Fifty Shades BoxSet


Evveet, bir roman uyarlamasıyla daha karşınızdayız, hatta seri, üçleme.. Bu ilk filmi serinin, ikincisi şu ara vizyonda, üçüncüsü seneye.. Cinsel içeriği çokça bir aşk hikayesi bu.. Aslında bildiğimiz erotik film. Başta bilmiyordum, sonra çok popüler oldu; Tayfun Yılmaz komik dublajlar yaptı falan, ilk öyle gördüm, sonra merak edip izlemiştim. Çok da üzerinde duramamıştım.. Ama ilk film çok izlenince devam filmi de çok gürültü yaptı.

E. L. James hanımefendinin bu erotik gençlik romanının her cildi yayınlandığında da baya olay yaratıyordu. 2011'de ilk romanı, bir sene sonra da 2 ve 3 arka arkaya çıkmıştı.


Baya zengin bir iş adamı, genç, yakışıklı Mr. Grey ve vosvosuyla okula gidip gelen kitap kurdu güzel bir genç kız Anastasia. Gazetecilik okuyan ev arkadaşı hastalanınca, Mr. Grey'le okul gazetesi için röportaj yapmaya giden Anastasia oluyor ve gençler böylelikle tanışıyor. Bundan sonrası artık aşık olma ve Mr. Grey'in seçkin zevklerine ayak uydurma şeklinde geçecek. Ama şimdi konumuz bu değil.. Nasıl olur da konumuz filmin konusu olmaz?!

İzleme Notları:
4. dakikada iken henüz, Mr. Grey'in ofisine girerken ayağı takılan Anastasia, dört ayak üstü pozisyonda seksi bir şaşkınlıkla açıyor perdeyi..
8. dakikada tamamen istemsiz olarak kalemi ağzına götürüyor ve karşı taraftaki etkiyi tahmin edersiniz..
20. dakika civarında, Anastasia'ya tam bisiklet çarpacakken, kahraman Grey kolundan tutup kendine çekiyor onu. Çok yakından birbirlerine baktıkları bir sürenin sonunda, telaşla ayrılıyorlar.
29. dakika, dudakta baş parmak gezdiriliyor.. Hmm..
30, ani bir öpüşme sahnesi..
42. dakikaya gelindiğinde işler ilerlemiş durumda: öpüş, soyunma detay, öpüş, iyice soyun derken memeler ve kopuyor olay, sevişme sahnesi artık..
46, piyanoda kucak..
48, beraber banyo.. Oo popo.. Ooo..
49. dakika, tam sevişme başlayacak annesi geliyor Grey'in..
57, küçük öpüşme..
63. dakika.. Evet, sevişme başlıyor ve gözler ilk defa bağlanıyor, işler ciddiye biniyor gibi..
79, popoya şaplak, ciddi olanından..
83. dakikada öpüşme ve yarım kalma..
84, kaldığı yerden devam..
86. dakika, ilk kırbaç darbesi.. Ve gerisi..
107. dakika, görüyoruz ki kırbaç alışkanlık yapıyor..
113, memeler ve altı vuruş cezası..


Hikayesinde bunları ve bir sürü klişe ve kötü detayı bulunduran bir görsel şölen.. Bu yüzden konusu çok önemli değil.. Film resmen yüzeysel, hiç derinliği yok; plastik bir film yani..

Başrollerde, Dakota Johnson ve Jamie Dornan var. Eloise Numford da bonus, ev arkadaşı..

Filmin yönetmeni 67'li Sam Taylor-Johnson diye bir abla ve film geçen seneki Oscar'da En İyi Orijinal Şarkı için yarışmıştı.. Hatta Golden Globe'ta da yarıştı..

250217 - edit


Üçüncü film Fifty Shades Freed (2018)'e Netflix'te denk gelince hadi izleyeyim bari dedim ama önce ikinci filmi izliyeyim dedim, ilk beş dakikasında anladım, izlemişim ikinciyi bi ara, ne ara izledim hatırlamıyorum ama, hızlandıra hızlandıra baktım, tamam, bi numarası yokmuş, üçü açtım. Bu arada Netflix'te sadece üçüncü film var.

2. filmde Anastasia'nın patronu olan yayınevinin yöneticisi 3. filmin de kötü adamı. Başta derdi Anastasia gibi görünse de asıl hedefin Mr. Grey olduğu anlaşılıyor. Bunun dışında sürekli sevişiliyor, fırsat buldukça 'oyun odası'na geçip birileri cezalandırılıyor. Yalnız Anastasia da hak ediyor cezalandırılmayı şimdi, bu kadar mı belasever olur bir kıza ya!..

2. ve 3. filmin yönetmeni James Foley, ki filmografisine bakınca kendisinin sektörde saygınlığı vardır diye düşünülür ama neden böyle ucuz bir serinin üstelik devam filmlerini yapmayı kabul etmiş olabilir ki, aa para tabii..


İlk filme 5 yıldız vermişim, devam filmleri bu kadar şanslı değil 3'er yıldızla uğurlamışım onları. Hatta bence çok bile sanki ama Dakota Johnson'ın hatırına olsun hadi..

Bu arada, roman serisinin retold versiyonu yani tekrar anlatımı başlamıştı, ilk filmden hemen sonra sanırım, 2015'te Grey ve 2017'de Darker isimleriyle aynı hikayeyi bu sefer de oğlanın gözünden anlatıyormuş. Yalnız üçüncüsü çıkmamış bu serinin, hala yazmaya devam mı ediliyor, vaz mı geçildi bilemiyorum.

14 Nisan 2020
Oku..

Stutterer [2015]


Filmin adı 'kekeme' anlamına geliyor, film tam da onu anlatıyor, daha da basitleştirilemezdi galiba. (İyi anlamda demedim bunu.) Bu senenin Oscar'ı kazanan kısası, hatırlarsanız adaylar açıklanınca "Bayadır kısa film izlemiyorum, çok boşladım, bütün adayları bi izliyim" demiştim. (4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim) İzleyemedim, çünkü internete koymazsanız nerden izliycez biz bunları.. Neyse ki bu ödül aldı diye bi hayırsever yüklemiş de izledik.. Haliyle diğer adayları bilmiyorum ama bu filme Oscar vermek bana biraz enayilik gibi geldi, hikayesi için diyorum, yoksa teknik mükemmel, görüntü yönetimi, renkler, müzik, sanat yönetimi, oyunculuklar çok güzel çalışılmış, bi tek hikayesi zayıf, zayıf da değil, yok gibi..

Kekeme bi çocuk var, baya kötü durumda ama çok zor konuşuyo.. Çalışıyo mu, nasıl zaman geçiriyo tam belli değil, babasıyla go oynarken görüyoruz bi. Sadece çok okuyup yazdığı anlaşılıyor dekordan. İnternette bi kızla yazışıyo ama; konuşamasa da yazarken baya sempatik, çapkın, zaten yakışıklı da çocuk. Neyse, kız diyo ki buna "Önümüzdeki günlerde Londra'ya gelcem, görüşelim istersen." Alıyo bizimkini bi telaş, kekeme olduğumu öğrenip soğuyacak benden diye korkuyor..


Sonra da büyük final işte, sizce n'oluyo, yapılabilecek en kötü final yapılıyo. Keşke başka herhangi bi final olsaydı da bu olmasaydı ya.. 12 dakikalık filme baştan itibaren duyduğum saygı finalde sıfırlanıyor.. Şimdi bu yazıda, harika oyunculuklardan, muhteşem renk çalışmasından falan bahsedecekken bak neler yazdım..

Bare Golly Films imkanlarıyla çekilen filmin yazıp yöneteni ve kurgulayanı İrlandalı Benjamin Cleary. Esas oğlanı oynayan Matthew Needham. Kısa filmde kısacık rol alan esas kız ise Chloe Pirrie; Chloe'yi Black Mirror dizisinin Waldo'lu bölümünde izlemiştim ilk. Daha da izleyemedim, mesela Shell (2012) epeydir listemde bekleyen filmlerinden.


Filmde çok ciddi örnek alınacak hareketler bulunmakta, onun için komple çöp bi film diyemiyorum.. Farklı finaller hayal edip izleyebilirsiniz mesela filmi, yani finali siz halledin kafada; filmdeki hariç ne olursa..

200316
Oku..

Ex Machina (2015)


Machine doğrusu, makine.. Ya, millet çok etkilenmiş, öyle anlatıyo ama beni çok şe' yapmadı valla.. Eyvallah güzel film, teknik açıdan bi sıkıntısı yok, hikayesini güzel anlatıyo ama o kadar yani.. Hikaye beni vuramadı.. Şey anlatıyo işte.. Yapay zeka mevzusu var.. Dur baştan anlatayım..

Caleb, sıkıcı bi işi olan yazılımcı galiba, mesleğini tam hatırlamıyorum, bilgisayarla ilgili durumlar.. Çok önemli değil.. Çalıştığı yerde, bi yarışma düzenleniyo, şirket içi.. Genel böyle, performans değerlendirmesi mi, genel kültür mü neyse, o da çok önemli değil.. Yani seçilmiş kişi olarak patronla tanışma, çalışma imkanı.. Patronun fikirlere ihtiyacı varmış.. Çok heyecanla biniyor helikoptere, devasa arazideki mütevazı malikaneye geliyor.. Gencecik bir adammış patron..


İşte, tanışma, kaynaşma, birer içki falan derken arkadaş olup, asıl mevzuya giriyorlar.. Ama önce gizlilik sözleşmeleri imzalaması gerekiyor Caleb'ın.. Artık ne görecekse.. Merak edip imzalıyor.. Tamam, sıkı durun, bomba geliyor.. Yapay zeka.. Robot insan üretmiş patron.. Ee, n'olmuş.. Ama baya duygular muygular.. Her şeyiyle insan gibi, ama robot, yüzü müzü var mimik yapsın diye, o kadar.. Gerisi de kıyafetle toparlıyo.. Caleb, Nathan'a diyo ki, Nathan patron bu arada, "Benlik bi durum yok ki, üretmişin sen zaten" Ama test aşaması varmış, onun için çağrılmış asıl.. "Yani ürettik ama, beni zaten bildiği için tam olmuyo, yabancıya verdiği duygusal tepkiler önemli" diyo.. Diyo ki "Her sabah laboratuvara gidip, Ava'yla muhabbet edip, notlar alacan, olay bu.."

Caleb, daha teknolojik işler yapacağını beklerken, robotla muhabbet edip duruyor.. Yalnız robot da güzel kız.. Gündüzleri Ava'yla, akşamları Nathan'la muhabbet sohbet.. Belli bi takvim var tabii.. Ava'yla iyi anlaşıyor bu süreçte, hatta Ava, Nathan'ın dedikodusunu bile yapıyor, hatta ve hatta yoksa Ava, Caleb'a mı yazıyor.. Ulan..


Burdan sonrası Terminator, makineler yükselir hacı.. Kadroda, yeni dönem Brooklyn (2015) ve The Revenant (2015)'ta oynayan Domhnall Gleeson, en son Two Faces of January (2014)'de Türkçe konuşmasını izlediğim Oscar Isaac ve bu sene The Danish Girl (2015) ile Oscar kazanan İsveçli tatlı kız Alicia Vikander ve biraz da Sonoya Mizuno yer alıyor.. Alex Garland'ın yazıp yönettiği film En İyi Görsel Efekt Oscar'ını kazandı, En İyi Senaryo için de adaydı.. Zaten Garland öncesinde senaristlikle geçimini sürdürürdü.. Bu ilk yönetmenliği.. Puanım 5/10..
Oku..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2016


Adaylar açıklanınca, "Aman da hiç siyahi aday yok, akademi ırkçılık yapıyor" diyen işgüzarlar oldu. Hatta işi ileri götürüp sunuculuk yapacak siyahi Chris Rock'a da protesto amaçlı sunuculuktan çekilmesi falan tavsiye edildi.. Öyle boş adamlar da değil ha, önemli isimlerdi bu saçmalığı yapanlar.. Allah'tan çok ciddiye alınmadı da rezillik çıkmadı ekstradan.. Derken, tören boyunca, ergen gibi, laf sokarak falan takılan tipler gördük; Chris başı çekti.. İşin ilginç tarafı, sanki Akademi kendi istiyordu siyah-beyaz tartışması çıkmasını ve şovlara bile gömmüştü ırk esprilerini.. Neyse oyuna gelmeden; sözkonusu beyaz adayları bilmeyenler için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim'i yazmıştım, bakılabilir..

88. Oscar'lar dağıtılmış oldu geceleyin.. Son dört senedir adı Dolby Theatre olan Tarihi Kodak Düğün Salonu'nda düzenlendi gece, klasikleştiği üzere.. Kazanan tipler şöyle oldu.. (Yanında tik olanlar benim tahmin edebildiklerim..) Önce sürprizlerle dolu 'Big Five':

En İyi Film: Spotlight (2015)

En İyi Yönetmen: Alejandro Inarritu, The Revenant (2015) ✔

En İyi Özgün Senaryo: Josh Singer & Tom McCarthy, Spotlight (2015)

En İyi Kadın Oyuncu: Brie Larson, Room (2015) ✔

En İyi Erkek Oyuncu: Leonardo DiCaprio, The Revenant (2015)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Alicia Vikander, The Danish Girl (2015) ✔

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mark Rylance, Bridge of Spies (2015)

En İyi Uyarlama Senaryo: Charles Randolph & Adam McKay, The Big Short (2015) ✔

En İyi Görüntü: Emmanuel Lubezki, The Revenant (2015) ✔

En İyi Görsel Efekt: Ex Machina (2015)

Tahminlerim gayet iyi geçmiş gibi di mi.. Yok, asıl burayı görün.. Benim hiç ciddiye alamadığım Mad Max: Fury Road (2015), nedense aşırı büyütülerek bir sürü dalda aday gösterilmişti, ve iyice abartılarak çoğu adaylığından ödül kazandı.. Bu bi tek bana sürpriz olmadı herhalde.. Ayrıca teknik ekip ödül almaya sahneye çıktıkça, gayet yaşlı tipler olduklarını gördük.. Böylesi bir fantastik kurgu filmin yapımında daha genç kadro olacağını tahmin ederdim, belki de etmezdim. Hiç üstüne düşünülecek şey değil gibi..

En İyi Kurgu: Mad Max: Fury Road (2015)

En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Mad Max: Fury Road (2015)

En İyi Kostüm Tasarımı: Mad Max: Fury Road (2015)

En İyi Saç & Makyaj: Mad Max: Fury Road (2015)

En İyi Ses Kurgusu: Mad Max: Fury Road (2015)

En İyi Ses Miksajı: Mad Max: Fury Road (2015)


En İyi Şarkı: Spectre (2015)

En İyi Film Müzikleri: The Hateful Eight (2015) ✔

En İyi Yabancı Dilde Film: Saul Fia (2015) ✔

En Kısa Film: Stutterer [2015]

En İyi Animasyon Film: Inside Out (2015) ✔

En İyi Kısa Animasyon Film: Historia de un Oso [2014]

En İyi Belgesel Film: Amy (2015)

En İyi Kısa Belgesel Film: A Girl in the River: The Price of Forgiveness [2015]


Liste uzasın da uzasın, vur davullara..

Gecenin En Tatlışı: Room (2015)'un küçük kahramanı Jacob Tremblay, Darth Vader'lı çorabını göstermeye çalışmasıyla ve sahneye robotlar çıkınca heyecanlanmasıyla bu ödülü kazandı benden..

Gecenin En Karizmatiği: Ödül de kazanan İsveçli Alicia Vikander sarı elbisesiyle aşırı karizmatikti.. Ödül alacağını zaten bilircesine sahneye çıkarken düşmemeyi diledi kırmızı halı röportajında..

Gecenin En Olayı: Sağ olsun 'sempatik ırkçılık' yeterince olay yarattı bence ama bu ara Amerika'da iyice artan taciz/tecavüz vakalarına karşı yapılan küçük etkinlik, Lady Gaga performansı da çok 'olay'dı yani.. Üstüne bi de geylik muhabbeti döndü.. Sosyal sorumluluk gecesi oldu..


Gecenin Sürprizi: Ali G.. Buyakaşa.. Sacha Baron Cohen, Olivia Wilde'la sunuculuk dersi verdi zenci kardeşine.. Ali G. kendini siyah sanan bir zenci..

6 teknik ödülle Mad Max: Fury Road (2015) en çok ödül alan film oldu; takipçileri, 3 önemli ödülle The Revenant (2015) ve 2 en önemli ödülle Spotlight (2015).. Bu arada mahsus DiCaprio'yla ilgili bi şey yazmadım bak..

290215.. ulan.. 29 çekmek..
Oku..

Saul Fia (2015)

Konuk Yazar // Kadir Akbulut


Bir olayı anlamak, bir karakterle bütünleşmek, kısaca dünyanın gelmiş geçmiş en zorlayıcı olaylarından birini bu denli içeriden gözleyebilmek. Saul'un Oğlu, Yahudi imha kampında Sonderkommando olarak görevlendirilmiş bir adamın kendine amaç edindiği üzere bir çocuğu usulüyle toprağa verme savaşımının hikayesi.

Bir çocuk -hunharca öldürülen milyonların içinde bir tanesi- insan vücutlarının telef edildiği, hiçleştirildiği, onursuzlaştırıldığı bir atmosferin içerisinde yaşamının baharında ölmüş. Şimdi de bedeni katledilmek için sırasını bekleyen bir çocuk.
Ve bir adam. Belki de olaylara müdahale edebilme, bir şeyleri değiştirebilme, makus talihe bir nebze de olsa müdahale edebilme gücüne sahip nadide kişilerden biri. O ve diğer görevlilerin de bir gün sırası gelecek. İşte o vakit onlar da diğerleri gibi katledilecekler. Ama yaptıkları işin vahametinden olsa gerek duygusuzlaşmış haldeler. Bütün bu yoksunluğun arasında bir nevi kahraman rolünü üstleniyor bu adam.


Çocuğu kendi oğluymuşçasına sahipleniyor. Hem karısının hem de diğer kişilerin, çocuğun onun olmadığını iddia etmeleri de bir şeyi değiştirmiyor. Yaşamının son anlarında insanca bir görevin peşine düşüyor. Dinsel ve tinsel olarak ideal bir 'ölüm sonrası' verebilmek istiyor bu çocuğa. Ve bütün riskleri alıp uygun şekilde gömülmesi için ne varsa yapmaya koyuluyor. Bedeni toprağa gömebilirse, bunu bir hahamın eşliğinde uygun bir ritüelle yapabilirse, vicdanen arınabilmesinin de yolunu açacakmışçasına.

Kendinden olanları ölüme götürürken, gözü açık, ağzı burnu kapalı olsa da can vermemiş çocuğun canı gittiğinde gözü gerçek anlamda açılıyor. Ne olduğunu ne yaptığını algılayamamış, görevini ifa ederken yitip giden canların kıymetini fark edememiş, robotlaşmış bir canlı iken yeni amacına yöneldiğinde insanca emareler göstermeye başlayan hırslı, gözü kara bir isyancıya dönüşüyor.
Adamın, birinin elinde bulduğu fotoğraf makinesini saklayarak tarihe bir kanıt bırakmak istemesi de en az çocuğu gömerek başarmayı arzuladığı görev kadar manidar.

Oğul, bir nesli sürdürebilmek için gerekli oluşun göstergesi olarak filmin anlam bütünlüğünde gitgide büyürken; baba, insan için en zorlayıcı olabilecek görevini gerçekleştirmek adına büyük bir risk ve tehlikeyi göze alarak cedelleşiyor.

(Bu yazı ilk olarak 19 Şubat 2016 tarihinde Movee'de yayımlanmıştır. Kadir Akbulut, paylaşıma izin vererek de yazılısinema'ya renk ve değer katmıştır, teşekkür..)

Golden Globe'u avuçlayan Macar filmi, üç gün sonra da Oscar için yarışacaktır; 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim..

250216
Oku..

Anomalisa (2015)


3 yılda yapıldığını okumuştum galiba bi yerde, büyük emek, bilgisayarda değil de baya elle yapılan, oyuncak gibi, küçük modellerle çekilmiş film. Yani bi çalışma masasının üstüne kurulmuş mukavva duvarlarla otel yapmak, küçük kumaş parçalarıyla minik elbiseler dikmek falan.. Güzel uğraş ama deli işi biraz.

Yazar Charlie Kaufman, senaryoyu hazırlayıp Duke Johnson'a gidiyor, senin filmler gibi yapalım şunu diyor, beraber yönetiyorlar. Ha bu arada Kaufman baya meşhur, Being John Malkovich (1999) ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)'ın falan yazarı.. Neyse kuruyorlar seti işte çok uzun süreler çalışıyorlar..


Mutsuz bir evliliği olan Michael Stone, müşteri hizmetleri konusunda uzmanlaşmış biridir, kitabı falan vardır, konferans için eskiden yaşadığı Cincinnati'ye gelmiştir. Uçakta başlar film, taksiyle otele gelir, otelde olaylar yaşar ve evine döner. Dört farklı mekanda görülecektir yani Stone.

Film ayrıca, sevişme sahneleriyle de akılda kalacaktır..


Otele geldiğinde yolculuğunun iyi geçtiğini bildirmek için karısını arar; Michael için herhangi biridir aslında karısı.. Ve eskiden yaşadığı şehre dönmesi, eski sevgiliye olta atma güdüsü doğurur. Sonra koridorda bi ses duyar Michael, farklı bir ses.

Yani o an aslında tarz sayılan şeyin hikaye olduğu anlaşılır. Şöyle ki, Michael'ın etrafındaki herkesin sesi aynıdır, etrafında olmasa da, televizyondaki birinin falan da.. Tom Noonan seslendiriyor herkesi; Michael'ı da David Thewlis.. Bu şey işte, herkes aynı, gözümde kimsenin bi değeri yok kafası.. Neyse, koridordan farklı bir ses geliyor işte, o da The Hateful Eight (2015)'te harikalar yaratan Jennifer Jason Leigh'in sesi, Lisa..


Ufak bir umutsuzlukta doğan aşk ve umut ve hüsranla minik minik insanların, çenesi çıkan oyuncakların hikayesi.. Zaten Kaufman hikayesi olduğu için alt metin kaynar kazan, olaylar çetrefil tarlası.. Nerdeyse Being John Malkovich (1999) havası var filmde diyecem yani, onu da kesin izleyin..

Stop-Motion alt başlığındaki animasyon film, kazanamadığı Golden Globe'da olduğu gibi Oscar'da da yarışacak, ve bu sefer bence şansı var, diğer adaylar burada 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Tören de çok yakında, az kaldı resmen..

230216
Oku..

The Hateful Eight (2015)


"Quentin Tarantino'nun 8. filmi.." İyi de bir insan neden belirtir ki böyle bi şeyi, bilen zaten bilir. Sırf filmin adıyla falan uyuyo diye, ayıptır. Ama altında yatan olay şu olabilir, geçtiğimiz senelerde verdiği bi röportajdan ötürü bi geri sayım havası yaratılıyordur: "Filmografimde çok film olmasını istemiyorum, az ve öz olsun, yaşlanıp kötü filmler yapan bir sinemacı olmayacam. 10 tane falan yapıp bırakırım.." Böyle bi şey okumuştuk. O olabilir yani, sona yaklaşma gerilimi.. "Tarantino'nun 9. filmi; Tarantino'nun son filmi.." Of be son filmi iyice efsane gibi oldu yalnız.. Sonra 'on' sayısının gizemini çözmeye çalışan kolpa sinemacılar, belgeselciler.. Öngörülebilir bi durum..

Tarantino filmlerinin nerdeyse ortak özelliği, "sakin sakin giderken n'oldu da mınakoyim.." olayı. Bi anda ortalık kan gölüne döner falan.. Bi önceki filmi Django Unchained (2012)'dan sonra bu da tarz olarak western.. Tarantino'yu bilenler, western tutkunu olduğunu bilir. Silahlar çekilsin, saloon dağıtılsın, kurşunlar vızlasın ister.. Bunlarla büyümüş, bir süre sonra, ne istese yapabileceği konuma gelince de koyuyo çocuğu işte.


Ödül avcısı John Ruth, kellesine on bin dolar ödül konmuş esiri katil Daisy Domergue ile, karları yara yara Red Rock'a giden faytonun içindedir. Yolda bir diğer efsane ödül avcısı Marquis Warren'e denk gelirler, atı ölmüş, üç ödüllü cesediyle beraber yaya kalmıştır. Biner faytona. İlerlerler (üç ler'de sık denk gelmez), yolda denk geldikleri Chris Mannix, "Beni de alın, donup gitcem yoksa" der. "Zaten Red Rock'ın yeni şerifi benim, ödüllerinizi ben vericem kasabaya gidince" der, alırlar. Kar fırtınası olacağı için bi hana sığınırlar. Handa da kendi hikayesinin peşinde 5 adam vardır. Böylece, 'Nefret Sekizlisi' veya 'Nefret Dolu Sekizli' aynı çatı altında toplanır.


Tabii ki, dönemin sorunu, siyah-beyaz adam çatışması başroldedir. Tıpkı Django Unchained (2012) olduğu gibi. Ödül avcılığı, adalet sistemi, intikam şekillenmesi anlatılır güzel güzel. Tarantino'nun en iyi filmi değil ama gayet hoş film, hojdır. Hele zaten oyuncular, yıkılıyo abi.. Samuel L. Jackson, Jennifer Jason Leigh (EİYKO Oscar Adayı, kısaltmayı çözene öpücük), Kurt Russell, Walton Goggins faytonla gelen tayfa.. Handakiler ise, Demian Bichir, Tim Roth, Michael Madsen ve Bruce Dern.. Channing Tatum da var ama onu bilmemeniz gerekiyor (TrSk).. Ve kaza kurşununa giden tayfada da, aslı dublör Zoe Bell var.

Dijital dünyaya kafa tutarak, eski moda bi teknikle, hafıza kartına değil de makaralı filme kaydedilen, Ultra Panavision 70'le çekilen film, görüntü yönetimi ve film müzikleri kategorilerinde iki Oscar'a daha aday; bütün adaylıklar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Rakipleri sağlam, bence bu sene buraya Oscar çıkmaz. Tarantino da zaten Oscar'ın değil gönüllerin sinemacısı.. Bu çağda Ultra Panavision 70 kullanmak anca onun yapabileceği bi şeydi mesela. En son 40 sene önce kullanılmış makine, detay isteyen bu linke bakabilir. Prömiyerde, 3 saatlik özel gösterimde projeksiyonla, makaradan izletilmiş film, o kadar çektik diyerek.


2,5 saatlik filme puanım 7/10, gayet de izlenir demek.. İzlemeden önce bi haber okumuştum, aklım gitmişti. Daisy bi sahnede gitar çalıyo, güzel bi şarkı söylüyo.. Ama sözleri John'u rahatsız ediyo.. Daisy'nin çaldığı gitar, özel bi parçaymış, bi müzeden alınmış film için. Ama bu Kurt Russell'a söylenmemiş. O da normal dekor diye, sahne gereği baya duvara vuruyo, parçalıyo gitarı.. Milyonluk gitar, paramparça, olur böyle iş kazaları..

Not: EİYKO, en iyi yardımcı kadın oyuncu; TrSk, tribini sikim..

090216
Oku..

Steve Jobs (2015)


"Abi ne Jobs'muş be!" demeyen bizden değildir, net. Çünkü, bak, tamam efsane bir iş adamısın, mucitsin, dehasın ve aşırı büyü bir başarıya imza atmışsın, yetmemiş yıllar sonrasını düşünerek kazık çakmışsın, belgeselin de yapılır, filmin de yapılır, ama bu nedir:
Steve Jobs: The Lost Interview (2012) belgeseli yapıldı, sonrasında öldü, ölür ölmez Jobs (2013) diye, baya adamın kırkı çıkmadan film vizyona girdi.. Sonra bu durum çok dikkat çekti, iSteve (2013) diye bir parodi biyografi yapıldı. Üstünden biraz zaman geçti, tekrar belgesel, Steve Jobs: The Man in the Machine (2015) ve Steve Jobs (2015), doğru kalitede bir sinema filmi sonunda.


Artık herkes biliyor, Steve çevresindeki insanlara çok ibnelik etmiş bir dahi. Çünkü kafa başka çalışıyor, toplumun, yani bizim anladığımızdan farklı çalışıyor. Filmlerin ortak özelliği, başta Steve'den nefret ettirip sonra sevdirmesi.. Jobs (2013)'u izleyip pek beğenmemiştim, bunu izledikten sonra karşılaştırma yazacaktım güya, hiç karşılaştırılacak işler değilmiş ya.. Jobs (2013), biyografik bir süreç anlatırken, Steve Jobs (2015), durumlar, diyaloglar, hisler anlatıyor. Yine de ufak bir kıyas yapacam dayanamayıp: Jobs (2013), yüzeysel kaldığı için beğenilmedi; Steve Jobs (2015), o kadar derin ki her şeyi anlatamadı..


Walter Isaacson'ın kitabına dayanan konuşmalar, The Social Network (2010)'ten Oscar'lı senarist Aaron Sorkin tarafından yazılmış; Slumdog Millionaire (2008) ve Trainspotting (1996)'in yönetmeni Danny Boyle tarafından yönetilmiş.
Steve'i Michael Fassbender çok güzel canlandırmış. Asistanı Joanna'yı hiç sevmediğim Kate Winslet, adaş Wozniak'ı Seth Rogen, pis CEO'yu Jeff Daniels ve film boyunca Joaquin Phoenix'e benzetip durduğum Michael Stuhlbarg, Andy Hertzfeld'i oynuyor. Eski sevgilisi Chrisann rolü ise Katherine Waterston'ta.


Film Steve Jobs'un hayatını değil de hayatından belirli kesitleri anlatıyor. Mesela lansmanlara çıkmadan hemen önce özel hayatındaki, arkadaş ve iş çevresindeki insanlarla yaptığı beyin yakan konuşmalar; yuva yıkan, devlet yıpratan, şirket batıran konuşmalar. O konuşmaları, nasıl, kimle, ne psikolojilerle yaptığını çok güzel anlatan bir film olmuş. Film, iki dalda Oscar adayı -ki bence dahası olabilirmiş-, sadece iki ana karakteri canlandıran, Fassbender ve Winslet oyunculuklarıyla yarışacaklar. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim'e bakınız; En İyi Aktör Oscar'ı için Fassbender'ın en sağlam rakibi bence Trumbo (2015)'dan Bryan Cranston.. Winslet'ın ise rakipleri kesinlikle daha muhtemel kazananlar. Filme puanım 8/10 bu arada..

şubata sarkmak
0003-010216
Oku..

Trumbo (2015)


Sadece bu sene de değil, şimdiye kadar izlediğim en iyi biyografik filmlerden.. İlham verici, akıl yoklayıcı, nefes tutturucu bir film!.. Hollywood'un sıçtığı dönemler, 50'ler 60'lar, "Komünist bunlar almayın aranıza, bunların yaptığı filmlere gitmeyin"cilerin çağı..

30'larda, 40'larda piyasanın kurdu konumunda ekibimiz.. Senaristler, oyuncular ve yapımcılardan oluşan 'Hollywood Ten' diye anılan bir grup sinemacılar.. Trumbo çalışkanlığı, üretkenliğiyle hep ön planda.. Ekip, yazıp, Dalton'dan fikir alıp öyle teslim ediyor senaryolarını, üstad Dalton Trumbo.. 1945'te II. Dünya Savaşı'nın resmen bitmesinden sonra toparlanma döneminde bir de komünist dalgası başlıyor.. Büyük paraların döndüğü sinema sektöründe, Trumbo diyor ki "Set çalışanları, işçiler, neden bu kadar az para kazanıyorlar" Birden istenmeyen adam oluyor.. Arkadaşları Trumbo'nun tarafındalar tabii, ne kadar haklı olduğunu, onun ne kadar başkasını düşünen olduğunu biliyorlar..


Yalnız, faşistin önde gideni, -sinemanın üst sosyetesinden- magazin yazarı Hedda Hopper, Trumbo ve onun gibilere karşı karalama kampanyası başlatıyor. Yapımcıları "Onlarla çalışırsan seni bitiririm", oyunculara "Onların filminde oynarsan bütün kirli çamaşırların ortaya çıkar" tehditleriyle, milletin ekmeğiyle oynuyor.. Trumbo ve ailesi ve arkadaşlarına, sokakta yürümek bile haram oluyor, komşuları pis pis bakıyor falan, hain ilan ediliyorlar..
Mesela Roman Holiday (1953), senaryosunu Trumbo'nun yazdığı ama yazar arkadaşı Ian McLellan'ınmış gibi filme alınan bir hikaye.. O sene üç Oscar kazanıyor film, biri En İyi Senaryo.. McLellan ödülü Trumbo'ya getiriyor ama Trumbo istemiyor..


Sonra vatan hainliğinden hapse atılıyor üç beş sene kadar.. Çıktığında, ev geçindirmek için para lazım, para için iş lazım.. Büyük şirketler toplum baskısından dolayı bu kara listedeki isimleri kapılarına yaklaştırmazken, Trumbo gidiyor, kendi halinde, kaybedecek bir şeyi olmayan yapımcı Frank King'e, çok ucuza, kısa sürede, bir sürü senaryo yazıyor; tabii olmayan isimlerle.. Piyasaya uygun, edebi kalitesi düşük ama yine de bir hikayesi olan senaryolar.. Kara listedeki diğer yazar arkadaşlarını da ayarlıyor, başka başka isimlerle sürekli senaryo yazılıyor..


Söylentiler çıkıyor, "Piyasada bir sürü Trumbo filmi varmış, onunkileri izlemeyin sakın.." diye, "İyi de hangisi onun.. Herhangi bir isim yazılmış olabilir postere.." Sonra The Brave One (1956), yine En İyi Senaryo Oscar'ını alıyor, yapımcı çıkıp alıyor ödülü, çaktırmadan.. Hollywood'ta böyle saçma şeylerin yaşandığı bir dönem işte..

Yönetmen, Jay Roach, demezsin hiç o adamdan bu film çıkabilir.. Senarist, John McNamara, bu zamana kadar tv için binlerce sayfa metin yazmış, yazarın ilk sinema filmi, çok başarılı.. Oyuncular: Bryan Cranston, Diane Lane, Helen Mirren, Elle Fanning ve John Goodman başta.. Cranston, En İyi Aktör adayı bu seneki Oscar'da, bütün adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim..

270116
Oku..

Inside Out (2015)


Pixar'ın harikalar diyarından benzersiz bir animasyon daha.. Monster, INC. (2001) ve Up (2009) efsanelerinin de yönetmenlerinden olan Pete Docter idaresindeki animasyon filmin hikayesini de, Docter, yardımcı yönetmen Ronnie Del Carmen'le beraber tasarlamış.. Film, En İyi Senaryo ve En İyi Animasyon Film kategorilerinde Oscar için yarışacak, Golden Globe'da da yılın animasyonu seçildi zaten..


Riley'nin içindeyiz. Riley doğar doğmaz içinde oluşan duyguların hikayesini izliyoruz. Kontrol Neşe'de.. Ama Mutsuzluk, Endişe, Nefret ve Öfke her işe karışıyor.. Daha doğar doğmaz, Endişe dağıtıyor ortalığı, Öfke'yi tutabilene aşk olsun, Mutsuzluk zaten dolanıp duruyor ortada; Neşe'nin görevi bunları sakinleştirip, Riley'nin mutlu olmasını sağlamak.. Aslında hepsi Riley'nin mutluluğu için çalışıyor ama karakterleri gereği ortalığı karıştırıyorlar istemeden..

Riley'nin bebekliğinden beri biriktirdiği hatıraları var, çoğu da neşeli şeyler - Neşe burada reverans yapıp tebrikleri kabul ediyor.. Neşe her sabah gayet enerjik başlıyor güne, herkese nasıl davranması gerektiğini söylüyor, görev dağılımı yapıyor.. Ama o da ne? Riley'lerin taşınması gerekiyor.. Endişe, Öfke.. Yeni evleri San Francisco'da, ortalık karışıyor.. Neşe kontrol manyağı biri olup çıkıyor, Mutsuzluk'un hatıralara dokunmasını istemiyor.. Derken başına büyük bir iş alıyor.. Riley'nin psikolojisi tehlikede..


Epeydir animasyon izlemiyordum ve böyle zekice kurgulanmış bir hikayeyle sahalara dönmek iyi geldi.. Tavsiye ederim, filme puanım 8/10..

270116
Oku..

Sicario (2015)


Kate Macer, baskınlara giden bir FBI askeri.. Ekibiyle beraber, bir grup teröristin rehineleri sakladığı yere baskın yapıyorlar, ortaya rehine değil bir sürü ceset ve patlamalar çıkıyor.. Ekip arkadaşlarını kaybeden Kate, intikam hırsıyla özel bir birimin üst düzey asker programına giriyor. Yani teklif geliyor, o da seve seve diye atlıyor.. Bu üst düzey asker grubu CIA'e mi çalışıyor, direkt Beyaz Saray mı patronu belli değil, her çeşit var içeride.. Kate de bunun bir parçası oluyor. Ama bu grup, pek de Kate'in alıştığı yöntemleri kullanmıyor çalışırken.. Kate'e ters geliyor bunlar..


Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, dizi oyuncusu Taylor Sheridan'ın senaryosuyla -nedense- ilgilenmiş işte.. Hiçbir numarası olmayan, dümdüz hikaye aslında.. Kadrosuyla dikkat çekti başta: Edge of Tomorrow (2014)'dan Emily Blunt, daha yeni izlediğim Che (2008)'den Benicio Del Toro, ilk aklıma gelen Labor Day (2013)'den Josh Brolin ve Black Mirror'da 'Fifteen Million Merits' bölümünden Daniel Kaluuya.. Senaryonun bi numarası yok, evet ama, teknik anlamda üst seviye bir film olduğunu da inkar etmeyelim, artık yönetmenin mi, prodüksiyonun mu başarısı siz karar verin..


Film, En İyi Görüntü Yönetimi, Film Müzikleri ve Ses Kurgusu kategorilerinde Oscar'a aday gösterildi.. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim sekmesine bakılabilir, bakınca göreceksiniz ki bu üç adaylıktan sadece Film Müzikleri dalında başarılı olacağını kehanet etmişim.. Kehanet edilir mi ya, böyle mi kullanılır bu yoksa kehanetlemişim mi denir.. Kehanet yapılmaz, ha kehanette bulunulur.. Ama öyle de tam olmuyor ki.. Neyse..


Filme puanım 5/10, çok meraklısı değilseniz izlenecek film değil.. Emily Blunt için belki ama o da güzel kadın mı, sadece böyle savaşçı rollere girince mi güzel oluyo anlayamıyorum.. Del Toro için izlenir belki ama onun da en iyi işlerinden değil maalesef; Brolin zaten itici..

250116
Oku..

The Danish Girl (2015)


İyi film ama eksikleri var gibi, sinematografisi zayıf bi kere -çarpuk çurpuk planlar vardı-, hatta oyunculukları da çok beğenemedim ama bildiğiniz üzere saygıdeğer AMPAS (akademi of moğşın pikçır en sayns), iki başrolü de Oscar adayı gösterdi. Geçen sene The Theory of Everything (2014) ile kazandığı En İyi Aktör ödülüne bir kez daha aday olan Eddie Redmayne ve yeni dönemde iyice coşan İsveç güzeli Alicia Vikander En İyi Yardımcı Aktris ödülü adaylarından oldu. Vikander'i neden yardımcı kategoride yarıştırdığını anlamadığım akademi ayrıca filmi En İyi Prodüksiyon Tasarımı ve Kostüm kategorilerinde de aday gösterdi. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim başlığına bakılabilir.

Biyografik bir film olan The Danish Girl (2015), Gerda Wegener ve Einar Wegener'in hayatını anlatıyor. David Ebershoff'un romanından uyarlanan filmin yönetmeni, The King's Speech (2010)'le En İyi Yönetmen Oscar'ı sahibi Tom Hooper.
Kadroda diğer dikkat çekenler: Geçen seneden beri Johnny Depp'le birlikte olan Amber Heard; Ben Whishaw, Matthias Schoenaerts ve küçük bir rolle Nymphomaniac (2013)'taki B, Sophie Kennedy Clark..


Wegener'ler, 1900'lerin başında aktif olan Danimarkalı ressam çift. Gerda portre ustası ama o mecrada pek para yok, Einar ise manzara resimleriyle dikkat çekiyor. Gerda bir gün yarım kalan bir portresini tamamlamak için Einar'a kadın çorabı ve ayakkabısı giydirip oturtuyor karşısına; poz vermesi için çok az uğraşması yetiyor, Einar ustalıkla kadın hallerine giriveriyor. Güle oynaya işi tamamlıyorlar. Ertesi gün Einar'ı hiç gitmek istemediği bir davete ikna etmeye çalışan Gerda, kılık değiştirerek partiyi eğlenceli hale getirebileceğini söylüyor, "Adın da Lili olsun, Einar'ın kuzeniyim diyeceksin"..


Ve şakanın kaka olduğu dakikalar.. Einar, Lili'yken ilk defa kendi gibi hissediyor, o saatten sonra tekrar Einar olmak istemediğini anlıyor. Bu durum tabii ki karısı Gerda'yı çok üzüyor, ama madem o öyle istiyor.. Gerda bol bol Lili Elbe portresi çalışıyor ve tablolardaki şey galericilere çok ilginç geliyor, Gerda, Lili sayesinde hakkettiği ilgiyi görüyor, onu mesleki olarak yükselten şey manevi açıdan bitiriyor.. Paris'ten teklifler geliyor.. Öte yandan Lili'nin mutlu olmasını da çok istiyor, onu rahat ettirmek için çok çalışıyor - doktor doktor dolaşılıyor..

Lili Elbe'nin hayat hikayesi, tuttuğu günlüklerin kitaplaşmasıyla günümüze kadar detaylarıyla geliyor.. Dönemin cinsiyet seçimine tutumu, ruh sağlığı.. Film, Lili'nin hikayesini anlatıyor ama başrolde Gerda var gibi, asıl Gerda neler çekiyor.. Bence Alicia Vikander'in Oscar şansı epey yüksek, girişte tam tersini söyledim ama gayet başarılı oyun çıkarmış aslında.. Şöyle düzelteyim, Redmayne'nın performansını beğenmedim, onun oyunuyla Vikander'in oyunu uyuşmadığı için de komple düşük gibiydi.. Redmayne, hiç körü oynadı mı bilmiyorum ama ne oynasa bana sanki körü oynuyormuş gibi geliyor.. Yoksa bu adam kör de hakikaten her seferinde şahane oyunculuk mu çıkarıyor.. Böyle bi boş boş bakmalar falan, her oyununda var ya, ısınamıyorum hikayeye bu sebepten.. Ama travesti rolü için harika bir yüzü var, o açıdan doğru seçim.. Filme puanım 7/10..


Bu arada Oscar dedikodularından da geri kalmayın; iki senedir doğru dürüst siyahi aday çıkarmıyolar diye bazı kimseler akademiye tavır almış, protesto edeceklermiş.. Ya bana durduk yere akademiyi savundurtacaklar şimdi, hayır bunu diyen adam dese ki "Şu şu isim baya iyi, o da aday olabilirdi..", yok, demez, çünkü derdi başka, anca "Siyah yok burda!.." Denk gelmiş işte, bu sene yok demek ki.. Hani biz saçma bi şey yapınca diyoruz ya, "Biz Türkler böyle, biz Türkler şöyle..", yok abi, insan böyle.. Asıl saçma olan, on bir sene sonra ikinci kez Oscar törenini sunacak olan siyahi Chris Rock'a, çekilsin diye baskı yapıyolarmış..

240116
Oku..

Hundraaringen: Som Klev Ut Genom Fönstret Och Försvann (2013)


İsveç filmi. Yönetmen Felix Herngren. İlginçtir, 2013 yapımı ama bu sene popüler oldu.. Oscar'da En İyi Makyaj'a aday gösterildi.. Baya da iyi film.. Aslında geçen sene Florida Film Festivali'nde, ondan önceki sene de Chicago Film Festivali'nde Seyircinin Tercihi Ödülü'nü almış.. Yani Amerikalılar zamanında izlemişler de filmi ama neden tam bi hakkettiği değeri bulamamış ve bu sene durduk yerde makyajıyla hatırlatılmış.. Dipnot, önümüzdeki aylarda devam filmi geliyo, Hundraaringen 2 (2016) diye..

4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim'i yazarken filmin adını yazmaya üşenmiştim, çok uzun ve hiç bilmediğimiz bir dil ya, İsveççe, IKEA'nın öğrettiği kadar biliyoruz işte, Hej!.. Başlığı da zaten kopyala-yapıştır yöntemiyle yazabildim.. Anlamı şöyle gibi, Yüz Yıllık İhtiyar: Kim Pencereden Çıkıp Gitti ve Kayboldu..


Allan, normal bir çocuk değildir; babası aktivist bir toplumcu-gerçekçi, annesi tam ne dediği belli olmayan bir çılgın. Küçük yaşta ikisini de kaybeden Allan, patlayıcılara meraklı bir genç. 9 yaşından sonra okulu bırakma kararı alıp, hayata atılıp, bomba yaparak, sağı solu havaya uçuran bir çocuk.. Uyumsuz ama durduk yerde sosyal, aşırı şanslı falan bi eleman.. Olur ya öyle tipler, tam ne yaptığını bilmeden bir sürü şey yapan, götüyle dağları deviren tipler..


Allan Karlsson, 100 yaşına bastığı gün kaldığı huzur evinin penceresinden çıkar ve kayıplara karışır. Sırasıyla, huzur evi personeli, polis, mafya; herkes onu arar. Pencereden çıktıktan sonra, dümdüz yürüyüp, karşısına çıkan teklifleri kabul eden bir yolcudur Allan. Para dolu bir çanta ve bir grup arkadaş edinir bu macerasında.. Bir yandan da Allan'ın hayat boyu yaşadığı diğer maceralar görülür..


Filmin ilgi çekme sebebi, Allan'ın yaşadığı maceralar anlatılırken, 20'li yaşlarından 100 yaşına kadar ki kısmında Robert Gustafsson üstlenir rolü. Tabii bir takım makyajla.. Gustafsson'ı yedi sekiz farklı yaşı oynarken izliyoruz, gerçekten başarılı performans ve başarılı makyaj.. Muhtemelen bu kategoride ödülün sahibi belli, yoksa niye aday etsinler durduk yerde, adlarını da analım: İsveçli makyözler Love Larson ve Eva Von Bahr..

Albert Einstein'ın salak kardeşi Herbert Einstein gibi pek çok eğlenceli detayın olduğu filme puanım da 7/10 bu arada..

190116
Oku..

Brooklyn (2015)


İrlandalı romancı Colm Toibin'in 2009'da yayımlanan aynı isimli romanını İngiliz romancı Nick Hornby senaryolaştırmış, İrlandalı John Crowley de yönetmenliğini yapmış, böylece çok güzel film olmuş Brooklyn (2015).. John Crowley, Broadway kökenli bir entelektüel, bu seneye kadar yaptığı dört sinema filmi pek ilgi görmedi ama bu sene olan oldu, ayrıca yine bu sene olay yaratan dizi True Detective'in de ikinci sezonundan iki bölüm yönetti.. Gerçi ikinci sezon ilk sezon kadar iyi değildi diyen çok oldu ama bence güzel yani.. Mr. Crowley'de durumlar böyleyken Miss Crowley'nin de bu cumartesi konseri var, araya sıkıştıralım..


Filmin üç Oscar adaylığı var, üstelik En İyi Film, En İyi Aktris ve En İyi Uyarlama Senaryo kategorilerinde.. Başrolde The Grand Budapest Hotel (2014)'in Agatha'sı Saoirse Ronan var, Oscar'ı hakkettiği konusunda şüphe yok ama rakipleri çok dişli, diğer adaylar için bkz. 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Kadro gayet kalabalık ve başarılı: Jim Broadbent, Fiona Glascott, Eileen O'Higgins, Domhnall Gleeson, Jessica Pare, Emory Cohen; küçük rollerle de pansiyondan yollu arkadaşlar olarak Nora-Jane Noone ve Emily Bett Rickards..


Eilis, İrlandalı bir genç kız, ablası ve annesiyle kıt kanaat geçiniyorlar, sevmediği hatta nefret ettiği bir işi var. Uyumlu bir kız, sesini çıkarmıyor pek.. Ablası muhasebeci, Amerika'daki tanıdıklarına haber salıyor, kız kardeşim akıllı bir kız ve burada harcanıyor, bi ortam hazırlayıp kurtarın onu buradan diye.. Hakikaten de Brooklyn'deki peder tanıdıkları iş ayarlıyor, izin belgeleri yolluyor Eilis için ve Amerika'ya getirtiyor onu.. Bir pansiyonda, kız yurdu gibi bir yerde kalıyor, işini düzgün yapıyor bir de ablası gibi muhasebe okumaya başlıyor gece okulunda.. İtalyan göçmeni bir çocukla tanışıyor, aşık oluyorlar birbirlerine..


Sonra acı haber geliyor, İrlanda'ya dönmesi gerekiyor; ama çocuk çok korkuyo geri gelmez diye..
Yıllar sonra İrlanda'ya dönen Eilis, Amerika gördüğü için mahallenin göz bebeği oluyor, diploması sayesinde iş teklifi geliyor, çok uygun bir damat adayı çıkıyor.. Lan n'oluyor, yoksa..

Çok tatlı hikaye, tam bir roman konusu ya, çok dokunaklı.. Belli ki güzel de uyarlanmış.. Ve bu kategoriden de Oscar'ı zorlayacağı seziliyor.. Ha en iyi film diyemem ama baya iyi film.. 8/10..

170116
Oku..