Inception (2010)


Rüyanızdaki kişilerle iletişim kurduğunuzda, konuştuğunuzda veya beraber bir şeyler yaptığınızda o an çok normal gelir bu durum. Dünyanın en saçma şeyi bile rüyadayken çok normaldir. Mesela çok samimi olmadığınız bir komşunuzun birkaç kez gördüğünüz annesiyle beraber ata binebilirsiniz rüyanızda ve uyanana kadar bunun saçma olduğunu düşünmezsiniz. Her şey mümkündür. Küçük bir kalabalığa bilimsel bir konuşma yapabilirsiniz ve ben bunları nereden biliyorum diye düşünmezsiniz. Daha önce hiç görmediğiniz bir kiliseyi gezerken bulabilirsiniz kendinizi. Rüyanızdaki gördüğünüz her şey sizin tasarımınızdır ve her şeyi bilebilirsiniz. Bu fikir benim aklıma geldiğinde lisede falandım. Normalde %3'ünü falan kullandığımız söylenen beynimizin, rüyalarda tamamını kullanıyor bilinçaltımız diye düşünmüştüm.


Bir süre sonra da, -daha doğrusu kitap okuma alışkanlığımın geliştiği dönemlerde Tanrı kavramına başka açılardan bakan hatta bazen sorgulayan nitelikte metinler okuduğumda- farklı şekillerde düşünmenin mümkün olduğunu buldum. Dedim ki, rüya gibi düşün. Şu an gördüğüm her şeyi ben uydurdum, sabah okula gittiğimde ders anlatan bir öğretmen olmasını kurguladım ve oradaydı, onu oraya ben yerleştirdim. Öğretmenin derste anlattığı her şeyi ona ben söyletiyorum, tıpkı rüyadakiler gibi. Peki neden bu ben her şeyi bilmiyor o zaman, sınavlardan düşük not almalar falan neden?!  Çünkü böyle olmasını istiyor, her şeyi bilmemem gerektiğini düşünüyorum. Neden çok zengin değilim? Tamam hadi değilim de neden çok zenginler var?

Şöyle cevaplamıştım bu sorularımı: Diyelim, çok beğendiğim bir film var, inanılmaz çok aşırı keyif alıyorum onu izlerken. Ya da bir müzik olsun. İşte bu tarifsiz keyfi almak için böyle bir rüya tasarladım. Tam da o anda, bu zeka seviyesinde, bu maddi imkanlara sahip ve bu tarz kıyafetler tercih ettiğim için o keyfi alıyorum. Onun için rüyamın böyle olması gerekiyor. O an için ne daha zengin olmalıyım, ne de bir tık daha yakışıklı bir hal almalıyım, yoksa denge bozulacak. Atıyorum beş sene sonra da başka bir şeyden aldığım keyif için geçerli olacak o anki ben. Ve buna hayat, hatta kader deniyor.

Aşık olduğum ama benimle ilgilenmeyen kızı, ailemi, okul üniformamı, telefonumu, hepsini ben tasarladım ve yerleştirdim buraya. Daha iyi olamaz mıydı, tabii ki olabilirdi, başkalarında gördüğüm daha iyilerini de ben kurguladım zaten ama o zaman bu ben olmazdım. Peki bu rüyadan uyanabilir miyim?! Bu haliyle, basit bir yaradılış teorisi gibi duruyor di mi..


Evet şimdi film hakkında yazabilirim. İleri psikolojiyle mimari bilgisini birleştiren tipler var filmde. Teknikte boğulmadan hızlı geçiyorum, birinin bilinçaltını ele geçirip, yarattığınız rüyasına girmenizin mümkün olduğu bir ortam. Mesela, müşteri geliyor, "unutmak istediğim anılarım var" diyor. Müşterinin bilinçaltını kullanarak, mimari tasarımını yaptığınız, her detayını kurguladığınız rüyasına giriyorsunuz ve o anıyı yok ediyorsunuz. Müşteri uyandığında sadece rüyasını bile hatırlamadığı bir uykudan uyanıyor ve öyle bir anısı olduğunu unutuyor. Peki tam tersi istenirse, birinin aklına bir fikir gelmesi gibi basit bir şeyi, kendi duygularıymış gibi göstermek gerekirse.. Buna fikir ekimi diyorlar, bir fikrin başlaması, inception..


Rüya içinde rüya diye, zamanında çok konuşuldu film. Çok başarılı bir Nolan Sineması örneği: Felsefesi iç gıdıklayıcı, tekniği göz doldurucu! İnanılmaz bir dünyada, sürükleyici bir aksiyon izletiyor film. Hikayenin yeterince derinliği yokmuş gibi başrol Cobb'un eski eşiyle mücadelesi de filmin dram yönünü yükseltiyor. Size başta anlattığım 'gerçek, aslında rüya olabilir' fikri, filmde de ortalığın karışmasına sebep oluyor..

İyice kavramak için birkaç kez izlenmesi gereken filmlerden belki, zira izledikten sonra kafasının yandığını söyleyenlerin sayısı pek az değildi. imdb.com'un En İyi 250 Film listesinde 14. sırada yer alan, 4 teknik Oscar sahibi -En İyi Film dahil 4 de ödülsüz adaylığı olan- filmin kadrosu da yıldızlar geçidi: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy ve Cillian Murphy.. Muhteşem film..

22 şubat 2018
Oku..

Dunkirk (2017)


Güzel film, evet! Ama sağda solda duyuyorum, "Gelmiş geçmiş en iyi savaş filmi!", "Nolan'ın başyapıtı!" falan.. Yok ebesinin rokkası.. Bak, baya iyi film. Muhteşem sinematografi, ince ince çalışılmış her detay, çok belli; muhteşem sahneler, görseller.. Çok az diyalog altında, fazlasıyla gergin, soğuk ve çaresiz bir bekleyiş. Askerlerin yaşadığı gerilimi, sessizliği, tedirginliği layıkıyla yansıtmak için güzel bir uygulama. Ama en iyi savaş filmi demek, Saving Private Ryan (1998)'ı unutmaktır. Etme!

2. Dünya Savaşı'nda, Fransız kıyılarındaki İngiliz askerleri anlatılıyor. İşler istenildiği gibi gitmemiş, geri dönmeleri gerekiyor. Yaklaşık 400 bin asker, Dunkerque'te tahliye gemilerinin gelmesini, ailelerine, evlerine dönmeyi bekliyorlar. Ama üstlerden gelen emirler çok iç açıcı değil, bir yandan savaş devam ettiği için beklemeleri gerekiyor. Savaş uçaklarının ateşleri altında, sahilde, açıkta, hayatta kalmaları gerekiyor.


Çok az diyalog var, çünkü konuşacak bi şey yok.. Suyun içinde, sandallarda, tek tük gelen gemilere yüklenen yaralılar. Henüz limandan ayrılamadan batan gemiler. Destek için gelen İngiliz uçakları hava sahasını temiz tutmaya çalışıyor; olduğu kadar. Karadan her an gelmesi beklenen düşman askerleri.. Denizde, ufukta bir hareket bekleyen gözler.. Ve müttefik sivil halkın, umut veren desteği..

Güzel hikaye. Güzel anlatım. Christopher Nolan'ın en iyi filmi mi peki?! Tartışılır... Nihayetinde adamın bütün filmleri çok güzel oluyo, en iyisine karar vermek zor! Sonuçta buna en iyi filmi demek Memento (2000)'yu unutmaktır. Etme!

Filmin oyuncularına bi göz atınca, aralardan Mark Rylance, Tom Hardy, Kenneth Branagh, James D'Arcy ve Cillian Murphy isimleri sıyrılıyor. Başrol yok! Bütün roller ufak ufak! Bütün roller çok klas! Etkileyici, güzel, gerçek bir hikaye; Oscar'da anılacağına ne şüphe. Tekrar gündeme gelecektir bu başlık. Saygılar.

27.12.2017
Oku..

Interstellar (2014)


Bazısı çok beğendi, bazısı "Bu ne biçim film" dedi, bu ne biçim film diyenler arasında Fatih Akın falan da vardı. Söz konusu Nolan filmi olunca insanın beklentisi artıyor tabii, sonra da güzel bi film bile yeterli gelmeyebiliyor demek ki. Ama bence gayet yeterli bi filmdi, çok güzeldi. Oscar'da en iyi film kategorisinde yarışmamasına şaştım doğrusu...


2014'ün En İyi Filmleri'ni yazmadan önce küçük bi tarama yaptım bi kaç farklı sitede, derlenmiş listelerde çok farklı sonuçlar çıkmış olmakla beraber herkes bu filmi listesine koymuş. Christopher Nolan, yine kardeşiyle beraber yazdığı hikayede yine derin düşüncelere dalmış, seyirciyi nasıl yakalayacağını bilmiş. Gerçi filmin ilk yarısı biraz sıkıcı geçiyor ama sonra olan oluyor, gerilimi artıyor, merak uyandıran detayları beliriyor.


Günümüzden belirsiz bir zaman sonrada geçen hikayede, insanoğlunun gıda üretim sıkıntısı baş göstermiş, 'malzeme yok ki ekip biçsinler', memleket umudunu mısıra bağlamış, bitki olan mısır.. Eski astronot Cooper, ailesiyle sakin bir hayat yaşarken, yanlışlıkla, yıllar önce kapandığı duyurulan NASA'nın gizli üslerinden birine denk gelip kendini işin içinde buluyor. Meğer NASA kapatılmamış, gizli gizli uzay araştırmalarını sürdürüyormuş, tam da o sırada Mars'a gönderilmek üzere bir gemi hazırlıyorlarmış.

Yeni keşifleri olan warmhole (solucan deliği) ile Mars'a kestirmeden gidecekler. Bu solucan deliklerinde zaman biraz farklı akıyor, bir nevi ışınlanma vazifesi görüyor. Yani -dördüncü mü beşinci mi artık kaçıncı boyutsa- zaman boyutu devreye giriyor. Cooper da eski esaslı pilotlardan olunca hemen giriyor ekibe, amaç: artık kaynakları tükenen Dünya'ya alternatif bir yaşam alanı bulmak.

Warmhole nam-ı diğer Solucan Deliği..

Sürpriz bozmiyim şimdi, bundan sonrası güzel mesele, filmin ikinci yarısı dediğim burda başlıyor. Kızını falan terk edip giden Cooper, zaman kavramının değiştiği bir yolculukla nerden nereye varacak bakın bakalım. Bu arada eskiden astronotlar falan daha popülerdi, çocuklara ilerde ne olmak istedikleri sorulunca astronot denirdi, artık o kadar yok. İlginçtir, son bi kaç senedir Hollywood güzel NASA filmlerini destekleyerek bu alana kaybolan ilgiyi tekrar toplamaya çalışıyo gibi.. bkz.: Gravity (2013)


Ben pek beğendim. Gerek, son dönemin en popüler isimlerinden olan Matthew McConaughey'nin performansı, gerek hikaye, bence baya başarılı. McConaughey, geçen sene Dallas Buyers Club (2013)'la Oscar almıştı hatırlayınız, yine geçtiğimiz senenin sonlarına doğru da 'True Detective' dizisiyle dikkatleri çekti. Hatta Golden Globe'da, bu dizide başrolü paylaştığı Woody Harrelson'la beraber, ikisi birden aday gösterildi en iyi aktör performansı ödülüne, alamadılar ayrı dava, ama baya güzel dizi o da, izleyin bence; her yeni sezonda yeni bir kadro olacağı bilgisi de ilginçtir.


McConaughey'ye eşlik eden isimler Anne Hathaway, Jessica Chastain, Michael Caine, John Lithgow ve Matt Damon.. Damon kötü adam olarak karşımızda, büyük bir rol olmasa da kısa sürede kendinden nefret ettiriyor. Hathaway'in saçları çok tatlı olmuş, Les Miserables (2012)'ten sonra toplamış kendini.


Film, imdb.com top#250 listesinde üst sıralarda ve 5 dalda Oscar için yarışacak. Kategorileri ise; en iyi prodüksiyon tasarımı, film müzikleri, ses miksajı, ses kurgusu ve görsel efekt... Filmin müzikleri etkileyiciydi, Hans Zimmer yapmış, kendisi Nolan'ın çoğu filmi ve diğer bir sürü filmde çalışmış ama en bilinen işi Pirates of the Caribbean'ın efsane müzikleri... The Leon King (1994)'le de Oscar kazanmış zamanında.

Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

11.02.15
Oku..

Man of Steel (2013)


Baştan başlanan, yeni bir Superman hikayesi. Dark Knight serisiyle Batman'i adam eden Nolan, bu sefer de hikaye oluşturma kısmında Superman'e el atıyor. Goyer'le beraber hazırladıkları senaryoyu 300 (2006)'ün yönetmeni Zack Snyder'a emanet ediyorlar. David S. Goyer, edebiyat uyarlaması Jumper ve Marvel'in çizgi romanlarından derlenen Blade serisinin senaryolarını yazan adam. Dark Knight'larla beraber DC'ye transfer olmuş belli ki, Superman'in de devam filmlerini yazıyor görünüyor şu sıralar. Bu arada hatırlatmakta fayda var, sonraki film Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'de, Dark Knight serisinden bağımsız, yeni bir Batman yaratılıyor. Ve bunların devamı da Justice League (2017)'e bağlanacak.


Kripton gezegeni, enerji kaynaklarının hunharca kullanılması sonucu yok olmanın eşiğine gelmiştir. Yönetici bilim adamlarından olan Jor-El (Russell Crowe), duruma el koymayı düşünür ama başarılı olamaz. Tek çare olarak, yok olacak olan gezegenin önemli bir parçasıyla beraber oğlu Kar-El (Henry Cavill)'in, o an en gönderilebilir olan 'Dünya'ya nakli için karısına talimat verir. Bu duruma karşı koymaya çalışan, Kripton'un askeri lideri General Zod (Michael Shannon), çocuğun gönderilmesine engel olamaz ama o sinirle aileyi yok eder. Bu davranışı sonucu adamlarıyla beraber askıya alınırlar ve gezegen yok olurken hayatta kalırlar bi şekil. General Zod, yıllar sonra Kar-El'in yerini tespit eder ve gezegenini tekrar yaratmak için o önemli parçanın peşine düşer.


Jonathan-Martha Kent (Kevin Costner-Diane Lane) çiftinin çiftliğine düşen kapsülden çıkan bebek, tanrının bir lütfudur ve artık kendi çocuklarıdır, adı da Clark'tır, Clark Kent.
Farklı olduğunun farkındadır ama toplumdan dışlanmamak için, babasının da önerisiyle bazı şeyleri oluruna bırakması gerekir. Bu babasının ölümünü izlemesine sebep olur. Acayip ipuçlarının peşine düşen ödüllü gazeteci Lois Lane (Amy Adams), patronu Perry White (Laurence Fishburne)'ın dediği gibi 'Bu işin peşini bırakmalıdır'. Olaylar gelişir.

Aslında vasat bir ilk film. Çünkü alıştık biz süper kahraman filmlerinin ilklerinin çok güzel olmasına. Yedi verdim ben. Kadro çok güzel ama. Bi de göğsündeki 'S' sembolüne yükledikleri anlamı çok beğendim, öyle bir hikayeye ihtiyacı vardı bence. Ama filmin beni çok sarmaması herhalde karakterden kaynaklı. Çok sevmem Süpermen'i, bizden değildir çünkü o. Çok Amerikan yahu, bi de uzaylı olacak.. Kaptan Amerika bile bu kadar Amerikalı değil yani :)


Kadrodaki krallardan Russell Crowe, bu aralar, ilk yönetmenliğini yapacağı Çanakkale Savaşı filmi The Water Diviner (2014) için ülkemizde çok takıldığından, ayrı bi sempatim var ona karşı. Normalde de severdim de bu aralar daha çok seviyorum. Yönetmenlikte görece daha deneyimli olan Kevin Costner, en son Open Range (2003)'i yönetmişti. Başrolümüz Henry Cavill ise Immortals (2011)'taki rolüyle tanındı. Ve Amy Adams, aşırı tatlı olduğu konusunda çok kararlı olduğum bir kadın. Bu arada Adams, Akademi üyesiymiş. Hani Oscar'ın sahiplerine karar veren kişiler var ya, onlardanmış.. Daha çok sevip saygı duydum..

22.10.2013
Oku..

The Dark Knight Rises (2012)


Filmin gösterime girmesinin üstünden 4 aydan fazla zaman geçti ama ben henüz izleyebildim. DVD'sinin çıkmasını bekledim ben de; tabii DVD ile beraber gelen torrentin. Christopher Nolan'ın yönetip Christian Bale'in oynadığı Kara Şövalye üçlemesinin son filmi..


Muhteşem The Dark Knight (2008) filminin sonunda Batman, Gotham'ın ihtiyacı olan 'suçlanacak biri' kimliğiyle kayıplara karışmış; Bruce da halkın huzuru için inzivaya çekilmişti. Aradan 8 yıl geçmiş, sıkıntılar birikmiş. Wayne Şirketi iflasın eşiğine gelmiş, odasından dışarı çıkmayan Bruce, elden ayaktan düşmüştür. Ancak eski düşmanı ve hocası olan Ra's Al Ghul'un hediyesi Bane (Tom Hardy), Gotham'ı yok etmeye çalışmaktadır. Biricik Gothamcığı tehdit altında olan Wayne, Kara Şövalye'yi uykusundan uyandırır. Ancak paslanmış bir Batman, Bane'in başlarında olduğu paralı asker ordusuyla kolay başa çıkamayacaktır. Yakınlarda tanıştığı kedi/sincap karışımı, sevimli -bir o kadar da yırtıcı- hırsız Selina (Anne Hathaway) ile güçlerini birleştirmek ister. Selina, Batman'i satışa getirir: Bane ilk raundu kazanır.


Tam olarak nerede olduğunu anlamadığım bir zindandan firar edip hemencecik Gotham'a, aksiyonun göbeğine geri dönen Wayne; ekibi toplayıp -ki az önce kendisine kazık atan Selina dahil- Bane'in karşısına dikilir. O aksiyonun arasında dedektifliğe terfi eden Blake'e (J. Gordon-Levitt), çocukları kurtarma gibi kutsal bir görev verilir. Varlığı yokluğu bir olan Miranda (Marion Cotillard), Ra's Al Ghul'un kızı ve Bane'in aşığı çıkar. Ve filmin başından beri esaslı bir kötü adam olan Bane'in aslında çılgın bir romantik olduğu gerçeği çok pis karizmasını çizdirir. Bu arada acısını dindirmek için sürekli takmak zorunda kaldığı maskesi çok seksi. Finalde kötü adamlardan kurtulup, şehrini korumak için durdurulması imkansız bir bombayı peşine takarak ufukta kaybolan bir Batman..


Gotham'dan uzakta parlak bir patlama;
Gerçek adının Robin olduğunu öğrendiğimiz ve Wayne'in evine el koyan bir Blake;
Mutlu bir çift olarak Selina-Bruce; romantik bir Avrupa şehrinde..

Seri olarak düşünüldüğünde harika bir üçleme ancak bize zamanında The Dark Knight (2008) izleten Nolan bu film için beklentilerimizi yükseltmişti. Ama yine de baya iyi..
İşi bilgisayara, efekte çok bırakmayıp her şeyi gerçek yapan (silahlar, araçlar, kostüm..); 3D teknolojisinden uzak durup göz boyamak yerine göze hoş gelecek bir dünya yaratıp IMAX (çok HD) kameralarla gerçek bir dünya sunan klasik bir Nolan işte.


Her zaman söyledim yine söylerim, Nolan, Batman'in çizilen karizmasını toparladı bu seriyle. Burton'ın da Schumacher'in de eline verdi. Batman hikayesi öyle çekilmez böyle çekilir dedi. Bakalım Snyder n'apacak..

18.11.2012
Oku..

Christopher Nolan Sineması


Amcası oyunculukla uğraşan Christopher, küçük yaştan beri bu film işlerini çok ilgi çekici bulmuş ve daha 7 yaşındayken babasının kamerasıyla kısa filmler çekmeye başlamış. Okumayı öğrenir öğrenmez çizgi romanlara dadanan ve bir Batman hayranı olan bu çocuğun kısa filmleri de böyle gerçeküstücü türde olmuş. 

Yıllar geçiyor, Nolan'ın Londra'daki evine hırsız giriyor ve Nolan hırsızların hayatlarını düşünmeye başlıyor. Bu konuyla ilgili bir hikaye yazıp filme çekmeye karar veriyor. Gayet başarılı bir ilk film olan orta metraj klasmanındaki Following (1998), hikayeyi anlatış tarzıyla dikkat çekiyor. Nitekim bundan sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmi Memento (2000) da kurgusuyla ön plana çıkan aksiyon-gerilim türünde bir film oluyor. Yani ilk filmlerinden itibaren elindeki hikayeyi farklı bir yolla anlatmayı becerebiliyor. Memento'nun senaryosu, kardeşi Jonathan Nolan'ın hikayesinden uyarlanıyor, sinema tarihi için de önemli bir yerde duran filmlerden oluyor.

Insomnia (2002), Nolan'ın, Al Pacino ve Robin Williams gibi isimlerle çalıştığı bir Norveç filminin yeniden çekilmiş hali, gerilimi güzel bir polisiye ama insan soruyor tabii, aynı film 97'de çekilmiş zaten çok eski de değil neden bir daha çektin? Aynı soruyu The Girl With The Dragon Tattoo (2012) ile aynı işi yapan Fincher'a da sordum; ikisi de cevap vermedi.

İngiliz yönetmenin Batman sevdasını herkes bilir, ilk filmi Following (1998)'in bir sahnesinde yakaladım ama tabii benden önce bunu fark edenler de olmuş; bir sonraki filmi Memento (2000)'da da varmış Batman logolu bir sahne, onu da bir yerde okuyunca fark ettim:

Following (1998)

Memento (2000)

Yaptığı bu iki üç film ona kariyeri için kolay kolay kapanmayacak kapılar açıyor. Çok büyük bütçeli filmler dönemi başlıyor ve Nolan bu eğlenceli dönemin keyfini sürüyor. Çocukluğundan beri hayranı olduğu Batman'in filmini çekecek olgunluğa eriştiği bu zamanlar, tam da Batman'in sinemada karizma çizdirdiği döneme denk geliyor. Hikayeyi en baştan anlatarak, adeta hayallerini gerçekleştiriyor. Christian Bale'li Batman Begins (2005) çok beğeniliyor, işte biz bu karakteri böyle izlemek istiyoruz deniyor. Chris, varını yoğunu bütün hayatını veriyor bu filme, efekt kullanımını minimumda tutup filmdeki bütün fantastik dekor ve araçları gerçekten yaptırıyor ve haliyle çok daha öz güvenli bir film ortaya çıkıyor. Kendini tatmin ettiği çok açık olan bu filme harcanan bütçenin, şimdiye kadarki bütün Batman filmlerinin toplamından fazla olduğu düşünülüyor. Filmin görüntü yönetmeni Wally Pfister, o seneki Oscar'da En İyi Sinematografi ödülüne aday gösteriliyor. 

Filmin başarısı tabii ki devam filmleri için herkesin ağzını sulandırıyor. Ama bu arada, önceden üzerine çalışıldığı açık olan, Christopher Priest'in romanından abi-kardeş uyarladıkları senaryoyla The Prestige (2006)'i yönetiyor. Christian Bale, Hugh Jackman, Scarlett Johansson gibi isimlerin kadrolaştığı film, sihirbazlık dünyasından güzel bir drama sunuyor, çok beğeniliyor. 

Batman'le arayı soğutmadan, kardeşi Jonathan'la hemen devam filminin senaryosunu yazmaya başlıyorlar. The Dark Knight (2008), özellikle kötü karakteri Joker'i çok sevdirmesiyle dikkat çeken, sinema tarihinin en etkili çizgi roman uyarlaması oluyor. Çoğu teknik kategori olmak üzere 8 dalda Oscar'a aday olan bu film, En İyi Ses Kurgusu ve Joker rolüyle Heath Ledger, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazanıyor. Efsaneleşen performansının ardından gelen Ledger'ın vefatı, filmlerini izleyen herkesi etkilemişti, bu filmdeki başarısıyla kazandığı Oscar'ı sahnede ailesi almıştı.


Nolan'ın senaryosu üzerine uzun zamandır çalıştığını açıkladığı Inception (2010), rüyalarımızın aslında ne acayip şeyler olduğunu anlatıyor, muhteşem teknik beceri ve görseliyle izleyen herkesin beğenisini kazanan film, tabii ki ödüle boğuluyor. En İyi Film ve En İyi Senaryo dahil 8 dalda Oscar'a aday gösterilen bu film, 4 Oscar sahibi oluyor. Nolan da böyle bir adamım ben, ne yaparsam ağzınız açık kalır işte dercesine, sette savurduğu yüksek yapım bütçeleriyle şov yapıyor... Ama her filmiyle imdb top#250'ye üst sıralardan girdiği için hiç kimsenin sesi çıkmıyor...

Üçüncü devam olan The Dark Knight Rises (2012) ise tam bir seri kapanış filmi oluyor. Yapım anlamında ilk ikisinden aşağı kalır yanı olmadan, final hikayesi olmanın ağırlığıyla kendini sevdiriyor.  Artık Batman filmlerine çok farklı gözle bakıyoruz bu seri sayesinde. DC Comics, Nolan'ı bulmuşken bırakmıyor, bir diğer sinemada karizması çizik karakteri olan Superman'in yeni filmi, yönetmeni Zack Snyder olan Man of Steel (2013)'in yazarı olarak ekipte bulunmasını sağlıyor. DC tam toparlanıyor derken Man of Steel (2013)'in devam filmlerini yapmaya ve bir de bunlara Batman'i dahil etmeye karar verdikleri için Batman sonunda yine bozdu demeye başlıyoruz. İşin acayibi Nolan da hepsinde yapımcı, Batman'in çöküşüne yardım ediyor resmen...

Interstellar (2014) ise Nolan'ın Inception (2010)'dan sonra beynimizi yakmaya kast ettiği bir film oluyor, yine yapacağını yapıyor, o solucan deliği senin, bu paralel evren benim, akli dengemizle oynuyor. Film, Oscar'da 5 teknik adaylıktan birini ödüle çeviriyor, senenin En İyi Görsel Efektli filmi seçiliyor. Bundan sonraki yazıp yönettiği Dunkirk (2017) ise, kategori olarak bir savaş filmi... İngiliz milliyetçi damarı tutmuş, tarihe düşülen notları derleyip mükemmel sinematografiyle bizlere sunmaya karar vermiş. En İyi Film dahil 8 dalda Oscar adaylığı 3 teknik ödülle sonuçlandı. En iyi film seçilecek diye çok korktuğumu, çok sağlam aday olduğunu hatırlatmak isterim.

Memento (2000)'dan Dunkirk (2017)'e kadar 9 film saydım size, 10. filmi Tenet (2020)'e geldik, bakın ne oldu şimdi?! Sen böyle dillere destan bir kariyer yap, pandemi döneminde insanların uzun süre sonra sinemaya gidebilme fırsatı doğduğunda basın açıklamanda "Bütün dünyanın sinemaya geri dönüşü bu film olacak!" de, yine tut hayvan gibi bir bütçe çıkar yapıma, uçak falan patlak sırf keyfine, çok da bi acayip konu bul... Ama bir devamlılık gibi, karakterlerin karar alma mekanizmalarında tutarsızlık gibi saçma sapan yerlerden patla... Film zaten anlaşılmıyor, buna hazırdık hepimiz, önceki filmlerini izleyen kimse anlaşılması kolay bir film beklemiyordu zaten.. Ancak filmin içindeki unsurların bile hikayeyi anlamadığını, hatta karara varıp mantıksız bulduğunu hissettim ben izlerken... Oyuncular çok kötü diyemiyorum çünkü senaryo gerçekten çok kötü! Kötü adamın dünyanın sonunu getirecek bir planı olması basitliğinde bir olay, tam şekillenmemiş bir zamanda geri gidebilme temasının esiri olmuş. Buradan Tarantino'ya sesleneyim bari, böyle bir 10. film yapacaksan bozuşuruz!

Bu arada tabii ki her iyi yönetmenin arada bir tırt filmler yapma lüksü vardır, hepimiz insanız! Ama sen Nolan'sın lan, n'apıyosun?!

12 Mayıs 2012 güncelleme Ağustos 2015 güncelleme Aralık 2020
Oku..

Insomnia (2002)


2002 yapımı Christopher Nolan yönetmindeki Insomnia (2002) adını, başrolü Dedektif Dormer'ın (Al Pacino) hastalığından alır. İnsomnia, bir çeşit uyuyamama hastalığıdır. Dormer, pek de hoşlanmadığı ortağı Eckhart (Martin Donovan) ile beraber genç bir kızın cinayet davasını çözmeye çalışır. Filmin giriş sahnesinden nerdeyse son sahnesine kadar bize, Dormer'ın uykusuzluk çektiğini gösterebilmek için Nolan'ın çabası muhteşem. Sürekli bi kan damlasının, kumaşın ipliğinde yayılışının çok yakın çekimi gösteriliyor mesela. :)


Film genel olarak tam bir polisiye-gerilim tadında geçiyor, gayet soğuk sahneler. Yalnız filmde en sevdiğim hatta uzun süre aklımdan çıkmaycağını düşündüğüm sahne: kayalıklarla dolu nehir kıyısında, sisin içinde bir grup polisin katili kovalamacası. Koşmak hatta yürümek bile zorken o zeminde bir de sisin görüşü zorlaştırması güzel bir gerilim. Orada bir polisin vurulacağı belliydi gerçi ama iki polis vurulunca bi şaşırdım.. Neyse, vurulan bir polisin Eckhart olması ve vuran kişinin de Dorner olması işleri karıştırıyo tabii. Bu arada katilimiz Walter Finch (Robin Williams) de bu kazaya tanıklık eder ve işler biraz daha enteresanlaşır. Her dedektif filminde olduğu gibi bu filmde de olayı sessiz sakin çözmeye çalışan bi çaylağımız var: Ellie Burr (Hilary Swank)..


Film güzel. Nolan'ı burdan takdir ediyor, bu filmden iki sene önce yaptığı Memento (2000)'yu aradığımı bildirmek istiyorum. Zaten film hakkında okurken daha önce Norveç'te çekilmiş olduğunu, bunun bir Hollywood uyarlaması olduğunu öğrendim. Yani zaten çok değerli bi iş değil.. Ne Memento (2000)'su..

Filmi izlerken, uyku problemini gördükçe aklıma Fight Club (1999) geldi durdu. Nasıl yer ettiyse bende artık, halisünasyon falan deyince hemen Fight Club (1999) geliyo aklıma.

Şubat 2011 / İskenderun
Oku..