Cebimdeki Yabancı (2018)

Konuk Yazar // Alper Kaya


Serra Yılmaz’ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu film, geçtiğimiz hafta itibarıyla vizyona girdi. İtalyan yönetmen Paolo Genovese’nin 2016 yapımı “Perfetti Sconosciuti” isimli filminin yerli uyarlaması olan yapımda Ferzan Özpetek ve BKM Film de yapımcı olarak destekçi konumda…

Film, ülkemizde az işlenen bir tema üzerinden ilerliyor: Arkadaş toplantısı konseptli gerilim! Sahiden de arkadaşlık, dostluk ve aile kavramlarının bizimki gibi tartışmalı olabildiği bir ülkede şimdiye dek neden bu konuda yaratıcı adımlar atılmamış ki?


Film, bir yemek hazırlama sahnesiyle açılıyor. Bu haliyle de barındırdığı İtalyan filmi dokusunu fazlasıyla hissettiriyor. Sonrasında, iki farklı çiftin yola çıkış sahnelerini görüyoruz ve en nihayetinde bir çiftin evinde buluşup yemeğe oturuyorlar yedi arkadaş. Tabii, bir oyun teklifiyle gece ilerliyor: Herkes telefonlarını masaya koyuyor ve gelen her şey herkese okunuyor.

Ortaya çıkabilecek sırları az çok tahmin edebilirsiniz. Bu hususta takdir edilecek asıl nokta şu: Senaryo o kadar özenli işlenmiş ki, tüm arkadaşların en az bir diğer arkadaşla kesişmesi sağlanmış. Üstelik bu, zorlama veya amiyane tabirle “kör göze parmak” şeklinde yapılmamış.

Temele aldığı teknoloji köleliği, filmdeki tabirle ‘ceplerdeki yabancı’ yaklaşımının yanı sıra homofobi, evlilik, evlilikte çocuk, arkadaşlık gibi pek çok kavrama dair çok sıkı darbeler indiriyor. Bunu da öyle alelade, söyleyip de görevini tamamlama güdüsüyle değil; odanın ortasına bir bomba bırakma pahasına gerçekleştiriyor.


Oyuncuların hiçbirisi, “Bu filmde ne işi var?” dedirtmiyor. O kadar uyumlu ve akışa uygun oynuyorlar ki; hepsi isimlerinin hakkını veriyor. Fakat en son Arif v 216 (2018)’da izleyip beğendiğim Çağlar Çorumlu‘nun bu filmin de gizli “başrolü” olduğunu söylemem herhalde kimseyi şaşırtmaz…

Benim nazarımda filmin en çarpıcı repliğini ileterek yazıyı noktalamak istiyorum: “Tartışmalara dair ne öğrendim biliyor musun? Haklı değil, mutlu çıkmak gerekiyormuş.”

(Yazıyı 5 Şubat 2018'de alperkaya.org'ta yayımlayan Alper'den rica ettim, renk katması adına yazılısinema'ya taşıdım. Ben de filmin İtalyan orijinali olan Perfetti Sconosciuti (2016)'yi yazdım, aynı konunun iki farklı yönetmen tarafından işlenmesine paralel olarak aynı konuya sahip iki farklı filme iki ayrı yazardan cümleleri aynı blogta buluşturmak istedim. Kimseye bir faydası olmayacak belki ama hoş olur diye düşündüm. Sevgiler..)

27 nisan 2018
Oku..

Mutluluk Zamanı (2017)


Sempatisiyle alan yürüyen, öncesinde çok olmasa da Kiralık Aşk dizisiyle milyonların sevgilisi olan minyon güzeli Elçin Sangu. Zengin duruşu, çapkın bakışıyla, 7'den 70'e her kadının kaslı kollarına sarılmak istediği, dişi Recep İvedik sevgilisiyle sevenlerini hayrete düşüren Barış Arduç. Bu iki tatlı insan, Kiralık Aşk'taki uyumları ile sevilen ikili, neden bu ilgiyi sömürtmüyoruz diyorlar ve dizi biter bitmez sıradan bir hikayeyle karşılarına gelen sinema filmi teklifini kabul ediyorlar.

Tıpkı dizideki gibi erken yaşta patron olmuş, zengin bir genç adam. Bir takım hayalleri için çalışıp didinen güzel bir kız, tıpkı dizideki gibi. Mert, kişisel gelişimci gibi, Adriana Lima'nın sevgilisi gibi takılıyor. Ada ise dışa kapalı, beraber yaşadığı abisinin eski mutlu günlerini geri getirme hevesinde. Kendisini mutsuz abisine adamış. Mert'le Ada bir sergide denk geliyorlar; Mert, Ada'yı tavlamak için didiniyor. Ada'nın abisi Tarık'ı mutlu bir insan yapmak Mert'in işi aslında. Çünkü Mert mutluet.com.tr'nin sahibi. Ve Tarık da bu şirketin muhasebecisi. Ve Tarık'ın mutlu bir insana dönüşmesi, Mert'in şirketine ortak olmak isteyen Japonlar için önemli.


Şenol Sönmez'in yönetmen koltuğunda oturuyor olması kimse için bir şey ifade etmez böyle bir film için. Senaryoya bakıyorum, Buğra Gülsoy ve Erkan Ersezer yazıyor. Tevekkeli diyorum ben de; Serra Yılmaz'ın yönettiği Cebimdeki Kelimeler (2018) filmi için bir söyleşide oyuncu Buğra Gülsoy'un tekniğe, yapıma dair yorumları dikkatimi çekmişti. Bir oyuncu neden bu konulardan bahseder diye düşünmüştüm. Meğer senaristliğe de merak salmış. Hatta başrol oynadığı Acı Tatlı Ekşi (2017)'nin senaryosu da kendisine aitmiş. Kendisine karşı hafif bir antipati duyduğumu gizleyemem ama bu yeni edindiğim bilgi kendisine bakışımı biraz yumuşattı. Ama bu izlediğimiz filmin senaryosunun kofluğunu kabulleneceğiz anlamına gelmez. Ha olmuş mu, olmuş. Oyuncuların dönemlik popülaritesinden faydalanmış işte. Sevenleri için güzel ama sinemaseverler için 'benena?!'

14 nisan 2018
Oku..

Güneşi Gördüm (2009)

Konuk Yazar // Vedat Özdemiroğlu


Filmimiz, helikopter sürüsünün sıcak çatışma yöresine göçüyle başlar...
Ramo ve Mamo, dağlık bölgede yaşayan iki kardeştir. Mamo, köyde evlenecek kız bulamazken, Ramo’nun karısı Havar habire kız doğurmaktadır. Erkek çocuğu bulmak için, çatışma olmayan geceleri Ramo sevişmeye ayırmaktadır. Fakat beşinci kızı olunca delirir. Üstelik aynı köyde Altan ‘Erkekli’ de yaşadığı için iyice sinire keser. Yakınları Ramo’ya “Saçını bu şekil tararsan oğlun olur”, Havar’a da “Hamileyken oğlanlara bak” gibi tavsiyelerde bulunurlar ve böylece bir yıl sonra, Ramo’nun nihayet oğlu olur...

Ramo, oğlunu, doğar doğmaz Kunta Kinte modeli bayıra götürüp havaya kaldırır... Ramo ile Mamo’nun diğer kardeşleri Kado, gündüz vakti kadın programları izleye izleye efemineleşmekte, yengesinden fırsat buldukça çamaşır asarak kadınsı hislerini tatmin etmektedir...
Yöredeki komutan “Ev içinde ev, devlet içinde devlet olmaz” diyerek köylüleri bilinçlendirir. Zaten her iki taraf da onlara “Sizin için dağa çıktık!” demektedir. Oysa köylüler zaten dağda yaşamaktadır...
Böylece göç kaçınılmaz olur, iki aile birleşip İstanbul’a gelirler. Mamo, İstanbul’da çok kız vardır diye kıpır kıpırdır. Şehre girer girmez, İstanbul’daki beş gökdelenden birini görüp çok etkilenirler. Hemşerileri Cuma’nın yardımıyla varoş bölgesinde bir eve yerleşirler...


Balık halinde iş bulan Ramo ile Mamo, martıları gördükçe köylerinin yerel kuşu yabanboranını hatırlayıp içlenirler. Bu arada Kado (Kadri), mahalledeki travesti Cansu (Can) ile aniden bir dostluk kurar...
Göç eden iki aileden biri Norveç’e gitmek için insan kaçakçılarıyla irtibata geçer. Kaçakçılar için sorulan “Peki bu adamlar daha önce bu işi yaptılar mı?” sorusu, “Adamların işi bu!” cevabıyla tatmin edilir...
Kado, Cansu’nun arkadaşıyla tanışır, travestiperverliğinden dolayı Mamo’dan zopa yer ve ev hapsi için odaya kilitlenir...

Altan Erkekli ve ailesi, parolaları ‘Sevkiyat bizim işimiz’ olan kaçakçılar tarafından önce Yunanistan, sonra da Norveç’e götürülürken, doğum yorgunu Havar ameliyat geçirir ve hastanede kalır. Norveç’e giden aileyi karşılayan akrabaları Nedim, esasen emperyalizm, rüzgardan elektrik üretme ve Norveç fiyordları konularında gizli bir uzmandır...
Kado ise, travestilerden ‘Bizim adımız kelebek kızım’ öğretisini alıp cesaretlenerek ruj sürmelere başlar ve “Abilerim gibi değilim, içimdeki erkeği öldürmeliyim, tek erkek çocuk olsam neyse, iki abim var zaten..” diye karar alır...
Anneleri hastanedeyken Serhatları karıştıran küçük kızlar, bir faciaya sebep olurlar ve aileden koparılarak devlet himayesine alınırlar. Aynı anda Norveç’e kabul edilen diğer aileye maaş bağlanır ve biz seyirciler sosyal devlet ile asosyal devlet farkını çok yakından görürüz. Türk filmlerinde yasal bir mecburiyet olan ‘hiç konuşmayan kadın’ tipini bu filmde Norveç’e giden ailenin annesi üstlenmiştir...

Norveç’teki akraba Nedim “Nasıl olsa sosyal devlette yaşıyorum” diye iyice coşmuş, günlerini felsefe yaparak ve beş hececilerden şiirler okuyarak geçirmektedir. Ailenin süpermarkette çalışan oğlu ise Hint-Avrupa dili avantajıyla Norveççeyi hızla sökmektedir...
Kado iyiden iyiye travesti ortamlarına alışmış, barlara dadanmıştır. Ortamdaki bazı travestiler tarafından her nedense ‘Sen de çalış’ baskılarına maruz kalan Kado, evini terk etmiştir...
Sinirli abi Mamo, Kado’nun peşine düşmüştür. Şehirdeki tüm travestilerle görüşerek kardeşini arar, yine Türk Sineması mevzuatında yer alan ‘çirkinsen kötüsün’ yasası işler ve travestilerin en şişkosu, Kado’yu abisine ispiyon eder. Kado bir yandan kaçmakta, bir yandan da Cansu’ya botanik konusunda seminer düzenleyerek, kardelen (berfin) çiçeğini iki dilde anlatmaktadır. Bu çiçek, güneşi gördüğü an, canından olmaktadır ve burası, seyircilerin birbirlerine manidar bakıp ‘Vay be’ demeleri gereken bir andır...


Kado, köşe bucak kaçtığı abilerine, en kaçabileceği zamanda randevu verir ve “Gündoğumunda eski Galata Köprüsü’nde buluşalım, görüntü açısından finale yakışır orası!” der. Böylece güneşi görme fırsatını bulacaktır... (Manidar bak, ‘vay be’ de...)

Bu filmin çekimleri sırasında hiçbir canlıya zarar verilmemiştir, gerek yok, nasıl olsa filmi izleyen canlıları, yeterince hırpalarız, diye düşünülmüştür...

(Bu yazı ilk 8 Ekim 2009 Uykusuz'unda yayımlanmıştır. VÖ'nün özel izniyle de bloga eklenmiştir..)

17.09.15
Oku..

Eski Hikaye (2013-14)


Aşırı popüler 'Kuzey Güney' dizisi biter bitmez, oranın Güney'i rolündeki Buğra Gülsoy'un yeni dizisinin tanıtımları başlamıştı. İllüstrasyon karelerden oluşan bir tanıtım filmiydi, işte 'yakında!' falan diye.. Önceydi ama baya.
Sonra.. Sonrası yok. Televizyon yok bende, izlemiyorum. Şaka tabii, bak n'oldu sonra..


Kurban Bayramı iki gün sonra.. Evdekilere dedim ki "Bu bayram gelmiycem ya, işim gücüm var, bi dahakine artık.." işim gücüm yok, yol uzak geliyor, artı cebimde yola gidecek para yok.. "İyi peki, bu seferlik öyle olsun" dediler ama bozuk atıyolar baya.. Ertesi gün, arefe.. Daha önce yaptığım bi işin parası geldi. Bi de İstanbul bi boşaldı ki, yolda yere düşsem bayılsam bi hafta yatarım, bomboş mahalle.. Nasıl moralim bozuldu, dedim bi gideyim otogara, hani yoktur da, belki şansa bala bi bilet bulurum ek sefer mek sefer ayağına.. Uçak zaten aşırı pahalı. Sırt çantamda bi gömlek bi pantolon gittim otogara. "Nereye abi? Nereye abi?"cilerden normalde uzak dururum, hep önceden alırım biletimi. Bu sefer ilk sorana söyledim "İskenderun". "Gel abi" dedi götürdü beni "Şimdi kalkıyo" diyerekten..
Yalandan bi bilet kesip verdi, en arkanın bi önündeki koltuk, koridor tarafı. Bakıyorum peronda yok bu otobüs, sordum nerde diye, arkada bi yeri gösterdi servis otobüslerinin yanında, beyaz, 403, eski araba yani.. Firma adı falan yok. Dedim bu mu, "Geç abi geç abi şimdi kalkıyo" Böyle bir koku yok. İçerde konuşulan dili anlamıyorum, bi en önde bi kız var sevgilisine sinmiş, başka da dişi görmedim yerime geçerken.
Neredeyse dolu otobüs. Oturacağım yere geldim, yanımdaki koltukta bi yarma uyuyo, yan ikili boş, oraya geçtim, gelen olursa kalkarım diye. Arka dörtlüye bi aile geldi, bi kadın, bi çocuk, iki adam. Kadın mı bilmiyorum gerçi. Normalde gözler açık olur ya çarşafta, bu kocaman siyah gözlük takmış bi de.. Çocuk rahat durmuyo zaten, bi de herkes konuşuyo ama hiç anlamayınca dili, iyice baş ağrısı oluyo. Ulan evdekilere de sürpriz yapacam diye söylemedim de.. Yolda bi şey olsa kimsenin haberi yok, bi ara düşündüm söylesem mi diye ama telaş yapmasınlar dedim. Bildiğin kaçak yolculuk yapıyoruz ya, otogardan nasıl çıktık bilmiyorum, vergi veriyolar mı sanmıyorum, eve gidebilecek miyim 'inşallah' diyorum. Yol boyunca, yol kenarında çiş molası mı verilmedi, saçma sapan yerlerde yemek mi yenmedi.. Neyse az çok uyumaya çalışıyorum ki, yol çabuk bitsin..
İki ön koltukta bi tane temiz bi çocuk var, sarışın. Ben dahil kapkara otobüste bi o sarı. Oyunculuk yapıyomuş, öyle bi şeyler duydum, yanındaki elemana anlatıyo. Baya Türkçe konuşmalar da var yani içerde, şaşırıyorum. Bu arada kimse gelmedi oturduğum yere, yanım boş gidiyorum. Adana dolaylarında verilen bi molada konuşuyoruz, sohbet edecek ortamı bulup tanışmış oluyoruz Mehmet Aykaç'la. Konservatuvar okuyomuş, şan bölümü. Kesin ortak arkadaş vardır memleketten deyip facebook'ta ekleşiyoruz, 2 ortak arkadaş, ama İstanbul'dan. Neyse..
Mehmet, birkaç bölüm konuk oyuncu olarak bu Eski Hikaye'de rol almış. "Biliyo musun?" dedi, "Yok" dedim, "Bu hafta 3. bölüm oynayacak" dedi, "sahnem var" dedi.
Yani böyle saçma bi yolculukta böyle bi arkadaşım oldu..

Mehmet Aykaç, Bahadır İnce ve Buğra Gülsoy

Bir ay önceymiş bak, zira dizi 7 bölüm oldu bu haftakiyle beraber. Görüşürüz dedik görüşemedik daha, ama umarım görüşürüz. İzledim sonra ben bu diziyi, 1, 2, 3 yapıştırdım arka arkaya.. İyi değil pek. Fakat sardı, izlerken krize giriyorum ama bırakamıyorum niyeyse.


Mesela bak, Buğra Gülsoy hiç star tipinde biri değil bence. Kafadan kaybediyor dizi. Ama kötü adamlar gayet iyi tipler: Murat Daltaban, Sermet Yeşil, Ali Barkın..

Hikaye de şu, Mete daha çocukken babası öldürülür. Babasının meslektaşı ve arkadaşı eski istihbaratçı Berkes amcası himayesinde babannesiyle büyür. Sonra intikam duygusuyla, babasının katilini ve o cinayete sebep olan herkesi cezalandıracaktır. Kötü adamların arasına sızıp ajancılık oynar Mete. Komşuları var diziye renk katsın diye, bi de kötü adamın bacısı ve kızı işte..


Mehmet de dizide kötü adamın kızının sevgilisi olan zengin pijini oynuyor. Tamam oyunculuğun daha başında ama kameraya gayet yakışan biri. Ayrıca dizinin bütün kadrosu kötü oynuyor gibi. Demek ki neymiş oyuncular kötü değil, yönetim kötüymüş. Hemen bakıyoruz yönetmene Bahadır İnce. E, sen yönetmensin, kimseye suç atamazsın, kurgun da kötüyse senden bilirim, oyuncun da kötüyse senden bilirim. Yoksa oyuncuları daha önce de izledik hep, başarılı tipler. Kırılmaca gücenmece yok.


Neyse çok biliyo gibi yazdım böyle ama asıl uzmanlık alanıma gelelim. Dizideki kadınlara bi göz atalım. Favorim, üst komşunun küçük kızını oynayan, Tuğçe Kumral; 30 yaşında ama hiç göstermiyor. Avukat ablasını Funda Eryiğit oynuyor. Güzel kız bu da. Bi tane de sarışın bi tatlış var işte kötü adamın kızı, Damla Debre. Ve kötü adamın iki bölüm önce diziye katılan kız kardeşini oynayan Ayçe Abana..

Bu arada demin tam rahatlayamadım biraz da senariste giydirmek isterim. Senaristi Levent Cantek. Kendisi İletişim'in yazar ve editörlerinden, üç dört tane kitabı var, daha çok inceleme. Daha önce de senaryo yazmışlığı var. Peki diyaloglardaki bu oturmamışlık neden?
Zeynep'in duvarındaki poster de çok reklam kokuyo, gerçi onu az adam anlar..

Ha bunları söylüyorum da hiç mi haberim yok piyasadan, kolay mı her hafta 90 dakika dizi çekmek, yazmak, kurgulamak.. Bunların da işi çok kolay, yata yata dizi çekiyolar demiyorum zaten. Ha izlenmiyo mu, izleniyo. En azından ben izliyorum.


Dizi 17. bölümle final yaptı, "Bitti de kurtulduk be!" dedim yani. Yapabilecekleri en saçma finali yaptılar ayrıca.. Bir yandan başladığım işi bitireyim mantığıyla izlemem gerektiği hissine kapılıyorum, bir yandan harcadığım zamana yazık diyorum. Bitti de kurtulduk yani.

Tamam dizi bitiyo falan diye triplerdesiniz anlarım ama, o final bölümü neydi ya..

Geçen gece de Funda Eryiğit'le tanıştım. Baştan bi söyliyim, çok tatlı, sesi zaten.. Önce bi nabız yokladım, "Dizi bitti, ne hissediyosun" diyerek.. E haliyle benim kadar negatif değil dizi hakkındaki görüşleri ama ben yine de içten içe sevindim bitmesine, yalan yok.. Geçen sene Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri'nden 'En İyi Kadın Oyuncu' heykeli var, daha n'olsun..

Bu arada evet, heykeli gördüm, elime de aldım, baya ağır.. Gerçekten iyi olunmasa kimse kimseye vermez yani.. Bu demek oluyor ki DT Üsküdar Sahnesi'nde oynayan 'Sessizlik' adlı tiyatro oyunu izlensin.. Ertelenmesin.. Hatta ayarlayın beraber gidelim..

22.11.13 güncelleme 16.02.2014
Oku..