Ford v Ferrari (2019)



Adı biraz pazarlama tekniği, hikayede aslında Ken Miles v Hayat mücadelesi ön planda. Ford ile Ferrari'nin yarışı da var tabii ortada ama asıl Ken'in patronlarla, kapitalizmle mücadelesi önemli. Ama tabii bilinen iki ismi çarpıştırmak her zaman daha çok seyirci çeker.

Gerçi isme çok da haksızlık etmemek için Ferrari ile Ford kapışması da güzel verilmiş, tam kararında, Ken'in önüne geçmiyor anlatımda. Hayatta zaten yeterince önündelermiş adamın.


Dünya otomobil devi Amerikan Ford'un satışları biraz kötü gidince, patron Henry Ford Junior çözüm yolu arıyor. Satış departmanından bir ses, İtalyan Ferrari'yi örnek almalıyız, adamların ismi zafer kelimesiyle eş anlamlı oldu, biz de bu yolu izlemeliyiz, yarış arabası yapalım diyorlar. Kolay değil tabii. O zaman Ferrari'yi satın alalım diyorlar. Enzo vermiyor. O zaman napıp edip Ferrari'yi piste gömelim diyorlar. Buradan sonra Ken'in hikayesi başlıyor.

Ford şirketi önce popüler eski yarışçı Carroll Shelby'ye ulaşıyor. O da hemen bir ekip toplamak istiyor. İlk aklına gelen, efsane tamirci Ken Miles. Ken, ufak tefek yarışları hep kazanıyor ama bu aile geçindirmeye yetmiyor. O da bırakıyor yarışçılığı, tamirci oluyor. Shelby onu tekrar oyuna dahil etmeye çalışıyor ve bu çok da zor olmuyor. Shelby Ferrari'yi yenmek için Ken'e ihtiyaçları olduğunu biliyor ama Ford'un pazarlama departmanı markayı temsil etmesi için uygun bir karakteri olmadığını düşündüklerinden Ken'i istemiyorlar. Ama Ken'siz de yapamıyorlar.

Ken'inki çok ilginç bir başarı hikayesi. Adamın başarıları bir şekilde görmezden geliniyor. Sürpriz sonlu...


Christian Bale, Ken'e hayat verirken, Matt Damon da Shelby'yi canlandırıyor. İlk bakışta rakip gibi durabilirler ama aynı tarafta oynuyorlar. Herkes, Ferrari'ye karşı oynuyor yani. James Mangold yönetimindeki filme puanım 7/10. Temposu çok güzel, aşırı heyecanlı ama bu tarz onlarca film izlediğimiz için çok özelliksiz geliyor artık. Bir de bu yarışçıların hikayeleri hep aynı gibi, sadece finali farklı galiba hepsinin. Ama Ford-Ferrari Savaşı güzel bir seyir zevki sunuyor.

4 Ocak 2020
Oku..

Exodus: Gods and Kings (2014)


Exodus'un ne olduğuyla başlayayım. Tanah (İncil'e göre Eski Ahit), Tevrat ve Zebur olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Zebur, Davud'la; sonrasında Tevrat da, Musa'yla ortaya çıkmıştı. 'Çıkış' manasına gelen Exodus ise beş bölümden oluşan Tevrat'ın ilk bölümüne verilen isim: Musa'nın, İbranileri köle oldukları Mısır'dan kurtarmasını ve On Emir'in hazırlanışını anlatıyor. Ridley Scott yönetimindeki film de tam olarak bunu anlatıyor. Mısır'ın Tanrıları ve Kralları başrolde.

Doğar doğmaz öldürülen İbrani çocuklardan olmasınlar diye, Nil'e bir sepetle salınan ve böylece hayatları meçhule bırakılan iki kardeşi bulan saray eşrafından bir kadın, dönemin firavunun kız kardeşi. Firavunun yeğeni olarak büyüyen Musa, aslı yanlış bilinen bir Mısır komutanıdır yani. Babası öldüğünde Firavunluk unvanını devralan Ramses, çok geçmeden Musa'nın İbrani kökenlerinden haberdar olur ve can kardeşi kuzeniyle bozuşur. Sürgün edilen Musa, bir dağ başında Allah'ın habercisi olan bir çocuk görür. Sadece Musa'ya görünen çocuk biraz hayal kırıklığına uğramıştır. Der ki: "Sen orada yardıma ihtiyacı olan, zulüm gören İbranileri kurtarmalıydın." Konuşurlar, tartışırlar ve sonunda Musa, Ramses'e köleleri bırakmasını söylemek için geri döner Mısır'a. Tabii ki olumlu bir cevap alamaz ve savaş başlar. Kölelerin Mısır'dan kaçışına doğa da yardımcı olacaktır. Hani salgın hastalıklar, Kızıldeniz'i yarmalar falan..


Görsel efektlere tam hayran kalacak oluyorum saçma bi sahne geliyo, kostüm falan tam takdir edicem Musa çok alakasız bi yerde çuval giyiyo birden.. Hani böyle hayranlıkla izlemek istiyorum bi yolunu bulup ucuz Hollywood numaraları çekiyolar. Kategorisinde Marvel egemenliği olan Interstellar (2014)'ın En İyi Görsel Efekt Oscar'ı aldığı sene bu filmin hiç anılmaması takdire şayan. Bravo Akademi!

Filmin kadrosu efsane yalnız: Christian Bale, Joel Edgerton, John Turturro, Maria Valverde, Sigourney Weaver, Ben Kingsley, Hiam Abbass, Indira Varma ve Golshifteh Farahani. Puanım 7. Ridley Usta, 2012'de vefat eden meslektaşı ve kardeşi Tony Scott'a ithaf etmiş filmi. Nur içinde..

13 mart 2018
Oku..

The Big Short (2015)


Baya güzel film.. Ancak çok hızlı ve bol replikli sahnelerin çokluğu yüzünden altyazı okumayı sevmeyenlerin dil öğrenmesi gereken bi film..
Will Ferrell'ın yönetmeni olarak bildiğim Adam McKay'in (Step Brothers (2008), Anchorman serisi, vb Ferrell filmleri kastıyla - beş uzun metrajı var beşinde de Ferrell başrolde) idaresindeki film gazeteci yazar Michael Lewis'in 2010'da basılan kitabından uyarlanmış. Kitap olarak pek ilgi görmeyen bu gerçek hikaye 2015'in en iyi filmleri arasında sayılıyor..

Bundan on sene öncesi, 2005-06, Mortgage sisteminin altın çağı neredeyse.. Neydi Mortgage, bi ev alıyorsun ama paran yok, kira öder gibi kredi çekip kredi ödüyorsun.. Ev alacam dediğin için düşük faizli, kolaylıklı kredi akıtıyo bankalar.. Çok tuttu, önce Amerika sonra bütün dünya; biz de çok sevdik.. Millet ev sahibi oldu, bankalar güzel güzel faizlerini alıyolardı ufaktan.. Bankacılığa can geldi resmen.. Coştukça coşuldu.. Herkes çok mutluydu..


Michael Burry adındaki bir matematik dehası, çalıştığı bankanın gizli gücü, patron buna bi bina vermiş kendi özerk şirketi gibi, yatırım araştırmaları yapıyor.. Burry araştırma yaparken şunu fark ediyor: Millet Mortgage için çok kredi çekiyor ve ödemeler gecikmeli yatıyor.. Bu durumu biraz daha inceleyip, aylardır aynı durumda onlarca müşterisi olduğunu fark ediyor.. Çünkü bankalar artık hiç sorgulamadan kredi veriyor.. Çaktırmadan birçok bankayı dolaşıp Mortgage durumlarının patlamasına karşı sistemi sigortalatmak istiyor.. Sigortacılar Mortgage'a hiçbir şey olmayacağına o kadar inanıyor ki, onlara verilen sigorta pirimi havadan gelen para demek oluyor..


Jared Vennett, genç borsacı, tesadüfen öğrendiği Burry'nin bu hareketinden kıllanıp olayı araştırıyor. Sonra bu fikri, büyük bir bankanın sigorta ayağı olan Mark Baum'un şirketinde pazarlıyor, başta inandırmakta zorluk çekse de durum kavranıyor.. Ve yine durumu tesadüfen öğrenen iki genç, durumu fırsata çevirmek için eski bir ustaya, Ben Rickert'a gidiyor.. Burry'nin başlattığı bu zincirde sadece bir avuç insan gerçekleri görüp, paçayı kurtarmaya çalışıyor.. Kapitalizm çökecek mi? Bilmem çöktü mü sizce, 2008'di galiba, global kriz.. Hah işte, onu anlatıyor.. N'oldu da kriz çıktı o dönem..


Baya etkileyici, çok ilginç ama yorucu bir film.. Karakterler zaten deli: Burry, asosyal, uyumsuz, delinin teki; Vennett, çılgın çocuk; Baum, insanlığa öfkeli, huysuz, patavatsız; Rickert, ben bu dünyayı kurtaramam deyip organik gıdaya vermiş kendini.. Filmde bazı şeyler çok anlaşılmıyor diye, daha dikkatli dinlememiz gereken yerlerde Margot Robbie ve Selena Gomez canlı bağlandılar ve mevzuyu örneklerle anlatıp gittiler.. Bu arada bizim delileri sırasıyla Christian Bale, Ryan Gosling, Steve Carell ve Brad Pitt oynuyor, (afişteki yazıları okuyamayan için).. Bir de küçük rollerle kadroyu şenlendiren güzel kadınlar var: Shauna Rappold, Marisa Tomei, Heighlen Boyd ve Karen Gillan..


Son birkaç filmdir huysuz, sevimsiz adamı oynayan ve harikalar yaratan Carell olmasa da Bale En İyi Yardımcı Aktör dalında Oscar adayı.. Film ayrıca, En İyi Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo ve Kurgu kategorilerinden aday gösterildi. Komple adaylar için: 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim..
Kurgusuyla gerçekten iddialı olan film, ister istemez The Wolf of Wall Street (2013)'le kıyasa sokuluyo, çünkü ikisi de aynı sistemi farklı uçlardan tutmuş yapımlar; üstelik görüntü kurguları da benzerlik gösteriyor.. Hangisi daha iyi diye sorun bi bana: The Big Short (2015).. 8/10..

170116
Oku..

Public Enemies (2009)


Film, eski FBI ajanı Bryan Burrough'un 1933'te sunduğu -sonradan kitaplaşan- makalesinden yani gerçek bir hikayeden esinle The Insider (1999)'ın yönetmeni Michael Mann tarafından çekilmiş.. Avrupa'nın, özellikle Fransa'nın en aydınlanmış dönemlerinin Amerika'da ters teptiği zamanlar, 20'ler, 30'lar.. Alkol yasağı kaçakçılığı, işsizlik soygunları beraberinde getiriyor oralarda..


Halk Düşmanları diye sunulan tipler, John Dillinger ve çetesi.. Bu adamlar işi o kadar abartmış ki artık polis teşkilatı sadece bu çete için ayrı büro kurmuş, yurdun dört bir yanından becerikli dedektifler toplanmış.. Hepsinin hedefi John Dillinger.. Bu adam, elli dolarlık bir market soygunuyla -ilk işiyle- yakalandığında on yıl hapis yatmış.. Bu duruma çok içerleyip çıktığında nam salan bi banka soyguncusu olmuş.. Çetesini çok zekice idare etmesi sayesinde her içeri girdiğinde kaçmayı başarmış.. Her yere adam yerleştirme becerisinin en meşhur örneklerinden..


John hapisten yeni kaçtığı bi dönem arkadaşlarıyla eğlenmeye gittiği barda bi kızla tanışıyor ve aşık oluyor.. Sıradan bi aşk hikayesinden ziyade, bir kaçağın, işini engellemeden sevdiği kadını koruyabilme çabasını izliyoruz.. Sonra baya çatışma sahneleri de var, mafya filmi neticede diye.. Nerdeyse klasik baba filmlerinden diyebiliriz.. Baba filmi derken, bildiğiniz, evdeki baba..


Çok öyle ahım şahım bi film değil, idare eder.. Avantajı muhteşem oyuncu kadrosu, güzel güzel tripler izleyebilme olanağı.. Johnny Depp, Marion Cotillard ve Christian Bale.. Film hiçbirinin en iyi filmlerinden değil ama idare eder işte dediğim gibi.. Bu üç muhteşem isme, diğer birçok isimle beraber küçük rollerle Channing Tatum, Leelee Sobieski ve Carey Mulligan eşlik ediyor..

30.10.15
Oku..

American Hustle (2013)


Amy Adams'ın kadroda olduğu belli olduğu günden beri yani yaklaşık bir senedir izlenecekler listemde zaten film. Yakın zamanda da Oscar münasebetiyle çok konuşulur oldu ve 10 dalda aday gösterildi heykele. Geçen sene Silver Linings Playbook (2012) ile çok beğenilen yönetmen David O. Russell ve oyuncuları Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence bu filmde de biraradalar.


Başrolde Christian Bale'i izlediğimiz filmde Jeremy Renner da tatlı bir rol üstlenmiş. Popüler ve başarılı bir yönetmenin daha popüler ve başarılı 5 yıldızla giriştiği senaryoyu, yönetmenle beraber yazan Eric Warren Singer daha önce Türkiye'de çekilen Hollywood filmlerinden The International (2009)'ı yazmış.

Gerçek bir hikayeden yola çıkılan senaryo, genelde suç-dram tarzı çevresinde gezinse de mizah dilini çok iyi kullanmış.. Benim film hakkında tek negatif görüşüm, her zaman olmayan ama olduğu sahnelerde hikayeden kopmama sebep olan gereksiz kamera hareketleri hakkında olacak. O hareketler de mizah gibi yerinde ve kararında kullanılsa çok daha şık bir film olabilirdi ama bu haliyle de zaten benden 8/10 puan almayı başardı. Oyunculuklar konusunda ise çok konuşmaya gerek yok, hepsi çok başarılı; hatta Amy Adams dururken Jennifer Lawrence'i övmek istemezdim ama gerçekten çok iyiydi. Golden Globe'da zaten en iyi film, en iyi aktör/aktris, en iyi yardımcı aktör/aktris, en iyi yönetmen falan ne varsa aday gösterilip filme ve kadınlara ödül kazandırıldı. Oscar'da da adaylıklarının kuvvetli olduğu görülebilir. Ama nedense 'en iyi film'i almasın istiyorum, galiba kamera hareketleri yüzünden ama 'en iyi senaryo'nun başkasına gitmesine de gönlüm razı olmaz hani. Gerçi daha izlemediğim filmler var ama..


Bu arada filmin konusu: Evvel zaman önce Irving Rosenfeld isimli Amerikalı, sanat eseri kaçakçılığı, tefecilik gibi türlü düzenbazlık peşinde olan bir adammış ve bunun taş bir partneri varmış aynı zamanda sevgilisi olan. Düzenbaz, partneri, deli karısı ve evlatlık çocuğuyla düzenli bir hayat yaşarlarken, bir FBI ajanı bunlara bir oyun yapıp yakalıyor. FBI, daha büyük balık olan mafya liderleri ve rüşvetçi politikacıları yakalamak için bu ikiliyle ortak çalışmaya başlıyor. Bundan sonrası yer yer gerilim, yer yer dram, yer yer mizah. Hatta bir yer de Robert de Niro.


Bu arada Christian Bale de aşırı şekillenebilir vücuduyla yine hayranlık bırakarak göbekli bir adama dönüşmüş, kesin bir iki ay sonra fit bir şekilde başka bir yerde görünür. Biz de yine çok şaşırırız.

22.01.2014
Oku..

Terminator BoxSet


Çok öncelerden beri zaman zaman tv'de denk gelip birkaç sahnesini izlediğim fakat konusu hakkında pek bir fikrim olmayan seride aklımda kalanlar: suratının yarısı robot yarısı Schwarzenegger bir tür var ve bu tür bazen çıplak vaziyette yere çömelmiş poz veriyor. Buydu Terminator denince aklıma gelen. Benim durumumda olanlar için verimli bir yazı olacaktır..

James Cameron'ın kariyerinin başları sayılabilecek bir dönemde tasarlayıp hayata geçirdiği bir projedir. İlk iki filmin senaryosunu da yazmıştır yönetmenliğini de yapmıştır. Cameron, ilk yaratım aşamasında Gale Anne Hurd'la beraber çalışmış..


The Terminator (1984), gelecekte başlıyor.. Bir nükleer savaş sonrası, direnişe geçen insan topluluğunun önüne geçmek isteyen makinelerin, geçmişe gidip -yani film çekildiği zaman ki günümüze- direniş lideri John Connor'ın doğumunu engellemek için annesi Sarah Conner'ı yok etmek istemesini anlatıyor. Yani şöyle, makinelerle insanlar savaş halinde.. İnsanların bi komutanı gibi bi şey var başlarında.. Makineler de geçmişe gidip bu komutanın dünyaya gelmesini engelleyip yeni bir gelecek yaratmak peşinde.. Yok edici olarak gönderilen 'Terminator', robot iskeletin üstüne insansı bir deriyle kamufle olmuş ölüm makinesidir.
Bir de Sarah'yı korumak için gelecekten Kyle Reese gelir ki o da filmin felsefesidir. Biri gelecekten gelip olaylara müdahale edip bir şeylerin değişmesine sebep oluyorsa kaderi kendisi yazıyordur ama belki kader aslında odur ve öyle olması gerektiği için olmuştur falan.


Terminator'ü, body sporuyla iştigal ederken film yıldızı olan Arnold Schwarzenegger oynuyor. Yani bu piyasaya girmeden önce vücut geliştirmeci.. Bi de biliyorsunuz kendisi 2011 yılında yerini Jerry Brown'a bırakana kadar 8 sene boyunca California Eyaletinin Valisi idi. Yukardaki makineyi giydirince Arnold oluyo..

Hikayenin kendi içindeki tutarsızlığı, efektler, oyunculuklar kötü.. Hele o Sarah Conner'ın saçı ne öyle, zamanında moda ama şu an baya görüntü kirliliği.. İlk film için çok zayıftı bence, hikaye ve teknik anlamda.. Ama tabii ki bu benim yorumum; sonuçta imdb.com'da top250 #208 bir filmden bahsediyoruz. Arnold Schwarzenegger, Michael Biehn ve Linda Hamilton oynuyor..


İkinci film Terminator 2: Judgment Day (1991)'de ergen John Conner ve akıl hastanesindeki Sarah Conner var. Bu sefer Conner'ları yok etmek için önceki Terminator'ün gelişmiş modeli 'sıvı-metal adam' geliyor. Terminator ise yeniden programlanıp bu sefer yok etmeye değil korumaya gönderiliyor. Ve bence bu sefer olay örgüsü, oyunculuklar, görsel.. Her şey çok daha güzel olmuş ilk filmden ki bence serinin de en güzel filmi. top250 #40 olarak da farkını koyuyor zaten. Yetmezmiş gibi o sene Oscar'da 6 adaylıktan 4 ödül çıkarmış. Bir devam filmi için muazzam başarı..
Arnold Schwarzenegger, Edward Furlong, Linda Hamilton ve Robert Patrick oynuyor..


Yönetmenliğe Jonathan Mostow'ın geçtiği Terminator 3: Rise of the Machines (2003), adı üstünde makinelerin yükselmesini engelleyememeyi konu ediyor. Terminator, bu filmde de koruyucu rolü üstlenirken yok etmek için programlı olan bu sefer 'sıvı-metal kadın'.. Ama ne kadın. John Conner, kadere yeniliyor. Zorlama bir devam filmi olmasına rağmen yine de ilk filmden daha etkili bir konusu var. Bunun sonunda da savaş yeni başlıyor diyerek dördüncü filme göz kırpılmış.
Arnold Schwarzenegger, Kristanna Loken, Nick Stahl, Moira Sinise ve Claire Danes var kadroda..


McG yönetimindeki Terminator Salvation (2009), aslında bir Terminator filmi değil; normal, kendi çapında bir aksiyon filmi. Zaten kadro da bir devam filmi için fazla şaşaalı: Christian Bale ve Sam Worthington'a, Helena Bonham Carter ve muhteşem güzelliğiyle Bryce Dallas Howard eşlik ediyor. Moon Bloodgood ve Anton Yelchin da kadroda..


Bu son filmde Schwarzenegger'i bilgisayarla oynatmışlar azıcık. Temposu gayet güzel bir aksiyon filmi olmuş bence. Makinelerle savaşın ortasındayız.
Bu şekil uzar bu, makinelerle savaş biter mi hiç.. Yani temelde bilmeniz gereken, hikayenin felsefesi gereği kah ileri kah geri zaman yolculuğu yapıldığı ve farklı şekillenen paralel evrenler oluştuğudur.. Bi de Terminator olan Schwarzenegger her zaman iyi veya her zaman kötü değildir.. Bi programlarsın dünyası değişir, seni korumak için her şeyi yapar.. Ama sıvı-metallerden uzak durmak gerekiyor..

04.04.13
Oku..

The Dark Knight Rises (2012)


Filmin gösterime girmesinin üstünden 4 aydan fazla zaman geçti ama ben henüz izleyebildim. DVD'sinin çıkmasını bekledim ben de; tabii DVD ile beraber gelen torrentin. Christopher Nolan'ın yönetip Christian Bale'in oynadığı Kara Şövalye üçlemesinin son filmi..


Muhteşem The Dark Knight (2008) filminin sonunda Batman, Gotham'ın ihtiyacı olan 'suçlanacak biri' kimliğiyle kayıplara karışmış; Bruce da halkın huzuru için inzivaya çekilmişti. Aradan 8 yıl geçmiş, sıkıntılar birikmiş. Wayne Şirketi iflasın eşiğine gelmiş, odasından dışarı çıkmayan Bruce, elden ayaktan düşmüştür. Ancak eski düşmanı ve hocası olan Ra's Al Ghul'un hediyesi Bane (Tom Hardy), Gotham'ı yok etmeye çalışmaktadır. Biricik Gothamcığı tehdit altında olan Wayne, Kara Şövalye'yi uykusundan uyandırır. Ancak paslanmış bir Batman, Bane'in başlarında olduğu paralı asker ordusuyla kolay başa çıkamayacaktır. Yakınlarda tanıştığı kedi/sincap karışımı, sevimli -bir o kadar da yırtıcı- hırsız Selina (Anne Hathaway) ile güçlerini birleştirmek ister. Selina, Batman'i satışa getirir: Bane ilk raundu kazanır.


Tam olarak nerede olduğunu anlamadığım bir zindandan firar edip hemencecik Gotham'a, aksiyonun göbeğine geri dönen Wayne; ekibi toplayıp -ki az önce kendisine kazık atan Selina dahil- Bane'in karşısına dikilir. O aksiyonun arasında dedektifliğe terfi eden Blake'e (J. Gordon-Levitt), çocukları kurtarma gibi kutsal bir görev verilir. Varlığı yokluğu bir olan Miranda (Marion Cotillard), Ra's Al Ghul'un kızı ve Bane'in aşığı çıkar. Ve filmin başından beri esaslı bir kötü adam olan Bane'in aslında çılgın bir romantik olduğu gerçeği çok pis karizmasını çizdirir. Bu arada acısını dindirmek için sürekli takmak zorunda kaldığı maskesi çok seksi. Finalde kötü adamlardan kurtulup, şehrini korumak için durdurulması imkansız bir bombayı peşine takarak ufukta kaybolan bir Batman..


Gotham'dan uzakta parlak bir patlama;
Gerçek adının Robin olduğunu öğrendiğimiz ve Wayne'in evine el koyan bir Blake;
Mutlu bir çift olarak Selina-Bruce; romantik bir Avrupa şehrinde..

Seri olarak düşünüldüğünde harika bir üçleme ancak bize zamanında The Dark Knight (2008) izleten Nolan bu film için beklentilerimizi yükseltmişti. Ama yine de baya iyi..
İşi bilgisayara, efekte çok bırakmayıp her şeyi gerçek yapan (silahlar, araçlar, kostüm..); 3D teknolojisinden uzak durup göz boyamak yerine göze hoş gelecek bir dünya yaratıp IMAX (çok HD) kameralarla gerçek bir dünya sunan klasik bir Nolan işte.


Her zaman söyledim yine söylerim, Nolan, Batman'in çizilen karizmasını toparladı bu seriyle. Burton'ın da Schumacher'in de eline verdi. Batman hikayesi öyle çekilmez böyle çekilir dedi. Bakalım Snyder n'apacak..

18.11.2012
Oku..

I'm Not There (2007)


Baba tarafından bi'kaç kuşak gidince aslen Trabzonlu ama Amerika'nın Minnesota'sında doğup büyüyen sonra kendini yollara vuran bir rock, folk, country, blues, gospel sanatçısıdır. Yaptığı şarkılarla hep birilerini kızdırmayı başardığı söylenir. Hep kendi dertlerinden yakınır; nasıl halk sanatçısı bu dersiniz hatta ama o hiç ünlü gibi yaşamaz hep halkın içindedir. Mesela, 'içtiğim su çok kötü, havalarda soğudu' falan derken aslında herkesin derdini dile getirir. Çok kötü örnek oldu.


Sıradışı biyografi olarak literatüre geçen bir film bu. Hani bir adam vardır herkes başka anlatır; aynen öyle olmuş. Ben Whishaw, Christian Bale, Richard Gere, Marcus Carl Franklin, Heath Ledger ve hatta Cate Blanchett, Bob Dylan'ın hayatının farklı dönemlerini farklı karakterlerle oynuyor. Yani filmde bir tane Bob Dylan yok; hatta filmde hiç Bob Dylan yok. Filmde isminin geçtiğini hatırlamıyorum, afişinde yazıyordu. Farklı karakterler olduğu için isimler de farklı hep. Bir dönem fena hippi, bir dönem kendini dine vermiş kilise şarkıcısı modunda, gün gelmiş ünü tavan yapmış gazetecilerden kaçıyor, başka bir döneminde çocuklarının babası karısının eski kocası..


Biyografik filmler içinde alışılmış bir örnek değil, ki olmasın da zaten. Sinemayı sevmemizin bir sebebi de ezber bozması değil midir? imdb.com puanı 6.9 olan filmin yönetmenliğini Todd Haynes yapmış.

Filmde yer alıp da Dylan'ı oynamayan güzel oyuncular da var: Michelle Williams, Kristen Hager, Charlotte Gainsbourg ve Julianne Moore..

14.10.2012
Oku..

Batman: Bruce Wayne


Detective Comics serisin 1939'da yayınlamaya başladığı Batman, Action Comics serisinin Superman'ine rakip olarak yaratılmış bir karakterdir. (Bu iki çizgi seri de DC Comics olacak) Batman'in yaratıcısı Bob Kane, seri boyunca farklı yazarlarla çalışmış ama ilk yazarı Bill Finger, Batman karakterinin gelişmesi aşamasında da Kane'le beraber çalışmış. Hatta Kane, ilk Batman'i yarasa kanatlı ve kırmızı kostümlü çizmiş; Finger ise kanat yerine pelerin ve kostümü de siyah olarak renklendirmeyi önermiş. İlk zamanlarda kötü adamları öldüren Batman, zamanla oturan karakteriyle beraber ateşli silah kullanmayı bırakıp suçluları yakalayıp polise teslim etmeye başlamış. (Sadece Batmobil'de var silahlar, o da önüne bi şey çıkarsa diye yolu açmak için..) Batman herhangi bir süper gücü olmayan bir süper kahraman. Milyarder iş adamı, hayırsever dahi, dövüş sanatlarında usta bir Gotham City sakini.. 60'lara kadar çok satan çizgi romanlardan olmaya devam eden Batman, sene 1964 olduğunda çok büyük düşüş gerçekleştirdi. Kane, Batman'i öldürmeyi bile düşünmüş..

O sıralarda dizi olarak televizyonda da gösterilmeye başlayan Batman tekrar hayata dönüyor. Yalnız televizyonda absürt-komedi tarzıyla izlenilen Batman bir süre sonra yine popülerliğini yitirdi. 40'larda iki kere filmi çekilmiş olan Batman'in üçüncü filmi de 66'da çekilmiş. İndirdim ama izleyemedim, ciddi bir sabır gerekiyor tabii: Batman The Movie (1966)..


Sadece Robin'le kalmayıp Batgirl gibi karakterlerin de Batman'e yardıma gelmesiyle iyice absürtleşmiştir. Hatta 50'lerin sonlarında uzay kaynaklı Batwoman, Bat-Mite da işe karıştırılmıştır. Evdeki yardımcısı Alfred öldürülmüş geri döndürülmüş falan baya karışmış yani bir dönem. Çeşitli yazar ve çizerler tarafından eski 'gecenin sert intikamcısı' imajına kavuşması için Batman'i yalnız bırakmışlar. 70'lerin sonlarında Batman tekrar toparlamış.

86 yılında 'The Dark Knight Returns' hikayesini yazan Frank Miller'la, Batman zirveye çıkmış ve takip eden yıllarda Miller, Batman'in doğuşunu tekrardan anlatmıştır. Bundan sonraki yazarlar tarafından da bu karanlık hava bozulmadan hikaye anlatılmış ve Modern Batman tarzı ortaya çıkmıştır.

Sinemada ise 66'dan sonra ilk kez Tim Burton'ın yönettiği, Wayne karakterini Michael Keaton'ın, Joker'i ise Jack Nicholson'ın oynadığı Batman (1989) çekilmiştir.
Bundan üç sene sonra Burton, Batman Returns (1992)'ü çekiyor. Keaton'ı tekrar Wayne rolünde izlerken; filmde Penguen rolünde Danny DeVito, Catwoman rolünde ise Michelle Pfeiffer'ı görüyoruz.


Bir sonraki film Batman Forever (1995). Yönetmeni Joel Schumacher, yapımcısı Tim Burton... Wayne bu sefer Val Kilmer'da. Bilmececi, Jim Carrey; İki Yüz, Tommy Lee Jones; Robin, Chris O'Donnell ve seksi psikolog tartışmasız Nicole Kidman... Sugar bir rolle de Drew Barrymore..
Yine Schumacher'in yönettiği sonraki film Batman & Robin (1997)'in Wayne'i ise George Clooney. Robin rolünde yine O'Donnell'ı izlerken Batgirl olarak Alicia Silverstone; kötü karakterlerde ise Mr. Freeze rolüyle Schwarzenegger'i, Poison Ivy rolüyle Uma Thurman'ı izliyoruz.

Bu dört filmde değişmeyen bir oyuncu varsa o da Bruce Wayne'in uşağı Alfred rolüyle Michael Gough'tur. Yine bu dört film arasından seçecek olursak en kötüsü sonuncusudur. Ayrıca bu filmle ilgili ilginç bir detay: Batman ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri homoseksüel bir karakter olarak görülüyor bazılarınca, ama her seferinde bu iddianın asılsız olduğu gerek yaratıcısı Kane, gerek yazarları tarafından dile getiriliyor. Bu son filmde Batman'i oynayan Clooney, karakteri eşcinsel gibi oynadığını söylemiş, aslında öyle olmayabilir ama neden bilmiyorum öyle bir karakter yarattım kafamda ve onu oynadım demiş. Şimdiye kadar ki en iyi Bruce Wayne'i kim oynamış gibi bir kıyaslama yapacak olursak Val Kilmer derim ben.


Modern Batman'in hikayesi farklı yazarlar tarafından farklı yazılmış ama değişmeyen şeyler de var: bir çocuğun gözünün önünde anne-babasının öldürülmesinden daha trajik bir şey olmayacağını düşünerek hikayenin bu kısmıyla pek oynamamışlar. Christopher Nolan, Batman'i çekmeye karar verdiğinde hikayeyi en başından, daha karanlık anlatmak gerektiğini düşünmüş.

Batman Begins (2005)'in Wayne'i Christian Bale olarak belirlenmiş ve sinemalarda gösterilmeye başlamasını ardından seyirci hemen devam filminin peşine düşmüş. Batman'in nasıl ortaya çıktığının anlatıldığı bu filmin devam filminde Joker'li bir hikaye hazırlayan Nolan, The Dark Knight (2008)'ta yine Bale'le çalışırken Joker'i filmin çekimlerinden sonra hayatını kaybeden Heath Ledger'a, İki Yüz karakterini de Aaron Eckhart'a veriyor.
Bu iki filmde de Alfred'i usta oyuncu Michael Caine oynuyor. Öte yandan Ledger'ın ölümü henüz vizyona girmemiş olan filme beklentiyi artırmış ve açgözlü yapımcılar bu durumdan kar sağlamaya çalışmış ancak Nolan filmin bu şekilde ön plana çıkmasını istememiş. Yapımcıların astırdığı Joker'li afişleri indirtip, Batman'i yeniden ön plana çıkarmış.
Film vizyona girdiğinde çok beğeniliyor ve Ledger muhteşem Joker tiplemesiyle ölümsüzleşiyor. Bu rolüyle bir sürü ödüle layık görülüyor. Ama bu kadar sevilen bir kötü adam çok tehlikeli olabilir.


Nolan çektiği bu iki Batman filmiyle hem kendi filmografisine sağlam işler eklemeye devam etmiş hem de Batman'in çizilen imajını kurtarmıştır. Şu sıralarda The Dark Knight Rises (2012)'ın çekimleriyle meşgul olan Nolan, bu filmin serinin son filmi olduğunu yayınlanan fragmanla seyircisine duyurmuştur. Wayne'i diğer iki filmde olduğu gibi Christian Bale oynayacak, Catwoman'ı ise Anne Hathaway. Film 27 Temmuz'da gösterime girecek.


29.04.12
Oku..

Equilibrium (2002)


Law Abiding Citizen (2009)'ın senaristi Kurt Wimmer'ın yazıp yönettiği bilim-kurgu aksiyon türünde olan filmin başrolünde Christian Bale'i izliyoruz. Sonra da Sean Bean'i..

21. yy ortalarında, hissetmenin yasaklandığı bir dünyada geçiyor hikaye. Bir ütopya kurulmuş, bir yönetici var; tanrı muamelesi gören 'peder', onun dışında herkes eşit, herkesin evi aynı, insanların çalışma masaları aynı düzende; kimsenin bu duruma bir itirazı yok çünkü kimse bir şey hissetmiyor, kötü hissetmiyorlar, iyi hissetmiyorlar, düştüklerinde acı hissetmiyorlar. Tabii bu hissizliği sağlamak, kontrol altında tutmak gerekiyor. Güvenlik güçlerinden ayrı bir de ajanlar yetiştiriliyor, peder için çalışan 'rahip'ler.. Hissetmemeleri için insanlara verilen ilaçların kullanılmaması halinde verilen ceza ölüm, yakıyorlar milleti.


Tabii bu duruma karşı çıkanlar oluyor, ilaç kullanan insanları bilinçlendirmeyi amaçlayan asiler güvenlikle sürekli bir çatışma halinde. Günlerden bir gün rahiplerden biri ilaç almayı bırakıp hissetmeye başlıyor ve isyan kuvvetleniyor.


Filmin çatışma sahnelerinde kullanılan koreografilerde, 'gun-kata' dövüş sanatından yararlanılmış. Bu filmden 4 sene sonra Wimmer yine yazıp yönettiği Ultraviolet (2006)'te de gun-kata'yı tekrarlamış. Takmış herif..

Equilibrium imdb.com'da 7.6 alırken, Milla Jovovich'in oynadığı Ultraviolet'in puanı 4.1'de kalmış.

23.04.12
Oku..