Inception (2010)


Rüyanızdaki kişilerle iletişim kurduğunuzda, konuştuğunuzda veya beraber bir şeyler yaptığınızda o an çok normal gelir bu durum. Dünyanın en saçma şeyi bile rüyadayken çok normaldir. Mesela çok samimi olmadığınız bir komşunuzun birkaç kez gördüğünüz annesiyle beraber ata binebilirsiniz rüyanızda ve uyanana kadar bunun saçma olduğunu düşünmezsiniz. Her şey mümkündür. Küçük bir kalabalığa bilimsel bir konuşma yapabilirsiniz ve ben bunları nereden biliyorum diye düşünmezsiniz. Daha önce hiç görmediğiniz bir kiliseyi gezerken bulabilirsiniz kendinizi. Rüyanızdaki gördüğünüz her şey sizin tasarımınızdır ve her şeyi bilebilirsiniz. Bu fikir benim aklıma geldiğinde lisede falandım. Normalde %3'ünü falan kullandığımız söylenen beynimizin, rüyalarda tamamını kullanıyor bilinçaltımız diye düşünmüştüm.


Bir süre sonra da, -daha doğrusu kitap okuma alışkanlığımın geliştiği dönemlerde Tanrı kavramına başka açılardan bakan hatta bazen sorgulayan nitelikte metinler okuduğumda- farklı şekillerde düşünmenin mümkün olduğunu buldum. Dedim ki, rüya gibi düşün. Şu an gördüğüm her şeyi ben uydurdum, sabah okula gittiğimde ders anlatan bir öğretmen olmasını kurguladım ve oradaydı, onu oraya ben yerleştirdim. Öğretmenin derste anlattığı her şeyi ona ben söyletiyorum, tıpkı rüyadakiler gibi. Peki neden bu ben her şeyi bilmiyor o zaman, sınavlardan düşük not almalar falan neden?!  Çünkü böyle olmasını istiyor, her şeyi bilmemem gerektiğini düşünüyorum. Neden çok zengin değilim? Tamam hadi değilim de neden çok zenginler var?

Şöyle cevaplamıştım bu sorularımı: Diyelim, çok beğendiğim bir film var, inanılmaz çok aşırı keyif alıyorum onu izlerken. Ya da bir müzik olsun. İşte bu tarifsiz keyfi almak için böyle bir rüya tasarladım. Tam da o anda, bu zeka seviyesinde, bu maddi imkanlara sahip ve bu tarz kıyafetler tercih ettiğim için o keyfi alıyorum. Onun için rüyamın böyle olması gerekiyor. O an için ne daha zengin olmalıyım, ne de bir tık daha yakışıklı bir hal almalıyım, yoksa denge bozulacak. Atıyorum beş sene sonra da başka bir şeyden aldığım keyif için geçerli olacak o anki ben. Ve buna hayat, hatta kader deniyor.

Aşık olduğum ama benimle ilgilenmeyen kızı, ailemi, okul üniformamı, telefonumu, hepsini ben tasarladım ve yerleştirdim buraya. Daha iyi olamaz mıydı, tabii ki olabilirdi, başkalarında gördüğüm daha iyilerini de ben kurguladım zaten ama o zaman bu ben olmazdım. Peki bu rüyadan uyanabilir miyim?! Bu haliyle, basit bir yaradılış teorisi gibi duruyor di mi..


Evet şimdi film hakkında yazabilirim. İleri psikolojiyle mimari bilgisini birleştiren tipler var filmde. Teknikte boğulmadan hızlı geçiyorum, birinin bilinçaltını ele geçirip, yarattığınız rüyasına girmenizin mümkün olduğu bir ortam. Mesela, müşteri geliyor, "unutmak istediğim anılarım var" diyor. Müşterinin bilinçaltını kullanarak, mimari tasarımını yaptığınız, her detayını kurguladığınız rüyasına giriyorsunuz ve o anıyı yok ediyorsunuz. Müşteri uyandığında sadece rüyasını bile hatırlamadığı bir uykudan uyanıyor ve öyle bir anısı olduğunu unutuyor. Peki tam tersi istenirse, birinin aklına bir fikir gelmesi gibi basit bir şeyi, kendi duygularıymış gibi göstermek gerekirse.. Buna fikir ekimi diyorlar, bir fikrin başlaması, inception..


Rüya içinde rüya diye, zamanında çok konuşuldu film. Çok başarılı bir Nolan Sineması örneği: Felsefesi iç gıdıklayıcı, tekniği göz doldurucu! İnanılmaz bir dünyada, sürükleyici bir aksiyon izletiyor film. Hikayenin yeterince derinliği yokmuş gibi başrol Cobb'un eski eşiyle mücadelesi de filmin dram yönünü yükseltiyor. Size başta anlattığım 'gerçek, aslında rüya olabilir' fikri, filmde de ortalığın karışmasına sebep oluyor..

İyice kavramak için birkaç kez izlenmesi gereken filmlerden belki, zira izledikten sonra kafasının yandığını söyleyenlerin sayısı pek az değildi. imdb.com'un En İyi 250 Film listesinde 14. sırada yer alan, 4 teknik Oscar sahibi -En İyi Film dahil 4 de ödülsüz adaylığı olan- filmin kadrosu da yıldızlar geçidi: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy ve Cillian Murphy.. Muhteşem film..

22 şubat 2018
Oku..

The Night Before (2015)


Mesela bugün itibariyle yılın altıncı ayına girdik, bu film gösterileli altı ay falan olmuş diyebiliriz kafadan. Noel filmi, kasım, aralık o aralar izlenir yani.. Ben tuttum şimdi izledim.. Bazı filmler böyledir di mi, belirli dönemleri anlatıp temsil ederler ve o dönemler dışında izleyince pek bi numaraları yoktur. İşte bunun gibi Noel filmleri, Sevgililer Günü filmleri.. Bunların bi gelişmişi duygu filmleridir, belirli duyguları ifade ederler, o ruh halinde değilseniz tırttırlar. Misal Uyuşturucu Kafası filmleri, Depresyon filmleri, Aşk filmleri..
Ama tabii bunların da kalitelisi yine ayrı tutulur, o kafada değilsen bile sokar sokar çıkarır seni..

The Night Before (2015), bir Noel filmi, geyikli kazaklar, çam ağaçları falan ama aynı zamanda tatlı da bir Arkadaşlık filmi.. (Bugün de benim kategorize etme günüm herhalde..) Evet, güzel de film aslında fakat, senaryo ekibi, Miley Cyrus'un 2013'teki Wrecking Ball şöhretini 'sonsuz şöhret' sanınca (şöyle anlatayım, mesela bi Star Wars veya Harry Potter kültürü var ya, bu klip de öyle oldu sanılmış, beş sene sonra bile bu konuşulacakmış gibi düşünülmüş) anlamsız bir hale gelmiş, saçma durmuş hikayede.. Tamam zamanında ben de günde beş kere bu klibi açıp izlemesem rahat edemiyodum ama artık yok ki öyle bi durum.. Yani film bu seneki değil de iki sene önceki noelde iyi iş yapardı esasen ama yine bi kalıcılığı yok tabii..
23 milyon bütçeli film 43 milyon kazanmış.. Belki de ben hiç anlamıyorumdur ya..
Çünkü yine bu yılbaşı için Netflix filmi olarak Sofia Coppola tarafından çekilen A Very Murray Christmas (2015) filminde de yer alıyordu Miley..


Yönetmen Jonathan Levine'in hikayesini -aynı zamanda yapımcısı da olan- Evan Goldberg ile Ariel Shaffir ve Kyle Hunter senaryolaştırmış.. Bu kızlar her işlerini beraber yapıyorlar.. Goldberg zaten Seth Rogen'la hep aynı işte.. Başroller de Seth Rogen, Joseph Gordon-Lewitt ve Anthony Mackie.. Falcon Anthony'yi daha önce bu ekibin işlerinde gördüğümü hatırlamıyorum, yakışmışlar baya.. Seth ve Joseph, yine Levine yönetiminde 50/50 (2011)'de beraberlerdi.. Bir de bu filme yakışıp yakışmadığına karar veremediğim Lizzy Caplan vardı. Bir ara da James Franco gelip kankisi Seth'in kulağını falan yaladı..

Hikaye de şu, Ethan'ın anne-babası bi noel gecesi trafik kazasında ölür. Arkadaşları Isaac ve Chris onun üzüntüsü azaltmak için, o noeli ve her noeli beraber geçirme geleneği başlatırlar. Geleneksel kazaklarını giyip hayvan gibi eğlenme sözü verirler birbirlerine.. Aradan yıllar geçer, Isaac evlenmiş ve bir çocuğu olacaktır, Chris ise ünlü bir futbolcudur ve artık ünlü kankileriyle takılması gerekmektedir.. Yani bu noelin beraber son noelleri olmasına karar verirler ve final partisi başlar.. Isaac çok kafa olur, mantar, koko, hap, eks ne varsa takılmıştır.. Ethan eski aşkı Diana'ya denk gelir ve aşkı kabarır.. Chris de hayranlarıyla fotoğraf çektirip durur..

Böyle eğlenceli, komik ama tırt bi film yani.. Oyuncular tatlı işte, oturup izliyosun, güzel zaman geçiriyosun.. Seth Rogen her filmindeki burda da hep uyuşturucu içinde.. Sadece oyuncu olarak çalıştığı filmleri saymazsak her filmde kafası güzel adamın.. Filmi izlerken tip olarak etrafımda ne kadar çok Rogen'a benzeyen adam olduğunu düşündüm.. Nasıl ki bana sırf bıyık yüzünden Malkoçoğlu diye derinliksiz bir yakıştırma yapılıyor, bundan sonra ben de esmer olmayan biraz şişko ve sakallı tiplere Seth Rogen diyecem.. Siz de deyin..

010616
Oku..

Women in Trouble (2009)


Sebastian Gutierrez'in yazıp yönettiği film, hayatları ufak ufak kesişen sekiz dokuz başka kadının başlarına gelen ilginç olayları anlatıyor. Çeşit çeşit kadın ama, ikisi eskort, biri masöz, biri psikolog, biri hostes, biri pornstar, biri beyaz yakalı, biri büyümüş de küçülmüş çocuk falan.. Unuttuğum var mı acaba, şimdilik bu kadar hatırladım..

Misal, eskort kızlar zengin bi adamın evindeler, banyoda hazırlık yaparken bunlar, adamın düşmanları geliyo, olay çıkınca kızlar vın.. O sırada yan evdeki çift de kavga etmiş kadın apar topar arabasına binerken bizim kızlar da arabaya atlıyor.. O evden çıkan kadın, psikolog, çapkın kocasına suçüstü yapıyor.. Aldattığı kadının kızı da, pornocu Elektra'nın asansörde mahsur kalıp arkadaş olduğu kadının söyleyemediği kızı..


Bu şekil hikaye işte, o ona bağlanıyo, bu buna bağlanıyo.. Sürekli bi olaylar var başlarında, hep bi aksiyon hali.. Karakterlerin güzel kadınlar olması ve mesleki flaşör durumu eğlenceli film olmasına yetmiş. Filmde dikkat çeken tipler şöyle: Carla Gugino, Adrianne Palicki, Emmanuelle Chriqui, Marley Shelton, Cameron Richardson, Connie Britton ve Simon Baker ile Josh Brolin..


Artık çok tuttu da mı yoksa zaten planlanmış bir şekil miydi bilemiyorum ama sonraki sene, önceki filmde diğer tiplerden sadece biraz ön planda olan pornocu Elektra karakteri merkez alınarak ve yine arada diğer hatunların da başına gelenleri göstererek devam filmi Elektra Luxx (2010) yapılmış. İlk filmden Carla Gugino, Adrianne Palicki, Emmanuelle Chriqui ve Marley Shelton korunmuş ve ekstra olarak küçük rollerle Malin Akerman, Julianne Moore, Joseph Gordon-Levitt ve Timothy Olyphant girmiş..


Bu devam filmi de Elektra Luxx'un hamile kalması ve sektörden emekliye ayrılmasıyla yaşadığı buhranı anlatıyor. Eskort kızlardan Holly, Bambi'ye aşkını itiraf ediyor.. Konusu gereği ilk filmden daha çok 'olumsuz örnek içerebilecek davranış' bulunmakta.. Adrianne'la Emmanuelle öpüşüyo falan.. Bir Adrianne Palicki hastası olarak böyle şeyler görmek hoş hisler.. Ama filmlerin -özellikle ikincisinin- teknik anlamda vasata tekabül eden sahneleri can sıkıcı şeyler..

200316
Oku..

(500) Days of Summer (2009)


Filmin adı "Beş Yüz Deys of Sammır" diye telafuz edilir, aksi hoş değildir. Adında rakam olan her proje, rakam Türkçe olacak şekilde okunur. Bu böyledir. (Film adında parantez beni çok korkutuyor ya) Çok önce izlediğim bi film, açtım tekrar izledim. Tam da Sevgililer Günü'nde platonik aşk anlatan bi hikaye seçtim sap başıma, ya n'olacaktı di mi..

Summer, Tom'un çalıştığı şirkette işe başlar. Aslen mimar olan Tom, tebrik kartlarına güzel cümleler bulan bir metin yazarıdır burda. Summer'ı gördüğü gün hikaye başlar. (1) Çalışma ortamı gereği birbirlerini tanırlar, iyi vakit geçirmeye başlarlar beraber. Duygusal Tom, ilk görüşte aşka, hayatının kadınına, kadere falan aşırı inanan bi tiptir. Summer tam tersi, ilişki insanları üzüyor zamanla, aşk diye bir şey yok kafasındadır. (38) Şirketçe gidilen bi partide bi şekil yakınlaşılır. (127) Beraber filme gitmeler, yemek yemeler başlar. IKEA ziyaretleri çok eğlenceli olur. (279) Sevişirler falan. Ama Summer ilişkiye isim koymaktan hep kaçar. Konuyu değiştirir hep. (309) Summer, işten de ayrılır Tom'dan da; Tom biter.. (380) Bol bol Summer'ı unutmaya çalışır, sonunda unutur. (500) Beş yüz günlük bi aşk..


Öyle bir güruh var ki, spoiler gelince bilgisayarı kıracak sinire ulaşıyo.. Bence rahat olmakta fayda var, ben mesela birinden bi filmin sonunu duysam -veya herhangi bir sahnesini-, n'olacak ki, görmekle bir mi?! Ayrıca görüyoruz da fragmanda, sırf o sahne için mi izlenir bi film, total değil midir mesele? Bu üstteki paragraf için demiyorum, genel bi dert bu.. Bu film kurgu gereği zaten karışık izleniyo.. Yani 254. gün anlatılıyo, sonra 3. gün, sonra tanışmaları, sonra ayrılmaları, sonra ilk sinemaya gidiş falan şeklinde..


Güzel film, iyi yani, idare eder işte. (Her virgülde bi tık düşen kalite..) Başroller Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel'in kariyerlerindeki önemli işlerden biri, ikisi içinde önemli bi film.. Kadroda, Chloe Grace Moretz ve Clark Gregg de var. Çok kısa bir parçada da Minka Kelly diye tatlı bi kız, anmadan edemedim.. Yönetmen Marc Webb'in zaten ilk sinema filmi, iyi referans olmuş ki devamında The Amazing Spider-Man (2012) ve The Amazing Spider-Man 2 (2014)'yi çekti..


Filme puanım 7/10.. Teknik kurgu açısından da birkaç söyleyeceğim var: Açılış sahnesinde ve içeride bi yerlerde ekranı ikiye bölüp, iki hikaye anlatma fikri, birkaç farkı sahnede farklı amaçlarla uygulanıyor ve sadece bir tanesi bence doğru hareket; Hayaller vs Gerçekler sahnesi.. Şirin Soysal'ın üçüncü albümü için ilk klibi ben çektim, Son Gün [2016]. Klibin hikayesi -şarkıyla paralel- Şirin Soysal'dan geldi, yani şarkı için bi kısa film çektik aslında. O klip filmde de bu ikili ekran tekniğini kullandım. Klibe renk-efekt yapan arkadaşım, "Aa, şu filmde de benzer sahne tasarımı var" demişti, o geldi aklıma, öyle..

140216
Oku..

G.I. Joe BoxSet


ActionMan'gillerden bir oyuncak efsanesi.. Hasbro çıkışlı, kaslı kaslı Amerikan askerlerinin yer aldığı G.I. Joe ekibinin, çizgi filmleri varmış, pek çok da izleyeni, meftunu mevcutmuş; ben hiç bilmem, sonradan okuduğum, araştırdığım kadarıyla işte. Filmlerini de görür dururdum, hiç çekmezdi beni, kobra ne IQ diyerek.. Bugün bi anda merak ettim ve kurcaladım mevzuyu işte, izledim filmleri.. G.I. Joe'daki G.I., Ground Infantry yani Karacı Özel Asker, bir nevi Komando.. Joe da, Amerikan askerlerine genel hitap biçimi, bizdeki Mehmet..


G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009)
Piyasanın lider silah şirketi MARS, yeni ve efsane bir bomba icat etmiş, nanobots dedikleri bi şey.. Bu silahın NATO'ya sevki için görevli askeri birlik, teslimat gerçekleşmeden saldırıya uğruyor. Ekipten sadece Duke ve Ripcord kalıyor. Zaten onları da ölmekten kurtaran, yardıma gelen G.I. Joe'lar oluyor. G.I. Joe, din, dil, ırk ayırmadan en iyileri bir araya topluyor. Ninjasından bilişim uzmanına, iri zencisinden seksi kırmızı kafaya her tip var. Bizim öksüzler de bu ekibe girmek istiyor, sınav yapıyolar, alıyolar. MARS şirketinin taktiği, sattığı silahı çalmak üzerineymiş. Karşı tarafta yani Kobra ekibinde de yetenekli askerler var. Üstelik biri, Duke'un eski nişanlısı..

Kadrosunda da ilginçtir, çok güzel isimler yer alıyor: Channing Tatum, Sienna Miller, Joseph Gordon-Lewitt, Byung-Hun Lee, Rachel Nichols, Dennis Quaid ve Jonathan Pryce gibi.

Beş kişilik bir ekibin ürettiği senaryoyu filme çeken yönetmen Stephen Sommers. Gayet de kötü bir film yapmış, hele efektler sıçmış, baya düşük bütçeli bi iş gibi duruyor ama Paramount Pictures ve Spyglass Entertainment ortaklığında, Hasbro işbirliğiyle yapılmış yazıyor başta. Çok eski film de değil yani, 2009, onlar nasıl tırto efektler.. Filme puanım 3/10.. Teknikten sınıfta kalan film, hikaye olarak da vasat işte, ekstra bi durum yok, klasik 'üst asker' programı.. Yok olmak üzere olan Paris..


G.I. Joe: Retaliation (2013)
Yapım anlamında sınıf atlayan devam filmi, teknik konularda paçayı kurtarmış. İlk filmin sonunda yakalanan kötü adamlar, yüksek güvenlikli hücrelerinde hapistiler. Kobra ekibinin, kaleyi içten fethedip, Amerikan Başkanının yetkilerini kontrol edip, patronlarını hapisten kurtarmasıyla başlıyor film.

Yıllar geçmiş, Duke, G.I. Joe'nun şefi olmuştur. Ekibe, Roadblock, Lady Jaye falan katılmıştır. Kobra da işini garantiye almak için, kötü faaliyetlerine başlamadan önce G.I. Joe'ları yok etmek ister, üslerine saldırır ve önceki filmin başrolü bu filmde hemen ölür. Artık Joe'ların lideri Roadblock'tır. Kobra pisliğini temizlemek için eski bir G.I. Joe üyesi, hatta kurucusu General Joseph Colton'dan destek ister.

Önceki filmde de olan ama bu filmde iyice güzel kullanılan, ninja karakterlerin katanalı dövüşleri görsel şölen olmuş. Hele dağlık yerde, dağcı iplerine tutuna tutuna, düşmanla dans edercesine vuruşma, epey etkileyiciydi. Sırf bu sahne puanı bi tık yükseltti. 4/10.. Teknik de fena değildi ama bazı sahnelerde hayret edilecek acemilikler ve hikayenin bütünündeki kolpalık işi basitleştirmiş. Bambaşka bir ekip tarafından yazılan senaryo, bambaşka bir yönetmen, Jon M. Chu'ya emanet edilmiş.


Ama kadro yine çok şeker: Channing Tatum, Dwayne Johnson, Adrianne Palicki, Jonathon Pryce, Byung-Hun Lee, Elodie Yung ve Bruce Willis.. Dwayne Johnson, tam da o oyuncak askerlere benzer bi vücutta, efsane bir adam.. Bu arada Adrianne Palicki -giriş posterdeki (posteri de ben yaptım)-, Agents of SHIELD'ın ajanlarından, bilen bilir; yeni haberse, Elodie Yung, Daredevil'ın ikinci sezonunda Elektra rolüyle kadroda olacakmış..

100216

Bu da yazının video hali: Film Şeysi / G.I. JOE..
Oku..

The Walk (2015)


E Doğru Story valla, güzel hikaye seçilmiş. Seçen kim Zemeckis; seçilen, Fransız ip cambazı Philippe Petit'in otobiyografik romanı 'To Reach the Clouds'. Zemeckis en son Flight (2012)'ı yapıp, bilmem kaç bin fit yukarlarda yaşanan bi hikayeyi anlatmıştı. "Havalar nasıl orda?" sorusuna, "Hazır çıkmışken bi film daha yapalım burda." demiş olacak. Petit'in romanını yeni bir yazar kardeş Christopher Browne ile beraber senaryolaştırmış. Ben uyarlanma biçimini çok beğendim. Kitabı okumadım tabii ama yine de hissettiriyor, gerçek bir hikaye, yaşayanı tarafından nasıl anlatılır ve nasıl senaryoya döner, çok bariz bir incelikle işlenmiş.


Sene 74. Hatta yok daha da öncesi, Paris'te sokak cambazlığı yaparak para kazanan, iyi de kazanan ve yaptığı işten zevk alan bir adam Philippe (Joseph Gordon-Levitt). Güzel bi iki ağaç gördü mü hemen ipini bağlayıp çıkıyor üstüne parkta bahçede. Bi gün bi dergide gördüğü "Dünyanın en uzun kuleleri New York'ta inşa edilecek!" haberini, hayali yapıyor. "O ikiz kuleler dikilecek ve 'illegal' olarak ben oraya o ipi gerip, gerçek bi sanatçı gibi olay yaratacam" Parkta çalışırken tanıştığı gitarcı kız Annie (Charlotte Le Bon) ile sevgili olup, beraber çalışıyolar. Bir de fotoğrafçı çocuk Jean-Louis (Clement Sibony) ile tanışıyorlar, resmi fotoğrafçısı yapıyor onu.


Bu ekip hep beraber takılıyor, çalışıyor sonunda da vakti geldiğinde New York'a gidiyor. E bu öyle ağaca ip germeye benzemiyor, oraya ekipman kurmak için ekip gerek, bulunuyor. İllegal olacak, susuluyor. İzin almaya kalksalar hayatta verilmez zaten. İnşaat çalışanı gibi, çatıya anten takacaz diye çıkıyolar falan neyse; ve hayal gerçek oluyor. Düşerim de ölürüm olayını aklına hiç getirmiyor, gelse ölür zaten, bildiğin deli.. İp üzerindeyken ustası Papa Rudy (Ben Kingsley)'yi birkaç kez anıyor. Aşağıda deli kalabalık, çatılar polis doluyor tabii. Her şey tam da istediği gibi oluyor.


İki saatlik filmin ilk yarısı klasik bi Fransız romantik komedisi gibiyken ikinci bi saat Hollywood aksiyonuna dönüşüyor. Filmde Papa hariç hepsi Fransız göya ama normalde Sibony hariç hiçbiri Fransız değil. Kingsley İngiliz, Le Bon Kanadalı, Levitt Amerikalı; çok güzel Fransızca konuşuluyor. Ama her zaman değil, filmin hakim dili İngilizce, New York'a gitcem diye pratik yapan Philippe herkesle İngilizce konuşuyor. Bu arada Levitt'in yüzünün makyaja ne kadar elverişli olduğunu bir kez daha görüyoruz, hemen değişiveriyo gözler falan. Looper (2012)'da da güzel makyaj yemişti.


Genel olarak beğendiğim bir film, 7/10.

10.12.15
Oku..

Don Jon (2013)


Joseph Gordon-Levitt 7 yaşında başlamış oyunculuğa ancak ele gelmeye başladığı (500) Days of Summer (2009) filmiyle beraber popülerliği tavan yapmış bir delikanlı. E kanı kaynıyor tabii, heves ediyor yönetmenliğe de; birkaç tane kısa film yazıp yönetiyor. Hikaye anlatma işini sevmiş olacak ki, tutuyor uzun metraj senaryo yazıyor yönetiyor. Yetmiyor, oynuyor. Oynasın bi şey demiyorum ama, ilk filmini yöneten adamlar biraz kamera arkasında kalmayı bilmeliler bence. Hem yöneteyim, hem oynayayım diye paralıyor kendini, olmuyor işte. Evet, bence olmamış bir film bu.


Olmamış derken, yine piyasadaki birçok filmden iyi tabii ama son zamanlarda içinde yer aldığı projelere bakınca 'bu ne şimdi' dedirtiyor. Yani oynadığı filmler -Inception (2010), Looper (2012)- kadar başarılı bir hikaye yazamamış, yönetememiş; ama denemiş işte. En basitinden, Scarlett Johansson, oynadığı Barbara karakterine hiç uymamış bence. Her ne kadar onu o rolle izlemek çok hoş olsa da başkası daha iyi olurdu. Sonuçta filmin kalitesini oyuncu seçimleri de belirler. O da yönetmenin işidir. Aslında, kendi oynadığı Jon karakterini de çok beğenmedim. Hep senaryo eksikliği belki de. Karakterler daha iyi anlatılsa, sevecektim muhtemelen.


Jon, evi, arabası, ailesi, kilisesi, seviştiği kızlar ve vazgeçilmezi olan pornolarıyla mutlu bir yaşam sürmektedir. Vücut çalışır, arkadaşlarıyla barda takılır, gözüne bi kız kestirir ve pompa. Ama pornodan aldığı zevki hiç bir şeyden almıyordur. Önce sevişir sonra porno izler, sonra yine porno izler, sonra yine. Bu arada perdede bol bol porno sahnesi görürüz ha; Kayden Kross'u görünce bi sevindim durduk yere, koca salonda porno izliyoz gibi olduk.. Bi de kızla gidecektim..


Nerede kaldım, ha, işte porno izler bu hep. Sonra barda bi kızla tanışır, pek kolay lokma değildir. Hemen sevişemez bunla, -klasik- arar bulur. Sevgili olurlar falan, çok acayip hatundur, ama hala porno daha zevklidir, hatun yakalar bunu, basar tekmeyi. Porno izliyor diye. Sonra sonra bağımlı olduğunu fark eder falan filan. Hatun aslında çok iyi bir insan değildir, biraz despottur, ayrılınca fark eder bunları da hep. Bu farkındalıklar da yine bir kadın sayesindedir; Esther (Julianne Moore) adında, kendi çapı çerçevesinde dertleri olan olgun bir kadın.




Öyle yani, çok bi numarası yok ama izlenir işte. Gerçi sırf Scarlett'in kapı önündeki sahnesi için bile izlenir ama. Filmde az görülen diğer güzellikler: Brie Larson, Italia Ricci, Lindsey Broad ve Sarah Dumont..

23.10.13
Oku..

Lincoln (2012)


Oscar adaylarının açıklandığı şu dönemde, aday filmler izleyip, ödül tahminlerinde bulunma zamanı geldi çattı.

En iyi uyarlama senaryo, kostüm, ses miksajı, sanat yönetmeni, film müziği, kurgu, sinematografi, yardımcı erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu, erkek oyuncu, yönetmen ve film kategorilerinde ödüle aday gösterilerek en çok kulvarda yarışacak film oldu Lincoln (2012).


İki buçuk saatlik bir Amerika tarihi belgeseli gibi. Neden belgesel gibi? Yer yer belgesel sıkıcılığına ulaşıp hemen toparlayan bir akışa sahip olduğu için. Sinemada izlemeyenler kesinlikle molalı izlemeli zira anlaşılması güçleşebiliyor.

Gerçi öyle çok karışık bir hikaye değil bildiğimiz üzere; Amerika Başkanı A. Lincoln'ün, kölelik sistemini kaldırmak ve 'zenci' (filmde negro diye geçiyor hep) vatandaşlarına da kanuni eşitliği getirmek için gösterdiği çaba anlatılıyor. Köleliğin kaldırılmasının kaosa yol açacağını düşünen muhaliflerle uğraştığı yetmezmiş gibi bir de dırdırcı karısı ve ille de askere gitmek isteyen oğluyla uğraşıyor. Küçük oğlu en sevdiği, çünkü hiç sıkıntı çıkarmaz.

Steven Spielberg yönetimindeki filmin senaryosu Tony Kushner tarafından Doris Kearns Goodwin'in, Lincoln'ün hayatını anlattığı kitabının bir kısmından (İç savaş'tan ölümüne kadar ki kısım) uyarlanmıştır.


Ancak Lincoln rolüyle 'en iyi erkek oyuncu' adayı olan Daniel Day-Lewis ve 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' adayı Tommy Lee Jones gayet başarılıydılar. Diğer adayların performanslarını izlemedim daha ama Akademi'nin tarzını az çok bildiğim için çok kuvvetli aday olduklarını belirtmek isterim. Özellikle Day-Lewis ekranda her göründüğünde -belki de Lincoln'ün karizmasından bilemiyorum- ortamın havası değişiyor gibi oldu.
Lincoln'ün büyük oğlu Robert'ı Joseph Gordon-Lewitt oynuyor. Küçük bir rol ama o da başarılı yine, kötü olmamış yani. Tanıdık bir simayı küçük bir rolde gösterirsen ve başarılı olamazsa çok göze batıyor da. Örnek: Demirkubuz'un Yeraltı (2012) filminde Sarp Apak..


12+1=13

Sıralı Tam Liste: Oscar 2013
Oku..

The Dark Knight Rises (2012)


Filmin gösterime girmesinin üstünden 4 aydan fazla zaman geçti ama ben henüz izleyebildim. DVD'sinin çıkmasını bekledim ben de; tabii DVD ile beraber gelen torrentin. Christopher Nolan'ın yönetip Christian Bale'in oynadığı Kara Şövalye üçlemesinin son filmi..


Muhteşem The Dark Knight (2008) filminin sonunda Batman, Gotham'ın ihtiyacı olan 'suçlanacak biri' kimliğiyle kayıplara karışmış; Bruce da halkın huzuru için inzivaya çekilmişti. Aradan 8 yıl geçmiş, sıkıntılar birikmiş. Wayne Şirketi iflasın eşiğine gelmiş, odasından dışarı çıkmayan Bruce, elden ayaktan düşmüştür. Ancak eski düşmanı ve hocası olan Ra's Al Ghul'un hediyesi Bane (Tom Hardy), Gotham'ı yok etmeye çalışmaktadır. Biricik Gothamcığı tehdit altında olan Wayne, Kara Şövalye'yi uykusundan uyandırır. Ancak paslanmış bir Batman, Bane'in başlarında olduğu paralı asker ordusuyla kolay başa çıkamayacaktır. Yakınlarda tanıştığı kedi/sincap karışımı, sevimli -bir o kadar da yırtıcı- hırsız Selina (Anne Hathaway) ile güçlerini birleştirmek ister. Selina, Batman'i satışa getirir: Bane ilk raundu kazanır.


Tam olarak nerede olduğunu anlamadığım bir zindandan firar edip hemencecik Gotham'a, aksiyonun göbeğine geri dönen Wayne; ekibi toplayıp -ki az önce kendisine kazık atan Selina dahil- Bane'in karşısına dikilir. O aksiyonun arasında dedektifliğe terfi eden Blake'e (J. Gordon-Levitt), çocukları kurtarma gibi kutsal bir görev verilir. Varlığı yokluğu bir olan Miranda (Marion Cotillard), Ra's Al Ghul'un kızı ve Bane'in aşığı çıkar. Ve filmin başından beri esaslı bir kötü adam olan Bane'in aslında çılgın bir romantik olduğu gerçeği çok pis karizmasını çizdirir. Bu arada acısını dindirmek için sürekli takmak zorunda kaldığı maskesi çok seksi. Finalde kötü adamlardan kurtulup, şehrini korumak için durdurulması imkansız bir bombayı peşine takarak ufukta kaybolan bir Batman..


Gotham'dan uzakta parlak bir patlama;
Gerçek adının Robin olduğunu öğrendiğimiz ve Wayne'in evine el koyan bir Blake;
Mutlu bir çift olarak Selina-Bruce; romantik bir Avrupa şehrinde..

Seri olarak düşünüldüğünde harika bir üçleme ancak bize zamanında The Dark Knight (2008) izleten Nolan bu film için beklentilerimizi yükseltmişti. Ama yine de baya iyi..
İşi bilgisayara, efekte çok bırakmayıp her şeyi gerçek yapan (silahlar, araçlar, kostüm..); 3D teknolojisinden uzak durup göz boyamak yerine göze hoş gelecek bir dünya yaratıp IMAX (çok HD) kameralarla gerçek bir dünya sunan klasik bir Nolan işte.


Her zaman söyledim yine söylerim, Nolan, Batman'in çizilen karizmasını toparladı bu seriyle. Burton'ın da Schumacher'in de eline verdi. Batman hikayesi öyle çekilmez böyle çekilir dedi. Bakalım Snyder n'apacak..

18.11.2012
Oku..

Looper (2012)


Oğlu için ölen bir kadın, karısı için öldüren bir adam ve kötü bir yol seçecek olan yalnız ve öfkeli bir çocuk gördüm. Gerekeni yaptım, beyin bedava; doğru mu Samet?

Gelecekten ölmek için gelenleri bekleyen katillerin 2044'ü. Aksiyon-bilimkurgu türünün yıllarca en beğenilen isimlerinden olan Bruce Willis yaşı gereği Old Joe rolünde; öte yandan son zamanların her türde gideri olan Joseph Gordon-Levitt'i, Old Joe'nun 30 yaş genci Joe rolünde. Ve Emily Blunt.


Katiller, randevularına zamanında gidip kafalarına çuval geçirilmiş kurbanları öldürüp cesedi yok ederler. Kurbanların gelecekten gönderilmesi de 2074'te ilerleyen teknolojiyle, iz bırakmadan adam öldürmenin imkansız hale gelmesi sonucu geliştirilen bir yöntem olarak açıklanıyor. Old Joe da gelecekten bu amaçla gönderilmek istenir; ama hazır gelmişken kendi zamanının kötü adamını bulup, bir nevi yılanın başını küçükken ezmek ister.


Filmin yazan ve yöneteni Rian Johnson, ilk uzun metraj filmi Brick (2005)'te de Gordon-Levitt'le çalışmıştı. O filmde perdedeki görüntüsünü çok beğenmemiş olacak ki bu filmde Joe, Joseph'e pek benzemiyor. Harika makyaj, tam bir katil. E, tabii Bruce'a da benzesin diye..


10.11.12
Oku..