The 40 Year Old Virgin (2005)


Yapımcılık ve senaryo yazarlığı geçmişli Judd Apatow'un, yazıp yöneterek ilk kez sinema filmi yönetmenliğini tecrübe ettiği The 40 Year Old Virgin (2005), hem Apatow hem de kadroda yer alan oyuncular için güzel kapılar açmış bir film. Ortak senarist Steve Carell baş rollü kadroda, Catherine Keener, Paul Rudd, Seth Rogen ve Elizabeth Banks, Leslie Mann, Kat Dennings gibi ultra sevimli isimler yer alıyor. Bu zamanlarda oluşmaya başlayan kariyer birlikleri de dikkat çekiyor, malumumuz Apatow, filmlerinde aynı oyuncularla çalışmaya gayret ediyor. Bu film yapılırken 8 yıllık hayat eşi olan Leslie Mann'i de zaten bütün filmlerine dahil ediyor.

Koca burun Steve Carell, bu filmde senaryoya ortak olduğu gibi kariyerinin belli dönemlerinde böyle yaratıcı noktalarda da benzer roller üstleniyor, en son baş rolünü de oynadığı bir Netflix Orijinali olan Space Force (2020- ) dizisinde ortak yaratıcı ve senarist olarak da görevler almış. Çok yönlülüğün sinema vizyonu açısından çok değerli bir meziyet olduğunu ben dahil pek çok kişi biliyor zaten...


40 yaşına gelen ve çeşitli sebeplerle henüz bir cinsel birleşme deneyimi yaşamamış olan Andy'nin, görmezden geldiği bu yönünü öğrenen arkadaşları kolları sıvıyor ve bir anda herkesin bu konuda ne çok söyleyecek sözü oluveriyor.

Ama tabii bir yöne yapılan çalışmalar bazen başka yönlere doğru gelişebiliyor. Buna da dilimizde kısmet deniyor. İngilizce'de bile buna kismet deniyor. Hatta Almanlar, Fransızlar bile kismet diyor ama Özbekçe qismet, Gürcüce kisset mesela...

Çok övülecek, sağda solda tavsiye edilecek bir film değil ama televizyonda bir yerde denk gelirseniz de kanalı değiştirmek çok kolay değil. Benim 5 yıldız verdiğim filmin, imdb.com ortalaması 7.1/10 gibi gayet standart üstü bir seviyede... Saygılar...

3 Haziran 2020
Oku..

Crazy, Stupid, Love. (2011)


İlk izlediğimde de bayıla bayıla izlemiştim, şimdi Netflix'te denk gelince açtım yine aşırı keyifle izledim. Romantik-komedi zaten keyif vericidir, bir de böyle aşırı kalitelisi olunca tadından yenmiyor. Hikayesinden kadrosuna, müziklerinden mekanlara kadar üst düzey bir film. En sevdiğim romantik-komediler listemde (böyle bir listem yok ama olsa) ilk 10'da olur kesin!..


Dan Fogelman'ın yazdığı, Glenn Ficarra ve John Requa'nın beraber ancak yönetebildiği filmin imdb puanı 7.4 yani kendi türünün en iyilerinden denebilir. Denmese de fark etmez benim çok beğendiğim ve 8 puan verdiğim bir film.

Kadro zaten yıldızlar geçidi. Steve Carell, Ryan Gosling, Julianne Moore üçlüsünün başı çektiği; Emma Stone ve Marisa Tomei'nin şenlendirdiği; Analeigh Tipton ve Liza Lapira'nın renk kattığı bir ortam. Ryan Gosling -bu Jacob rolüyle- Golden Globe'a En İyi Erkek Oyuncu - Komedi Performansı dalında aday olmuştu o sene, hatta Drama Performansı kategorisinde de The Ides of March (2011)'la adaydı. Senenin en dikkat çekenlerindedi yani ama iki kategoriden de eli boş çıktı, birini George Clooney'ye diğerini Jean Dujardin'e kaptırdı. Oscar'da ise ilginç şekilde hiç adı anılmamıştı.


25 yıllık eşinin ayrılmak istediğini hatta kendisini aldattığını öğrenen Cal, bitik vaziyettedir. Gerçi bunu öğrenmeden önce de öyledir. Evden ayrıldıktan sonra kendini gece dışarıda içmeye verir. Bu sırada barda Jacob onu fark eder ve acınası haldeki bu adama yardım etmek ister. Jacob bu işlerin ustasıdır, Cal'i de kendine güvenen, hayattan zevk almasını bilen birine çevirmek için uğraşır. Sonuç iştah açıcıdır. Onca dersten sonra gözle görülür şekilde değişen Cal, aslında hala karısı Emily'yi çok seviyordur.

2 saatlik film, çok sayıda aşağılama tokadı, birkaç güzel takım elbise, bir sürü şık kokteyl ve onlarca tavlanmaya hazır güzel kız içeriyor.

25 Mayıs 2020
Oku..

Despicable Me (2010)


Konuk Yazar // İrem Tamer


Türkçe’ye Çılgın Hırsız olarak çevrilmiş olan Despicable Me, tatlı mı tatlı, izlerken ağızda şeker tadı bırakan bi üçlemenin ilk filmi (Araya 2015’te Minions da girmiş ama onu ayrı tutuyoruz herhalde). Filmi izlerken çok keyif aldım ben umarım siz de okurken keyif alırsınız.

Adamımız Gru, işi kötülük yapmak olan, burnu sivri, kafası kel, göbeği şişko bi adam. Ama Gru’nun kötülük koltuğunu sallayan, biri var: Vektör!.. Ayy bunu da görseniz nasıl çelimsiz bir şey, beceriksiz de gibi ama işte engel olmak lazım. Neyse bunlar düelloya tutuşuyorlar, en iyi hırsız hangimiz diye. Vektör'de her şeyi küçülten bi alet var, Gru bunu gözüne kestiriyor, amacı da ne; o aleti Vektör’den çalmak, Ay’ı küçültmek ve böylece çalınabilecek en büyük şeyi çalmış olmak. 


Vektör’ün malikanesi fazla korunaklı, Gru’nun küçültücüyü çalmasını geçtim içeriye bile girmesi imkansız. Ama içeriye başkalarını sokması imkansız değil.. 

İçeriye pıtır pıtır girecek olan da yetiştirme yurdunda kalan üç minik kız: Margo, Edith ve Agnes.. Allahım hani çok tatlılar ama bir o kadar da yaramazlar. Yani böyle reelde görsen sevmezsin ama animasyonda yanak mıncırasın geliyor, öyle. Bu kızlar bir gün Gru'nun kapısına geliyorlar, harçlık için kurabiye satıyorlar, hem de Vektör’ün sevdiği kurabiyelerden. Gru da düşünüyor ki: ben bu kızları evlat edinirim, kendim için çalıştırırım, eve girerler ve bi güzel çalarım ben bu aleti.. Bekle beni Ay!

Küçültücü artık Gru’nun elinde.. Ay’ın çalınacağı büyük gün de yaklaşıyor ama günden güne Gru da kızlara alışıyor çünkü dediğim gibi kızlar çok tatlı ve bir de klişe olacak ama Gru da özünde iyi biri aslında. Hani olur ya dizilerde filmlerde adam kötü, sevmiyoruz etmiyoruz sonra öğreniyoruz ki sevgisiz büyümüş, travmadan travmaya koşmuş falan, biraz öyle gibi yani.


Neyse büyük gün geldi, Ay çalınacak, tesadüfe de bakın ki aynı gün kızların da dans gösterisi var ve kızlar, Gru'nun onları izlemesini çok istiyor. Ama Gru çok uzun süredir bu iş için çalışıyor ve Ay ça-lı-na-cak! Neyse işte Gru Ay’ı çalıyor, sonra diyor ki ben bu gazla gösteriye de yetişirim. Gidiyor ama görüyor ki gösteri bitmiş. Üzülüyor (ben de)!.. Sonra bir de ne görsün, Vektör kendi damgasını bırakmış, kızları kaçırmış, diyor ki: Ay’ı getir kızları götür. Gru, koşa koşa kızları kurtarmaya gidiyor, bu arada da olaylar molaylar tabii ve bir de kimsenin bilmediği bir şey ortaya çıkıyor, küçültme olayının süresi varmış.. Hehe yani bi süre sonra Ay eski büyüklüğüne ulaşacaknış!.. Vektör, Ay’la uğraşırken Gru da kızlarını kurtarıyor. Vee mutlu son, Gru, kızlar için gerçekleşemeyen dans gösterisini tekrar organize ediyor. Ah Gru!..

6 Mayıs 2020


Editörün Notu: Despicable Me 2 (2013), -Gru'suz- Minions (2015) ve Despicable Me 3 (2017) diye 3 devam filmi yapıldı, bu animasyon serisiyle pek çok alanda popüler karakterler olan Minionlar insanlığa armağan edildi. Minionlar, fast-food çocuk menülerinin oyuncaklarından, nevresim takımlarına kadar her alanda hayata dahil oldular. İlginçtir ki yazıda onlardan hiç bahsedilmiyor. Yazarın takdiri.. Ama Minionlar görmezden gelinemeyecek kadar tatlılar, Gru'nun adamları bu Minionlar, vıcır vıcır seslerle konuşuyorlar, git diyorsun gidiyorlar, yap diyorsun yapıyorlar, boş kalınca aşırı eğleniyorlar.. Öyle de bi seviliyorlar ki kendi filmleri falan yapılıyor arada işte..
Oku..

Cafe Society (2016)


Geçen ay, vallaha fırsat bulmak için çok kastım ama gidemedim. Artistlik olsun diye demiyom lan.. Geçen okuduğum bi yazıda bu 'işten güçten fırsat bulup da izleyemiyoz ki' tayfasına laf sokuyordu bir genç yazar.. Harbi film izleyicisi izlemek istediği film varsa sabahın körü seansı da olsa kalkar gider diyodu. E haklıydı da, eskiden zaman yaratırdım gerekirse ama bu aralar var bi hımbıllık üstümde.. Neyse, izleyemedim yani bunu sinemadayken, hop bir ay sonraymış meğer kısmet, torrent..


Woody Allen'ın teknik olarak kötü filmlerinden.. Hikayesi tatlı aslında ama daha güzel finallense daha güzel not alırmış benden.. Ama yine eğlenceli film canım, müzikleri -özensiz ama- güzel, atmosferi sevecen, karakterler sıcak, espriler dozunda.. Kristen Stewart'ı sevdim aslında bu rolde, Steve Carell da yakışmış Woody hikayesine, ikisi de ilk defa Woody Allen filminde bu arada ama Jesse Eisenberg, To Rome with Love (2012)'la beraber ikinciye çalışıyor efsane yönetmen ile..

1930'larda geçiyor hikaye. New Yorklu Bobby, baba mesleğini devam ettirmek istemeyen bir genç. Hollywood'da film yapımcısı dayısının yanına giderek o sektöre girmek niyetinde. Dayısı, evli ama sekreteriyle gizli aşk yaşayan, alemin şartlarına ayak uydurmuş bir adam. Sekreter kız Vonnie, o ortamda kendi gibi kalmayı başarmış nadide bir güzellik ve ilk görüşte Bobby'yi kendine aşık ediyor. Dayı-yeğen-sekreter kız üçgeninde bir aşk hikayesi..


Tatlı yan rollerdeki kıymetli isimler ise, ilk defa Woody Allen'la çalışan Blake Lively ve Anna Camp güzelleri.. Ve Midnight in Paris (2011)'te muhteşem Hemingway performansıyla gönüllere taht kurarak ikinciye Woody'yle çalışan ve niceler çalışmasını istediğim Corey Stoll..

Filme puanımı 5 olarak açıkladıktan sonra Woody Allen'ın hayatında ilk defa yaptığı televizyon dizisinin de haberini vermek istiyorum: Crisis in Six Scenes (2016) dizisi altı bölüm olarak çekildi ve 30 Eylül'de yani on gün sonra yayınlanacağı duyuruldu. Heyecanla beklemeyip n'apacaz?!

200916
Oku..

Freeheld (2015)


Biraz, yani ne bileyim, güzel de film aslında ama bi enerji problemi var gibi, oyuncular doğru seçilmemiş olabilir desem, iyilerdi de aslında.. Ama huzur bozan bi şey var filmde, bulamadım. İzlemeden önce de çok kıvrandım, sürekli erteledim, başka filmlere öncelik verdim falan ama izledim nihayetinde; bu sefer de yazıp yazmamak konusunda arada kaldım. Sonra siz sevgili okurlarımın da benzer arada kalma durumuna çözüm olur belki diye durumu biraz deşmeye karar verdim.

Bir kere gerçek bir hikayeden uyarlanan milyonuncu film oldu yakın zamanda izlediğim, yeni moda da bu, kurgu sıkıntısı yaşayan Hollywood, 'tekrar yapım' filmlere gelen acımasız eleştirilere bu şekilde çözüm bulmuş ama bu da başka bir sorun yaratıyor, çünkü ne yapılsa çok yapılıyor. Bunların yanında roman uyarlamaları daha orijinal kalıyor tabii. Filmin senaristi Ron Nywaner, yönetmeni Peter Sollett.


Çok uzun zamandır New Jersey polis departmanı için çalışan başarılı dedektif Laurel Hester, erkeklerden uzak durmayı tercih eden bir yapıdadır; çünkü o lezbiyendir. (bkz. La vie d'Adele (2013) sonra bi de Carol (2015)) Ama iş hayatında tuhaf bakışlara maruz kalmamak için bunu gizler herkesten, sürekli birlikte olduğu, yeri geldiğinde canını teslim ettiği ortağından bile. Sonra genç ve kendinden hoşlanan bir kızla tanışır. Stacie yaş farkını dert etmeksizin vurulur Laurel'e.

Sonra birlikte yaşamaya karar verilir, hayallerindeki evi alırlar, bahçeye bir köpek falan. Bu arada Stacie, sert kızdır, erkek fatma, tamir işlerinden anlar, kaportacıda çalışır. Sonra Laurel'in hasta olduğu öğrenilir, çok hastadır, kanserdir. Öldüğü zaman emekli maaşının Stacie'ye verilmesi için başvurur ama reddedilir. New Jersey yerel hükümeti reddeder, kanun manun deyip, elimizden bi şey gelmez derler. Sonra eşcinsel bi topluluk olaya el atar. Gey gey hareketlerle belediyeyi bezdirmeye çalışırlar, kanun değişsin diye baskı yaparlar. Laurel eşitlik isterken, olay eşcinsel evliliklere taşınır.


Tarih sayfalarında yer alan bu olay, artık sinema tarihine de girmiş oldu.
Ancak bu filmde, Carol (2015)'da çok az olan gibi veya La vie d'Adele (2013)'deki sahnelerden herhangi biri gibi bi sahne yoktu. Onu aradı bu gözler, belki de eksik oydu, iyi sevişme sahnesiydi.
Çünkü yakın zamanda lezbiyen olduğunu açıklayan oyuncu Ellen Page'in filmde lezbiyen olduğuna inanmadım ben. Belki de Julianne Moore'la beraber olamamışlardır, ısınamamışlardır birbirlerine. Moore'un ortağı rolünde Michael Shannon, LGBT topluluğunun başkanı rolünde Steve Carell ve belediyenin jürisinden Josh Charles var. 
Oyuncular iyi di mi. Ama işte ruh yok filmde. Onlar da inanmamış bu ilişkiye. Yalnız belki de hakikaten böyle ruhsuz bir ilişkiydi gerçekte yaşanan, olamaz mı, olabilir. 
Ama film bu ya, olamaz.. Puanım 5/10.

010216
Oku..

The Big Short (2015)


Baya güzel film.. Ancak çok hızlı ve bol replikli sahnelerin çokluğu yüzünden altyazı okumayı sevmeyenlerin dil öğrenmesi gereken bi film..
Will Ferrell'ın yönetmeni olarak bildiğim Adam McKay'in (Step Brothers (2008), Anchorman serisi, vb Ferrell filmleri kastıyla - beş uzun metrajı var beşinde de Ferrell başrolde) idaresindeki film gazeteci yazar Michael Lewis'in 2010'da basılan kitabından uyarlanmış. Kitap olarak pek ilgi görmeyen bu gerçek hikaye 2015'in en iyi filmleri arasında sayılıyor..

Bundan on sene öncesi, 2005-06, Mortgage sisteminin altın çağı neredeyse.. Neydi Mortgage, bi ev alıyorsun ama paran yok, kira öder gibi kredi çekip kredi ödüyorsun.. Ev alacam dediğin için düşük faizli, kolaylıklı kredi akıtıyo bankalar.. Çok tuttu, önce Amerika sonra bütün dünya; biz de çok sevdik.. Millet ev sahibi oldu, bankalar güzel güzel faizlerini alıyolardı ufaktan.. Bankacılığa can geldi resmen.. Coştukça coşuldu.. Herkes çok mutluydu..


Michael Burry adındaki bir matematik dehası, çalıştığı bankanın gizli gücü, patron buna bi bina vermiş kendi özerk şirketi gibi, yatırım araştırmaları yapıyor.. Burry araştırma yaparken şunu fark ediyor: Millet Mortgage için çok kredi çekiyor ve ödemeler gecikmeli yatıyor.. Bu durumu biraz daha inceleyip, aylardır aynı durumda onlarca müşterisi olduğunu fark ediyor.. Çünkü bankalar artık hiç sorgulamadan kredi veriyor.. Çaktırmadan birçok bankayı dolaşıp Mortgage durumlarının patlamasına karşı sistemi sigortalatmak istiyor.. Sigortacılar Mortgage'a hiçbir şey olmayacağına o kadar inanıyor ki, onlara verilen sigorta pirimi havadan gelen para demek oluyor..


Jared Vennett, genç borsacı, tesadüfen öğrendiği Burry'nin bu hareketinden kıllanıp olayı araştırıyor. Sonra bu fikri, büyük bir bankanın sigorta ayağı olan Mark Baum'un şirketinde pazarlıyor, başta inandırmakta zorluk çekse de durum kavranıyor.. Ve yine durumu tesadüfen öğrenen iki genç, durumu fırsata çevirmek için eski bir ustaya, Ben Rickert'a gidiyor.. Burry'nin başlattığı bu zincirde sadece bir avuç insan gerçekleri görüp, paçayı kurtarmaya çalışıyor.. Kapitalizm çökecek mi? Bilmem çöktü mü sizce, 2008'di galiba, global kriz.. Hah işte, onu anlatıyor.. N'oldu da kriz çıktı o dönem..


Baya etkileyici, çok ilginç ama yorucu bir film.. Karakterler zaten deli: Burry, asosyal, uyumsuz, delinin teki; Vennett, çılgın çocuk; Baum, insanlığa öfkeli, huysuz, patavatsız; Rickert, ben bu dünyayı kurtaramam deyip organik gıdaya vermiş kendini.. Filmde bazı şeyler çok anlaşılmıyor diye, daha dikkatli dinlememiz gereken yerlerde Margot Robbie ve Selena Gomez canlı bağlandılar ve mevzuyu örneklerle anlatıp gittiler.. Bu arada bizim delileri sırasıyla Christian Bale, Ryan Gosling, Steve Carell ve Brad Pitt oynuyor, (afişteki yazıları okuyamayan için).. Bir de küçük rollerle kadroyu şenlendiren güzel kadınlar var: Shauna Rappold, Marisa Tomei, Heighlen Boyd ve Karen Gillan..


Son birkaç filmdir huysuz, sevimsiz adamı oynayan ve harikalar yaratan Carell olmasa da Bale En İyi Yardımcı Aktör dalında Oscar adayı.. Film ayrıca, En İyi Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo ve Kurgu kategorilerinden aday gösterildi. Komple adaylar için: 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim..
Kurgusuyla gerçekten iddialı olan film, ister istemez The Wolf of Wall Street (2013)'le kıyasa sokuluyo, çünkü ikisi de aynı sistemi farklı uçlardan tutmuş yapımlar; üstelik görüntü kurguları da benzerlik gösteriyor.. Hangisi daha iyi diye sorun bi bana: The Big Short (2015).. 8/10..

170116
Oku..

Foxcatcher (2014)


Yok canım olmaz öyle şey diyemiyorum çünkü hakkaten de oluyor böyle şeyler. Hayatını yazdıran godamanlar oluyor ya, o işte, ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım diye anlatıyorlar kendilerini... İmla ve dilbilgisi sahibi vatandaşlar da -dünyanın kanunu para kazanma belasına- yazıyor işte söylenenleri. Aynı mantıkla, bu filmde de filme alınıyor, belgesel yapılıyor adamın hayatı.


John E. du Pont (Steve Carell), Amerika'nın en zengin ailelerinden birinin veliahtı, koca adam gerçi, veliaht dediğin genç olur. Şu hayatta bi şey yapmayan, olmuşları toplayan, annesinin pahalı hobilerine gıcık olup kendi saçma hobilerine herkes hayran olsun isteyen bir manyak. Olimpiyatlarda Amerika'nın gurur kaynağı olmak için ülkenin en iyi güreşçisi ve kardeşini kadrajına alıyor bu du Pont.

Küçük kardeş Mark Schultz (Channing Tatum) etkileniyor tabii, abi (Mark Ruffalo) daha sakin bir hayatı tercih ettiği için işi olmuyor orda. Sponsor oluyor Mark'a, "Gel benim takımım Team Foxcatcher bünyesinde çalış, şampiyonluktan şampiyonluğa koş, Amerika da sen de bu alanda hak ettiğiniz değeri görün" diyor. E sana ne fayda, ben şeklin peşindeyim. İş ciddiye binince abi de geliyor takıma, koçluk yapıyor. Ama du Pont diyor ki, "Koç benim, bildiğim her şeyi öğretiyorum bu çocuklara.." Bu başarı hikayesini de belgesel yapıyorlar, herkes bir iki cümle du Pont'u övecek, abi yapamıyor, olmuyor yani. Ve hazin son.


Zaten başta diyor, gerçek hikaye diye.. Gerçekten çok var bu tiplerden. Birisi dese ki "Ben şu adamın hayatını yazacam/çekecem, doğrusu şu yanlışı bu" tamam, ama o adam "Benim hayatımı yazın/çekin, bak doğrusu bu" Kim inanır? Artık benzer muhabbetler döndüğünde "du Pont musun bilader?!" yapıştırılır, film bol bol hatırlanır.

Yazan E. Max Frye ve Dan Futterman, yöneten ise ilk Moneyball (2011)'la izlediğim Bennett Miller. Ellerine sağlık. Film, en iyi makyaj, en iyi senaryo, en iyi yönetmen, en iyi aktör (Steve Carell) ve en iyi yardımcı aktör (Mark Ruffalo) olmak üzere 5 dalda Oscar adayı gösterilmişti. Kazanamadı, olsun. Benim yorumum da zaten bu yöndeydi. Kesin iyi filmdir ama Akademi daha iyisini her zaman bulur diye düşünmüştüm.


Bir sahtekarlık filmi gibi anlatmış olmamla beraber aynı zamanda spor filmidir. Güreşe gönül verenler severek izleyeceklerdir. Lisedeyken bir tane güreşçi arkadaşım vardı. Benim bırak güreşi nerdeyse sporla aram yok. Dün bi x-box oynadık bacaklarım ağrıyo hala..


Bu arada filmi izlerken fark etmediğim ancak film sonunda ekranda kocaman adını gördüğüm Sienna Miller da abinin karısı rolünde. Bu kadın o kadar normal bir yüze sahip ki, yarım saat sonra sokakta görsem demem Hollywood bebişi. Hayır güzel de baya ama..
Filme puanımı sekiz olarak belirledim. Tavsiye ederim.


Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

19 Mayıs 2015 Kutlu Olsun..
Oku..