Ready Player One (2018)


Büyüklüğünden sual olunmaz Spielberg'in, çığır açan onlarca sinema fikriyle beraber zaman zaman da çağa ayak uydurmaktan keyif aldığı, önceliği seyir keyfi vermek olan işler yaptığını da görüyoruz. Ready Player One, 2011'de, sanal gerçeklik gözlükleri piyasada modern hallerini almadan önce yazılmış bir roman, Ernest Cline tarafından. Kendileri bilim kurgu romanları yazmaya bununla başlamış. Aslında kitap zamanında ilgi görmüş ama filmini yapmak için neden bu kadar beklenmiş acaba. Sanal gerçeklik mevzusu yani üç boyutlu görsellerle etkileşim, 50'lerde, oyun kabinlerinde başlamış ama ilk gözlük formatında kafaya takılması 1994'ü bulmuş. Şimdilerde kişinin kendini bir oyunun parçası haline getirmesi alışıldık bir durum. Hadi buna biraz aksiyon katalım.


Sene 2044, Dünyanın yaşanacak hali kalmamış, herkes kendini sanal gerçeklik oyunlarına veriyor, bir nevi orada yaşıyor; yaşlısı da genci de. En popüleri de OASIS isimli oyun, takıyorsun gözlüğünü, bürünüyorsun avatarına, atlıyorsun maceradan maceraya. Oyunun kurucusu Halliday, ölümünden sonra uğraşmaları için yarışmacılara üç önemli görev vermiş, ama bilmeceler bulmacalar içinde; daha görevi anlamıyorsun neyle uğraşacaksın?! Millet yıllarını vermiş. Ama tabii ki en tutkulu olan kazanacak; adamımız, Wade -pardon pardon gerçek isim söylemiyorduk- Parzival. Tam bir Halliday tutkunu olan Wade'in arkadaşlarıyla beraber giriştiği maceralar insanın içini kıpır kıpır ediyor.

Yüzde 70'i -belki fazlası- animasyondan oluşan filmin üç boyut için tasarlandığı, en büyük amacının görsel haz olduğu hemen anlaşılabiliyor. Altyapısında Halliday'e ait dokunaklı bir öykü olduğu için zamanınızın boşa harcandığını da düşünmüyorsunuz. Gayet keyifle izledik yani.


X-Men: Apocalypse (2016)'teki Cyclops Tye Sheridan, bu filmde de Cyclops gibi gözlükle dolaşıyor, Parzival olur genneri. Me and Earl and the Dying Girl (2015)'le tanıdığımız Olivia Cooke da burada, has kız. Ben Mendelsohn, Simon Pegg ve Mark Rylance da diğer isimler.

80'ler popüler kültürüyle de iç içe olan bu film tavsiye edilir yani, keyifli film. Ama 3D gözlüklerinizi alın da gidin sinemalara, biliyorum her evde var üçer beşer, her seferinde para vermeyin plastiklere biz gibi. Sevgiler.

6 nisan 2018
Oku..

The Post (2017)


Gazetecilik çok acayip meslek. Dergicilik yaptım hasbelkader ama gazete kısmet olmadı henüz. Mühendislik okurken aklımdaydı gerçi, bırakıp gazetecilik falan okusam diye ama nereye bırakıyosun. Hayır bi de inat edip on senede anca bitirmek nedir, bıraksana işte. Kıbrıs'ta iş ararken gittim başvurdum bi gazeteye, dergiciliğe benzemez dediler, almadılar.
-Hey, evlat! Gazeteci mi olmak istiyorsun, git kendini becer?!
-Ogey!

Meryl Streep'e 21. kez Oscar'da performans adaylığı almasını sağlayan filmde, Tom Hanks'in yanı sıra Alison Brie, Sarah Paulson ve Bob Odenkirk gibi isimler yer alıyor. Steven Spielberg yönetimindeki filmin bu sene Oscar'daki diğer adaylığı ise Yılın En İyi Filmi kategorisinden. Film cidden başarılı, hele iki sene önce ödüllere doymayan Spotlight (2015)'la ruh ikizliğine bakılırsa kazanması da şaşırtmaz kimseyi. Filmin hiçbir yerinde 'True Story' yazmıyo ama anlatılan şey gerçek; isimler, kurum ve kuruluşlar, vakalar..


İstifa eden tek ABD Başkanı unvanı taşıyan Nixon'ın görevi bırakmasına sebep olan Watergate Skandalı konu ediliyor. Nixon'ın telefonlarının dinlendiği ve yazılı kayıt altında olduğu öğrenilince skandal ortaya çıkıyor. O dönem Amerika Vietnam'a özgürlük getirmişti. İşte konuşmalar da Vietnam'a neden girildiği üzerine olunca bir anda dikkat çekici bir hal alabiliyor.

Washington Post gazetesi, geleceği çok da parlak olmayan bir yerel gazetedir. Kocasının ölümünden sonra Kay Graham yönetimi ele almış ama önemli kararlar vermekte hatta fikirlerini dile getirmekte zorluk yaşamaktadır. Gazetenin müdürü Ben Bradlee de cevval bir adamdır ama epeydir ellerine sağlam bir haber geçmemiştir. Sonra bu Nixon belgelerinin bir kısmı çıkar ortaya, ama New York Times herkesten önce davranmıştır, sayfalarca metinden oluşan belgeler gün gün yayınlanacaktır. Olay olur tabii, eylemler başlar, hükumet konuyla ilgili yayın yasağı getirir. Bu arada Bradlee'nin ekibine de başka belgeler ulaşır. Yayın yasağına rağmen haber yaparlarsa, hapse girebilirler ama bu hem basın özgürlüğü, hem vatan sevgisi içeren bir davaya dönüşmüştür. Graham'in bi karar vermesi gerekir.

Muhteşem heyecanlı, çatır çatır ilerleyen bir hikaye. Tom Hanks çok tatlı adam bi kere; sanki oynadığı karaktere bürünmüyor da, karakter zaten var, o Tom Hanks'in bazı huylarına sahip gibi oluyor. Anlatabildiğimden pek emin olamadım, rol yapmıyor gibi, samimiyetini hiç kaybetmiyor gibi demek istedim. Mesela Meryl Streep için aynısını söyleyemem, o da çok iyi oyuncu ama bambaşka oluyor işte. Neyse. Bu, bu sene izlediğim iyi filmlerden. Mesela prodüksiyon tasarımı konusunda en az The Shape of Water (2017) kadar iyiydi, neden adaylığı yok?!. Neyse. Oscar'da aday olduğu kategorilerdeki rakiplerini görmek ve kehanetlerimden haberdar olmak için buraya bakabilirsiniz.

5 şubat 2018
Oku..

Bridge of Spies (2015)


Sadece afişini görüp, "Yok ya," demiştim, "izlemem ben bunu".. Kötü olacağından değil de düz bi film gibi hissetmiştim, Tom Hanks falan.. Sonra Oscar adaylıkları açıklanınca altı adaylığından biri olan En İyi Senaryo dalında Coen'lerin adını görünce ilgilendim, yönetmen de Steven Spielberg'miş.. İzleyince baştaki fikrim çok değişmedi..


Donovan başarılı bir avukat.. 50'ler.. Avrupa'da, Almanya'nın ortasına duvar örülüyor, Rusya ve Amerika soğuk savaş halinde..
Casusluk coşmuş, iki ülke de birbirlerine casus gönderip bilgi toplamaya, elini kuvvetlendirmeye çalışıyor.. Amerika'da, Rudolf Abel, Rus casusu olduğu gerekçesiyle tutuklanıyor. Millet istiyor ki, asılsın bu vatan haini.. Yasalar diyor ki, o da insan, yargılanacak hatta avukat ayarlanıp savunulacak, Amerika'nın ne kadar insansever bi ülke olduğu gösterilecek. Ama hiçbir avukat bu savunmaya yanaşmayacağından kısa çöpü Donovan çekiyor.. Donovan da gerçekten iyi bir avukat olduğu için adamı durduk yerde idamdan kurtarıyor, kendi de vatan haini oluveriyor.. Oysa sadece insani değerleri koruyor.. Donovan'ın bahanesi, eğer Rusya da bizim casuslardan birini yakalayacak olursa, elimizde takas için biri olmalı..


Tom Hanks başrolde; Rus ajanını oynayan yanrol Mark Rylance, Oscar adayı olacak kadar başarılı bir oyun çıkarmış.. Üç teknik adaylıkla beraber En İyi Film için de aday gösterildi film.. En iyi film falan değil şimdi, ne filmler izledik - güzel film sadece, 7/10.. Tüm adaylıkları ve diğer adaylar şurada: 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Vatan hainliğinden kahramanlığa giden, -aslında gayet tipik- Amerikan hikayelerinden. Senaryoya Ethan-Joel Coen'lere Matt Charman yardım etmiş, belki de tam tersidir bilmiyorum.. Gerçek hikayelerden esinlenildiği yazıyordu başında.. Tom Hanks'in karısını Amy Ryan oynuyor..

Mark Rylance'ın Oscar alma şansını bilemiyorum, iyi performanstı hakikaten ama kategoride -benim favorim- Spotlight (2015)'tan Mark Ruffalo ve genelde baya iyi iş çıkaran The Revenant (2015)'tan Tom Hardy var.. En ne olacağı belli olmayan kategori de bu herhalde ha..

170116
Oku..

Back to the Future BoxSet


Robert Zemeckis ile Bob Gale'in yazdığı hikaye, yarattığı karakterler.. Yapımcı Steven Spielberg, yönetmen Robert Zemeckis..
Sonrasında zaten çok işlendi bu zaman yolculuğu olayı ama öncesi de var, benim bildiğim ilk zaman makineli film The Time Machine (1960), H.G. Wells'in romanından uyarlanan, en iyi efekt Oscar'lı film.. Tahmin edileceği üzere bilim kurgu edebiyatla beraber sinemada da bu makine üzerine kurulan pek çok hikaye var.. Ama en etkilisi budur işte: Back to the Future (1985)..


Dr. Emmett Brown ve Marty McFly'ın maceraları sinema tarihinin unutulmayacak kadar etkili işlerindendir.. Hala daha ilk izlediğim haliyle, Türkçe dublajıyla izlerim seriyi.. Ara ara açıp izlediğim filmlerin başında gelir bu seri, bu sabah da açtım ve fark ettim ki, bugün ikinci filmde gelinen gelecek: 21 Ekim 2015


Seri, "Kasım ayı, envanter ayı.. Toyota bu sene üreteceği..." falan diye radyo haberiyle başlıyor, çocukluğumdan beri duyduğum, aklıma kazınan bi giriş.. Sonra, Doktor ve Marty'nin diyalogları.. Nasıl unutacam abi ben onları, unutulmaz ki.. Değişim Kapasitörü'nü nasıl unutayım?!

Seride bi tek ilk film imdb.com'un top#250'sinde ve tek Oscar sahibi de yine bu ilk film, en iyi görsel efekt Oscar'ı.. Senaryo, ses ve müzik dallarıyla da 4 adaylığı var.. İkinci film de efekt adayı imiş..


Back to the Future (1985)'da, Dr. Brown, yıllardır çalıştığı zaman makinesini artık üretmiştir. Bu çılgın bilimadamının şimdiki hayali, geleceğe gidip insanlığın gelişimi görmek, şampiyon olacak takımları öğrenmek.. Her şey hazır, deneyler yapılıyor.. Makineyi tanıtmak için bir video kaydı oluşturmak istiyor ve Marty'yi çağırıyor.. (Makine de Delorean yalnız..)
O sırada makinede kullanılan yakıt için kandırdığı Libyalı teröristler Doktor'u vuruyor ve Marty de onlardan kaçarken yanlışlıkla 1955'e gidiyor.. Geri de gelemiyor çünkü yolculuk için gereken yakıt 1985'te kaldı.. Yani Doktor geleceğe gitmek isterken Marty geçmişe dönüyor..
O tarihte tabii kendisi yok ortada, yanlışlıkla annesiyle babasının tanışmasına engel oluyor ve durumu düzeltmek için aralarını yapmaya çalışıyor.. Filmin olayı ise geçmişte yapılan değişiklikler gelecekte farklı şekilleneceğinden, çok bi şey değiştirmemek gerektiği.. Ama eğlenceli olsun diye bazı şeyler değiştirilebilir..


İkinci ve üçüncü film, ilk filmden 4 sene sonra yapılıyor.. Back to the Future Part II (1989) ve Back to the Future Part III (1990)..
İkinci filmde geleceğe, 21 Ekim 2015'e yani bu güne geliniyor.. Uçan arabalar, kendi kendine bağlanan Nike ayakkabı, uçan kaykaylar.. Ama günümüzde arabalar uçmuyor bildiğiniz üzere, Nike da o şekil bir ayakkabı üretmedi, kaykay desen nerdeyse komple tarih oldu.. Doktor araştırma için geldiği gelecekte fark ediyor ki, Marty ve Jennifer'ın gelecekte çocuklarıyla ilgili bi problemi var onu çözmek için getiriyor talihli çifti bu zamana.. Ama dönüşte Marty'nin yanında getirdiği Almanak, 95'teki kötü adamımız Biff'in eline geçiyor ve çok zengin olup krallığını kuruyor.. Bunu engellemek için tekrar geleceğe gidiyorlar.. Filmin sonunda Marty'ye bir mektup geliyor.. 1800'lerden, Doktor'dan..


Üçüncü film, vahşi Batı'da geçiyor.. Yine araştırma için bu sefer 1800'lere gelen Doktor'un zaman makinesi bozulmuş ve mahsur kalmış, gelecekten, Marty'den, yardım istiyor ama o gelene kadar oranın yerlisi olmuş, nalbantlık yapıyormuş.. Sonra bi de aşık olur, tam olur.. Filmin sonundaki mesaj da: "Geleceğiniz henüz yazılmadı çocuklar, geleceği siz yazacaksınız!" Çok basit hareketler de var filmde, yani "Of çok saçma" diyeceğiniz sahneler de var ama çok takılmayın onlara..

Oyuncular: Marty, Michael J. Fox; Doktor, Christopher Lloyd; Lorraine, Lea Thompson; Biff, Thomas F. Wilson; Marty'nin babası George, Jeffrey Weissman; Jennifer, ilk filmde Claudie Wells iki ve üçte Elisabeth Shue ve son olarak üçüncü filmde Doktor'un aşık olduğu Clara, Mary Steenburgen..


Bugün 21 Ekim 2015, bugün Geleceğe Dönüş Günü..
Oku..

Catch Me If You Can (2002)


Steven Spielberg'ün başyapıtlarından biri olarak kabul ettiğim, gerçek bir hikayenin anlatıldığı ve insanda hayranlık uyandıran bir film Catch Me If You Can (2002). Hikayesi kadar oyuncuların performanslarıyla da büyük takdir toplar izleyenlerden.

Sanırım bu, filmi üçüncü izlemem.. Geçen aydı, bir sohbete kulak misafiri olmuştum "...DiCaprio işte, o filmde parasız geziyordu bütün dünyayı.." denmişti.. Önce kestiremedim, hangi film acaba diye düşündüm bir süre, öyle bir yerden yakalamışım ki ben de muhabbeti, sonra fark ettim bu filmden bahsedildiğini. Düşündüm de çok net hatırlayamadım hikayesini, zamanında izleyip beğenmiştim ama... Ben bunu bir daha bi izleyeyim dedim.


Frank, ailesinin ekonomik çöküşünün ardından, annesinin babasından boşanıp başka bir adamla evlenecek olmasıyla küçük bir sinir krizi geçirip evden kaçar. Beş parasız, on dokuz yaşında bir çocuktur Frank. Ufak sahtekarlıklarla geçinmeye, hatta sahtekarlıkların çapını büyütüp sahte meslekler edinmeye başlar. Doktordur, pilottur..

Bankaların zaafı olan çek üzerinde yoğunlaşıp, sahte çekler hazırlar ve fark edilmeden yaşamını sürdürür. Çek olayı dikkat çekmeye başladığında FBI ajanı Carl, işi ciddiye alarak Frank'i yakalamaya çalışır. Ancak Frank çok zeki bir kalpazandır. Carl ve Frank'in kurduğu dostluk, Frank'in aile dramı ve mesleki gelişimi kesinlikle izlenmesi gereken bir hikaye..


Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks'e, Christopher Walken, Martin Sheen ve tüm sevimliliğiyle Amy Adams, ufacık tatlı rollerle Elizabeth Banks ve Jennifer Garner eşlik ediyor. Walken, bu filmle zamanında 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar'ına aday gösterilmiş. Ayrıca 'en iyi orijinal müzik' kategorisinde de yarışmış. Kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir, hala izlemediyseniz en yakın zamanda izlemeniz tavsiye edilir.


31.08.13

2017'nin Kasım ayında gördüğüm bir rüyamı not etmişim. Rüyada bu filmin etkileri açıkça görüldüğü için bir çeşit uyarı mahiyetinde, filmi izlemek isteyenlerle de paylaşmak istedim aldığım notu. Adı, Korkunç Bir Rüya..

Ben, tıpkı doğum günündeki gibi sürpriz yapıp Kıbrıs'a sevgilicim Sevcan'ın yanına gelmişim. Fakat ortam gergin. Sevcan'ın internette tanıştığı, arkadaş oldukları pilot bir çocuk varmış. (Bu arada biz de internette tanıştık) Adı da Onur mu, Kemal mi neymiş çocuğun.. (Bu iki isim Sevcan'ın halihazırda yakın arkadaşlarının da isimleri) Sevcan anlatıyor bana, Kıbrıs'a geldiği zaman uğramak üzere konuşuyorlarmış ve gün olmuş çatmış, uçuş çıkmış, yarın geliyormuş çocuk. Ama benim, sırf Sevcan için geldiği yönünde kuvvetli hislerim var tabii. [Zaman atlaması var burada, çünkü çocuk da ortamda artık] Ben baş başa kalabilelim diye, elinden tutup 'hadi yatalım artık' diyerek Sevcan'ı odaya çekiyorum. Ama Sevcan hala onunla konuşuyor. Pilotların maaş alırken bankada yaşadıkları bir sorunla ilgili şeyler anlatıyor çocuk, yok efendim çekler çok sıkı kontrol ediliyormuş falan. Sevcan da sordukça soruyor. [Yalnız kalıyoruz] Ben, 'tamam neyse, boş ver artık' dedikçe Sevcan bana ısrarla o konudan bahsediyor. 'Yarın bankaya gitmemiz lazım onunla' diyor. Ben de, 'bırak gitsin kendi' diyorum. 'Olmaz ayıp olur, misafir sonuçta' falan diyor. Ben sinirleniyorum, 'ne misafiri ya, senle takılmaya gelmiş piç, sen de hep onunla ilgileniyosun' falan diye deliriyorum. 'Saçmala' diyor ve soğuk davranmaya başlıyor bana. [Bir zaman atlaması da burada] Sabah mutfakta çocukla karşılaşıyorum, 'nerdeydiniz ya' diyo bana, 'Yatıyoduk, geceydi sonuçta' falan diye tripli tripli konuşuyorum çocukla. [Bir zaman atlaması daha] O bankaya giriyor, çekini bozdurmaya, biz Sevcan'la kapıda bekliyoruz. Sevcan içerdeki çocuğu izliyor. Ben sürekli, 'şimdi niye bekliyoruz ki biz burada' diyorum. O, 'şş, ayıp' falan diyo hep. Benim tabii aklımdan geçenler fena, herifin an itibariyle zenginliğine zenginlik kattığı, her geçen saniye daha yakışıklı ve kaslı ve tabii ki cinsel aktivite performanslarının tavan olduğu falan... Sıçtık, diye düşünüyorum yani, kesin Sevcan beni bu herif yüzünden terk edecek düşüncesiyle uyanıyorum..

Uyandığıma sevinemiyorum yalnız.. O kadar kötü hissediyordum ki kendimi.. Korkularımdan arınmak için onlarla yüzleşmek ihtiyacı hissedip yazmışım.. Ulan yazmasam on dakika sonra unutacağım şeyi yazarak sonsuza kadar hatırlayacam diye düşünmemişim hiç.. Te allam..

Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz, müthiş bir özgüven eksikliğinden kaynaklanan 'süper kaygı' diye şimdi uydurduğum durumla karşı karşıya kalmışım. Allah kimseyi özgüvenle sınamasın.. Süper kaygı, birkaç kaygı semptomunun bir arada görünmesi olsun. Kaybetme kaygısı, yetmeme kaygısı, güvenememe kaygısı, falan filan kaygısı.. Hepsi çok açık görülüyor bu bilinçaltı kesitinde..

Peki bu süreci nasıl atlattım? Özgüven denen şeyin, kendini iyi hissetmek olduğunu öğrenerek.. Kendine iyi davranıp, iyi hisseden biri, karşısındakine de iyi davranmaya başlıyor.. İnsan sosyal bir varlık olduğu için; empati, insanlığı kurtaracak önemli bir şeydir. İkincisi de, başarı hayal edildiğinde gerçek olmaya başlar; inanmak, önemli olan başka bir şeydir. Fakat özgüven sürekli değildir, zaman zaman düşer, işler karışabilir tekrar.. Hala ara ara çeşitli kaygılarım oluyor.. Böyle durumlardan kaynaklanan korkunç rüyaların tekrar etmemesi için onları önemsizleştirmemiz gerekir diye düşündüm ben de.. İçimde tutmaktansa, yazıp, konuşup, bilinçüstü yaparak kaygıları ortadan kaldırabildim.. Saygılar..

4 Mayıs 2018
Oku..

Lincoln (2012)


Oscar adaylarının açıklandığı şu dönemde, aday filmler izleyip, ödül tahminlerinde bulunma zamanı geldi çattı.

En iyi uyarlama senaryo, kostüm, ses miksajı, sanat yönetmeni, film müziği, kurgu, sinematografi, yardımcı erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu, erkek oyuncu, yönetmen ve film kategorilerinde ödüle aday gösterilerek en çok kulvarda yarışacak film oldu Lincoln (2012).


İki buçuk saatlik bir Amerika tarihi belgeseli gibi. Neden belgesel gibi? Yer yer belgesel sıkıcılığına ulaşıp hemen toparlayan bir akışa sahip olduğu için. Sinemada izlemeyenler kesinlikle molalı izlemeli zira anlaşılması güçleşebiliyor.

Gerçi öyle çok karışık bir hikaye değil bildiğimiz üzere; Amerika Başkanı A. Lincoln'ün, kölelik sistemini kaldırmak ve 'zenci' (filmde negro diye geçiyor hep) vatandaşlarına da kanuni eşitliği getirmek için gösterdiği çaba anlatılıyor. Köleliğin kaldırılmasının kaosa yol açacağını düşünen muhaliflerle uğraştığı yetmezmiş gibi bir de dırdırcı karısı ve ille de askere gitmek isteyen oğluyla uğraşıyor. Küçük oğlu en sevdiği, çünkü hiç sıkıntı çıkarmaz.

Steven Spielberg yönetimindeki filmin senaryosu Tony Kushner tarafından Doris Kearns Goodwin'in, Lincoln'ün hayatını anlattığı kitabının bir kısmından (İç savaş'tan ölümüne kadar ki kısım) uyarlanmıştır.


Ancak Lincoln rolüyle 'en iyi erkek oyuncu' adayı olan Daniel Day-Lewis ve 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' adayı Tommy Lee Jones gayet başarılıydılar. Diğer adayların performanslarını izlemedim daha ama Akademi'nin tarzını az çok bildiğim için çok kuvvetli aday olduklarını belirtmek isterim. Özellikle Day-Lewis ekranda her göründüğünde -belki de Lincoln'ün karizmasından bilemiyorum- ortamın havası değişiyor gibi oldu.
Lincoln'ün büyük oğlu Robert'ı Joseph Gordon-Lewitt oynuyor. Küçük bir rol ama o da başarılı yine, kötü olmamış yani. Tanıdık bir simayı küçük bir rolde gösterirsen ve başarılı olamazsa çok göze batıyor da. Örnek: Demirkubuz'un Yeraltı (2012) filminde Sarp Apak..


12+1=13

Sıralı Tam Liste: Oscar 2013
Oku..

Indiana Jones BoxSet


Tam adı Dr. Henry Walton Indiana Jones Jr. olan araştırmacı aksiyoncu arkeolog karakteri ve hikayesini George Lucas ortaya çıkarmıştır. Star Wars efsanesini de bu adam yaratmıştı hatırlayın.. Daha sonra senaryo hazırlanmış ve ismi Raiders of the Lost Ark (1981) olarak belirlenen filmi çekmesi için Jaws (1975)'ın yönetmeni Steven Spielberg'e verilmiş. Lucas'ın yapımcılığında filme başrol olarak ilk düşünülen isim Tom Selleck olmuş ancak o sıralar Selleck'in daha önemli işleri varmış demek ki bu klasikleşecek rolü Harrison Ford'a kaptırırken gözünü bile kırpmamış. Bu ilk filmin hikayesi, sınırsız bir güce sahip olmak isteyen Nazilerin, 'kutsal sandığın' peşine düşmesidir.

Film gişede dünyanın parasını kazanınca, başladı çalışmalar ama sırf kaymağını yemek için bi'şeyler yapmak için yapmadılar devam filmi Indiana Jones and the Temple Doom (1984)'u. Üç sene çalışan ekip Jones'un, Şangay'da özel güçleri olan kocaman elmasların peşine düşmesini konu ediniyor. Sonraki film Indiana Jones and the Last Crusade (1989), Jones'un küçüklüğünden bir kesitle başlıyor; henüz ilköğretim yaşlarındayken izci olan Jones Jr. sınıfça yapılan bir gezi sırasında bir anda kendini sınıftan ayrı, tarihi eser kaçakçılarıyla savaşırken bulur ve daha o yaşlardan nasıl biri olacağını gösterir. Babası Prof. Henry Jones yine arkeologtur ama oğlu kadar maceraperest değildir; yaptığı bir araştırma sırasında kendini maceranın içinde bulur ve oğlunu da bu maceraya dahil eder. Babasını Sean Connery'nin oynadığı bu film, serideki favorimdir; üstelik film 1938 İskenderun'unda, Hatay Cumhuriyeti'nde geçmektedir.

90'larda fırtına gibi esmeye devam eden Indiana Jones'un tv dizileri, bilgisayar oyunları, çizgi romanları, tişörtleri, kamçıları vesaireleri her yerdeydi. Şapkası ve kamçısıyla tanınan kahramanımızın modası geçmek üzereydi ki Spielberg, Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull (2008)'ı çekti yaklaşık 20 yıl aradan sonra. Jones'un bu sefer ki rakibi Cate Blanchett'in oynadığı Irina Spalko idi. Ve bu sene Spielberg'in çalışmaları arasında 'Indiana Jones 5' başlığını görüyoruz ve başrolde hala Harrison Ford var. Otuz küsür yıllık efsane devam edecek..

10.10.2012
Oku..

Schindler's List (1993)


Bir film düşün 3 saat ve sıkılmaktan değil dramdan bunalıyosun artık.. Ne güzel film yapmış adam.. İzlemeyen çok azdır tahminimce, kısaca özet geçmek gerekirse.. Polonya'ya saldıran Hitler Almanyası, bütün ülkede Yahudi kim varsa büyük şehirlere toplanmasını istiyor. Toplarken de insanlıktan nasibini almamış -özellikle üst rütbeli- askerleriyle tarih yazıyor Hitler. Klasik hikayeler işte, bilirsiniz, sırf Yahudi olması bile sebepsiz ölmesine yeterken, itiraz eden, taşkınlık yapan, kafası çalışanlar önce olmak üzere pek çok insan öldürülüyor.


Savaşın yarattığı ekonomik açıktan yararlanmak isteyen Çekoslavakya vatandaşı Oskar Schindler, Polonya'ya gelip hoş sohbet becerisiyle Alman safında kendine çok güzel izlenimler bırakıyor ve bir Yahudinin terk etmek zorunda bırakıldığı fabrikasına çöküp Alman Emaye Fabrikası'nı faaliyete geçirmek istiyor. Ancak yeterli parası yok, zaten emayeden de anlamaz ama pazarlama onun işi. Çok başarılı olduğunu duyduğu Yahudi muhasebeci Itzhak Stern'i yanına alıyor.


Diyor ki böyle böyle "Ben sizle iş yapacam, parası olan tanıdığın varsa bana destek olsun, ben de sizi fabrikamda çalışıyolar diye yanıma aliyim, hem şimdikinden daha rahat yaşarsınız hem de iş yapmış oluruz" Macera böyle başlıyor. Zaman içinde "Onlar bana lazım, vurmayın" diyerek çok kez hayatlarını kurtardığı bir kısım Yahudinin sevgisini kazanıyor Schindler. Asıl amaç tabii ki o değil, adam para peşinde ama hikayedeki diğer Yahudi olmayanlar o kadar gaddar ki bu adam peygamber gibi dolaşıyor.


Hele bi de Alman subay Amon Goeth var ki, kötü adamlıkta çığır açıyor piç. Bunların yanında vicdan adamı Schindler, dayanamıyor ve zaten koruması altında olan Yahudilerin sayısını gün geçtikçe artırıyor ve bir süre sonra bu iş, paradan daha önemli bir hal alıyor. O meşhur liste de bu amaçla hazırlanıyor. Schindler, Goeth'e adam başı rüşvet veriyor ve servet harcayıp kamptan çıkardığı Yahudileri kuracağı silah fabrikasında çalıştıracağını söylüyor. Ve çalışanlarına diyor ki "Bu fabrikada gerçekten ateşlenebilecek bir silah üretilirse üzülürüm."


Film, Thomas Keneally'nin gerçek bir hikayeyi anlattığı romanından Steven Zaillian tarafından senaryolaşmış ve Steven Spielberg yönetiminde çekilmiş. imdb top#250'de 6. sırada olan siyah-beyaz filmde, Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes başroldeler. Caroline Goodall ve Embeth Davidtz de kadrodaki güzel hanımlar.. 12 dalda Oscar adaylığı olan film, en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo, sinematografi, sanat yönetimi, kurgu ve müzik kategorilerinde 7 ödül kazanmış.


Yalnız bu Schindler's List (1993) filminin bir sahnesi bana çok tanıdık geldi. Geçen ay yayınlanan Game of Thrones s02e03'te, Arya'nın bir sahnesi vardı, çok güzeldi.. Hani kötü adamlar geliyordu önce bir ortalığı yakıp yıkıp sonra milleti tek sıra dizip "Bilmem kimi arıyoruz, kimse çıksın ortaya" falan gibi şeyler söylüyorlardı. Arkadaşını ele vermek istemeyen Arya da daha fazla kimsenin canını yakmasınlar diye "Aradığınız adamı demin öldürdünüz zaten" gibi bi şey söyleyip yerde yatan adamı gösteriyordu ve halkın sevgisini kazanıyordu. Akıllı hareketti.


Bundan yaklaşık 20 sene önce çekilen Schindler's List (1993)'in bir sahnesinde de, toplama kampında, hırsızlık yapan birini arıyorlar. Korkutmak için içlerinden birini öldürüp "Hırsız ortaya çıkmazsa daha çok adam ölür ha" diyor Amon. Çocuğun biri de ortaya çıkıp, öldürülen adamı gösterip "Aradığınız adam buydu" diyor.


Bununla beraber Game of Thrones'un diğer filmlerden kopyalanan -benim sayabildiğim- 3. sahnesi oluyor. İlki sarhoş bir askere yapılan işkenceydi, hani Caligula (1979) filminden araklanılan; ikincisi, esirleri sorgularken kullanılan 'kovada sıçan' işkencesiydi 2 Fast 2 Furious (2003) filminden..


Game of Thrones dizisinin bir edebiyat uyarlaması olduğunu ve yazarı George R.R. Martin'in 7 bölüm olarak planladığı ve henüz beşini yazdığı Buz ve Ateşin Şarkısı serinin ilk kitabı Taht Oyunları'nın 1996 yılında yayımlandığını da biliyoruz.. Yine yemiyor.. Kitapta da var mı acaba bu sahneler hakkaten.. Ayrıca bu sahneler kitapta olsa da senaristlerden biri çıkıp "Yahu bu sahne şu filmde var, değiştirmesek mi biraz?" demiyor mu?

19.05.12 güncelleme Eylül 2015
Oku..