Karakomik Filmler (2019-20)


Seyirci anlamadı ağbi, filmin adında komik geçiyor diye sanıldı ki gülcez, eğlencez!.. Arif v 216 (2018) ile 5 milyona yakın seyirci ile kariyerinin en çok izlenen filmini yapan Cem Yılmaz, "Yıllardır aklımda, defterlerimde duruyorlar" dediği Karakomik Filmler (2019-20) serisine başladı. İlk ikilisiyle sinemada 700 bin, ikinci ikilisiyle 440 bin seyirci bulan seri için, "İzlenmek tabii ki önemli, yeni filmler yapmamızı sağlıyor ama az izleniyor diye de sevdiğimiz işi yapmaktan geri durmamamız gerekiyor." dedi. Bu, ancak güçlü bir sinemacının diyebileceği bir şey, zamanında kendisiyle yaptığım bir mail röportajda ne kadar güçlü görüldüğünden bahsedip, kendini güçlü hissediyor mu diye sormuştum, "Kolektif bi şey güç bence. Yoksa ben tek başıma bir A4 kağıt kadar güçlüyüm." demişti. Yani gücünü ekibinden ve seyircisinden aldığını düşünüp yine de sevdiği işi yapmaktan geri durmamayı tercih ediyor. Bu, şu açıdan önemli, seyirciyi insan kalabalığı olarak değil çeşitli fikirlerden oluşan bir topluluk olarak görüp farklı formatta işler yapıyor. Ha bir de şu var, sinema seyircisi genel anlamda azaldığı için Netflix'in izlenmelerini de eklemek gerekir belki bu sayıya, sinemada 5 evde 15 gerçeğini unutmayalım!. Yayınlandığı ayı 1. sırada götürdü serinin ilk ayağı, şimdi de ikinci kısım geldi.


Netflix yokken biz n'apıyorduk ya?!. Türk filmlerini dijitalde izleyebileceğimiz yasal bir platform olmadığı gibi DVD piyasası da bitip gidiyordu. Sonra Netflix Türkiye geldi, evlere ışık oldu!.. Kendi adıma konuşayım, hiç izleyemediğim kadar çok yerli film izledim bu sayede. Keşke daha bağımsız takılan filmlerle de ilgilenseler de onlar da Netflix'le evlerimize gelse. Kovid Karantinasının başlarındaydı sanırım, Karakomik Filmler 1. Sezon başlığıyla 2 Arada ve Kaçamak filmlerini izledik. Dün de 2. sezon başlığıyla Deli ve Emanet yayınlandı! Birer saatlik, orta metraj formda filmler, ikili ikili sinemalarda gösterilmişti. Ekim 2019 ve Ocak 2020'de, üzerinden 5-6 ay geçince Netflix'te yayınlanabiliyor filmler, güzel sistem bence.

İlk ikiliyi izlediğimde çok da bayılmamıştım ama ikinci ikili çok tatlı geldi mesela. Keşke ve de inşallah devamı gelir. Klasik anlamda komedik bir tarafı yok aslında hikayelerin, bildiğimiz dramatik hatta gergin bir hava hakim ve fakat karakterlerin düştüğü saçma durumlar yer yer gülümsetiyor. Film bitince -ne izledim lan ben- diyebiliyorsunuz.


2 Arada, İstanbul içi bir arabalı feribotun çalışanları üzerinden büfeci Ayzek'in hikayesine odaklanıyor. Esas kız, Cemre Ebuzziya. Kaçamak, kırkından sonra teneşir paklaması gereken tiplerin İstanbul'un kalabalığından sıyrılıp detoks kampına gitmesiyle başlıyor, uzaylı istilasıyla devam ediyor. Esas kız, Nilperi Şahinkaya. Deli, kimsesiz taksici bir kardeşimizin üzerine kalan bir cinayet vakasını ve sonrasında gelişen saçmalıkları anlatıyor. Esas kız, Büşra Develi. Emanet, küçük bir kasabada içinde yanan dans ateşini Yetenek Sizsiniz Türkiye stüdyolarına taşıyan Birol'un hayatının aşkını bulduğunu sanmasıyla ortalık karışmasını anlatıyor. Esas kız, Özge Özpirinçci.

Kadro konusunda tavrını bildiğimiz Cem Yılmaz, gücünü aldığını söylediği arkadaşları, Ozan Güven, Özkan Uğur, Zafer Algöz ve tabii ki Can Yılmaz'la beraber çalışıyor genel anlamda. Bu isimler dışında -seriden hariç son iki filminde de oynayan- Çağlar Çorumlu, ilk defa çalışıtığı Cem Davran, Necip Memili, Uraz Kaygılaroğlu falan var... Her filmde öne çıkan bir esas kız, bu işin kadınsız olmayacağını bağırıyor yüzümüze. Tamamı erkek hikayeleri ama destekleyici bir kadın karakter olmasa, hiçbirinin bir anlamı yok. Gönül isterdi ki yazıyı Onur Haftasına bağlayayım ama yine kadınla bitti. Sevgiler..

27 Haziran 2020
Oku..

Cebimdeki Yabancı (2018)

Konuk Yazar // Alper Kaya


Serra Yılmaz’ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu film, geçtiğimiz hafta itibarıyla vizyona girdi. İtalyan yönetmen Paolo Genovese’nin 2016 yapımı “Perfetti Sconosciuti” isimli filminin yerli uyarlaması olan yapımda Ferzan Özpetek ve BKM Film de yapımcı olarak destekçi konumda…

Film, ülkemizde az işlenen bir tema üzerinden ilerliyor: Arkadaş toplantısı konseptli gerilim! Sahiden de arkadaşlık, dostluk ve aile kavramlarının bizimki gibi tartışmalı olabildiği bir ülkede şimdiye dek neden bu konuda yaratıcı adımlar atılmamış ki?


Film, bir yemek hazırlama sahnesiyle açılıyor. Bu haliyle de barındırdığı İtalyan filmi dokusunu fazlasıyla hissettiriyor. Sonrasında, iki farklı çiftin yola çıkış sahnelerini görüyoruz ve en nihayetinde bir çiftin evinde buluşup yemeğe oturuyorlar yedi arkadaş. Tabii, bir oyun teklifiyle gece ilerliyor: Herkes telefonlarını masaya koyuyor ve gelen her şey herkese okunuyor.

Ortaya çıkabilecek sırları az çok tahmin edebilirsiniz. Bu hususta takdir edilecek asıl nokta şu: Senaryo o kadar özenli işlenmiş ki, tüm arkadaşların en az bir diğer arkadaşla kesişmesi sağlanmış. Üstelik bu, zorlama veya amiyane tabirle “kör göze parmak” şeklinde yapılmamış.

Temele aldığı teknoloji köleliği, filmdeki tabirle ‘ceplerdeki yabancı’ yaklaşımının yanı sıra homofobi, evlilik, evlilikte çocuk, arkadaşlık gibi pek çok kavrama dair çok sıkı darbeler indiriyor. Bunu da öyle alelade, söyleyip de görevini tamamlama güdüsüyle değil; odanın ortasına bir bomba bırakma pahasına gerçekleştiriyor.


Oyuncuların hiçbirisi, “Bu filmde ne işi var?” dedirtmiyor. O kadar uyumlu ve akışa uygun oynuyorlar ki; hepsi isimlerinin hakkını veriyor. Fakat en son Arif v 216 (2018)’da izleyip beğendiğim Çağlar Çorumlu‘nun bu filmin de gizli “başrolü” olduğunu söylemem herhalde kimseyi şaşırtmaz…

Benim nazarımda filmin en çarpıcı repliğini ileterek yazıyı noktalamak istiyorum: “Tartışmalara dair ne öğrendim biliyor musun? Haklı değil, mutlu çıkmak gerekiyormuş.”

(Yazıyı 5 Şubat 2018'de alperkaya.org'ta yayımlayan Alper'den rica ettim, renk katması adına yazılısinema'ya taşıdım. Ben de filmin İtalyan orijinali olan Perfetti Sconosciuti (2016)'yi yazdım, aynı konunun iki farklı yönetmen tarafından işlenmesine paralel olarak aynı konuya sahip iki farklı filme iki ayrı yazardan cümleleri aynı blogta buluşturmak istedim. Kimseye bir faydası olmayacak belki ama hoş olur diye düşündüm. Sevgiler..)

27 nisan 2018
Oku..

Arif v 216 (2018)

Konuk Yazar // Seçkin Sürücü


Yazıma başlamadan önce uyarımı yapayım, eğer iyi bir sinema izleyicisi değilseniz bu filmden bir şey anlamazsınız. Öte yandan, -bunu da baştan söyliyim- film bitiminde, beğenmeyenler için gayet olumsuz sıfatlar düşünmeden edemedim. Gerçekten, filmi beğenmeyenleri anlayamadım.

Çünkü gerçekten ama gerçekten çok ince ve çok fazla esprilerle dolu bir filmdi. Sonunda resmen zihninizin ne kadar yorulduğunu hissediyorsunuz. Bir sürü şey hatırlatıyor. Filmin her sahnesi günlerce çizilmiş saatlerce çekilmiş gibiydi.

Bu kadar çok güldürürken Kerem Alışık'a yapılan jeste de gözlerimiz doldu. Sahne sonrasındaki iki dakikayı yaşlı gözlerle, bulanık vaziyette izledik. Zeki Müren rolüyle Çağlar Çorumlu harikaydı, konuşurken ellerinin titremesi falan. Cüneyt Arkın'ın oğlu Murat Arkın'ın Cüneyt Arkın'ı canlandırması, Filiz Akın'ın Filiz Akın'ı oynayan kişiye senkronsuz dublaj yapması.
Filmde X-Men'e de gönderme vardı, Christopher Nolan'a da. Çok iyiydi abi ya, filmin başında Wolverine oluyor, "Ben herhangi bir X kişi miyim, neden böyle yapıyorsunuz?!" diyor. Ama Sadri Alışık - Ayhan Işık sahnesi harbi ağlattı, "Hakkını helal et baba!" diyor!

Cem Yılmaz herhangi bir gösterisini sinemada gösterime sokup çok daha fazla kar elde edecek bir iş de yapabilirdi ama bence büyük bir sorumlulukla, Türk Sinemasına büyük bir eser bırakmayı tercih etti. Sonuç olarak ben filmi çok beğendim ve Türk Sinemasının çıtasını çok yukarılara taşıdığı düşüncesindeyim. Her yıl çok sayıda saçma sapan komedi filmleri üretiliyorken, bu filmde eleştirecek yer aramak bence haksızlık olur.


Diyerek bitireyim... Sen beğendin mi bu arada? :)
Ben sadece Ozan Güven'in performansını sevmedim, onu genelde de sevmiyorum diye belki.. Bence de güzeldi ama vardı tabii eksikleri. Fakat görmezden gelinecek şeyler diyelim..
216 robot zaten, robot de geç :)  Sondaki GreenBox'lar çok kötüydü mesela.
Heh işte, öyle şeyler.. Neyse, eline sağlık, ben bu yazıyı toparlarım şimdi.. (Naçizane, toparladım işte..)

Yönetmen: Kıvanç Baruönü (Ömer Faruk Sorak yönetimindeki serinin ilk filmi G.O.R.A. (2004)'da asistandı. Hey gidi..)
Senaryo: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur, Seda Bakan, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu, Mert Fırat, Farah Zeynep Abdullah, Şükrü Özyıldız, Kerem Alışık..
Konu: 216, Dünya'ya insan olmaya, en azından Yeşilçam filmlerinde gördüğü insanlar gibi olmaya gelmiştir. Arif, önce hevesini kırmak istemez ama ısrarlarına dayanamayıp sert çıkar. Kaos ortamında zaman makinesiyle bir anda 69 senesine gidilir ve Arif-216 mücadelesi burada devam eder.


(Seçkin Sürücü sağ olsun, -ben tembelin yazmaya üşendiği filmi- izledikten sonra yazmış. Te ne zaman izledim, hep erteleyip durdum, yazmadım, ilaç gibi geldi bu kıyak. Aslında benim de sizinle paylaşacaklarım vardı bu filmdeki detaylarla ilgili. Dayanamayıp birini araya sıkıştırayım. Mağara'nın ilk sayısı için Cem Yılmaz'la söyleşi yaptım, Türk Sineması üzerine konuştuk. Fotoğraf çekemedik, dedi ki "Görsele Kemal Abi beni babalarla çizse keşke." Kemal Aratan da sağ olsun çizivermişti hemen, Ayhan Işık ve Sadri Alışık'la karikatürü olmuştu Cem Yılmaz'ın. Filmde de görüyoruz bu babalara tutkusunu. Bakın size başarının sırrını vereyim, tek kelime, Tutku!)

31 ocak 2018
Oku..

Kor (2016)


Kor (2016), Bulantı (2015)'dan üç dört ay sonra vizyona girdi diye hatırlıyorum, "N'oluyo lan, daha yeni izledik" tepkisi vermiştim, niyeyse izlemek istememiştim o dönem. Hatta sonra posterdeki kızı Bulantı (2015)'nın başarılı yan rolü Hassanisoughi sanıp, "Orada çok beğenildi diye kıza hemen başrol yazmak nedir arkadaş" diye çıkışmıştım. Gel gör ki ne o kadın o kadın, ne film öyle bir film. Ah bu yargıların gözü kör olsun. Zeki Abi özür. Ama abi bi şey itiraf edeyim, "E Üç Maymun (2012) olmuş bu" diye geçirdim içimden bi ara. Öyle bi akla getiriyor yani çok şey değil de.

Ziya Bey'in dikim atölyesi varmış, Cemal de Emine de orada çalışanmış. Cemal'le Emine evlenmiş, Cemal kendi atölyesini açmaya çalışmış, batmış. Bir gün Emine'ye demiş ki ben Romanya'ya gidiyorum, çalışmaya. Aylar geçmiş haber alamamış Emine, kalmış oğlu Mete'yle ortada. Mete hasta tabii ki, kalbi delik çocuğun. Ziya Bey bi gün denk geliyor, öğreniyor durumu, hemen Mert'i aman Mete'yi tedavi ettiriyor. Karşılığında -hadi karşılık demeyelim buna- bir ara da güzel Emine'ye zıplıyor. Emine çok ses etmiyor, abi diyor ama, durma da diyor. Şimdi bu kız, çocuğu tedavi edildi diye bir nevi borç mu ödüyor da durma diyor, yoksa hakikaten istiyor mu da ne diyor? Sonra Cemal çıkıp geliyor, Emine bi şey söylemiyor. Ziya Bey iş teklif ediyor hatta Cemal'e. Anladı anlayacak, kesin hissediyor, düşünceleri altında akıyor hikaye. Finalde bile daha tam çözülemiyor hisler, diyosun ki "Tamam, bariz işte" ama konuşulmuyor, insanın boğazına düğümleniyor.


Bir paralı adam, -sırf borusu ötüyo diye- bir kadına bu şekil yanaşma cesaretini kendinde bulmalı mı?Bir parasız adam, aynı hislerle benzer durumda aynı cesareti gösterseydi kadının tavrı değişir miydi?Asıl sorguladığım şey, mesele borç ödeme meselesi mi, zenginliğin üstünlük sayılması mı burada? Ya da bildiğin aşk, yasak aşk ama aşk yani. Zaten Cemal'den yılmış iyice. Gerçi asabi Cemal'den itiraf da geliyor, "Hakkettim ben," diyor, "ama söyle de bileyim" diyor.

Teknik olarak özellikle sesler bağlamında çok zayıf kaldığını söylemem gerek. Konuşmalar anlaşılmaz durumdayken atölyedeki makine sesleri beyinlere kazınsın istenmiş. Muhakkak başarılı bir film fakat çok da değil. Ziya Vs Cemal için de yatakta birkaç med-cezir sahnesi mevcut. Çok karanlık demezseniz bir sahnede de memeler meydanda.


Zeki Demirkubuz her zamanki gibi kendi yazıp yönetiyor. Başrolde, komedi oyunculuğunda başarısının tescilli olduğunu düşündüğüm, güzel kadın Aslıhan Gürbüz'ü vasat dram oyunculuğuyla izliyoruz. Hatta biraz amatör duruyordu. Onun dışında Caner Cindoruk ve Taner Birsel performansları yıkılıyor tabii. Çağlar Çorumlu ve Dolunay Soysert de kadroyu birer ikişer sahneyle renklendiren üst düzey oyuncular.

Mağara dergisinin üçüncü sayısı için söyleşi yapıyorduk Çağlar Çorumlu'yla, "Sinemada en çok Zeki Abi'yle çalıştım, üç film oldu" dedi. "Kader, Bulantı.. Üçüncü hangisi?" dedim. "Kor işte" dedi. O ara vizyondaydı film ve ben kerizlik edip izlemedim ya filmi, bilgisiz gibi, tırışka gibi kaldım öyle. Neymiş, dersimize iyi çalışıp gidecekmişiz.. İzlemesek bile izlemiş kadar olacakmışız, en azından bi fikrimiz olacakmış.. Hatalarımdan ders çıkarmaya bayılıyorum. Filme puanım da 7/10.

170317
Oku..

Bulantı (2015)


İzlemek için çok yollar teptiğim, Başka Sinema etkinlikleri kapsamında izlediğim ve beğendiğim bir film oldu.. Normalde pek sevmem Zeki Demirkubuz filmlerini, tamam çok klas adamdır ama ne bileyim, çok severek oturup izleyeceğim hikayeler olmuyor yazdıkları.. Ama bu filmde hikaye de değil, karakterler çok güzel.. Baya güzel hem de.. Kendi oynaması ve çok da güzel oynaması da şık hareket.. Hah film için doğru kelime bu: Şık bi film!..


Bi entelektüel dramı anlatılıyor.. Ahmet'in arasının bozuk olduğu karısı ve genç piyanist oğlu trafik kazasında ölür.. Haberi aldığı sırada yanında sevgilisi gibi bi şeyi vardır.. Zaman içinde, bu olaydan çok etkilenmemiş görünen akademisyen Ahmet'in, Avcılar'da oturan ailesiyle de yıldızının pek barışmadığını anlarız.
Yalnızlığı seviyor gibi görünen Ahmet'in çok sorun edilmeyecek bir psikolojik sorunu vardır, bunu da yalnızlığına yorarız.. Kimseye bağlanmak istemeyen Ahmet'in en yakını, apartman görevlisi Neriman olur.. Ölen karısı Elif, takıldığı güzellik Aslı ve eski öğrencisi Özge.. Ahmet üçüyle de bulanık ilişkiler yaşar ama Neriman'la ilişkisi nettir, onun için en yakınıdır.. Dördü de birbirinden farklı özelliklere sahip dört kadın.. Entelektüel Ahmet'in derdi de budur işte..


Zeki Demirkubuz'un oyunculuğu en az bir ödülle süslenmeli, festivaller ayık olun.. İyi ki de kendi oynamış, başkasına anlatsaymış olacak şey değilmiş, kendi yazdığını oynaması süper olmuş.. Ayrıca kadrodaki diğer isimler de döktürmüş, özellikle Aslı'yı oynayan Öykü Karayel, baya müthiş..
Peki yaratılan karakterlerin ayrı ayrı sanat eserine dönüşmesi.. Özge neydi ya, Aslı, Ahmet zaten.. Diyaloglarından hareketlerine kadar.. Oyuncularını da komple tebrik ve ödüle boğmak lazım..
Ve artık imzası olan kapı açma kapama, ışığın sönmesiyle sahne geçişi.. Işık olayını o kadar abartmış ki bu biraz kötü olmuş, yer yer öğrenci filmi gibi his veriyor bana bu hareket.. Çok gömmek de istemiyorum ama bu böyle..


Özge'yi Cemre Ebuzziya, Neriman'ı Şebnem Hassanisoughi oynarken, Elif'i karısı Nurhayat Demirkubuz, oğlu Yazgı'yı oğlu Yazgı Demirkubuz oynuyor.. Film de bu iki isme ithaf olunmuş zaten.. Ayrıca kadroda bir de Çağlar Çorumlu ve Ercan Kesal faktörü var.. Komple çok iyi ya oyuncular.. Dedim ya, şık film valla..

19.10.15
Oku..

Pek Yakında (2014)


Direkt olarak Çağlar Çorumlu'yla da konuştum film adı konusundaki tercihi, o da risk olarak nitelendirdi benim gibi. Neden risk, çünkü film vizyondan kalkacak zamana geldi hala daha "Cem Yılmaz'ın filmi ne zaman geliyor, sürekli pek yakında yazıyor!" diyen vardı. Yani demek oluyor ki bu film daha fazla kazanabilirdi. Daha fazla dediğim de işte 24 milyon tl'den fazla. Akıllı olun.


Korsancı bir adam Zafer, korsan DVD film hazırlayıp sürüyor piyasaya ama delikanlı çocuk. Yerli filme dokunmuyor, hatta bazen, sinemada izleyemeyeceğiniz filmleri falan bulup dağıtıyor, böyle durumlar. Ama artık legal bir hayat yaşamak istediğinden işi bırakacak oluyor, patronu diyor ki: "Avatar'ın ikincisi çıkacakmış, bunu da yapalım sonra bırak!" Abi ama, falan.. Yok.. İyi madem.. Ama çok gönülsüz..


O ara bi tanıdığın komşusu eski bir sinemacı, rejisör, kafayı yemiş yakacak kendini: "Sanata saygı duyulmuyor, şu elimdeki altın değerinde senaryo 70'lerden beri yapımcı bulamadı.." Zafer buluyor parayı, yapacaz lan bu filmi diyor. "Çocuğuma babasının mesleğini sorduklarında artık filimci diyecek." Bunun macerası.. Süper kahraman filmi, Şahikalar..


Kadro nerdeyse klasik, Cem Yılmaz'ın yanına Ozan Güven, Zafer Algöz ve Özkan Uğur sabit; Tülin Özen, Çağlar Çorumlu, Cengiz Bozkurt, Hare Sürel.. Yazan yöneten Cem Yılmaz. Filmin yapım aşamasını Cem Yılmaz'ın instagram hesabından takip edebilmiştik. Ürün yerleştirmelerin ve bazı kötü sahnelerin dışında baya başarılı film.

Ürün yerleştirmeden kastım kola şişelerinin zaten pepsi olduğunun belli olmasına rağmen logonun çok göze parmak bir şekilde yerleştirilmesi yetmiyo gibi boyuna "Pepsi, pepsi, fruko, pepsi.." denmesi hoş değildi..


07.04.15
Oku..

Rina (2010)


Gökçeada, geçen yaz kamp stajı için gittiğimiz, 2 hafta boyunca bazen ağzımızdan burnumuzdan gelen, bazen çok eğlendiğimiz bir Çanakkale ilçesi. Tabii oraya çalışmak için gitmiştik, tatil için gitsek çok daha güzel anılarımız da olurdu ama şunu söyleyebilirim; tatil için gitseydik adanın bu kadar güzel yerlerinden haberimiz olamazdı. Nerelere girdik çıktık, hep hatıra bunlar.


Yönetmen Şenol Sönmez, 2006'da Doktorlar dizisinde başlayan yönetmenlik kariyerine günümüze kadar pek çok diziyle devam etmiş. Malum diziler başlar biter başlar biter, acımasızdır televizyon. Ama sinema öyle mi? Çekersin filmini gişe yapmadı mı, olsun, atarsın denize elbet biri izler beğenir filmini. Mutlu olursun yıllar sonra falan. Sönmez de kariyerine bir sinema filmi sıkıştırmak istemiş. Toplamış milleti Gökçeada'ya getirmiş. Filmde Gökçeada ismi hiç geçmiyor, 'ada' diyorlar sadece. Yerlisi öyledir zaten, Kuşadası sakini de ada der, Burgazada sakini de.. Hatta Karşıya Karşı diyen Karşılı yok.. Onlara göre de bu yaka Karşı..

ahanda iklimler (2006)'deki sahneyi çakmışlar :p

Kadrosu şahane, Paşhan Yılmazel, Çağlar Çorumlu ve Merve Sevi gibi popüler isimlerin yanı sıra Cezmi Baskın, Cüneyt Türel, Ayten Uncuoğlu ve Erdal Tosun gibi usta isimler de var. Bir de Burcu Altın diye tatlı bir kız var, sanırım dizilerde falan oynuyor genelde. Şenol Sönmez, Levent Pala ve Erkan Ersezer beraber yazmış senaryoyu. Yapımcı da Bülent Korkmaz.


Ömer, Umut ve Ali adalı gençler. Onların çocukluğuyla açılıyor zaten film. Ömer, arkadaşlarının da yardımlarıyla güzel bir şarap tarifinin peşinde. Umut, Zehra'sının; Ali, Gökçe'sinin. Yani hepsinin peşinde olduğu bir şey var. Ada ortamında hoş sohbet eşliğinde eğlenceli vakit geçiriyorlar. Derken fırsat Ömer'in ayağına geliyor. Onu ailesinden, dostlarından, büyüdüğü adadan ayırmak isteyen bir fırsat. Hikaye bu.


O ortamda şarap üstüne dönmese hikaye zaten haksızlık edilmiş olur. Ada şarabı diye bir şey var, gidenin içmeden dönmemesi gerekir. Ayrıca bir de güzel garson kız vardı, Pembe Kaval'da.. Param olsaydı gelirken de şarap getirmeyi planlıyordum stoklu, kısmet değilmiş. Adadan giderken, "Olum arada gelelim lan, çok güzel buralar." falan vardı dillerde. Belki de çoğu Adalının bile görmediği Mutludere'den mi geçmedik, kocaman koyu kırmızı dutlara mı düşmedik, yaban arazide adaya özgü 'geven'ler mi girip çıkmadı bir taraflarımıza. Güzeldi yani, kesin gidin görün. Olmadı bu filmi bir görün en azından. Ahanda, arazi dönüşü soluklandığımız, Fruko'nun dibine vurduğumuz Tepeköy'deki Rum kahvesi.

Denizi de güzeldi insanı da. 
Yalnız yerlisi güzeldi insanın da. 
Yazlıkçısı yine aynı, hep aynı.


Filmin adı neden Rina, şöyle açıklıyor film, sitesinde:

"Rina bir balık türü… Denizin onlarca metre derininde, çamura saplanmış öylece avını bekleyen bir balık türü… ve beyaz perdede can bulan şekliyle Rina, insan türünün derinlerinden çıkan en karmaşık, yüzeyinde kol gezen en basit halleri gibi…"

Tadını çıkarın, keyfinize bakın. Sonu tabii biraz şey ama neyse artık. Saygılar.

19.07.2013
Oku..