çıkılarak, 5 Fingers (1952) olarak sinemaya uyarlanmıştır. Çok şahane bilgi.. Mecbur hemen izliycem..

8.12.19
Oku..

Sofra Sırları (2017)


Neslihan, akşama kadar evde kocasını beklerken mutfakta ustalaşmış bir ev kadını. Neslihan'ı hepimiz tanıyoruz, anamız, bacımız, komşumuz falan.. Eşinin mesleği icabı İstanbul'dan küçük bir şehre taşınan Neslihan'ın İstanbul'da zaten kimsesi kalmamış, parayla pulla, gezme tozmayla da işi yok. O seviyor ev hanımlığını, akşama kadar evde kocasını beklemeyi... Belki de mecbur kalınca seviyor insanlar böyle şeyleri, bilemeyiz.. Ama kocası her akşam eve geldiğinde onu görmekten çok sıkılmış..


Ve o gece işler değişiyor.. Cinnet anı bile değildi Neslihan'ı değiştiren, küçücük bir aydınlanma, küçücük bir boş vermeydi.. O kadar masum bir şekilde kurtuldu ki kocasının gerisi çorap söküğü gibi geldi..

Ümit Ünal'ın, sevimli işlerinden biri daha.. İzlemesi keyifli en azından.. Hikayenin girişi biraz dengesiz gelse de sonradan toparlıyor ve çok keyifli bir tempoyla hiç beklenmedik yerlere gidiyor. Galiba benim tek sevmediğim tarafı stüdyo sahneleri oldu, o kısım beni hikayeden koparıyordı. Ama yine de güzel bir kara mizah filmi daha sinemamıza kazandırılmış bu filmle!


Çok da güzel kadro kurulmuş film için.. Demet Evgar zaten anasını ağlatıyor rolün, çok şahane performans.. Zaten ben Demet Evgar'da hep böyle bir 'madalyonun öteki yüzü' olduğunu hissediyordum, belki kocaman renkli gözleri korkutuyordu, bilemiyorum :) ama şahane kadın, çok talı oyuncu, kalp.. Fatih Al, Ferit Aktuğ, Alican Yücesoy, Fırat Altunmeşe ve Elit Andaç Çam..

Elit Hanım'ın çok da büyük olmayan ilginç bir rolü var. Keyifli performans aslında.. Başka neler yapmış diye baktım bir youtube videosuyla hakkında çok şey öğrendim.. Oyuncu ama bir yandan da tiyatro yöneticisiymiş, Karaköy'deki ikincikat'ın ortağıymış; tatlı kızmış bildiğin, Elit Andaç ismi, Çam soyadı imiş..

8.12.19
Oku..

İlk Öpücük (2017)


Adam Sandler ve Drew Barrymore'un başrollerinde oynadığı 50 First Dates (2004), ülkemizde bilinen adıyla '50 İlk Öpücük' filminin coğrafyamıza uyarlaması olan bu saçmalığın yönetmeni Murat Onbul. Senarist de, daha doğrusu çevirmen de Çağlar Yurt. Saçmalık diyorum çünkü hak ediyorlar.

Bakın, 1920'lerde çekilen bi filmi günümüzde uyarlamak isteyebilirsiniz, 1970'lerde çekilen bi filmi de yapabilirsiniz, geçen sene çekilen bi filmi dahi tekrar çekebilirsiniz; teknoloji gelişiyor, yeni teknikler öğreniliyor, daha çok bütçe bulunabiliyor. Yani değer verdiğin, beğendiğin bir işi bir üst seviyeye taşımak için uyarlarsın. Ama sırf dilini bilmiyorsun diye, bir de bizim ülkenin güzel kızı oynasın, bir de Mudanya'da geçsin diye zaten güzel yapılmış biri işi daha alt seviyeye çekmek nedir ama... Hayır, hiç bir açıdan iyileştiremedikleri gibi -haliyle- daha kötü bir film yapmak hangi aklın ürünü. Türkçe dublajı var zaten, geliştirmiyorsan nedir yaptığın?! İstediğin kadar hikayenin orijinalinin yazarı George Wing'e telif öde, bu saçmalığı telafi edemezsin. Ki umarım en azından telif işini atlamamışlardır.


Yanlış anlaşılmak da istemem, fikrimin doğru geçmesi önemli. Geçen senelerde, bir İtalyan filmi, Perfetti Sconosciuti (2016), çok tuttu da bize uyarlandı, Cebimdeki Yabancı (2018), sonra yok İspanya uyarladı, yok öbür ülkeler derken en son Amerika yapıyordu. Birbirinin aynı seviyede, farklı dillerde aynı hikaye. Bu da ilk düşünüldüğünde saçmalıktı, ama üçten beşten fazla ülke ortama girip olayı bir sosyal deneye dönüştürdükleri için saçma olmaktan çıktı. Bir bakıma bu da orijinalini bir üst seviyeye taşımak için bir algı yaratmak oldu aslında ve bu anlamda yine misyonunu tamamladı. Yani beğenilen orijinal işi, hikayeyi, hak ettiği düşünülen seviyeye çekmek için uğraş vardı ve bu sayede çok daha fazla kişiye ulaşması sağlandı.

Şimdi bir de Murat Yıldırım ve Özge Gürel'in başrollerini paylaştığı İlk Öpücük (2017)'e bakalım. Belli ki yapımcının beğendiği bir filmdi 50 First Dates (2004) ve dedi ki, bu film çok güzel hadi onu biraz bok edelim. Bu orijinale zarar vermeyecek elbette, sadece İlk Öpücük (2017)'ü değersiz film yapacak. Ya en azından kızla erkeğin rollerini değişseydi de hafızasını kaybeden erkek, her gün onu kendine aşık etmeye çalışan kız olsaydı. Belki derdik ki, "Çakmış ama toplumsal bir eleştiri getirmiş, memleketimizde erkek egemenliği o kadar absürt ki sırf daha fazla sahnesi var diye hasta karakteri erkek yapmış, vay be!" falan.. 0 yenilik, 0 gelişim, 0 ruh.


Özge Gürel, 'husky' tabir edilen sesiyle Medcezir (2013-15)'den bildiğim güzel bir kız; Murat Yıldırım da o iğrenç gülüşüyle bu filmde iyice devleşen, daha da itici bir tip olan sevimsiz.. Hayrettin Karaoğuz da kadroda, tabii ki o da çok itici.. Beyti Engin'i normalde severim, iyi adamdır ama o bile bu filmde itici.. Bir de Cezmi Baskın, zaten..

3.12.19
Oku..