Arif v 216 (2018)

Konuk Yazar // Seçkin Sürücü


Yazıma başlamadan önce uyarımı yapayım, eğer iyi bir sinema izleyicisi değilseniz bu filmden bir şey anlamazsınız. Öte yandan, -bunu da baştan söyliyim- film bitiminde, beğenmeyenler için gayet olumsuz sıfatlar düşünmeden edemedim. Gerçekten, filmi beğenmeyenleri anlayamadım.

Çünkü gerçekten ama gerçekten çok ince ve çok fazla esprilerle dolu bir filmdi. Sonunda resmen zihninizin ne kadar yorulduğunu hissediyorsunuz. Bir sürü şey hatırlatıyor. Filmin her sahnesi günlerce çizilmiş saatlerce çekilmiş gibiydi.

Bu kadar çok güldürürken Kerem Alışık'a yapılan jeste de gözlerimiz doldu. Sahne sonrasındaki iki dakikayı yaşlı gözlerle, bulanık vaziyette izledik. Zeki Müren rolüyle Çağlar Çorumlu harikaydı, konuşurken ellerinin titremesi falan. Cüneyt Arkın'ın oğlu Murat Arkın'ın Cüneyt Arkın'ı canlandırması, Filiz Akın'ın Filiz Akın'ı oynayan kişiye senkronsuz dublaj yapması.
Filmde X-Men'e de gönderme vardı, Christopher Nolan'a da. Çok iyiydi abi ya, filmin başında Wolverine oluyor, "Ben herhangi bir X kişi miyim, neden böyle yapıyorsunuz?!" diyor. Ama Sadri Alışık - Ayhan Işık sahnesi harbi ağlattı, "Hakkını helal et baba!" diyor!

Cem Yılmaz herhangi bir gösterisini sinemada gösterime sokup çok daha fazla kar elde edecek bir iş de yapabilirdi ama bence büyük bir sorumlulukla, Türk Sinemasına büyük bir eser bırakmayı tercih etti. Sonuç olarak ben filmi çok beğendim ve Türk Sinemasının çıtasını çok yukarılara taşıdığı düşüncesindeyim. Her yıl çok sayıda saçma sapan komedi filmleri üretiliyorken, bu filmde eleştirecek yer aramak bence haksızlık olur.


Diyerek bitireyim... Sen beğendin mi bu arada? :)
Ben sadece Ozan Güven'in performansını sevmedim, onu genelde de sevmiyorum diye belki.. Bence de güzeldi ama vardı tabii eksikleri. Fakat görmezden gelinecek şeyler diyelim..
216 robot zaten, robot de geç :)  Sondaki GreenBox'lar çok kötüydü mesela.
Heh işte, öyle şeyler.. Neyse, eline sağlık, ben bu yazıyı toparlarım şimdi.. (Naçizane, toparladım işte..)

Yönetmen: Kıvanç Baruönü (Ömer Faruk Sorak yönetimindeki serinin ilk filmi G.O.R.A. (2004)'da asistandı. Hey gidi..)
Senaryo: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur, Seda Bakan, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu, Mert Fırat, Farah Zeynep Abdullah, Şükrü Özyıldız, Kerem Alışık..
Konu: 216, Dünya'ya insan olmaya, en azından Yeşilçam filmlerinde gördüğü insanlar gibi olmaya gelmiştir. Arif, önce hevesini kırmak istemez ama ısrarlarına dayanamayıp sert çıkar. Kaos ortamında zaman makinesiyle bir anda 69 senesine gidilir ve Arif-216 mücadelesi burada devam eder.


(Seçkin Sürücü sağ olsun, -ben tembelin yazmaya üşendiği filmi- izledikten sonra yazmış. Te ne zaman izledim, hep erteleyip durdum, yazmadım, ilaç gibi geldi bu kıyak. Aslında benim de sizinle paylaşacaklarım vardı bu filmdeki detaylarla ilgili. Dayanamayıp birini araya sıkıştırayım. Mağara'nın ilk sayısı için Cem Yılmaz'la söyleşi yaptım, Türk Sineması üzerine konuştuk. Fotoğraf çekemedik, dedi ki "Görsele Kemal Abi beni babalarla çizse keşke." Kemal Aratan da sağ olsun çizivermişti hemen, Ayhan Işık ve Sadri Alışık'la karikatürü olmuştu Cem Yılmaz'ın. Filmde de görüyoruz bu babalara tutkusunu. Bakın size başarının sırrını vereyim, tek kelime, Tutku!)

31 ocak 2018
Oku..

The Water Diviner (2014)


Bu film, efsane aktör Russel Crowe'un ilk sinema filmi yönetmenliğidir. Pek çok iyi aktör yıllarını verir oyunculuğa ve bi noktadan sonra yani her şeyi oynayamayabileceği yaşa geldiğinde yönetmenlik yapabileceği aklına gelir.

Çünkü zaman içinde ne yönetmenler tanımışlardır, işi bilmeden sektörde cirit atan... Crowe için bu yaş ve göbekten sonra vurdulu kırdılı, kılıç sallamalı filmler artık çok olası değildir; daha sakin hikayeler ve rahat yönetmen sandalyesi...


The Water Diviner (2014), Avustralyalı yeraltı suyu tespitçisi bir çiftçinin (Russell Crowe), üç oğlunun da Çanakkale'deki ne idüğü belirsiz savaşa, Anzak-Türk kapışmasına gitmeleri, ölmeleri ve hasta annelerinin de mekanı cennet olması üzerine, oğullarının naaşlarını memlekete getirmek üzere yola çıkmasıyla başlar.

Adam talihsiz, adam çaresiz.. Bir şekil gelir İstanbul'a, yerleşir bir pansiyona. Pansiyon sahibesi (Olga Kurylenko) her nedense etkilenmekle nefret etmek arasında davranış sergiler hiç tanımadığı adama. Savaş bitmiş Çanakkale cephesinde. Ama İngilizler falan kontrolü ellerine alıp diğer (Yunan) güçlerin bölgede hakim olmasına engel oluyor.
"Çanakkale'ye gidiş yasak, turistik gezi yok öyle. Hem zaten incelemeler sürüyor orda, bulurlarsa çocuklarını getirirler Avustralyalı efendi, bi sakin ol."


Adam laf dinlemez, kaçak gider. Orada da ceset tespiti yapmak için görevli Captain Hughes (Jai Courtney) ve yardımlarını esirgemeyen Hasan Komutan (Yılmaz Erdoğan) ve yancısı Cemal Efendi (Cem Yılmaz) vardır. Bu zavallı babaya acıyıp yardım etmek isterler. Adamın psişik yeraltı hisleri iki oğlunu bulmaya yarar. Diğer oğul (Ryan Corr) ortada yok. Yoksa hala hayatta mı?

Tatlı hikaye aslında, büyük mesele değil tamam da güzel dokunuş tarihe. Ama Olga ve kayınçosunun ezber Türkçeleri aşırı rahatsız edici bir Türk seyirci için.. Kesin bu dandiklik yabancı seyirciyi de rahatsız eder. Kendi çok güzel konuşuyo gibi bi de finalde Russell'ın "Nassınız İşallah"ıyla dalga geçiyo Olga..


Ben bizim yaptığımız tarihi filmlerde kostümleri uğraşılmamış falan bulup bu işi beceremediğimizi sanırdım, al, elin adamı yaptı yine tırt duruyo bizim tarih.. Ayrıca o dans ne Olga, ben öyle dans görmedim atalarımdan; türk kahvesi tamam ama, fal falan, her şeyi öğrenmiş..

İlginç olan ilk defa bir Batı projesi bizi yermiyor, aksine iyi adam olduğumuzu anlatıyor.. Karakterler çok delikanlı, adam gibi adamlar.. Belki de bu yüzden tutmadı, para kazanamadı film..


Ayreten, filmde Türk oyunculara verilen kesin ufak rollerdir; tanıtım için olay yapıyolardır diyodum. Ama baya baya oynuyolar Russell'la... Mert Fırat da kadroda gözüküyor ama ben hiç gördüğümü hatırlamıyorum filmde. Kesmişler adamı, yazık.. İngiliz komutan Hughes'u oynayan Jai Courtney de Spartacus dizisindeki Warro..


Filmin senaryosu ise adaş Andrew Anastasios ve Andrew Knight tarafından yazılmış. Gerçek bir hikayeden esinlenildiği söylenen senaryonun bu esin kaynağı hikayeyi neden daha önce hiç duymadık ki. Anzaklar arasında bilinen bir hikaye herhalde. Madem gerçek hikaye devamı nasıl gelişti, İstanbul'a mı yerleştiler baba oğul, tam n'oldu? Anlatın!..

Filmin tanıtımı için ekipçe 'medya devi' Acun Ilıcalı'nın bizzat sunduğu bir programa katılmışlardı. Cem Yılmaz'ın kafası güzel çıktığı o programda Russel Crowe aşırı babacan tavırlar sergilerken, Yılmaz Erdoğan adeta Cem Yılmaz'dan utanıyor gibiydi.
Olga'yla ise iki cümlelik muhabbet etmeleri ve dandik ötesi Olga temalı VTR haricinde kız yok gibiydi. Olga Kurylenko lan.. Daha önce de Hitman (2007) çekimleri sırasında gelmişti.. Programdaki çok saçma hareketti bence..


Normalde 5 falan vermem gereken filme 7 veriyorum, o da olay bizim sınırlarımızda geçiyor diye.. Bizim sınırlar deyince aklıma geldi, Topkapı Sarayı'nın yolu bildiğimiz güncel yol lan, yemedim..
Avustralya'da çok beğenilen filmle, Yılmaz Erdoğan, Avustralya Film Akademisi ve Avustralya Film Eleştirmenleri'nden en iyi yardımcı aktör ödüllerini aldı..

05.04.15
Oku..

Beni Unutma (2011)


Oyuncu seçimindeki üstün başarıdan dolayı öncelikle koca bir BRAVO!.. Neden, çünkü ilk defa Tuba Ünsal'ı beğendim bi işte.. Açelya desen tam olmuş, Mert Fırat zaten yetenekli herif.. Dramı biraz fazla olmuş ama fena değil yani.. Senaristi Burak Göral, yönetmeni Özer Kızıltan olan film. Kızıltan, Erkan Can'lı Takva (2006)'nın yönetmeni..


Birbirinden bağımsız iki ilişki farklı sebeplerle biter; kadın ve erkek rastlaşırlar.. Çok aşık olurlar, hemen evlenirler.. Bak, ilişki bitirdin, yüzük attın falan, akşamına biriyle tanışıyosun, -yıldırım aşkı-, yakın zamanda da hemen onla evlen.. Biraz hızlı, kabul edelim.. Ama hayat böyledir, bazen çok hızlı bazen aşırı yavaş olur her şey. Hemen bi de çocuk falan.. Hoop karı gitti. İşte kusursuz ilişkilerde de bi yerde ağır patlak olur hep.. Kız önce hamilelik depresyonu gibi bi şey geçirir ama iş sanıldığından daha büyüktür.. Moraller bozulur, tatlar kaçar, hatıralar silinir.. Hastadan çok hasta yakını hırpalanır psikolojik travmalarda.. Bu bi gerçek.


Mert Fırat, Başka Dilde Aşk (2009)'la yandı yandırdı herkesi, çok başarılı oyuncu, geçen de Kaset'te gördüm.. Kaset, bizim sürekli oturduğumuz, oturup kaldığımız bi kafe-bar-restoran, Beşiktaş'ta.. Kime sorsan gösterir.. Bi ara bizim Oturma Grubu'nun sponsoruydu hatırlarsanız.. Neyse, en son Kelebeğin Rüyası (2013)'yla da iyice popüler oldu Mert Fırat, Allah daha çok versin gözümüz yok..

Açelya Devrim Yılhan, Leyla ile Mecnun dizisinde Eylül karakteri ile bilinir oldu, tabii bu film daha eski ama işte, televizyon nihayetinde.. Başarılı bir iş çıkarmış bence, ben sevdim.. Biraz tırstım, böyle rolleri iyi oynuyolar, gerçek sanıp üzülüyorum abi, yapmasınlar.. Çok da tatlı kız.. Hemen geçelim Tuba Ünsal'a, bence kendini bulmuş, bu kadın aslında buymuş.. Bir de Melis Babadağ var, çok çok güzel, küçük bir rolle..

25.07.2014
Oku..

Kelebeğin Rüyası (2013)


Oscar muhabbetleri münasebetiyle oturdum izledim. Güzel senaryo, güzel film, sanata da iyi çalışılmış belli ama yemezler bence. Ama tabii aday olunsun, ekipçe bi Kodak Tiyatrosu ziyaret edilsin, güzel şeyler bunlar.


1940'tı yanılmıyorsam, o tarihlerde geçiyor. Zonguldak'ta şair iki genç. Memurlar aslen, ama gönüller şiirde. Bi hocaları var, o destekliyor bunların heveslerini. Gençler: Muzaffer (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü (Mert Fırat), hocaları Behçet Necatigil (Yılmaz Erdoğan). Kişiler gerçek. Belediye Başkanı'nın liseli kızı Suzan'a (Belçim Bilgin) bu genç şairler göz koyar, güzel kızdır ve ikisi de beğenir, ne var bunda. İkisi de birer şiir yazıp kıza vereceklerdir isimsiz, kız kimin şiirini beğenirse o kazanacaktır iddiayı. İddiaları çok mühim değil, olmayan altınlarını verirler birbirlerine.

Dönemin hastalığı verem, bu iki şairin de başına beladır. Kızın ailesi, veremli oldukları için gençlerden uzak durmalarını ister. Gönül ferman dinlemez. Bu arada Rüştü, hastanede yer bulur bir şekilde, yerleşir, bir kızla tanışır, o da hastadır, adı Mediha'dır (Farah Zeynep Abdullah). Suzan, Muzaffer'e kalır. İyi mi olmuştur, tartışılır; çılgın kız Suzan ille de 'maden ocağı' görmek ister. Bu çılgınlık, Muzaffer'in başına iş veya işler açar.


Cumhuriyet daha çok gençtir (ayrıca bugün de doğum günüdür, kutlu olsun), yetmezmiş gibi ikinci kez büyük dünya savaşı başlamıştır. Dünyada bi büyük savaş gerçekleşirken, İstanbul'da genç şairler ve aşklarının hayatla savaşı yaşanmaktadır.

Kadroda dönemin Belediye Başkanı Zikri Özsoy rolüyle Ahmet Mümtaz Taylan ve Muzaffer'in babası rolüyle de Taner Birsel yer almaktadır.


Böyle bir hikayedir. Oscar aday adayıdır şu sıralar, umarım aday da olur; hatta çok isterim heykelciği de alır. Ama dediğim gibi çok ümitlenmeden takip edelim gelişmeleri. Peki "neden?" dersen, bilmiyorum, bi şeyi eksik ama tam adını koyamıyorum. Güzel de film baya. Bu arada yazanı yöneteni şair Yılmaz Erdoğan'dır.

İlk kez şubat 2013'te gösterilen film, güzel gişe yaptı, bu Oscar muhabbetiyle beraber istenen ölçülerde kısaltılıp Amerika'ya yollanan film bizde de son haliyle tekrar vizyona girdi. 10 milyon bütçeli yapım şu ana kadar 20 milyonun üstünde bir para kazandı. Allah bereket versin.

29 Ekim 2013
Oku..