Kingsman BoxSet


Henüz, Kingsman: The Secret Service (2014) ve Kingsman: The Golden Circle (2017) olmak üzere iki filmi çekilen Kingsman Serisi, Mike Millar ve Dave Gibbons'ın 2012'de yayınlanan The Secret Service çizgi romanından uyarlanmıştır. Geçtiğimiz iki senede de seriye iki çizgi roman daha eklenmiş. Yani demek oluyor ki ve umarız ki filmlerin de devamı gelecek. Zaten halihazırda çekilen üçüncü film The King's Man (2020) var, devamı için de umutluyuz. Filmlerin ikisini arka arkaya çok severek izledim. İkisinin de hatta üçünün de yönetmen koltuğunda Matthew Vaughn oturuyor; yine çok beğendiğim Kick-Ass (2010)'in de yönetmeniydi.


Kingsman: The Secret Service (2014), bize önce Kingsman'ın nasıl bir gizli servis olduğundan bahsediyor. James Bond'un MI6'i gibi devlete bağlı değil, bağımsız olarak ama devlete yerleştirdiği elemanlarıyla oradaki işlerini de hallederek çalışan bir ajan ajansı. Çok eskiden kraliyet terzisi olan ilk Kingsman'ın sağlam bir çevresi ve kraliyet destekli bir sürü imkanı varmış. Bir süre sonra Kral'ın devri bitmiş ama Kingsman imkanlarını sonraki nesillere aktararak bir nevi süper kahramanlık yapan ajanlarıyla dünyanın selameti için ter dökmeye devam etmiş.


Ajanlardan biri öldüğünde onun yerini alması için 10 ajan da birer kişi öneriyor kurula, sınavı geçen Kingsman Ajanı olarak takım elbisesini giymeye hak kazanıyor. Babası eski bir Kingsman Ajanı olan Eggsy (Taron Egerton), sokakta çok talihli olamayan çocuklardan biri olarak büyümüş. Bir ara babasının dostu ajan Harry (Colin Firth), açılan bir ajan pozisyonu için Eggsy'yi kurula öneriyor.

Bu filmdeki düşman, Valentin (Samuel L. Jackson), küresel ısınmanın nüfusun azalmasıyla önlenebileceğini düşünen bir çılgın bilim adamı; teknolojik bir yöntemle insanları öfkeli birer canavara dönüştürüp birbirine öldürterek nüfusun kendiliğinden azalmasını amaçlıyor. Kan görmeye dayanamadığı için kendi kimseyi öldürmüyor, onun için millete birbirini öldürtüyor.


Kingsman: The Golden Circle (2017)'da ise kötü adamımız bir kadın, Poppy (Julianne Moore), uyuşturucu karteli patroniçesi. Uyuşturucunun yasal olmasını isteyen bu çılgın abla, bütün dünyaya sattığı uyuşturuculara bir kimyasal katarak Amerikan Başkanını tehdit ediyor, "panzehiri bende, uyuşturucuyu yasal yaparsan panzehiri veririm bir sürü hayat kurtulur. Yoksa uyuşturucu kullanan herkes ölür." diyor. Başkan da "bırak ölsün amk, zaten biz de bu keşleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz, işimize gelir" diye düşünüyor ve bir şey yapmıyor. İş gizli kahramanlara kalıyor.


Ama Mrs. Poppy, işe koyulmadan önce Kingsman'ın bütün ajanlarını öldürüyor ki kimse bu işe burnunu sokmasın. Kingsman'dan bir tek Eggsy ve masa başı ajanları Merlin (Mark Strong) kalıyor, o da şans eseri. Bu ikili bir yolunu bulup Poppy'yi durdurmalı ve Eggsy'nin kız arkadaşı Prenses Tilde (Hanna Alström) dahil birçok uyuşturucu kullananı kurtarmalılar. Kingsmanların ayvayı yemesiyle başka bir gizli örgüt olan Statesmanler (Halle Berry, Pedro Pascal, Jeff Bridges, Channing Tatum) destekçi oluyor. Konuk oyuncu ise Elton John. (Daha sabah andık kendisini Rocketman (2019) ile; Elton John ve başarılı genç aktör Taron Egerton'u)

Her iki filmde de kötü adamlara azıcık hak veriyoruz galiba ama yine de doğru olanı seçmek çok da zor değil! İkisine de 8/10 verdim. Çok sevdim, o da eminim çok severdi.

101119
Oku..

Captain Marvel (2019)


Büyük bir talihsizlik eseri Avengers: Endgame (2019)'den sonra izlediğim ve birkaç küçük laubalilik dışında pek beğendiğim bir film oldu. Yönetmenliğini Anna Boden & Ryan Fleck ikilisinin yaptığı film, Stan Lee'ye adanmış. Biliyorsunuz Marvel'in köklü yaratıcılarındandı Lee, geçtiğimiz aylarda kaybettik. O yaştan sonra yeni bir şey üreteceğinden değil, saygıdan, sevgiden üzülüyor insan.. Şimdiye kadar imza attığı, hayata geçmesine vesile olduğu onlarca macera için "Thank you!". Hepimiz Marvel'in askerleriyiz!..


Şimdiye kadar izlediğimiz Avengers filmlerinin öncesi tadında bir film. Nick Fury'nin gençliği zamanı, düşün, o kadar öncesi. Uzayda, Kree denen ırkın güç sahibi olma ve Skrull ırkını yok etme isteği merkezinde ilerliyor hikaye. Dr. Lawson'ın ışık hızı motoru gibi bir alet icat ederek evrendeki bütün savaşları yok etme hayali, Kree ekibinin ilgisini çekiyor ve o aleti elde etmek istiyorlar.
Şimdiye kadarki Avengers filmlerinde kovalamaç konusu olan teserakt isimli güç taşı, bu filmde de önemini koruyor; ışık hızı motoruna kaynak olarak kullanılmış. Ama daha önemlisi ışık hızı motoru tam Kreeler tarafından ele geçirilecekken onu yok etme şerefine erişen Hava Kuvvetleri pilotumuz Carol, motoru patlatınca ortaya çıkan gücü yanlışlıkla bünyesinde hapsediyor ve süper güçleri olan bir kahramana dönüşüyor: Captain Marvel'e...
Skrulllar, Kreelerin zulmünden kurtulmak için, Kreeler ise evren hakimiyeti için o enerjiyi istiyorlar. Captain Marvel, yaşadığı yalan dolan hayattan sıyrılarak gerçek kahramanlık kariyerine başlıyor.


Yazının bu bölümü Carol'ın yalan dolan hayatından bahsedecek yani sürpriz bozabilir izlemeyen varsa.. Dikkat!..

Carol yanlışlıkla ışık hızı motorunun gücünü emip süper güçlere sahip olduğu zaman küçük bir baygınlık geçiriyor. Bu sırada Kree komutanı Yon-Rogg bu baygın kızı kaçırıp hafızasını siliyor ve kendi silahı haline getirmeye çalışıyor. Kree askeriyken adı Vers olan Carol, rüyalarında gördüğü hatıralarına anlam veremiyor. Bir gün Skrull avına çıktıkları bir operasyon Dünya gezegenine taşıyor ve Nick Fury ile tanışıyorlar. Dünya'ya gelince eski hayatını kavraması kolaylaşıyor ve hem kendini hem Skrullları hem de Kreeleri ne kadar yanlış bildiği ortaya çıkıyor.


Zaten filmin sonunda Fury'ye ihtiyacın olduğunda beni çağır diyerek bir çağrı cihazı veriyor. Nitekim ihtiyaç da oluyor zamanı geldiğinde.. Bunu da After Credit Scene şeklinde izliyoruz. (Bruce, Natasha, Steve ve gereksiz James'le bir sahne) Tam Avengers ekibinin yardıma ihtiyacı olduğu sırada Fury'nin çağrı cihazi kapanıyor. Neden bilmiyorum ama Captain Marvel böylece ekibe dahil oluyor; Thanos'un hükmünü ortadan kaldırmaya çalışırlarken takıma yardım ediyor.


Bence gayet eğlenceli, tatmin edici, hele de serinin takipçisi biri için bulunmaz nimet bir iş.

Captain Marvel rolünde Brie Larson'a eşlikçi olarak, her zamanki rolleriyle Samuel L. Jackson ve Clark Gregg'i izliyoruz. Bu filmde karşımıza çıkan diğer isimler ise, Jude Law, Annette Bening, Djimon Hounsou, Lashana Linch ve Gemma Chan...

Posterdeki kedi detayı çok tatlı vefakat filmdeki çok abartılı..

03.06.2019
Oku..

Miss Peregrine's Home for Peculiar Children (2016)


Jake, çok sevdiği dedesi Abraham'ın çok sevdiği torunudur, sevişirler yani. Benim dedem öyle derdi rahmetli, sevdiği bir arkadaşından bahsederken "Çok sevişiriz filancayla.." diye konuşurdu mesela. Çocuk aklı, gülerdik keh keh; adaş idik dedemle.
Abraham, çocukluğundan beri Jake'e yatmadan önce fantastik hikayeler anlatır, işin kötüsü uyanınca da anlatır, daha da kötüsü büyüyünce bile anlatırdı. Jake çocukken inandığı bu hikayelerden büyüdükçe kurtulmak ister ama bu sefer de gerçekliğinden kendini alamaz ve psikiyatra gitmeye başlar.

Dedesinin ilginç ölümü ve son mesajı, Jake'i hikayeyi araştırmaya yöneltir. Dedesinin son sözleri "Peregrine'i bul, o sana her şeyi anlatacak" olur. Babasıyla beraber hikayenin geçtiği adaya giden Jake, çok geçmeden Bayan Peregrine'i ve Acayip Çocuklar Yetimhanesi'ni keşfeder. Aslında onlar Jake'i bulur, kendilerini tanıtırlar.


Bir takım işlevli-işlevsiz acayipliğe sahip yetimhane sakinleri Abe'in torunuyla tanıştıklarına çok memnundurlar. Dönemin bir Nazi saldırısında binaya isabet eden bir bomba yetimhaneyi yok etmiştir ama Bayan Peregrine, bomba düşmeden önceki son günü 'tekrara' alıp zamanı genişletmiştir. Yani zaman akıp gitmiş ama 'tekrara' alınan kişiler o günü tekrar tekrar yaşamak durumunda kalmıştır. Onların gözünde yetimhane ve ahalisi hayattadır, dışarıdan bakınca yetimhane bir harabedir.

Abe, yıllarca anlattığı ama kimsenin inanmadığı 'acayip ikizler, havadan hafif kız, görünmez çocuk, on insan gücünde ufak kız vb,' hikayelerini torununa aktarmış ve zamanı geldiğinde de onları bulmasını istemiştir. Peki neden zamanı gelmiştir? Demek kötü adamlar yoldadır!


Ransom Riggs'in yazdığı, 2011'de ilk kitabı yayımlanan -çok satan- Miss Peregrine serisi şu an üç kitap genişliğinde; filmleri de geliyor sırasıyla. Yani gelir herhalde. İlk film bu. Yönetmen Tim Burton. Bayan Peregrine'imiz Eva Green; Eva'nın memelerini göremediğim ilk film oldu, şimdiye kadarki her filmde gördüm. Başrolümüz Asa Butterfield; Hugo (2011)'da izlemiştik, çocuk idi büyüdü biraz. Yalnız ne kadar öncesinin filmiymiş ya Hugo (2011), hatırlıyorum Hatice vardı o zaman, beraber gitmiştik filme, nasıl yorgunsam uyumuştum sinemada, hey gidi... Kocaman gözleriyle Ella Purnell var kadroda, bir de Terence Stamp, Chris O'Dowd ve Samuel L. Jackson...

Film güzel, kötü değil, çok doyurucu iş hakikaten ama bittiğinde ilk düşüncem 'kitabı kesin daha güzeldir' oldu. Nedenini anlatırım da çok saçma gelir size. 10 üzerinden 7 verdim filme çok düşünmeden. İskelet olarak, Marvel'in X-Men'inden veya bilmemkimin bilmemneyinden çok farklı bir mevzu değil; acayip özellikli tipleri bir araya toplama ve kötü adamlara maruz kalındığında özelliklerden faydalanarak düşmanı alt etme aksiyonu.
Ama yani dokunduğu şeyin alev almasını sağlayan Yalaz Kız, her hikayede olan özellikli. Ve ya Bayan Peregrine'in kuşa dönebilmesi McGonagall'ın kediye dönmesinden çok farklı bir özellik değil. Ama genele bakıldığında gayet eğlenceli tipler de var tabii.

Fantastik sevenlere tavsiye edilebilecek bir film fakat Tim Burton sevenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Çünkü alıştığımız Tim Burton bu değil.

101216
Oku..

The Legend of Tarzan (2016)


İlk kez 1912'de, maymunların büyüttüğü çocuk olarak maceralara başlayan ve yirmi üç romanı bulunan Tarzan'ın yazarı, fantastik bilimkurgucu Amerikalı Edgar Rice Burroughs. Onlarca çizgi filmi, çizgi öyküleri, sinema filmleri hatta bir de yedi bölümlük bir televizyon dizisi bulunan karakterin son filmi The Legend of Tarzan (2016)'ı, Harry Potter'cı David Yates yönetiyor.

Açıkçası hakkında pek düşünmediğim bir karakterdi Tarzan, maymunlar tarafından büyütülen, dallara tutunarak dolaşan ve Aaa-Aa-Aa-A-Aaaaaa diye bağıran - Tarzan'ın bile Ceyn'i var dedirten bi tipti.. Bilmezdim onun lord olduğunu..


1884, Belçika Kralı, adamı Leon Rom'u göndererek, Kongo'nun gizli elmas madenlerini ona getirmesini ister. Rom, Kongo'ya gittiğinde, Şef Mbonga bir anlaşma sunar: "Tarzan'ı bana getir, elmas senindir!" Bu sırada Amerikalı Dr. Williams, Tarzan'ı yani İngiliz Lord John Clayton'ı, Afrika'daki sömürüyü tespit etmek üzere seyahate çıkarır. Rom da bu durumdan faydalanmak ister ve adamlarıyla, John'un ziyarete gittiği kabileyi basar.

Bu arada Lord John'un ve eşi Jane'in çocukluğu da bu kabilede geçmiştir. Çocukken ailesini kaybettiği ormana gelen John sık sık eskiyi hatırlar. Tek başına ormanda kalmış küçük bir çocuk, hırçın bir goril türünün yanında büyür. Kimilerine göre bir canavardır, kimilerine göre kötü ruh. Jane ise kabilede yaz tatillerini geçiren güzel genç bir kızdır. Böyle tanışırlar ve John'un lord olduğu anlaşılır. Şimdiki dertleri ise Rom piçidir.


Rom, Tarzan'ı yakalayacam derken, Jane'i yakalar. Sonra Jane'i kullanarak Tarzan'ı yakalamaya çalışır. Tarzan'ı Alexander Skarsgard, Jane'i Margot Robbie, Leon'u Christoph Waltz, Dr. Williams'ı Samuel L. Jackson ve Mbonga'yı da Djimon Hounsou oynuyor. Böyle bir kadro yok yalnız, çok tatlılar bir arada.

Film beklediğimin çok üstündeydi, kesin bok gibi film olmuştur diyodum ama baya iyiydi, efektler falan uçuyo zaten.. Senaryosunda, diyaloglarda ufak aksamaların olduğu film diğer teknik olaylarda tatmin ediyor insanı. Aha iki üç ay sonra Oscar telaşı başlayacak, adı anılır derim ben..

1-10-2016
Oku..

Pulp Fiction (1994)


Quentin Tarantino'nun, hikayesini -genelde ismi anılmayan- Roger Avary ile beraber yazdığı Pulp Fiction (1994), sadece gösterildiği dönemde değil günümüze kadarki geniş zamanda çok beğenildi, çok izlendi, Tarantino'yu Tarantino yapan film oldu. Bırak Tarantino'yu, L. Jackson'ı, Travolta'yı, hepsini ya, bütün kadroyu bu film aldı götürdü.

Son dönem FETÖ hileleriyle ün yapan kült bilgisayar oyunu GTA Vice City'nin esin filmlerinden oldu. Düşün bak, kült bi işe esin olmuş daha da kült bi iş bu.. Pulp Fiction (1994) kült ötesi bi konumda artık. Her sahnesi ezbere bilinen, her karesinden ayrı 'keps' yapılan, bir sinema şaheseri.


Kurgusu ve hikayesi çok basit olduğu için bu kadar sevildiğini düşündüğüm bir yapım. Galiba çıkışı Haldun Taner'e ait olan şu laf geldi hemen aklıma: Sadelik en üst mertebedir. Haldun Taner değilse bile usta tiyatroculardan biriydi, ne fark eder, her türlü güzel laf, şahane tespit. Her işimizde uygulayabileceğimiz bi düstur.

Filmi anlatmama gerek yok bence ama bi küçük geçeyim: Bi zenci patron var, iki adamını bi emanet almak için bi adrese gönderiyor. Kendi de bi boksörle şike için anlaşma yapıyor. Ve olaylar gelişir. Girift kurgunun en sadesi uygulanmış. Komple film on sahne falan herhalde.. Bi kafede ortasından başlayan hikaye, bi başa bi sona derken sonuyla devam ediyor ve başa dönüyor ve ortasına geri gelerek bitiyor.


Filmde, Tarantino diyalogları, Tarantino açıları, Tarantino kanları ve Tarantino'nun kendisi görülüyor. Kadroyu da çabucak yazıp sizi -her izlediğimde başka bir ayrıntısını görüp hayran olduğum filmle- tekrar baş başa bırakmak istiyorum. Vakit buldukça izlenecek, unutulmasına fırsat verilmeyecek bi film.. Samuel L. Jackson & John Travolta, Bruce Willis & Maria de Medeiros, Ving Rhames, Uma Thurman, Tim Roth & Amanda Plummer, Eric Stoltz & Rosanna Arquette, Angela Jones ve Christopher Walken ve Harvey Keitel..

Film, imdb en yüksek puanlılar listesinde 7. sırada ve o sene Oscar'da 7 kategoride ödüle aday gösterildi; En İyi Senaryo Oscar'ı sahibi.. Benim puanım 9/10..

040916
Oku..

The Hateful Eight (2015)


"Quentin Tarantino'nun 8. filmi.." İyi de bir insan neden belirtir ki böyle bi şeyi, bilen zaten bilir. Sırf filmin adıyla falan uyuyo diye, ayıptır. Ama altında yatan olay şu olabilir, geçtiğimiz senelerde verdiği bi röportajdan ötürü bi geri sayım havası yaratılıyordur: "Filmografimde çok film olmasını istemiyorum, az ve öz olsun, yaşlanıp kötü filmler yapan bir sinemacı olmayacam. 10 tane falan yapıp bırakırım.." Böyle bi şey okumuştuk. O olabilir yani, sona yaklaşma gerilimi.. "Tarantino'nun 9. filmi; Tarantino'nun son filmi.." Of be son filmi iyice efsane gibi oldu yalnız.. Sonra 'on' sayısının gizemini çözmeye çalışan kolpa sinemacılar, belgeselciler.. Öngörülebilir bi durum..

Tarantino filmlerinin nerdeyse ortak özelliği, "sakin sakin giderken n'oldu da mınakoyim.." olayı. Bi anda ortalık kan gölüne döner falan.. Bi önceki filmi Django Unchained (2012)'dan sonra bu da tarz olarak western.. Tarantino'yu bilenler, western tutkunu olduğunu bilir. Silahlar çekilsin, saloon dağıtılsın, kurşunlar vızlasın ister.. Bunlarla büyümüş, bir süre sonra, ne istese yapabileceği konuma gelince de koyuyo çocuğu işte.


Ödül avcısı John Ruth, kellesine on bin dolar ödül konmuş esiri katil Daisy Domergue ile, karları yara yara Red Rock'a giden faytonun içindedir. Yolda bir diğer efsane ödül avcısı Marquis Warren'e denk gelirler, atı ölmüş, üç ödüllü cesediyle beraber yaya kalmıştır. Biner faytona. İlerlerler (üç ler'de sık denk gelmez), yolda denk geldikleri Chris Mannix, "Beni de alın, donup gitcem yoksa" der. "Zaten Red Rock'ın yeni şerifi benim, ödüllerinizi ben vericem kasabaya gidince" der, alırlar. Kar fırtınası olacağı için bi hana sığınırlar. Handa da kendi hikayesinin peşinde 5 adam vardır. Böylece, 'Nefret Sekizlisi' veya 'Nefret Dolu Sekizli' aynı çatı altında toplanır.


Tabii ki, dönemin sorunu, siyah-beyaz adam çatışması başroldedir. Tıpkı Django Unchained (2012) olduğu gibi. Ödül avcılığı, adalet sistemi, intikam şekillenmesi anlatılır güzel güzel. Tarantino'nun en iyi filmi değil ama gayet hoş film, hojdır. Hele zaten oyuncular, yıkılıyo abi.. Samuel L. Jackson, Jennifer Jason Leigh (EİYKO Oscar Adayı, kısaltmayı çözene öpücük), Kurt Russell, Walton Goggins faytonla gelen tayfa.. Handakiler ise, Demian Bichir, Tim Roth, Michael Madsen ve Bruce Dern.. Channing Tatum da var ama onu bilmemeniz gerekiyor (TrSk).. Ve kaza kurşununa giden tayfada da, aslı dublör Zoe Bell var.

Dijital dünyaya kafa tutarak, eski moda bi teknikle, hafıza kartına değil de makaralı filme kaydedilen, Ultra Panavision 70'le çekilen film, görüntü yönetimi ve film müzikleri kategorilerinde iki Oscar'a daha aday; bütün adaylıklar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Rakipleri sağlam, bence bu sene buraya Oscar çıkmaz. Tarantino da zaten Oscar'ın değil gönüllerin sinemacısı.. Bu çağda Ultra Panavision 70 kullanmak anca onun yapabileceği bi şeydi mesela. En son 40 sene önce kullanılmış makine, detay isteyen bu linke bakabilir. Prömiyerde, 3 saatlik özel gösterimde projeksiyonla, makaradan izletilmiş film, o kadar çektik diyerek.


2,5 saatlik filme puanım 7/10, gayet de izlenir demek.. İzlemeden önce bi haber okumuştum, aklım gitmişti. Daisy bi sahnede gitar çalıyo, güzel bi şarkı söylüyo.. Ama sözleri John'u rahatsız ediyo.. Daisy'nin çaldığı gitar, özel bi parçaymış, bi müzeden alınmış film için. Ama bu Kurt Russell'a söylenmemiş. O da normal dekor diye, sahne gereği baya duvara vuruyo, parçalıyo gitarı.. Milyonluk gitar, paramparça, olur böyle iş kazaları..

Not: EİYKO, en iyi yardımcı kadın oyuncu; TrSk, tribini sikim..

090216
Oku..

Jurassic Park Boxset


Kasedi biraz başa saralım.. Michael Crichton, 66'daki ilk romanından beri Amerikalı bilim kurgucu yazarların en bilindiklerinden, çok satanlardan. 72'de romancılığını sinema yazarlığıyla, senaristlikle birleştiriyor ve beyaz perdeye çok sayıda tıbbi bilim kurgu hikaye buluyor. Bir yandan da romancılığı devam ediyor tabii, senaryolar genelde sipariş üzerine yazılıyor, romanlar ise kişisel merakı ve bilgisiyle. 1990'da Jurassic Park romanıyla olay yaratıyor. Tabii ki filme alınması gerektiğine inanılıyor ve Steven Spielberg'e emanet edilen ve epey efekt kasılan film, üç senede anca seyirciye hazır hale geliyor.


Jurassic Park (1993), maceracı bir zengin amca olan John Hammond'ın, çocukların hayalini gerçekleştirme arzusuyla giriştiği bir olayı, fikir almak ve beraber çalışmak için işinin ehli üç bilim insanına göstermesiyle girdiğimiz dünya, dinozorlar dünyası. 205-140 milyon yıl öncesi bir aralığı gösteren Jura Devri'nde yaşadıkları bilinen dinozorların, soyları tükenmesine rağmen bir şekilde saklanan genleriyle kopyalarının üretilmesi anlatılıyor. Muhteşem bir koruyucu olan çam balı yani reçine içindeki bir sivri sinek. Zamanında bir dinozorun kanını emmiş ve ağaca konduğu sırada bala yapışıp kalmış, kurtulamadığı bal onu çepeçevre sarmış ve resmen koruma altına almış. Ve işte milyon yıllar boyunca bu şekilde kaldıktan sonra Hammond'ın araştırmacıları tarafından bulunmuş ve kopya dinozorlar üretilmesi fikri gelişmiş.


Jurassic Park, bilinen bütün çeşitlerinin kopyalandığı, yeniden yaşama fırsatı bulan dinozorların hayvanat bahçesi gibi seyircili bir park. Özellikle çocukların çok ilgi göstereceği park, dünyanın parasını kazanacak. Hammond da işini ehli adamları buraya getirip son düzeltmeleri yapmalarını istiyor. Ancak kötü adamlar iş başında ve DNA hırsızları sayesinde yırtıcı hayvanların yaşadığı parkta aksiyon başlıyor.


95'te gelen devam romanı 'The Lost World', The Lost World: Jurassic Park (1997) adıyla yine Spielberg tarafından filme alındı. İlk filmde bütün ada ve dinozorların telef olduğu düşünülürken sağ kalmayı başaran yavru canavarlar, aradan geçen dört yılda büyüyüp adanın hakimi olmuşlardır. Durumu fark eden Hammond, farklı bir ekip kurarak burayı önceki hayaliyle birleştirir ve daha vahşi ama güvenli bir parka çevirmek ister. Maalesef ki hırçın dinozorlar buna izin vermeyecektir. Ve aksiyon adanın dışına taşacaktır.


İlk filmin efsaneliğinin çok çok gerisinde kalan bu ikinci filmden sonra biraz ara verilir. Fakat bir potansiyel olduğu da hep bilinir. Hikaye için genç bir yazar ekibi kurulur, senaryo yazdırılır ve Jumanji (1995)'nin yönetmeni Joe Johnston'a emanet edilir. Jurassic Park III (2001). İlk filmdeki araştırmacılardan Dr. Grant'a, dinozorlarla olan macera bilgisinden yararlanmak üzere iyi para ödeyen bir çift var, Kirby çifti. Bu sefer dinozor parkı projesi kötü adamların inisiyatifinde. İlk iki filmden kopuk, Hammond'sız ve vasat bir devam filmi. Kalite olarak ikinci filme yakındır ama hikaye kullanımı sınıfta kalmıştır.


Bambaşka bir yazar ekibiyle, taze sinemacı Colin Trevorrow yönetiminde çekilen dördüncü devam filmi Jurassic World (2015), diğer devam filmlerinin bir tık üstüne çıksa da vasatı geçemiyor. Yıllar sonra, Hammond'ın -yeğeni mi neyiyse işte- bir yakını, hayalleri gerçek etmiş. Park ziyaretçilere açılmış. İlgi o kadar yoğun ki, daha başka ne yapılabilir diye düşünülmeye başlanmış. Her sene biraz bi şey değiştirip ilgiyi hep canlı tutma peşindeler. Patron diyor ki, daha vahşi, daha saldırgan dinozorlar üretin. Bilim adamları büyük gizlilik içerinse DNA'ları çorba ederek en vahşi hayvanı yaratmışlar. Artık dinozordan çıkıp canavarlaşmış bir hayvan. İşte mürekkep balığının kamufle özelliği, bilmem ne maymunun koku alma şeyi falan diye diye savaş makinesi etmişler hayvanı, e nasıl tutacan onu kafeste. Bir de insanlar var artık parkta. Aksiyon başlar.


-Jurassic Park (1993), teknik dallarda aday gösterildiği üç Oscar'ı da kazanmıştır. Sam Neill, Laura Dern, Jeff Goldblum, Richard Attenborough, BD Wong ve Samuel L. Jackson kadrodaki isimler. Ayrıca imdb'de top#198
-The Lost World: Jurassic Park (1997), görsel efekt Oscar'ına aday olup Titanic (1997)'e kaptırmıştır. Jeff Goldblum, Julianne Moore, Richard Attenborough, Vince Vaughn ve Pete Postlethwaite..
-Jurassic Park III (2001)'te ise Sam Neill, Laura Dern, William H. Macy ve Tea Leoni var..
-Jurassic World (2015), Bryce Dallas Howard, Chris Pratt, Irrfan Khan, Vincent D'Onofrio, Ty Simpkins, Katie McGrath, Judy Greer ve ilk filmde de aynı doktor rolünü oynayan BD Wong.. Bu filmde başrol olan Bryce Dallas Howard, ne kadar başrol de olsa bir serinin devamı olmaktan kurtulamıyor. Ne diyor bu diyeni Despair [2010]'e alalım.


Bir Star Wars kadar olmasa da büyük bir hayran kitlesi olan hikayedir Jurassic Park. Yani hiç izlememiş olan komple izlemeyecekse bile ilk filmi kesin bi izlesin..

20.12.15
Oku..

Jumper (2008)


Amerikalı bilim-kurgu romancısı Steven Gould'un, filme çekilen tek romanı Jumper, 1992 senesinde yayımlanmış ve yazarın ilk romanı. Goyer, Uhls ve Kinberg tarafından senaryolaşan hikayeyi Mr. & Mrs. Smith (2005)'in de yönetmeni olan Doug Liman yönetmiş.


Romanı bilmem ama film çok güzel. Herkesin hayalini kurabileceği türden bir yeteneğe sahip David, istediği zaman istediği yerde olabiliyor. Bu özelliğini, çocukken ve çok zor durumdayken keşfediyor. Buz tutmuş gölette yürürken kırılan bir parçadan suya düşüyor David, ölmek üzereyken o an aklına gelen bir yer olan kütüphanede alıyor soluğu. Sonra sonra eğitiyor kendini, gücünün farkına varıp eğlenmeye başlıyor. Ama David bu özelliğe sahip olan tek insan değil. Ve bazı insanlarda bu tarz bir özelliğin olması, bazı kişilerde rahatsızlık yaratıyor ve ufak çapta bir savaş başlıyor. Zıplayıcılar ve onları yok etmek için uğraşan Şövalyeler.


Çok başarılı hikaye ama özellikle başrol Hayden Christensen'ın yetersiz oyunculuğu filmi azıcık baltalamış. Tip olarak tutuyor ama ne hareketler, ne ses, sıfır karizma. Sevgilisi rolünü, o zamanlar gerçekten sevgilisi olan Rachel Bilson'a vermişler iyi ki. Tamam, onun da o zamanlar oyunculuğunda pek bi şey yok ama seviyorum onu ekranda görmeyi.
Zıplayıcı ekürisi olarak İngiliz Jamie Bell ve Şövalye takımının kaptanı olarak da Samuel L. Jackson var kadroda, ki Jackson filmi toparlayanlardan. Rachel'ın lisedeki halini de Annasophia Robb diye 93'lü bi kızcık oynuyor.

Bu da 'yetmez ama evet' sahnesi..
Bir de filmde ufak bir sürpriz var sonda, azıcık oynayan, David'in üvey kardeşi rolüyle Kristen Stewart.. Üvey kardeşler David ve Sophie'nin annesi rolünde de Diane Lane yer alıyor..

Benim böyle bi özelliğim olacak, ilk iş... Yok lan, ben de kesin bunun yaptığını yaparım. Ama bunun kadar sefa düşkünü olmam lan, bi işe yaratırım bu özelliği.. Neyse, olunca düşünürüz şimdi boş konuşmayalım..

26.10.13
Oku..

Black Snake Moan (2006)


Daha önce hiç bir filmini izlemediğim Craig Brewer'ın yazıp yönettiği ve bütün filmlerini izlenecekler listeme eklettiren güzellikte bir film. Christina Ricci bebeğimin baş rolünde olduğu ve Samuel L. Jackson, Justin Timberlake gibi isimlerin ona eşlik etmekten kendilerini alamadıkları dram hatta romantik-dram türündeki bir film.


Çocukluğuna inilmesi gereken bir sevişme bağımlısı hatun, ezik mi ezik aşık bir çocuk, karısından ayrılan eski bar şarkıcısı yeni pazarcı bir adam. Yollar kesişir, birbirlerinin yarasına merhem olmaya çalışırlar. Anlattırmayın bana filmi işte, seksçi kızı zincire vurarak terapiyle iyileştirebileceğine inanan siyah adam var, hikaye bu..

Gayet başarılı bir film. Tam bir Amerikan.

Virginialı yönetmenin kasaba hikayesi işte. 8 verdim ben 10 üzerinden.


04.02.13
Oku..

Django Unchained (2012)


Oscar adayı filmleri izlemeye-yazmaya, Tarantino'nun Django Unchained (2012) isimli eseriyle devam ediyorum. Spielberg'ün Lincoln (2012)'ü gibi bu da o dönemlere denk gelen, Amerika'da ki 'zenci köleliği'ni konu ediniyor. Ama çok daha hareketli bir şekilde.


Kelle avcılığı (yani bilmem kimi ölü yada diri getirene şu kadar para) ile geçinen Dr. King Schultz (Christoph Waltz) diyar diyar gezerken bir işi sırasında -yetenekli köle- Django (Jamie Foxx) ile tanışır; onu azad ve ortak ilan eder. Hikayenin ilerleyen kısımlarında ortaklar, çiftlik sahibi-tüccar Calvin Candie (Leonardo DiCaprio) ve yardımcısı/kölesi Stephen (Samuel L. Jackson) ile tanışacaklardır.


Aksiyonunu -artık her filminde bekler olduğumuz- cinsten sahnelerle süsleyen Tarantino, muhteşem müzik seçimleriyle de dikkat çekiyor. Bu filminde de kendine küçük bir rol ayarlayan Tarantino'nun bu sene 'en iyi yönetmen' kategorisinde adaylığı bulunmamakta. Ancak, senaryosunu da kendi yazdığı filmi: en iyi senaryo, ses kurgusu, sinematografi, film ve yardımcı erkek oyuncu (Waltz) dallarında yarışacak. Yine diğer filmleri izlemeden çok net yorum yapamamakla beraber, 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' ve 'en iyi senaryo' ödülünü kapabilitesi yüksek gibi duruyor.


Nadiren 9/10 veririm bir filme..

Oku..

Die Hard BoxSet


Tam bir süper kahraman; Bruce Willis'in aksiyon filmlerinde aranma sebebi olan rolü; Dedektif John McClane..

NYPD bünyesinde bir dedektif olan John, zar zor izin alıp karısını görmek için Los Angeles'ta Nakatomi Plaza'da ki 'krismıs parti'ye gelir. Arasının bozuk olduğu karısıyla işleri düzeltme çabası içindedir. Alt katlardan birinde eğlence tüm hızıyla sürerken; Alman menşeli bir grup terörist partiyi basar, müdüre el koyar, partideki herkesi rehin alır. Bu sırada üst katta unutulan bir McClane vardır. Aksiyonun yer yer komedi öğeleriyle süslendiği ilk film olan Die Hard (1988), Roderick Thorp'un 'Nothing Lasts Forever' romanından uyarlanmış -bu filmden yaklaşık bir sene önce Predator (1987)'ü çeken- John McTiernan tarafından yönetilmiş bir klasik olmakla birlikte imdb.com'da top250'dedir. Bu arada romanda dedektifimizin adı Joseph Leland'mış.


Walter Wager'in '58 Minutes' romanında, terörist bir grubun bir havaalanının bütün elektronik sistemini ele geçirip tutuklu liderlerinin bulunduğu uçağı istedikleri gibi indirmek istemeleri ve bu esnada havada iniş izni bekleyen; yakıtı sınırlı; içi yolcu dolu uçakların da tehlikede olduğu ve bir dedektifin olaylara müdahale ettiği  bir aksiyondan söz ediliyor. Bu beğenilen hikaye hemen Die Hard'a uyarlanıyor ve Renny Harlin yönetiminde Die Hard 2 (1990) olarak çekiliyor. McClane havaalanında karısını karşılamak için beklerken, karısının da birinin içinde bulunduğu bir çok uçak kurtarılmayı bekliyor. McClane'a yine aksiyonun yolu gözüküyor.


Roderick Thorp'un yarattığı karakter üzerine bu sefer direk senaryoyu yazan Jonathan Hensleigh oluyor. İlk filmin yönetmeni McTiernan, bu sefer New York'ta, karısı tarafından terk edilmiş bir dedektif olan McClane'i, Samuel L. Jackson'ın oynadığı Zeus Carver'la beraber bir aksiyona sürüklüyor. Die Hard: With a Vengeance (1995). 88'deki macerada öldürdüğü Gruber'in kardeşi, intikam alacağını söylüyor ve 'i wanna play a game' diyor. Dikkat buyurun daha testere yok, jigsaw yok. Şehrin altını üstüne getiririm diyerek oradan oraya koşturuyor ikilimizi.


88'deki ilk filmi sinemada izleyip çok beğenen hatta eve geldiğinde "Bana kamera alın, film çekicem ben!" diyen 17 yaşındaki Len Wiseman, ileride 20th Century Fox'ın bu teklifini aldığında çok sevinecekti: "Mark Bomback'in, John Carlin'in 'A Farewell to Arms' romanından etkilenip senaryosunu yazdığı yeni Die Hard filmini yönetmeni istiyoruz". Live Free or Die Hard (2007)'ta yaşlanmış olmasına rağmen formdan düşmeyen, tam bir süper kahraman olan kıdemli dedektifimize verilen teslimat görevi basit; "Bir çocuk var, al onu evinden merkeze getir, önemli biri galiba" diyorlar. Gider gitmez bi aksiyon bi aksiyon, rahat bırakmıyorlar ki adamı. Bu sefer kötü adamımız Timothy Olyphant, birleşik devletlerin bilgisayarla idare edilen sistemlerine girip halkı galeyana getiren bazı hareketlerde bulunup olay yaratıyor. İlk filmde sadece bahsi geçen küçük kızı Lucy bu filmde ne anasının gözü babasının kızı var ya.. Mary Elizabeth Winstead oynuyor onu da, hani Death Proof (2007)'daki model kız.


Serinin beşinci ve son filmi A Good Day to Die Hard (2013) da John Moore yönetiminde çekildi.. Mary Elizabeth yine var..


16.11.12
Oku..