Pulp Fiction (1994)


Quentin Tarantino'nun, hikayesini -genelde ismi anılmayan- Roger Avary ile beraber yazdığı Pulp Fiction (1994), sadece gösterildiği dönemde değil günümüze kadarki geniş zamanda çok beğenildi, çok izlendi, Tarantino'yu Tarantino yapan film oldu. Bırak Tarantino'yu, L. Jackson'ı, Travolta'yı, hepsini ya, bütün kadroyu bu film aldı götürdü.

Son dönem FETÖ hileleriyle ün yapan kült bilgisayar oyunu GTA Vice City'nin esin filmlerinden oldu. Düşün bak, kült bi işe esin olmuş daha da kült bi iş bu.. Pulp Fiction (1994) kült ötesi bi konumda artık. Her sahnesi ezbere bilinen, her karesinden ayrı 'keps' yapılan, bir sinema şaheseri.


Kurgusu ve hikayesi çok basit olduğu için bu kadar sevildiğini düşündüğüm bir yapım. Galiba çıkışı Haldun Taner'e ait olan şu laf geldi hemen aklıma: Sadelik en üst mertebedir. Haldun Taner değilse bile usta tiyatroculardan biriydi, ne fark eder, her türlü güzel laf, şahane tespit. Her işimizde uygulayabileceğimiz bi düstur.

Filmi anlatmama gerek yok bence ama bi küçük geçeyim: Bi zenci patron var, iki adamını bi emanet almak için bi adrese gönderiyor. Kendi de bi boksörle şike için anlaşma yapıyor. Ve olaylar gelişir. Girift kurgunun en sadesi uygulanmış. Komple film on sahne falan herhalde.. Bi kafede ortasından başlayan hikaye, bi başa bi sona derken sonuyla devam ediyor ve başa dönüyor ve ortasına geri gelerek bitiyor.


Filmde, Tarantino diyalogları, Tarantino açıları, Tarantino kanları ve Tarantino'nun kendisi görülüyor. Kadroyu da çabucak yazıp sizi -her izlediğimde başka bir ayrıntısını görüp hayran olduğum filmle- tekrar baş başa bırakmak istiyorum. Vakit buldukça izlenecek, unutulmasına fırsat verilmeyecek bi film.. Samuel L. Jackson & John Travolta, Bruce Willis & Maria de Medeiros, Ving Rhames, Uma Thurman, Tim Roth & Amanda Plummer, Eric Stoltz & Rosanna Arquette, Angela Jones ve Christopher Walken ve Harvey Keitel..

Film, imdb en yüksek puanlılar listesinde 7. sırada ve o sene Oscar'da 7 kategoride ödüle aday gösterildi; En İyi Senaryo Oscar'ı sahibi.. Benim puanım 9/10..

040916
Oku..

G.I. Joe BoxSet


ActionMan'gillerden bir oyuncak efsanesi.. Hasbro çıkışlı, kaslı kaslı Amerikan askerlerinin yer aldığı G.I. Joe ekibinin, çizgi filmleri varmış, pek çok da izleyeni, meftunu mevcutmuş; ben hiç bilmem, sonradan okuduğum, araştırdığım kadarıyla işte. Filmlerini de görür dururdum, hiç çekmezdi beni, kobra ne IQ diyerek.. Bugün bi anda merak ettim ve kurcaladım mevzuyu işte, izledim filmleri.. G.I. Joe'daki G.I., Ground Infantry yani Karacı Özel Asker, bir nevi Komando.. Joe da, Amerikan askerlerine genel hitap biçimi, bizdeki Mehmet..


G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009)
Piyasanın lider silah şirketi MARS, yeni ve efsane bir bomba icat etmiş, nanobots dedikleri bi şey.. Bu silahın NATO'ya sevki için görevli askeri birlik, teslimat gerçekleşmeden saldırıya uğruyor. Ekipten sadece Duke ve Ripcord kalıyor. Zaten onları da ölmekten kurtaran, yardıma gelen G.I. Joe'lar oluyor. G.I. Joe, din, dil, ırk ayırmadan en iyileri bir araya topluyor. Ninjasından bilişim uzmanına, iri zencisinden seksi kırmızı kafaya her tip var. Bizim öksüzler de bu ekibe girmek istiyor, sınav yapıyolar, alıyolar. MARS şirketinin taktiği, sattığı silahı çalmak üzerineymiş. Karşı tarafta yani Kobra ekibinde de yetenekli askerler var. Üstelik biri, Duke'un eski nişanlısı..

Kadrosunda da ilginçtir, çok güzel isimler yer alıyor: Channing Tatum, Sienna Miller, Joseph Gordon-Lewitt, Byung-Hun Lee, Rachel Nichols, Dennis Quaid ve Jonathan Pryce gibi.

Beş kişilik bir ekibin ürettiği senaryoyu filme çeken yönetmen Stephen Sommers. Gayet de kötü bir film yapmış, hele efektler sıçmış, baya düşük bütçeli bi iş gibi duruyor ama Paramount Pictures ve Spyglass Entertainment ortaklığında, Hasbro işbirliğiyle yapılmış yazıyor başta. Çok eski film de değil yani, 2009, onlar nasıl tırto efektler.. Filme puanım 3/10.. Teknikten sınıfta kalan film, hikaye olarak da vasat işte, ekstra bi durum yok, klasik 'üst asker' programı.. Yok olmak üzere olan Paris..


G.I. Joe: Retaliation (2013)
Yapım anlamında sınıf atlayan devam filmi, teknik konularda paçayı kurtarmış. İlk filmin sonunda yakalanan kötü adamlar, yüksek güvenlikli hücrelerinde hapistiler. Kobra ekibinin, kaleyi içten fethedip, Amerikan Başkanının yetkilerini kontrol edip, patronlarını hapisten kurtarmasıyla başlıyor film.

Yıllar geçmiş, Duke, G.I. Joe'nun şefi olmuştur. Ekibe, Roadblock, Lady Jaye falan katılmıştır. Kobra da işini garantiye almak için, kötü faaliyetlerine başlamadan önce G.I. Joe'ları yok etmek ister, üslerine saldırır ve önceki filmin başrolü bu filmde hemen ölür. Artık Joe'ların lideri Roadblock'tır. Kobra pisliğini temizlemek için eski bir G.I. Joe üyesi, hatta kurucusu General Joseph Colton'dan destek ister.

Önceki filmde de olan ama bu filmde iyice güzel kullanılan, ninja karakterlerin katanalı dövüşleri görsel şölen olmuş. Hele dağlık yerde, dağcı iplerine tutuna tutuna, düşmanla dans edercesine vuruşma, epey etkileyiciydi. Sırf bu sahne puanı bi tık yükseltti. 4/10.. Teknik de fena değildi ama bazı sahnelerde hayret edilecek acemilikler ve hikayenin bütünündeki kolpalık işi basitleştirmiş. Bambaşka bir ekip tarafından yazılan senaryo, bambaşka bir yönetmen, Jon M. Chu'ya emanet edilmiş.


Ama kadro yine çok şeker: Channing Tatum, Dwayne Johnson, Adrianne Palicki, Jonathon Pryce, Byung-Hun Lee, Elodie Yung ve Bruce Willis.. Dwayne Johnson, tam da o oyuncak askerlere benzer bi vücutta, efsane bir adam.. Bu arada Adrianne Palicki -giriş posterdeki (posteri de ben yaptım)-, Agents of SHIELD'ın ajanlarından, bilen bilir; yeni haberse, Elodie Yung, Daredevil'ın ikinci sezonunda Elektra rolüyle kadroda olacakmış..

100216

Bu da yazının video hali: Film Şeysi / G.I. JOE..
Oku..

Rock the Kasbah (2015)


Siz de ben gibi Bill Murray'nin her yeni filmini büyük merakla takip edip, bazılarını izledikten sonra küçük bi hayal kırıklığı yaşayanlardansanız, -ama yine de- oynayacağı diğer filmlerine aynı merakı beslemeye devam ediyorsanız, olmuşsunuzdur demek Bill Murray fanı. (Bu fan, şey mi ya yoksa, havalandırmacı, götünü kaldırmacı..) Üç beş sene öncesine kadar Nicolas Cage için de benzer duyguları besliyordum, bıraktım şimdi onun filmlerini takip etmeyi. Ama tam ne noktada bırakılıyo, sınır nere bilmiyorum.

Bill Murray, gayet karakteristik, bir tarzı olan oyuncu, her rolde kendini oynuyo gibi olabilen bi aktör. Muhtemelen teklifleri ona göre değerlendiriyor, zaten ona da böyle şeyler geliyordur. Bill Murray deyince, Lost in Translation (2003)'ın efsaneviliği geliyor hemen akla. İlkOn listeme girer.


Başarılı olamamış bir müzisyen menajeri Richie Lanz, bitik durumdadır, yıllardır iyi bir şarkıcı keşfedememiştir. Aynı zamanda sekreterliğini yapan rakçı bir kız vardır sadece elinde, Ronnie. Bir gece Ronnie sahnededir bir barda, adamın biri çok eğleniyordur, "Dostum bu kızı kesinlikle herkes dinlemeli, hemen bir turne yapalım, Ortadoğu'daki askerleri eğlendirme işi bende, bu kız için turne ayarlarım, çok para kazanırız" der Richie'ye. Ronnie bir anda kendini Arap dünyasında, savaşın ortasında, bokun içinde bulur. İlk konserini vereceği gün Richie'nin bütün parasını, pasaportunu falan alıp kaçmıştır.


Richie beş parasız ve pasaportsuz bir Amerikalı olarak kalır savaşın ortasında, turne murne yalan olur tabii. Para kazanmak için silah tüccarlığının bi ucundan tutar, gittikleri bir Afgan köyünde, sesi de kendi de güzel olan bir kızı keşfeder. Kızların şarkı söylemesi zaten ahlaken uygun değilken, bir de televizyona, Afganistan'ın 'O Ses Türkiye'sine çıkması ortalığı karıştırır.


Bill Murray'e, Ronnie rolünde Zooey Deschanel, savaş alanlarının meleği olan hayat kadınlarını temsilen Kate Hudson, paralı asker rolüyle Bruce Willis ve Afgan kızı rolüyle de, geçen sene En İyi Yabancı Dilde Film Oscarı adayı Omar (2013)'la meşhur olan Leem Lubany eşlik ediyor. Üstteki görselden anlayın siz durumu.
Filmin yönetmeni, zamanında Rain Man (1988)'le En İyi Yönetmen Oscarı'nı almış Barry Levinson. Film tırt yalnız, puanım 4/10. Tamam, eğlenceli sahneleri var ama, o kadar yani..

Bu arada 'Rock the Casbah', 80'lerin popüler pank-rak grubu The Clash'in bi şarkısı; Casbah, Cezayir'de turistik bir yer. Şu an baya Beethoven'ı durdurdum The Clash dinliyorum yalnız.

030216
Oku..

The Fifth Element (1997)


Babamın Türkçe dublaj film arşivinde klasik buldum millet.. Çok zamandır bi yerde denk gelsem de izlesem dediğim, Cem Yılmaz'ın G.O.R.A. (2004)'sından beri merak ettiğim, hep televizyonda falan yarım yamalak denk geldiğim bi filmdi.. Görünce çok hevesle oturdum izledim Luc Besson'un Leon (1994)'dan bile meşhur filmini.. Film, döneminde en iyi ses efekti Oscar'ına aday gösterilmiş ama o sene herkes gibi Titanic (1997)'e yenilmiş..


Günümüzde başlıyor film.. Zamanında uzaylıların dünyaya gizli bi silah sakladıklarını ama artık alınması gerektiğini, 300 yıl sonra büyük savaş çıkacağını ve silahı dünyaya geri getirip yardım edecekleri vaadiyle başlıyor.. 300 yıl sonra.. Artık uzaylı diye bi şey yok çünkü herkes uzaylı.. Dünyaya tanımlanamayan bi cisim saldırıyor, tam "Amanda ne yapacaz" derken sözünü tutuyor acayipler, yardıma geliyorlar ama düşman bunlara da saldırıyor ve yardım için gelen gemiden geriye parçalar kalıyor.. İleri teknoloji sayesinde o parçalardan alınan DNA kodlarla güzel bi vücutta şekilleniyor yardımsever acayip.. Yardıma getirilen söz konusu dört elementin sihirli taşları: Ateş, Su, Toprak, Tahta.. Tahta mı? Hava'dır o Hava..


Dünyadan bir kötü adam, dünyanın yok olmasını umursamayıp sadece o dört sihirli taşın peşinde.. Dünya hükümeti vatandaşlarını kurtarmak için haliyle o taşların peşinde.. Bir de 300 yıl önceden kendine bilgi ve görev verilen bir rahip dünyayı kurtarma peşinde.. Kötü adamla arası bozulan ve zaten dünyaya saldıran düşman yaratıklar da ortalığı şenlendirme peşinde.. Yani çok cephede savaş var, sonlara doğru aşk var..


Eski kahraman özel askerlerden Korben Dallas'a (Bruce Willis) hükümet tarafından veriliyor görev. O görevi almadan önce taksisine acil iniş yapan -yardıma gelen uzaylı- Leeloo (Milla Jovovich) ile zaten tanışmış ve rahip Cornelius'a (Ian Holm) gitmiştir.. Kötü adam Zorg (Gary Oldman) ve radyocu Ruby Rhod (Chris Tucker) da hikayedeki renkli karakterler..


Film zamanında ve günümüzde hala hikayesiyle, kostümleriyle ve mizah anlayışıyla sohbet konusu olmakta, tadından yenmemekte.. Bruce Willis'in saçları olan bu dönem, cool asker/polis tiplemesinin vazgeçilmez aktörü olarak ona iyi ekmek yedirmişti.. Milla Jovovich ise o dönem modellik piyasasından geçiş yaptığı oyunculuk dünyasında bu filmle zirve yapmış, sonrasında da -pek çok filmle beraber- şu an altıncısı çekilen Resident Evil serisi 2002'de başlamış zaten.. Filmde hiçbir şeye takılmadım da gittim Gary Oldman'ın kafasındaki plastiğe takıldım, zaten bi kısmı kazınmış saçın yanında duran plastik şey.. Yalnız elindeki silah tasarım bakımından Marvel'in uzaylı silahı dediği şeye çok benziyor..


imdb puanı 7,7 olan filme benim puanım 8.. Bu arada havaalanında görevli kızın güzelliği gözlerimden kaçmadı, kimdir nedir diye araştırdım: Sophia Goth.. Burdaki küçük rolünden başka oyunculukla bağı yok, 90'larda model olan Goth, Kundalini Yoga eğitmeni olmuş, şu an çıtır bi tarafı kalmamış ama zamanında tatlı kızmış, bilmeyeni bilgilendirmiş olayım..

03.11.15
Oku..

Moonrise Kingdom (2012)


Wes Anderson'ın senaryosunu Roman Coppola ile beraber yazdığı son filmi Moonrise Kingdom (2012). 

Geçen gün düzenlenen Akademi Ödülleri töreninde 'en iyi orijinal senaryo' kategorisinde ödülü Tarantino'nun Django Unchained (2012)'ine kaptırdı. Bence 'en iyi film' kategorisinde de yarışmayı hak ediyordu. Gayet iyi bir film gerçekten. 


Kadroda Edward Norton, Bruce Willis, Bill Murray ve Jason Schwartzman var. Filmde Sam'i oynayan Jared Gilman, bakalım ilk filmini Wes ile çeken Jason abisi gibi olabilecek mi? Kara Hayward da büyüyecek daha..

İzci kampına katılan ve bir takım ailevi sıkıntıları olan Sam, ailesiyle sorunu olan Suzy'yi gözüne kestirir. Ve bu iki çılgın romantik, tehlikelerle dolu bir maceraya atılırlar. Muhteşem manzarada, tadına doyulmaz bir zaman geçirirler. Keşke her şey düşündükleri kadar kolay olsa.

Moonrise Kingdom için iki dakikalık bir de tanıtım filmi çeken Anderson, kendi filmlerini görüntü yönetmenliğini yapan çılgınlardan.. Şu plana bak hele..


Bu arada İngiliz grafik tasarımcı Olly Moss'un hazırladığı şöyle bi poster buldum, 'Kısa Oscar Tarihi'. Çok tatlı olmuş paylaşayım istedim.. Her senenin 'en iyi film ödülü'nü kazananını kullanmış heykel tasarımında..

Oku..

A Good Day to Die Hard (2013)


John McClane hayırsız oğlunun Rusya'da ne haltlar yediğini görmek için yıllık izninde atlıyor uçağa gidiyor yanına. Önceki Die Hard filmlerinden edindiğimiz bilgilere göre McClane için tatil günü demek aksiyon demek, vurdu kırdı demek. Daha uçaktan iner inmez oğlunun acayip işlere karıştığını görüyor; e sonuçta babasının oğlu. Sürekli 'durduk yere aksiyon'a giren John McClane parçalanmadık araba, öldürülmedik kötü adam, düşürülmedik helikopter bırakmıyor.


Yalandan çernobil temalı bir senaryo yazılmış gerisi aksiyon, salt aksiyon. Bruce Willis'in oğlu rolünde izlediğimiz isim Jai Courtney (ki Jai, Spartacus'ün ilk sezonunda Varro rolüyle tanındı). Willis'in kızı rolündeki Mary Elizabeth Winstead'ı da azıcık izliyoruz bu filmde. Filmin Rus kötü adamını Sebastian Koch oynarken yönetmen koltuğunda ise Max Payne (2008)'in İrlandalı yönetmeni John Moore var.


15.02.13
Oku..

Die Hard BoxSet


Tam bir süper kahraman; Bruce Willis'in aksiyon filmlerinde aranma sebebi olan rolü; Dedektif John McClane..

NYPD bünyesinde bir dedektif olan John, zar zor izin alıp karısını görmek için Los Angeles'ta Nakatomi Plaza'da ki 'krismıs parti'ye gelir. Arasının bozuk olduğu karısıyla işleri düzeltme çabası içindedir. Alt katlardan birinde eğlence tüm hızıyla sürerken; Alman menşeli bir grup terörist partiyi basar, müdüre el koyar, partideki herkesi rehin alır. Bu sırada üst katta unutulan bir McClane vardır. Aksiyonun yer yer komedi öğeleriyle süslendiği ilk film olan Die Hard (1988), Roderick Thorp'un 'Nothing Lasts Forever' romanından uyarlanmış -bu filmden yaklaşık bir sene önce Predator (1987)'ü çeken- John McTiernan tarafından yönetilmiş bir klasik olmakla birlikte imdb.com'da top250'dedir. Bu arada romanda dedektifimizin adı Joseph Leland'mış.


Walter Wager'in '58 Minutes' romanında, terörist bir grubun bir havaalanının bütün elektronik sistemini ele geçirip tutuklu liderlerinin bulunduğu uçağı istedikleri gibi indirmek istemeleri ve bu esnada havada iniş izni bekleyen; yakıtı sınırlı; içi yolcu dolu uçakların da tehlikede olduğu ve bir dedektifin olaylara müdahale ettiği  bir aksiyondan söz ediliyor. Bu beğenilen hikaye hemen Die Hard'a uyarlanıyor ve Renny Harlin yönetiminde Die Hard 2 (1990) olarak çekiliyor. McClane havaalanında karısını karşılamak için beklerken, karısının da birinin içinde bulunduğu bir çok uçak kurtarılmayı bekliyor. McClane'a yine aksiyonun yolu gözüküyor.


Roderick Thorp'un yarattığı karakter üzerine bu sefer direk senaryoyu yazan Jonathan Hensleigh oluyor. İlk filmin yönetmeni McTiernan, bu sefer New York'ta, karısı tarafından terk edilmiş bir dedektif olan McClane'i, Samuel L. Jackson'ın oynadığı Zeus Carver'la beraber bir aksiyona sürüklüyor. Die Hard: With a Vengeance (1995). 88'deki macerada öldürdüğü Gruber'in kardeşi, intikam alacağını söylüyor ve 'i wanna play a game' diyor. Dikkat buyurun daha testere yok, jigsaw yok. Şehrin altını üstüne getiririm diyerek oradan oraya koşturuyor ikilimizi.


88'deki ilk filmi sinemada izleyip çok beğenen hatta eve geldiğinde "Bana kamera alın, film çekicem ben!" diyen 17 yaşındaki Len Wiseman, ileride 20th Century Fox'ın bu teklifini aldığında çok sevinecekti: "Mark Bomback'in, John Carlin'in 'A Farewell to Arms' romanından etkilenip senaryosunu yazdığı yeni Die Hard filmini yönetmeni istiyoruz". Live Free or Die Hard (2007)'ta yaşlanmış olmasına rağmen formdan düşmeyen, tam bir süper kahraman olan kıdemli dedektifimize verilen teslimat görevi basit; "Bir çocuk var, al onu evinden merkeze getir, önemli biri galiba" diyorlar. Gider gitmez bi aksiyon bi aksiyon, rahat bırakmıyorlar ki adamı. Bu sefer kötü adamımız Timothy Olyphant, birleşik devletlerin bilgisayarla idare edilen sistemlerine girip halkı galeyana getiren bazı hareketlerde bulunup olay yaratıyor. İlk filmde sadece bahsi geçen küçük kızı Lucy bu filmde ne anasının gözü babasının kızı var ya.. Mary Elizabeth Winstead oynuyor onu da, hani Death Proof (2007)'daki model kız.


Serinin beşinci ve son filmi A Good Day to Die Hard (2013) da John Moore yönetiminde çekildi.. Mary Elizabeth yine var..


16.11.12
Oku..

Looper (2012)


Oğlu için ölen bir kadın, karısı için öldüren bir adam ve kötü bir yol seçecek olan yalnız ve öfkeli bir çocuk gördüm. Gerekeni yaptım, beyin bedava; doğru mu Samet?

Gelecekten ölmek için gelenleri bekleyen katillerin 2044'ü. Aksiyon-bilimkurgu türünün yıllarca en beğenilen isimlerinden olan Bruce Willis yaşı gereği Old Joe rolünde; öte yandan son zamanların her türde gideri olan Joseph Gordon-Levitt'i, Old Joe'nun 30 yaş genci Joe rolünde. Ve Emily Blunt.


Katiller, randevularına zamanında gidip kafalarına çuval geçirilmiş kurbanları öldürüp cesedi yok ederler. Kurbanların gelecekten gönderilmesi de 2074'te ilerleyen teknolojiyle, iz bırakmadan adam öldürmenin imkansız hale gelmesi sonucu geliştirilen bir yöntem olarak açıklanıyor. Old Joe da gelecekten bu amaçla gönderilmek istenir; ama hazır gelmişken kendi zamanının kötü adamını bulup, bir nevi yılanın başını küçükken ezmek ister.


Filmin yazan ve yöneteni Rian Johnson, ilk uzun metraj filmi Brick (2005)'te de Gordon-Levitt'le çalışmıştı. O filmde perdedeki görüntüsünü çok beğenmemiş olacak ki bu filmde Joe, Joseph'e pek benzemiyor. Harika makyaj, tam bir katil. E, tabii Bruce'a da benzesin diye..


10.11.12
Oku..