Fathers & Daughters (2015)


Yahu anne baba olmak ne kadar zor bir şey. Hayatın içinde duruma bakışım iyice karamsar ama böyle filmler izleyince insan çocuk sahibi olmak da istiyor, bunun ne kadar zor idare edilen bir şey olduğunu da tekrar tekrar fark ediyor. Tabii ki her insan içgüdüsel olarak ebeveyn olmanın peşinde; domatesin bile doğalını bulmaya çalıştığımız bu dönemde neden bu doğal duyguları beslemeyi reddederek -bu dünyaya çocuk getirilmez diyoruz, daha doğrusu diyorum-, aynı dünyaya patates geliyor, kedi geliyor da insan neden gelmesin... İçimizden geliyorsa çocuklar gelsin ve ona göre bir konfor arayışında olalım diye düşünmek daha doğru sanki; çocuk istememek kolaya kaçmak gibi... Fikirlerin ve söylemlerin sürekli olarak değiştiği bir evrende son durumum budur. Bundan 6-7 ay öncesinde bambaşka fikirlerle başka bir insandım sanırım. İnsan değişiyor, değişmeyen şey ise Russell Crowe'un karizması!.


Brad Desch'in yazıp Gabriele Muccino'nun yönettiği filmde baş rol baba-kızı Russell Crowe ve Amanda Seyfried oynuyor. 2 saate yakın bir süresi olan, dram türüne mensup bir yapım olan bu filmin adında her ne kadar çoğul eki bulunsa da tek bir baba ve kızdan bahsediliyor. Filme adını veren, babanın yazdığı roman da aynı sorunla birlikte geliyor.

Bir tarfik kazasında eşini kaybederken kendisi de bir takım psikolojik hasarlar alan Jake Davis'in tek tesellisi kazadan sağ salim çıkan küçük kızı Katie'dir. Bundan sonra kızı Katie'ye annelik de yapması gereken Jake, Pulitzer ödüllü bir yazardır. Fakat hem işine hem de kızına bakmasını zorlaştıran -kazadan kalma- bir çeşit titreme nöbetleri vardır; tedavi olmak için 7 ay boyunca hastanede yatar ve bu süreçte kızını, baldızıgile emanet eder. Zengin baldız bu 7 aylık sürenin ardından kızı babasına teslim eder ama aklı kalır, bundan sonrasında kızın velayeti için savaş başlayacaktır.


Sonra bu kızın 30'lu yaşlarına tanıklık ediyoruz; çok güzel, çalışkan, iyi bir insan olmasının yanında seks bağımlısı olduğunu ve bazı içsel sorunları olduğunu öğreniyoruz. Yani bir yandan Katie'nin bu sorunlarıyla başa çıkma şeklini, bir yandan da yıllar önce babasının kızına iyi bir gelecek sağlamak için neler çektiğini izliyoruz. İki farklı zamanın iç içe işlediği bu hikaye, sıkıcılıktan uzak ve üzüntüye çok yakın işleniyor.

7 Haziran 2020
Oku..

The Nice Guys (2016)


Hani böyle şaşkın dedektif tiplemesi vardır ya; kahramanımız kötü adamı tam köşeye kıstırır, silahını çeker ama silah dağılır, yere düşer falan.. Falan deme, düşer de yeter.. İşte o şaşkın dedektif filmlerinin en kalitelilerinden falan.. Kımooon..

Kiss Kiss Bang Bang (2005) ve Iron Man Three (2013) gibi efsane işlerin efsane yönetmeni Shane Black yönetimindeki eğlenceli filmde şaşkın dedektif Holland'ı Ryan Gosling, sert dayakçımız Jackson'ı da Russell Crowe oynuyor. Kadronun diğer güzellikleri ise Angourie Rice, Margaret Qualley ve Kim Basinger. The Nice Guys (2016) gerçekten kaliteli bir film ama önceki filmlerdeki sinerji yok bunda. Yani bunu izleyeceğine Kiss Kiss Bang Bang (2005)'i tekrar izleyebilirsin mesela. Ama böyle dedim diye soğuma filmden, dur..


Başarısız denemeyecek şekilde para kazanabilen Holland'ın bir kızı var, çoğu zaman şaşkın babasını toparlayan zeki küçük bir kız. Sert adamımız Jackson bir iş için Holland'ı dövdüğünde -daha doğrusu aniden vurduğunda- tanışmış da oluyorlar. Holland'ın, bunak bir kadından aldığı kayıp birini bulma işi ile ilişkili olarak, iki adam beraber Amelia'yı aramaya başlıyorlar.

Amelia, adalet bakanı annesine sinirlenip evi terk edip porno sektörüne girmiş genç ve güzel bir kız. Bu annenin bakış açısı. Kız ise bambaşka şeyler anlatıyor. Kızın oynadığı filmdeki herkes teker teker ölüyor. Bizimkiler de Amelia ölmeden işi çözmek istiyorlar.

Bir de şu meşhur film var, izlenmesi istenmeyen, bütün ekibinin öldürüldüğü film..


Amerikan adalet sisteminin gayet açık eleştirildiği bu komedi, Hollywood'un "bakın nasıl da tarafsız işler yapıyoruz" deme şekli ama herkes biliyor ki zaten yapacağını açık açık yapan bir sistemin içindeyiz. Kimse sallamıyor, kimse umursamıyor gibi davranıyor ve konu kapanıyor.

Geçen şu Reina saldırısıyla alakalı, yaralı kurtulan Amerikalı Jake Raak'ın aslında suikastçı olduğuyla ilgili komplo teorileri gibi bu filmde de kötü adamlar hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyor, çünkü yapılabilecek yeterince şey yok. Yani Raak gerçekten suikastçıysa ve bizim elimizde bunu ispatlayacak yeterince delil yoksa veya gözümüzün önünde o deliller yok edilmişse yeterince yapacak bi şey yok diyoruz.. Filmle Reina'nın bi alakası yok ama aynı kapıya çıkıyo. Yani yeterince yok belki de..

Filme puanım 7, imdb ortalaması 7,4.. Ha bu arada film biraz dönem filmi, peşinden koşulan porno film kocaman makaralı film yani.. Sırf onun için bile eski dönem çekilmiş olabilir, düşünsenize usb peşinden koşan adamları.. Eskiden böyle çipler mipler çok uzak şeylerken filmlerde hep onlar kullanılırdı. Günümüzde çipin ulaşımı kolay, makaralı film tarihi eser ya, mesela o.. Sinema rüyadır, rüyanda elinde olmayanı görmek istersin..

080117
Oku..

L.A. Confidential (1997)


Şöyle eskilerden, güzelliği garantililerden lililililerden bi film izleyeyim dedim, aylardır izlenecek listemde olan bu filmi seçip oturdum başına, hakket efsane filmmiş.. Film bitince "Bunun kitabı olsa ne okunurdu ha" dedim, tabii ki varmış, roman uyarlamasıymış.. Hatta Los Angeles Dörtlemesi diye bir serinin macerasıymış; -yine efsane olmuş filmlerden- The Black Dahlia (2006) da bu seriden uyarlanmış. James Ellroy'un yazdığı ve herhangi bir devamlılık arz etmeyen maceralarda farklı karakterler yer alıyor, baktım..

Kaliforniya Eyaleti'nin en kalabalık şehri olan Los Angeles, Hollywood dolayısıyla artistleriyle meşhur bir şehirdir. Artistin bol olduğu yerde parti, partinin bol olduğu yerde uyuşturucu, uyuşturucunun bol olduğu yerde de polis olur. LAPD, -bir NYPD olamasa da- baya meşhur bir polis departmanıdır. Hikayemiz de bu departmanda görevli üç dört aynasıza odaklanıyor.


Asabi olmasına rağmen doğru bildiğinden şaşmayan ve 'kötü polis' olmaktan çekinmeyen, suçlunun cezasını çekmesi için elinden geleni yapan bir Bud White (Russell Crowe) var. Tecrübeli polislerden Jack (Kevin Spacey) de, herkesle arasını iyi tutan, yeri geldiğinde rüşvet yemekten çekinmeyen ama genel hatlarıyla iyi tarafta olan bir karakter. Bambaşka bir kafada olan, sınıfın inek çocuğu Ed Exley (Guy Pearce) ise kanunları çiğneyeceğine ölmeyi tercih edebilecek, tam bir adalet adamı. Ve tecrübeli yönetici Dudley (James Cromwell) ise ekibin başındaki isim, herkesin akıl hocası..

Bir takım olaylar sonucu, iyi polis kötü polis kavramı birbirine karışır, polis departmanı içinde görevini suiistimal edenler tespit edilir ve işler büyür.. Sonra işler daha da büyür.. Soluk soluğa izleniyor gerçekten, film iki saati az geçiyor, efektlerde nostalji duyuluyor. Filmin alametifarikası olan ünlü benzeri porno yıldızları kısmında Kim Basinger'ı, Hush-Hush dergisi muhabiri rolüyle de Danny DeVito'yu izliyoruz.


Filmin yönetmeni Curtis Hanson'ı, bununla ve Eminem'li 8 Mile (2002) filmiyle biliyoruz, çoğumuzun bilmediği şey ise Hanson'ı geçen hafta 71 yaşında Los Angeles'ta Hollywood Hills'teki evinde kaybetmiş olduğumuz, Allah rahmet eylesin.. Bu filmle En İyi Yönetmen Oscarı adayı olmuştu, En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı'nı kazanmıştı. Film o sene En İyi Film dahil 9 dalda adaylık kazandı, ikisini ödüle çevirdi. Bunlardan biri de Kim Basinger'a gitti. Film şu sıralar imdb.com'da top250 #97.. Benim puanım 8/10.. Niyeyse bu paragraf 8 mil 9 oscar derken rakama boğuldu biraz, bari tarihi de buraya atiyim: 260916..
Oku..

State of Play (2009)


Takip edenlerin bildiği üzere İskenderun'dayım.. Kaçtım İstanbul'dan.. da ne kadar kaçabilirsin ki, işte, oyumuzu kullanıp geri dönecez.. Geçtiğimiz Eylül'de çeyrek asırı doldurdum, galiba oy kullanabileceğim 4 seçim falan atlattım, hiç de oralı olmadım, apolitik kişiliğim oy kullanmamı engelledi her seferinde ama kullanmak lazım artık, görüyorum etrafta ben gibileri, bu seçimde bi gazlıyız, bi şeylerin önüne geçmek gerek artık.. Neyse mesele bu değil, ben İskenderun'a geldim ama havalar burda da kötü, yine otur film izle..
Babamın Türkçe dublaj film arşivine dadandım, her gün bir film izliycem, genelde eski filmler, hep izlediğim ama unuttuğum şeyler, tam da baba filmleri yani; aksiyon, politik, CIA, FBI falan hep..


State of Play, 2003'te BBC için Paul Abbott tarafından yazılan altı bölümlük bi mini-dizi imiş.. Beş altı sene sonra bunu sinema seyircisine sunmak istemişler, One Day in September (1999)'la en iyi belgesel Oscar'ı kazanan Kevin Macdonald'a emanet edilmiş filmin yönetmenliği.. Kadro ise epey sağlam: Russell Crowe, Ben Affleck, Rachel McAdams, Helen Mirren, Robin Wright ve küçük bir rolle de Jason Bateman..


Usta gazeteci Cal'la, eski arkadaşı -şimdinin kongre üyelerinden- Stephen tekrar bir araya gelirler. Ama Stephen'ın başına gelen trajik bir olay sonucunda.
Stephen, gizli operasyonlarda kullanılan paralı asker tedarikçisi şirketlerle işleri yürüttüğü görevinde beraber çalıştığı kızın öldürülmesiyle soluğu eski dostu Cal'ın yanında alır.. Stephen evlidir ve kızın ölüm haberini verdiği basın toplantısında ağlayarak kendini ele verir, gerçi karısı da Cal'la yasak aşk alevlendiriyordur, eskiden beri. Kızın öldürülmesi haberiyle ilgilenen Cal, Stephen'ın ona gelmesiyle habere boyut kazandırır. Bi gazeteci kız daha vardır yanında, Della, hep beraber cinayeti aydınlatmaya ve şöyle mükellef bir haber yapmaya kalkarlar..


Diyeceksiniz ki, bu gazeteciler neden polis gibi çalışıyor, bırak cinayeti çözsün polis, sen bas gazeteyi.. Yok, polis dediğin bürokrasi yuvası, ne kadar iyi de çalışsalar kanun onları yavaşlatıyo.. Onun için gerçek bir haber yakalamak isteyen harbi gazeteciler, Cal ve Della, cinayeti çözüyor, Stephen'a rağmen..

Filmin imdb.com puanı 7.1 yazılısinema puanı 6,5'tan 7..
Oku..

The Water Diviner (2014)


Bu film, efsane aktör Russel Crowe'un ilk sinema filmi yönetmenliğidir. Pek çok iyi aktör yıllarını verir oyunculuğa ve bi noktadan sonra yani her şeyi oynayamayabileceği yaşa geldiğinde yönetmenlik yapabileceği aklına gelir.

Çünkü zaman içinde ne yönetmenler tanımışlardır, işi bilmeden sektörde cirit atan... Crowe için bu yaş ve göbekten sonra vurdulu kırdılı, kılıç sallamalı filmler artık çok olası değildir; daha sakin hikayeler ve rahat yönetmen sandalyesi...


The Water Diviner (2014), Avustralyalı yeraltı suyu tespitçisi bir çiftçinin (Russell Crowe), üç oğlunun da Çanakkale'deki ne idüğü belirsiz savaşa, Anzak-Türk kapışmasına gitmeleri, ölmeleri ve hasta annelerinin de mekanı cennet olması üzerine, oğullarının naaşlarını memlekete getirmek üzere yola çıkmasıyla başlar.

Adam talihsiz, adam çaresiz.. Bir şekil gelir İstanbul'a, yerleşir bir pansiyona. Pansiyon sahibesi (Olga Kurylenko) her nedense etkilenmekle nefret etmek arasında davranış sergiler hiç tanımadığı adama. Savaş bitmiş Çanakkale cephesinde. Ama İngilizler falan kontrolü ellerine alıp diğer (Yunan) güçlerin bölgede hakim olmasına engel oluyor.
"Çanakkale'ye gidiş yasak, turistik gezi yok öyle. Hem zaten incelemeler sürüyor orda, bulurlarsa çocuklarını getirirler Avustralyalı efendi, bi sakin ol."


Adam laf dinlemez, kaçak gider. Orada da ceset tespiti yapmak için görevli Captain Hughes (Jai Courtney) ve yardımlarını esirgemeyen Hasan Komutan (Yılmaz Erdoğan) ve yancısı Cemal Efendi (Cem Yılmaz) vardır. Bu zavallı babaya acıyıp yardım etmek isterler. Adamın psişik yeraltı hisleri iki oğlunu bulmaya yarar. Diğer oğul (Ryan Corr) ortada yok. Yoksa hala hayatta mı?

Tatlı hikaye aslında, büyük mesele değil tamam da güzel dokunuş tarihe. Ama Olga ve kayınçosunun ezber Türkçeleri aşırı rahatsız edici bir Türk seyirci için.. Kesin bu dandiklik yabancı seyirciyi de rahatsız eder. Kendi çok güzel konuşuyo gibi bi de finalde Russell'ın "Nassınız İşallah"ıyla dalga geçiyo Olga..


Ben bizim yaptığımız tarihi filmlerde kostümleri uğraşılmamış falan bulup bu işi beceremediğimizi sanırdım, al, elin adamı yaptı yine tırt duruyo bizim tarih.. Ayrıca o dans ne Olga, ben öyle dans görmedim atalarımdan; türk kahvesi tamam ama, fal falan, her şeyi öğrenmiş..

İlginç olan ilk defa bir Batı projesi bizi yermiyor, aksine iyi adam olduğumuzu anlatıyor.. Karakterler çok delikanlı, adam gibi adamlar.. Belki de bu yüzden tutmadı, para kazanamadı film..


Ayreten, filmde Türk oyunculara verilen kesin ufak rollerdir; tanıtım için olay yapıyolardır diyodum. Ama baya baya oynuyolar Russell'la... Mert Fırat da kadroda gözüküyor ama ben hiç gördüğümü hatırlamıyorum filmde. Kesmişler adamı, yazık.. İngiliz komutan Hughes'u oynayan Jai Courtney de Spartacus dizisindeki Warro..


Filmin senaryosu ise adaş Andrew Anastasios ve Andrew Knight tarafından yazılmış. Gerçek bir hikayeden esinlenildiği söylenen senaryonun bu esin kaynağı hikayeyi neden daha önce hiç duymadık ki. Anzaklar arasında bilinen bir hikaye herhalde. Madem gerçek hikaye devamı nasıl gelişti, İstanbul'a mı yerleştiler baba oğul, tam n'oldu? Anlatın!..

Filmin tanıtımı için ekipçe 'medya devi' Acun Ilıcalı'nın bizzat sunduğu bir programa katılmışlardı. Cem Yılmaz'ın kafası güzel çıktığı o programda Russel Crowe aşırı babacan tavırlar sergilerken, Yılmaz Erdoğan adeta Cem Yılmaz'dan utanıyor gibiydi.
Olga'yla ise iki cümlelik muhabbet etmeleri ve dandik ötesi Olga temalı VTR haricinde kız yok gibiydi. Olga Kurylenko lan.. Daha önce de Hitman (2007) çekimleri sırasında gelmişti.. Programdaki çok saçma hareketti bence..


Normalde 5 falan vermem gereken filme 7 veriyorum, o da olay bizim sınırlarımızda geçiyor diye.. Bizim sınırlar deyince aklıma geldi, Topkapı Sarayı'nın yolu bildiğimiz güncel yol lan, yemedim..
Avustralya'da çok beğenilen filmle, Yılmaz Erdoğan, Avustralya Film Akademisi ve Avustralya Film Eleştirmenleri'nden en iyi yardımcı aktör ödüllerini aldı..

05.04.15
Oku..

Noah (2014)


Çekimleri sırasında seti sel basmış diye haberler okumuştum, yönetmeni Darren Aronofsky de "Bereket, uzaylı istilası filmi çekmiyoruz zuhahah!" demişti.. Severim Aronofsky'yi ve filmlerini.. Tarz adamdır.. Black Swan (2010)'dan sonra ne yapacağını merakla bekliyorduk ki çok geçmeden Ari Handel'le beraber Nuh efsanesi hakkında bir senaryoya başladıklarını duyurdular. Hollywood böyledir, önceden duyurur ki millet meraktan kudursun, her yerde konuşulsun..


Film gösterime girdi, bir oldu iki oldu, gidecem gidemiyorum, ya işim çıkıyor, ya seans denk gelmiyor.. Böyle ilk günler gitmeyince de insan inceden bi soğuyor mu ne?! Neyse internete düşsün izlerim artık kafasına girmeye başladım.. O ara izleyenler de çoğaldı ve kimse beğenmemiş diye duyuyorum.. İyice merak ettim.. Sonunda izledim, dün gece düştü internete..


Adem'le Havva "Yassagh kardeşim!" uyarısını sallamadıkları için geldi başımıza bunlar.. Bi yanda krallıklar kurulmuş, askerlik, kölelik, yaşam mücadelesi kol geziyor.. Öte yanda kendi halinde ekip biçip yaşamını sürdürmeye çalışan Nuh ve ailesi ve diğer böyle kendi başınalar.. Evel (Habil), küçük kardeşi Kavil'i (Kabil) öldürdüğünde iyiliğin soyu kurudu sanıldı ama Seth de gayet babasının oğluydu.. Üçüncü kardeş Seth.. Çok muhabbeti geçmez, (adı bile bizselleştirilmemiş baksana..) sessiz sakin, merhamet aşılar insanlığa.. Nuh, Seth'in soyundandır. Nuh çok içerler insanlığın bu hale gelişine ama elden ne gelir.. İçi gider naif adamın, hayvanları avlıyor pisoğlupisler diyerek..

Rüya görür, dünyayı insanlardan kurtaracak bir tufan.. Hayvanların korunması şart ve bu görev Nuh'undur.. Çünkü Nuh, görev adamıdır, denileni yapar, çünkü emir büyük yerden.. Nuh'un peygamber olma hikayesidir bu, bi deniz barınağı yapıp hayvanları yani masumları kurtaracaktır. Ama tufanı gören gemiye saldırıp masumun rızkına konmaya çalışır.. 2012 (2009) filmindeki gibi..

Tevrat, Nuh peygamberin hikayesini daha detaylı anlatıyor diye okudum, ama Tevrat'ı okumadım daha.. Film de sanırım sektörü ayakta tutan bazı kurallar gereği hikayeyi biraz değiştirdiği için -ki bu tamamen yönetmen yorumu da olabilir- bazı görsel abartılara kaçmış, (meleklerin insansı dev kayalar olması gibi) ve bu bazı izleyicileri rahatsız etmiş.. Gerçi görev de sıkıntı yaratıyo olabilir, filmde hayvansever bir tutum gösterilirken, normalde 'ne olursan ol gene gel' tavrıyla ters düşülmüş diye düşünülebilir. Gerçektir, efsanedir kısmını bi kenara bırakarak bakınca bu hali daha çarpıcı bence.. İnsanlığın yok edilmesi gerekiyor..


Gemi dışında kalan insanlar öldü, biz de çoğalmıycaz ve teker teker birbirimizi gömecez, Yafes (en küçük oğlu) doğan son insan olacak, diye yorumluyor. Dünya insandan arınacak ve tekrar eski güzel günlerine dönecek, görev bu.. Ama karısı ve çocukları adamı iyice zor duruma düşürmekten çekinmeyip, bi de üstüne vicdan yaptırıp "Nasıl kıycan bu sabilere, bırak devam edilsin" diyerek resmen Ila (büyük oğul Shem'in sevgilisi) hepimize yeter demeye getiriyolar.. Naif adama böyle dersen nasıl kıysın, sen biraz ona yardımcı olup görevine niye saygı duymuyosun a güzel kadın.. Dedeyi de işe karıştırıyolar bi de..


Nuh'un üç oğlu var, Ila'yı çocuk yaşta yağmalanan bi köyden kurtarıyorlar, kimsesi yok diye büyütüyolar.. En büyük oğlan Shem, kızı kapıyo.. Küçük oğlan zaten anlamıyo karı-kızdan ama ergen olan ortanca, Ham, yanıyor.. Tam birini buluyor, olmuyor o da, babasının görevine ters düşüyor.. Hiç sevmiyor babasını bu yüzden..

Nuh'u Russell Crowe, karısı Naameh'i Jennifer Connelly, Ila'yı Emma Watson, ergen oğlan Ham'i Logan Lerman, Shem'i Douglas Booth ve dede Metuşelah'ı Anthony Hopkins oynuyor.


Ha bana sorarsanız nasıl filmdi sence diye, bence güzeldi.. Bi arkadaşım da "Film abi işte, tabii her şeyi gerçek olmayacak" yorumu yaptı.. Film yani bu.. Tekniğine sanatına zaten girmiyorum, Darren Aronofsky sonuçta..

Mart 2014'te de filmin çizgi romanı çıkmış, Aronofsky ve Hendel'in hikayesini Niko Henrichon diye biri çizmiş..

7+7=14
Oku..

Man of Steel (2013)


Baştan başlanan, yeni bir Superman hikayesi. Dark Knight serisiyle Batman'i adam eden Nolan, bu sefer de hikaye oluşturma kısmında Superman'e el atıyor. Goyer'le beraber hazırladıkları senaryoyu 300 (2006)'ün yönetmeni Zack Snyder'a emanet ediyorlar. David S. Goyer, edebiyat uyarlaması Jumper ve Marvel'in çizgi romanlarından derlenen Blade serisinin senaryolarını yazan adam. Dark Knight'larla beraber DC'ye transfer olmuş belli ki, Superman'in de devam filmlerini yazıyor görünüyor şu sıralar. Bu arada hatırlatmakta fayda var, sonraki film Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'de, Dark Knight serisinden bağımsız, yeni bir Batman yaratılıyor. Ve bunların devamı da Justice League (2017)'e bağlanacak.


Kripton gezegeni, enerji kaynaklarının hunharca kullanılması sonucu yok olmanın eşiğine gelmiştir. Yönetici bilim adamlarından olan Jor-El (Russell Crowe), duruma el koymayı düşünür ama başarılı olamaz. Tek çare olarak, yok olacak olan gezegenin önemli bir parçasıyla beraber oğlu Kar-El (Henry Cavill)'in, o an en gönderilebilir olan 'Dünya'ya nakli için karısına talimat verir. Bu duruma karşı koymaya çalışan, Kripton'un askeri lideri General Zod (Michael Shannon), çocuğun gönderilmesine engel olamaz ama o sinirle aileyi yok eder. Bu davranışı sonucu adamlarıyla beraber askıya alınırlar ve gezegen yok olurken hayatta kalırlar bi şekil. General Zod, yıllar sonra Kar-El'in yerini tespit eder ve gezegenini tekrar yaratmak için o önemli parçanın peşine düşer.


Jonathan-Martha Kent (Kevin Costner-Diane Lane) çiftinin çiftliğine düşen kapsülden çıkan bebek, tanrının bir lütfudur ve artık kendi çocuklarıdır, adı da Clark'tır, Clark Kent.
Farklı olduğunun farkındadır ama toplumdan dışlanmamak için, babasının da önerisiyle bazı şeyleri oluruna bırakması gerekir. Bu babasının ölümünü izlemesine sebep olur. Acayip ipuçlarının peşine düşen ödüllü gazeteci Lois Lane (Amy Adams), patronu Perry White (Laurence Fishburne)'ın dediği gibi 'Bu işin peşini bırakmalıdır'. Olaylar gelişir.

Aslında vasat bir ilk film. Çünkü alıştık biz süper kahraman filmlerinin ilklerinin çok güzel olmasına. Yedi verdim ben. Kadro çok güzel ama. Bi de göğsündeki 'S' sembolüne yükledikleri anlamı çok beğendim, öyle bir hikayeye ihtiyacı vardı bence. Ama filmin beni çok sarmaması herhalde karakterden kaynaklı. Çok sevmem Süpermen'i, bizden değildir çünkü o. Çok Amerikan yahu, bi de uzaylı olacak.. Kaptan Amerika bile bu kadar Amerikalı değil yani :)


Kadrodaki krallardan Russell Crowe, bu aralar, ilk yönetmenliğini yapacağı Çanakkale Savaşı filmi The Water Diviner (2014) için ülkemizde çok takıldığından, ayrı bi sempatim var ona karşı. Normalde de severdim de bu aralar daha çok seviyorum. Yönetmenlikte görece daha deneyimli olan Kevin Costner, en son Open Range (2003)'i yönetmişti. Başrolümüz Henry Cavill ise Immortals (2011)'taki rolüyle tanındı. Ve Amy Adams, aşırı tatlı olduğu konusunda çok kararlı olduğum bir kadın. Bu arada Adams, Akademi üyesiymiş. Hani Oscar'ın sahiplerine karar veren kişiler var ya, onlardanmış.. Daha çok sevip saygı duydum..

22.10.2013
Oku..

Broken City (2013)


Mark Wahlberg'lü filmlere devam ederken, Russell Crowe'lu, Catherina Zeta-Jones'lu Broken City (2013)'ye denk gelindi. Aslında bu filmi Catherine'in filmografisinde görüp eklemiştim izlenecekler listesine ancak daha dünkü Boogie Nights (1997)'ın üzerine izleyince Wahlberg'ten gidiyomuş gibi oldu. Çok uzak olmayan bir zamanda da Contraband (2012) izlemiştim Kate Beckinsale'li ve yine Wahlberg'lü. Denk geldiyse demek ki.. Arka arkaya Wahlberg filmleri izleyince fark ettim ki, öyle çok senaryo seçen bir adam değil son zamanlarda çünkü Contraband (2012) da Broken City (2013) de çok bir numarası olmayan, kadrolarıyla seyirci çeken, klasiğin dışına çıkamayan aksiyon-polisiye hikayeler. Neyse, ekmek parası sonuçta diyecem de nasıl bir ekmekse o artık.


Film, zamanında görevden alınmış bir polisin özel dedektiflik yaparak hayatını kazanmasını, oyunculuk yapan kız arkadaşıyla arasındaki gerilimi ve kötü adam rolü üstlenen bir belediye başkanı ve karısının hikayesini anlatıyor. Yukarıda dediğim gibi klasiğin dışına çıkıp seyirciyi şaşırtmayan bir hikayesi olan filmin senaristi -bu işlerde henüz yeni olan- Brian Tucker, yönetmeni ise daha önce kardeşi Albert ile birlikte Book of Eli (2010)'yi yönetmiş olan Allen Hughes.


Ben filme 5 verdim, imdb.com 6.1 vermiş. Bu arada merak eden olursa diye; dedektifin yardımcısı Katy rolündeki sarışın Alona Tal imiş ve şimdiye kadar düşük bütçeli tv filmlerinde ve dizilerde ufak roller almış. En bilinen hali de Supernatural dizisini takip edenler bilir, 2006-2011 arasında diziye yedi bölümünde konuk oyuncu olarak girmiş Jo Harvelle rolüyle. Dedektifin oyuncu sevgilisi de, esmer güzeli Natalie Martinez, bilirseniz Death Race (2008)'ten bilirsiniz.

08.06.2013
Oku..

Les Miserables (2012)


Victor Hugo'nun ölümsüz eseri Sefiller, Fransız Devrimi etkisinde yazılmış, romantizm akımının önemli eserlerinden. İlk kez 1909 senesinde filme alınan hikaye günümüze kadar çok kez tv veya sinema filmi olarak çekildi; tv dizileri yapıldı. Sefilller, Hugo'nun, Notre Dame'ın Kamburu ile beraber en çok filme çekilen hikayelerindendir. (bkz. The Hunchback (1997))Yetmezmiş gibi uzun zamandır Broadway'de en çok izlenen müzikallerden biri olmayı da sürdüren hikaye, bir de bu haliyle sinemaya uyarlanmış. The King's Speech (2010) filmiyle kariyerinde önemli bir adım atan İngiliz yönetmen Tom Hooper, sinemaya taşınan müzikal Sefiller'le başarısını sürdürüyor.
Başrol Hugh Jackman'a, Russell Crowe, Anne Hathaway, Amanda Seyfried, Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen gibi isimler eşlik ediyor.


Normalde müzikal filmler, bir sıfır önde başlar bende. Ama bu uyarlamayı çok beğenmedim. Kötü değil ama iyi de değil. Özellikle son zamanlarda, iki buçuk saatin altında film yapılmamaya başladığından beri bir hareket arar oldum filmde; yoksa sıkıyor. Tamam bu hikaye için belki bu süre az bile gelebilir ancak işleyiş biçimi iki buçuk saati kaldıracak durumda değildi.

Broadway sahnesinde de Eponine karakterini canlandıran Samantha Barks

Gelelim asıl konumuza. 8 dalda Oscar adayı olan film, sıkıcı olmasına rağmen bazı konularda ödülü kaptırmaz gibi duruyor. En iyi film, erkek oyuncu (Jackman), yardımcı kadın oyuncu (Hathaway), makyaj, orijinal şarkı, sanat yönetimi, ses miksajı ve kostüm. Çekim boyunca canlı performans sergileyen oyuncular, bu konuda bir ilki başarmışlar. Normal bir müzikal seti öncesi, stüdyoda şarkıları kaydedip onun üstüne rollerini oynar oyuncular ancak bu sette çekim sırasında şarkıları da kaydedilmiş. Ayrıca Fransız Devrimi'ni canlandırdıkları filmde; sanat yönetimi, kostüm, makyaj gibi kategoriler ödül getirebilir. Hatta ben, Hathaway'in performansı da boş dönmez derim.

17.01.2012

Sıralı Tam Liste: Oscar 2013
Oku..