The 40 Year Old Virgin (2005)


Yapımcılık ve senaryo yazarlığı geçmişli Judd Apatow'un, yazıp yöneterek ilk kez sinema filmi yönetmenliğini tecrübe ettiği The 40 Year Old Virgin (2005), hem Apatow hem de kadroda yer alan oyuncular için güzel kapılar açmış bir film. Ortak senarist Steve Carell baş rollü kadroda, Catherine Keener, Paul Rudd, Seth Rogen ve Elizabeth Banks, Leslie Mann, Kat Dennings gibi ultra sevimli isimler yer alıyor. Bu zamanlarda oluşmaya başlayan kariyer birlikleri de dikkat çekiyor, malumumuz Apatow, filmlerinde aynı oyuncularla çalışmaya gayret ediyor. Bu film yapılırken 8 yıllık hayat eşi olan Leslie Mann'i de zaten bütün filmlerine dahil ediyor.

Koca burun Steve Carell, bu filmde senaryoya ortak olduğu gibi kariyerinin belli dönemlerinde böyle yaratıcı noktalarda da benzer roller üstleniyor, en son baş rolünü de oynadığı bir Netflix Orijinali olan Space Force (2020- ) dizisinde ortak yaratıcı ve senarist olarak da görevler almış. Çok yönlülüğün sinema vizyonu açısından çok değerli bir meziyet olduğunu ben dahil pek çok kişi biliyor zaten...


40 yaşına gelen ve çeşitli sebeplerle henüz bir cinsel birleşme deneyimi yaşamamış olan Andy'nin, görmezden geldiği bu yönünü öğrenen arkadaşları kolları sıvıyor ve bir anda herkesin bu konuda ne çok söyleyecek sözü oluveriyor.

Ama tabii bir yöne yapılan çalışmalar bazen başka yönlere doğru gelişebiliyor. Buna da dilimizde kısmet deniyor. İngilizce'de bile buna kismet deniyor. Hatta Almanlar, Fransızlar bile kismet diyor ama Özbekçe qismet, Gürcüce kisset mesela...

Çok övülecek, sağda solda tavsiye edilecek bir film değil ama televizyonda bir yerde denk gelirseniz de kanalı değiştirmek çok kolay değil. Benim 5 yıldız verdiğim filmin, imdb.com ortalaması 7.1/10 gibi gayet standart üstü bir seviyede... Saygılar...

3 Haziran 2020
Oku..

Donnie Darko (2001)


Birkaç yıldır izlenecekler listemde duruyor, çok meşhur film olduğu için, bir nevi genel kültür mevzusu addedip izlemek için sıraya aldım ama korku filmi olduğu için sürekli sıranın sonuna iteleyip durdum. Çünkü sevmiyorum korku filmlerini, olur olmaz yerlerde titreşen florasanlar, durduk yerde arkalardan geçen gölgeler falan hiç mi hiç hoşuma gitmeyen şeyler. Ha hakkıyla yapan yok mu bu işi klişeye düşmeden, var, ama çok nadir.. Dün izledim artık Donnie Darko (2001)'yu, tamam yeter itelediğim diyerek, tam da o bahsettiğim nadir korku filmlerinden çıktı, korku filmi bile denemez hatta gerilim yeterli; bilim-kurgu/gerilim son kararım.. Kimse de korku filmi demiyor mu yoksa buna, ben mi öyle sandım yıllarca..


Uyurgezer bir genç olan Donnie, akıllı çocuktur, okulda dersleri falan iyidir ama acayip bir tiptir, psikiyatra gider, ilaçlar falan kullanır. Hayali bir arkadaşı vardır, Frank isminde, tavşan kostümüyle beliren, "hayat şöyle kötü, hayat böyle berbat, dünyanın sonu gelecek" falan diye konuşur Donnie'ye. Donnie onun hayali bir tip olduğunu bilir, anlattığı şeylerin bu dünyada bir karşılığı olmadığını da düşünür ama onu dinlemekten de kendini alamaz. Frank ona görevler verir, Donnie de yapar o işleri, anarşist eylemlerdir onlar: yok okulun su tesisatını patlat, yok meydandaki heykeli parçala gibi..


Frank'le konuşmaları Donnie'ye zaman yolculuğu fikrini verir, "mümkün mü, nasıl olur da olur, zaman yolculuğu ne anlama gelir?"

Öyle yani, Frank'in sorgulamaları ve başına gelenlerle keyifli bir karanlık maceraya sürükleniliyor. Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oluyor..

Başrolde Jake Gyllenhaal, ablası rolünde de ablası Maggie Gyllenhaal oynuyor. Richard Kelly'nin yazıp yönettiği filmde rol alan diğer isimler Jena Malone, Mary McDonnell, Daveigh Chase ve Patrick Swayze ve Drew Barrymore.. Richard Kelly, daha önce izlediğim ve beğendiğim Domino (2005)'nun da senaristiymiş. Donnie Darko (2001) tutunca, devamı niteliğinde S. Darko (2009) diye bir film yapılmış, filmi izlemememin birkaç sebebinden biri imdb.com'da Bottom Rated Movies #90 unvanına sahip olması.

Darko ailesinin minik kızı rolünü oynayan Daveigh'ın kariyeri tam bir korku tüneli, ufacık yaşta bi girişmiş kız bu türe artık olan olmuş.. S. Darko (2009)'da da baş rolü oynuyor bu kızımız.


Yani Donnie Darko (2001)'yu ben beğendim, kafa açıyor, rüyalara falan girip altınıza işetmekten uzak duran bir iş.. Tavsiye ederim, 8/10.. Aa bir de Seth Rogen var filmde, liseden kötü çocuk tayfada!..

24 Nisan 2020
Oku..

The Lion King (2019)


94'teki orijinaline birebir bağlı kalınarak yapılmış bir tekrar yapım animasyon filmdir. The Lion King (1994) zamanında en çok müzikleriyle dikkat çekmiş hatta Oscar'da En İyi Film Müzikleri ödülüyle beraber En İyi Film Şarkısı olarak yarışan 3 farklı şarkısından "Can You Feel the Love Tonight" ile ödül kazanmıştır. Bu klasik sayılan animasyon filmin güncel versiyonunun yönetmeni Jon Favreau, film için elinden geleni yapmış, çok da güzel iş çıkmış.

Tabii orijinalinin çizgi filmliğinin yanında, bu versiyon epey efsane bir görsellik sunuyor. Görsel tasarım ve efekt anlamında zaten Disney'in eline su dökmek isteyecek yoktur sanıyorum. Favreau, Marvel filmlerindeki yapımcılık ve yönetmenliklerinden dolayı bu efekt konusuyla gayet haşır neşir bir sinemacı ve bilgi birikimini de güzel yansıtmış beyaz perdeye.


Hikayesi kısaca: Mufasa Kral'ın, oğlu Simba dünyaya gelir ve ormana haber salınır geleceğin kralı budur diye. Mufasa'nın kardeşi Scar tahta varis gelince tilt olur, bu sorunu ortadan kaldırmak ister. Simba'nın daha büyüyüp krallık yapmaya fırsatı olmadan amcası olacak herif bir takım komplolarla mevcut ve müstakbel Kralı ortadan kaldırır ve orman yönetiminin başına geçer. Evini terk etmek zorunda kalan Simba, ailesinden çok uzakta büyür. Scar da ormanın huzurunu kaçırır, sırtlanlarla bir olur, kötü karakter işte. Sonra Simba gerçekleri fark eder ve Amcası Scar'ı yenmek için tekrar eve döner.


Güzel film midir, çok güzel filmdir. İlki güzel değil miydi, çok güzeldi. Ha ne oldu, yeni oldu, taze oldu, güzel oldu. Güzel bir hikaye, bir aradan sonra tekrar anlatıldı. Bu eskisine zarar vermez, yenisini basitleştirmez. Tekrar yapım hata değildir. Simba da mesela, bıraktı evini gitti, n'oldu, dön dediler döndü, eskisinden daha güçlü oldu. Filmlerde de, insanlarda da, aslanlarda da tekrar denemek hata değildir.

Bu arada Simba'nın Mörfü'lüğü kaçmadı gözümden, pofuduk pofuduk. Aslanların kedi olması çok ilginç. Kükreyen bir Mufasa'nın Boncuk Bey gibi yürümesi mesela. O zaman bu yazıyı kedilere armağan edelim, yarın bir yaş mama ile kedi sevindirelim.

20-10-19
Oku..

Long Shot (2019)


Ah epeydir ne Charlize Theron ne Seth Rogen izlemiştim. Hele ikisini bir hiç izlememiştim, çok güzel oldu, çok özlemişim. Epeydir bu kadar gülmemiştim ayrıca, asıl o güzel oldu, özlemek neymiş. Jonathon Levine'in filmi çok başarılı, daha önce 50/50 (2011)'sini izlemiştim, yine Seth Rogen'li.


Güzel bakanla sevimli yazarın sıra dışı aşk hikayesi. Sahi, bakanlar nasıl aşık olur, o korumalar etraftayken nasıl birileriyle flört edilir. Hadi geç hepsini, Charlize Theron sana sorarım, nasıl bu kadar güzel olunur. Durun azıcık anlatayım. Fred, yerel bir gazeteye çalışıyor, çılgın, araştırmacı, gözü kara ama şapşik bir kişiliği var. Bir gün bir arkadaşıyla beraber bir resim sergisi açılışı gibi bir etkinliğe katılıyor. Orada evrenin en sarışın, en güzel, en etkileyici bişe bişe bakanı Charlotte'la karşılaşıyor. Charlotte'la çocukluktan tanışıyorlar, platonik aşık o zamanlar Fred bu afete. Neyse, bunlar karşılaşınca, konuşuyorlar, hasret gideriyorlar. Konuşalım ya arada diye ayrılıyorlar.


Charlotte öğreniyor ki, Bay Başkan istifa etmeyi planlıyormuş ama yerine gelecek kişiyi kendi önermek istiyor, tabii ki Charlotte'u düşünmüş. Charlotte'u herhangi bir bahaneyle düşünmeyen mi var zaten?! Teşekkür ediyor Charlotte, ama bu yeni seçim sürecinde Başkan'ın desteğinin yanında kendi vizyonunu, projelerini de duyurmak istiyor. Doğa için insanlık için güzel planları olan, güzel insan Charlotte, ülke ülke dolaşıp bu fikrini anlatmak istiyor. Bu süreçte de ekibinde konuşma yazarı istiyor. Hemen aklına Fred geliyor. Ve macera başlıyor. Tabii aşk kokan, komedik bir anlatım.


Filmde başrolü paylaşan ikiliye June Diane Raphael, Alexander Skarsgard ve Andy Serkis gibi isimler eşlik ediyor. Sadece Charlize Theron'u devlet erkanı olarak izleme keyfi için bile tavsiye edilir.

17.09.2019
Oku..

The Disaster Artist (2017)


Özellikle belirtilen bir şey bu, kocaman yazıyo girişte, 'GERÇEK BİR HİKAYE' diye! Çünkü inanması güç ama gerçek yani.. Mahallenin -ne mahallesi komple Hollywood'un- delisi falan gibi bi şey.. Tommy Wiseau'nun inanılmaz hikayesi! Greg Sestero'nun çok içinde bulunduğu bu inanılmaz durumu Tom Bissell ile beraber 2013 senesinde kitaplaştırmasıyla ayyuka çıkan hikaye, James Franco yönetiminde sinemaya uyarlanıyor.

Tommy ve Greg, oyuncu olmak isteyen tipler. Greg biraz çekingen biri, sevimli çocuk ama; Tommy ise tam zıttı, gereksiz bir özgüven, korkunç bir tip.. Eksi kutuplar birbirini çekiyor işte, arkadaş oluyorlar. Tommy diyor ki "Benim Los Angeles'ta evim var, gel gidelim orada Hollywood kasarız, hayallerimizin peşinden gidelim." Greg de çok gaza geliyor, haydi kalkıp gidiyolar. Greg yine yakışıklı bi tip diye ümidi var gibi ama Tommy ne yapsa olmayacak, çok başarısız! Neyse, çok bunalıyolar. Greg diyor ki: "Keşke kendi filmimizi yapacak paramız olsa, kimseye kendimizi ispatlamakla uğraşmasak!" Tommy'nin çok aklına yatan bu fikir hemen sancılı bir senaryo yazma süreciyle devam ediyor.


İlginç bir şekilde Tommy'nin çok parası var. İlginç bir şekilde ekip kurup, olmayan vizyonuyla dünyanın en iğrenç filmini yapıyor Tommy.. The Room (2003).. Ve bu saçmalığıyla zaman içinde ilgi görmeyi de başarıyor. Başarmış yani. Olacak şey değil. Yani film o kadar kötü oluyor ki, bir insan böyle bir film yapmış olamaz herhalde, olsa olsa absürt bir eleştiridir, kiçtir, komedik bi şeydir, diyerek izleniyor herhalde. Ama yine izlenmez be abi.

Tommy Wiseau'yu James Franco oynuyor, kardeşi Dave Franco ise Greg Sestero'yu. Kadrodaki diğer isimler, Seth Rogen, Alison Brie, Ari Graynor, Sharon Stone, Kelly Oxford, Zoey Deutch ve Judd Apatow.. Film Golden Globe'ta Komedi dalında En İyi Film adayıydı ve James Franco En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Oscar töreninde ise En İyi Uyarlama Senaryo kategorisinde ödül için yarışacak. Rakiplerine bakınca çok kazanma ihtimali yok gibi duruyor gerçi: bakınız kehanetler.. Güzel filmdi aslında evet ama Tommy o kadar itici bir tip ki kimsenin bunu en sevdiği filmler arasına koyacağını sanmıyorum. Ama puanım 7, iyi yani.. En sonda, filmde çekilen filmle, gerçekteki filmin beraber oynatıldığı hali çok iyiydi hem..

5 şubat 2018
Oku..

Preacher (2016- )


Mayıs-Temmuz döneminde on bölümden oluşan diziyi beğenerek, severek takip ettim. Tarz olarak absürt cool diyebileceğim diziye imdb macera drama fantezi demiş, o da olur ama benimki daha yakın gibi...

Jesse Custer'a babasından bi kilise kalmış. "Bu böyle bi şey miymiş len?" demekten kaçamayarak, Jesse'nin -baba mesleği olarak- vaizlik yaptığını izledik. Yani istemese yapmak zorunda değil ama yaparsa da kimse bi şey demiyo durumu var galiba... Vaiz dediğin de Pazar Ayinlerinde İncil'den parçalar okuyup, insanlara doğru yolu işaret eden din adamı. Gayet sıradan bir kasaba ve sıradan kasabalılar. Karanlık taraf olarak, bir iş adamı var, bir de onun adamları işte. Yani görünürde bir tane kötü olmasına rağmen komple karanlık taraf hikayesi gibi. Bir tane düz iyi var galiba, kilise çalışanı Emily, çocuklarının anası, vaizin hastası; güzel kız baya. Jesse de eskiden baya kötüymüş, kız arkadaşı Tulip'le beraber. Tövbe edip öyle başlamış vaizliği.


Günlerden bir gün öte taraflarda serbest kalıp dünyamıza gelen 'bir güç' Jesse'ye yerleşiyor. Jesse'nin zamanla fark edeceği bu güç, konuştuğu kişiye söylediği her şeyi yaptırtma gücü. Misal, "Cehennemin dibine git!" dediği bi adam bi anda ortadan kayboluveriyor; bilin bakalım adam nerede? Bir vaiz için muhteşem bir özellik, di mi? "Hepiniz iyilik yapın!" de bi ayinde, ortama bak sonra... Ama bu gücü ait olduğu yere geri götürmeye gelen iki korumayı atlatmak lazım önce. Tulip, Jesse'yi eski intikamlara ikna etmeye çalışırken, kasabaya gelen gizli vampir Cassidy de vaizle kanki oluyor.


Marvel filmlerinin Howard Stark'ı Dominic Cooper başrolde. Kadrodaki isimlerin öne çıkanları: Agent of S.H.I.E.L.D. (2013- )'ın Reina'sı Ruth Negga, This is England (2006)'ın Woody'si Joseph Gilgun, True Blood (2008-14)'ın Nora'sı Lucy Griffiths ve daha geçen gün Sherlock (2010- )'un dokuzuncu bölümünde izleyip nereden tanıdığımı çıkaramadığım -meğer buradan tanıdığım- Tom Brooke.

Dizinin yaratıcı ekibi Seth Rogen ve Evan Goldberg, arada yönetiyorlar da. Evet o tayfa, hep cigaralı filmler yapan adamlar...
Geçen gün bunların Sausage Party (2016) diye bir animasyonunu izledim, marketteki ürünler toplanmış, bi dolabın arkasında cigara dönüyodu, yuh ya :)

Peki Preacher'ın bu kadar fantastik olması sizi de çizgi roman olması yönünde kıllandırmadı mı, imdb yazmamış ama google'a yazınca çıktı, hem de DC Comics işiymiş...
Yeni sezonu beklenir, güzel iş...

Saygılar...

27.11.16
Oku..

The Night Before (2015)


Mesela bugün itibariyle yılın altıncı ayına girdik, bu film gösterileli altı ay falan olmuş diyebiliriz kafadan. Noel filmi, kasım, aralık o aralar izlenir yani.. Ben tuttum şimdi izledim.. Bazı filmler böyledir di mi, belirli dönemleri anlatıp temsil ederler ve o dönemler dışında izleyince pek bi numaraları yoktur. İşte bunun gibi Noel filmleri, Sevgililer Günü filmleri.. Bunların bi gelişmişi duygu filmleridir, belirli duyguları ifade ederler, o ruh halinde değilseniz tırttırlar. Misal Uyuşturucu Kafası filmleri, Depresyon filmleri, Aşk filmleri..
Ama tabii bunların da kalitelisi yine ayrı tutulur, o kafada değilsen bile sokar sokar çıkarır seni..

The Night Before (2015), bir Noel filmi, geyikli kazaklar, çam ağaçları falan ama aynı zamanda tatlı da bir Arkadaşlık filmi.. (Bugün de benim kategorize etme günüm herhalde..) Evet, güzel de film aslında fakat, senaryo ekibi, Miley Cyrus'un 2013'teki Wrecking Ball şöhretini 'sonsuz şöhret' sanınca (şöyle anlatayım, mesela bi Star Wars veya Harry Potter kültürü var ya, bu klip de öyle oldu sanılmış, beş sene sonra bile bu konuşulacakmış gibi düşünülmüş) anlamsız bir hale gelmiş, saçma durmuş hikayede.. Tamam zamanında ben de günde beş kere bu klibi açıp izlemesem rahat edemiyodum ama artık yok ki öyle bi durum.. Yani film bu seneki değil de iki sene önceki noelde iyi iş yapardı esasen ama yine bi kalıcılığı yok tabii..
23 milyon bütçeli film 43 milyon kazanmış.. Belki de ben hiç anlamıyorumdur ya..
Çünkü yine bu yılbaşı için Netflix filmi olarak Sofia Coppola tarafından çekilen A Very Murray Christmas (2015) filminde de yer alıyordu Miley..


Yönetmen Jonathan Levine'in hikayesini -aynı zamanda yapımcısı da olan- Evan Goldberg ile Ariel Shaffir ve Kyle Hunter senaryolaştırmış.. Bu kızlar her işlerini beraber yapıyorlar.. Goldberg zaten Seth Rogen'la hep aynı işte.. Başroller de Seth Rogen, Joseph Gordon-Lewitt ve Anthony Mackie.. Falcon Anthony'yi daha önce bu ekibin işlerinde gördüğümü hatırlamıyorum, yakışmışlar baya.. Seth ve Joseph, yine Levine yönetiminde 50/50 (2011)'de beraberlerdi.. Bir de bu filme yakışıp yakışmadığına karar veremediğim Lizzy Caplan vardı. Bir ara da James Franco gelip kankisi Seth'in kulağını falan yaladı..

Hikaye de şu, Ethan'ın anne-babası bi noel gecesi trafik kazasında ölür. Arkadaşları Isaac ve Chris onun üzüntüsü azaltmak için, o noeli ve her noeli beraber geçirme geleneği başlatırlar. Geleneksel kazaklarını giyip hayvan gibi eğlenme sözü verirler birbirlerine.. Aradan yıllar geçer, Isaac evlenmiş ve bir çocuğu olacaktır, Chris ise ünlü bir futbolcudur ve artık ünlü kankileriyle takılması gerekmektedir.. Yani bu noelin beraber son noelleri olmasına karar verirler ve final partisi başlar.. Isaac çok kafa olur, mantar, koko, hap, eks ne varsa takılmıştır.. Ethan eski aşkı Diana'ya denk gelir ve aşkı kabarır.. Chris de hayranlarıyla fotoğraf çektirip durur..

Böyle eğlenceli, komik ama tırt bi film yani.. Oyuncular tatlı işte, oturup izliyosun, güzel zaman geçiriyosun.. Seth Rogen her filmindeki burda da hep uyuşturucu içinde.. Sadece oyuncu olarak çalıştığı filmleri saymazsak her filmde kafası güzel adamın.. Filmi izlerken tip olarak etrafımda ne kadar çok Rogen'a benzeyen adam olduğunu düşündüm.. Nasıl ki bana sırf bıyık yüzünden Malkoçoğlu diye derinliksiz bir yakıştırma yapılıyor, bundan sonra ben de esmer olmayan biraz şişko ve sakallı tiplere Seth Rogen diyecem.. Siz de deyin..

010616
Oku..

Steve Jobs (2015)


"Abi ne Jobs'muş be!" demeyen bizden değildir, net. Çünkü, bak, tamam efsane bir iş adamısın, mucitsin, dehasın ve aşırı büyü bir başarıya imza atmışsın, yetmemiş yıllar sonrasını düşünerek kazık çakmışsın, belgeselin de yapılır, filmin de yapılır, ama bu nedir:
Steve Jobs: The Lost Interview (2012) belgeseli yapıldı, sonrasında öldü, ölür ölmez Jobs (2013) diye, baya adamın kırkı çıkmadan film vizyona girdi.. Sonra bu durum çok dikkat çekti, iSteve (2013) diye bir parodi biyografi yapıldı. Üstünden biraz zaman geçti, tekrar belgesel, Steve Jobs: The Man in the Machine (2015) ve Steve Jobs (2015), doğru kalitede bir sinema filmi sonunda.


Artık herkes biliyor, Steve çevresindeki insanlara çok ibnelik etmiş bir dahi. Çünkü kafa başka çalışıyor, toplumun, yani bizim anladığımızdan farklı çalışıyor. Filmlerin ortak özelliği, başta Steve'den nefret ettirip sonra sevdirmesi.. Jobs (2013)'u izleyip pek beğenmemiştim, bunu izledikten sonra karşılaştırma yazacaktım güya, hiç karşılaştırılacak işler değilmiş ya.. Jobs (2013), biyografik bir süreç anlatırken, Steve Jobs (2015), durumlar, diyaloglar, hisler anlatıyor. Yine de ufak bir kıyas yapacam dayanamayıp: Jobs (2013), yüzeysel kaldığı için beğenilmedi; Steve Jobs (2015), o kadar derin ki her şeyi anlatamadı..


Walter Isaacson'ın kitabına dayanan konuşmalar, The Social Network (2010)'ten Oscar'lı senarist Aaron Sorkin tarafından yazılmış; Slumdog Millionaire (2008) ve Trainspotting (1996)'in yönetmeni Danny Boyle tarafından yönetilmiş.
Steve'i Michael Fassbender çok güzel canlandırmış. Asistanı Joanna'yı hiç sevmediğim Kate Winslet, adaş Wozniak'ı Seth Rogen, pis CEO'yu Jeff Daniels ve film boyunca Joaquin Phoenix'e benzetip durduğum Michael Stuhlbarg, Andy Hertzfeld'i oynuyor. Eski sevgilisi Chrisann rolü ise Katherine Waterston'ta.


Film Steve Jobs'un hayatını değil de hayatından belirli kesitleri anlatıyor. Mesela lansmanlara çıkmadan hemen önce özel hayatındaki, arkadaş ve iş çevresindeki insanlarla yaptığı beyin yakan konuşmalar; yuva yıkan, devlet yıpratan, şirket batıran konuşmalar. O konuşmaları, nasıl, kimle, ne psikolojilerle yaptığını çok güzel anlatan bir film olmuş. Film, iki dalda Oscar adayı -ki bence dahası olabilirmiş-, sadece iki ana karakteri canlandıran, Fassbender ve Winslet oyunculuklarıyla yarışacaklar. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim'e bakınız; En İyi Aktör Oscar'ı için Fassbender'ın en sağlam rakibi bence Trumbo (2015)'dan Bryan Cranston.. Winslet'ın ise rakipleri kesinlikle daha muhtemel kazananlar. Filme puanım 8/10 bu arada..

şubata sarkmak
0003-010216
Oku..

Pineapple Express (2008)


En son Nicolas Cage'li Joe (2013)'nun yönetmenliği yapan David Gordon Green, Seth Rogen, Evan Goldberg ve Judd Apatow üçlüsünün beraber hazırladıkları senaryo için oturmuş yönetmen koltuğuna. Seth Rogen'ın kendi yazdığı veya yapımcılığını yaptığı filmlerde -yani kendi tarzındaki filmlerde- arkadaşlarından oluşan oyuncu kadrosunu kurduğunu görüyoruz zaten her zaman. Bu filmde de James Franco ve Danny McBride'ı almış yanına. Güzel hatun oyuncu olarak da Amber Heard bebeğim tercih edilmiş.

Soldan sağa Rogen, Franco, Apatow, Green ve Goldberg

Dale ve Saul arasında uyuşturucu satıcısı / uyuşturucu kullanıcısı ilişkisinin ilerisine geçecekleri bir olay yaşanıyor. Dale, Saul'un malları aldığı Red'in malları aldığı Ted'i, görmemesi gereken bir durumda görüyor yanlışlıkla. Sonra Ted de, Red vasıtasıyla Dale ve Saul'un peşine düşüyor. Çünkü Ted, Dale'i Çinli rakiplerinin adamı sanıyor. Dale de, sevgilisi Angie'nin bu işe bulaştırılmaması için Ted'in adamlarını Angie ve ailesinden uzak tutmaya çalışıyor. Dale, Saul ve Red'in dostlukları filme damga vuruyor.


Filmi izleyin, severseniz bir de This is the End (2013)'i izleyin; yalandan devamını çekiyolar bu filmde; meraklısına.
Filmi ilk izlediğimde -bir arkadaşım zorla izletiyodu bi kalabalığa- çok uykum gelmişti, hiç anlamamıştım. Geçen gün yine izliyim dedim, yine yanlış zaman seçmişim, baktım uyukluyorum, kapattım uyudum. En son girişimim demin gerçekleşti, izledim, bitirdim.
Fena değil ya, geyik film işte. 7 verdim.


Bu arada pineapple express, sarıp içtikleri, bütün aksiyonun başlamasına sebep olan nadir bir esrar modeli.

29.09.2013
Oku..

This is the End (2013)


Severek takip ettiğim, çok eğlenceli tipler bunlar. Bir grup arkadaşlar, aktörler ve çok komikler. Yeni nesil bu tiplerin, oyunculukları çok iyi olmasa da bazen çok sağlam projelerde yer bulup, kendilerini gösterme fırsatı elde edebiliyorlar. Onun dışında kafalarına göre takılıyorlar.

Yine bu kafalarına göre takıldıkları zamanlardan Jason Stone'un yönettiği ve hep beraber yazıp oynadıkları, Jay and Seth Versus the Apocalypse (2007) isimli on dakikalık kısa filmi uzun metraja çevirmeye kalkmışlar. İşte bu This is the End (2013), bu kısa filmin, Evan Goldberg ve Seth Rogen'ın yönetiminde uzuna uyarlanmış hali.

Yazarlar ve Yönetmenler Seth ve Evan

Oyuncuların, gerçek isimleriyle yer aldığı filmin kadrosu şu şekil: Seth Rogen, Jay Baruchel, James Franco, Jonah Hill, Danny McBride, Craig Robinson, Emma Watson ve küçük rollerle Jason Segel, Michael Cera, Rihanna, Paul Rudd, Channing Tatum, Mintz-Plasse falan filan.



Jay, Los Angeles'a arkadaşı Seth'i görmeye gelir. Seth de James'in yeni ev partisine davetlidir. Seth, Jay'le beraber partiye katılır ve herkes oradadır.
Kıyamet kopar, insanlık yok olmanın eşiğine gelir, önceki paragrafta ilk saydığım isimler James'in evinde sığınma hakkı kazanırlar. Kıyamet kapıdadır.


Mantığı, efektleri, oyunculukları ve geri kalan her şeyiyle dandik ama çok eğlenceli bir film. Kendi isimleriyle oynamaları filmin en büyük izlenebilitesidir. Komik video gibi fim yani..
Kendileriyle dalga geçmeleri, muhabbetleri falan da güzel detaylar..

Filmi izlemeden önce;
-Jay'in, Million Dollar Baby (2004) filmiyle tanındığını,
-Jonah'nın, Moneyball (2011)'la Oscar'a aday gösterildiğini,
-Grubun en popülerinin James olduğunu,
-Your Highness (2011)'ta Natalie Portman'a; James ve Danny'nin eşlik ettiğini,
-Pineapple Express (2008)'te, Seth, James, Danny ve Craig'in rol aldığını,
-Emma Watson'ın, Harry Potter serisindeki Hermione ve İngiliz olduğunu,
-Superbad (2007)'de Jonah, Michael ve Seth'in oynadığını,
-Benim de 'en iyi komedi filmlerim' listemde yer alan, Judd Apatow'un Knocked Up (2007)'ında, Katherine Heigl ve Leslie Mann'e; Seth, Paul, Jason, Jay ve Jonah'nın eşlik ediyor olduğunu bilirseniz iyi olur. Bilmeseniz de olur :) Ama bilirseniz geyikler cuk oturuyor kafada..

orijinali için tıkspor

Yalnız benim takıldığım bir husus vardı film bitiminde; neden jenerikte ve künyede Jason Segel ismi geçmedi. Gördüm, oynuyordu filmde, diyaloğu da vardı; duydum. Neden adını göremedik. imdb.com'da da belirtiliyor adının yanında '(uncredited)' diye. Neden acaba? Koskoca adamı unutmuş olamazlar sonuçta.

Bu sabah, Guy Ritchie'nin bir kısa filmini izledim; Star (2001). Orada da aynı olaya denk geldim, starring Clive Owen diyor da, en az onun kadar rolü olan Madonna'nın adı geçmiyor jenerikte menerikte. Nasıl olur ya? dedim.. Arka arkaya denk geldiler.

17-09-13
Oku..