Robert Langdon BoxSet


Nerede dinledim, kimden duydum bilmiyorum-hatırlamıyorum ama aklımda hep şu bilgi vardı: Dan Brown'ın bilmem kaç katlı ofisi varmış, onlarca kişiyle beraber yazılıyormuş bu kitaplar. Araştırma ve kontrol ekipleri bir yanda; bilgiler bir araya geldikten sonra hikayeyi metne döken yazarlar falan... Dan Brown bu işin tam neresinde, sadece ekibi mi idare ediyor yoksa aslında kendi yazıyor da sadece konularla ilgili danışmanlık mı alıyor?! Yayın sektöründe bir çizgiden sonra şirketleşilmesini anlayabiliyorum, yüz binlerce -hatta milyonlarca- adet basılıp, paraya para demeyen kitaplar/yazarlar var. Dan Brown'ın kitapları da dünya üzerinde onlarca dile çevrilmiş, özellikle Robert Langdon'lı serisi... Son iki kitabı Cehennem ve Başlangıç'ı okumadım gerçi ama öncekiler gerçekten efsane sürükleyici romanlar ve o kitapların neden bu kadar popüler olduğunu anlayabiliyorsunuz okuduğunuzda. Tabii filmleri geldi -kaçınılmaz bir şekilde-. Ama sadece Robert Langdon'lı seriyi sinemaya uyarladılar, açıkçası ben Dijital Kale ve İhanet Noktası'nı da epey beğenmiştim, filmi olsa izlenirler yani -kaçınıldı-...


Langdon Serisinin Melekler ve Şeytanlar -2000-, Da Vinci Şifresi -2003-, Kayıp Sembol -2009-, Cehennem -2013- Başlangıç -2017- romanları şu sırayla sinemaya uyarlandı: The Da Vinci Code (2006), Angels & Demons (2009), Inferno (2016)... Üçü de Ron Howard yönetiminde filmler... The Lost Symbol (202?) ise üç senedir duyurulmuş halde bekleyen bir proje... Bir de bu sene Langdon (2020-) isimli bir dizi duyuruldu, detayları merakla bekliyoruz bakalım...

Robert Langdon, bir işaret bilimci; yani bunu resmin her türünü yalamış yutmuş ve karikatüristlik yapan bir sanatçı gibi düşünebilirsiniz. Bir sürü dil biliyor, mitolojilere hakim, yakın tarih, uzak tarih, jeoloji, zooloji dahil herbokolog bir bilim insanı. Şanı sınır tanımıyor, Amerika'nın en izbesinden Avrupa'nın en havalı üniversitesine kadar seminerler, dersler, eski arkadaşlar her yerde... Ne yapsa macera olacak bir karakter yani...


The Da Vinci Code (2006), Louvre Müzesi'nde işlenen bir cinayeti aydınlatacak ipuçlarının, sanat eserlerine saklanması üzerine olayın Langdon'a yansımasıyla başlıyor. Film boyunca sanat eserlerine yüklenen anlamlarla hem cinayetin izi sürülüyor hem de keyifli bir sanat tarihi dersi veriliyor. Langdon'a, öldürülen müze müdürünün torunu Sophie (Audrey Tautou) eşlik ediyor.

Angels & Demons (2009), Illüminati cemaatinin asırlardır saklı kalan nefretinin gün yüzüne çıkışıyla başlıyor. Venedik'in Papa'sı öldürülüyor ve değerli beş kardinal de kaçırılıyor. Antik çağlardan bu yana savaş halinde olan bilim ve din (sanat ve ahlak), günümüzde tekrar alevlenen bu intikam planıyla Langdon'ın kucağına düşüyor. Ewan McGregor'u, Camerlengo Patrick McKenna rolüyle izlemek çok keyifli, bayılıyorum bu adama...


Inferno (2016), bu ikiliden sonra izlendiğinde -hikaye olarak- aşırı zayıf kalıyor. Ne önceki ikili kadar keyifli bir sanat tarihi sunuyor ne de ne de onların aksiyon seviyesine çıkabiliyor (Tom Hanks'in artık yaşlanması tempoyu biraz düşürmüş olabilir). Dünya nüfusunun hızlı artışı çılgın bir bilim insanını delirtiyor ve nüfusu azaltmak için insanları yok edecek bir virüs üretiyor. Bulaşan ölsün, kalan sağlar bizimdir diyor. İlk kendi ölüyor, atlıyor çatıdan. Dünya Sağlık Örgütü de Langdon'la iletişime geçip bu çılgın herifin virüsü nereden nasıl yayacağını çözmek için çeşitli sanat eserlerini incelemesini istiyor. Langdon'a bu hikayede eşlik eden isim, Sienna (Felicity Jones), öylesine bir kız, ne siz sorun ne ben söyliyim...

Bu sonuncusu biraz boş hikaye... Öyle ki "izledim mi ben bunu acaba" diyerek 3 kere izlediğim bir film bu son film, bir süre geçtikten sonra konuyu hatırlamıyorum bile... İtalya'da başlayan macera, Dan Brown'un zamanında gelip kitap için araştırma yaptığı Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı'nda finalleniyor. Bir yerebatan Sarnıcı bir filmde en çok bu kadar keko bir mekan gibi gösterilebilir, her izlediğimde o sahne gelince tepkim aynı, "O ne ya kırmızı kırmızı, pavyon gibi!" İzleyenler hak verecektir!.. Ben birkaç kez gittim öyle değil orası normalde!..

Seride Robert Langdon'ı Tom Hanks canlandırıyor, gördüğünüz üzere. Lost Symbol (202?) kadrosu hakkında bir bilgi yok henüz ama Tom Hanks olmazsa olmaz bence... Sevgiler...

4 Temmuz 2020
Oku..

The Money Pit (1986)


Hay, boşluğuma geldi, gül gül, manyak gibi krize girerek izledim. Normal durum komedisi aslında, Chaplin filmleri gibi, o ona çarpıyo, şu bunu deviriyo falan.. Bütün film öyle değil tabii ama o sahneleri de var işte, komik baya. Hikayesi de basit ama eğlenceli.. Steven Spielberg sunar...


The Sunshine Boys (1975) filmindeki rolüyle Altın Küre sahibi olan aktör Richard Benjamin'in yönetmen koltuğuna oturduğu filmin senaristi -ancak bilimkurgu senevlerin tanıyacağı- David Giler. Başrolde henüz çok toy bir Tom Hanks var, o zaman iki Oscar sahibi değil henüz, aşırı tatlı gençliği; eşlikçi rolünde de dünyalar güzeli Shelley Long var, canım, nasıl çıtır filmde; onun iki Altın Küre'si var ama film çekilirken.. Alexander Godunov da güzel Shelley'nin eski zengin sevgilisini oynuyor, rahmetlik.


Walter ve Anna, çok kısa bir sürede kalacak bir yer bulmalıdır. Ama hiç paraları yoktur. Anna bir orkestrada keman çalıyor, Walter da birkaç müzik grubunun avukatlığını yapıyordur. İkisi de baya züğürttür ama parayla işleri yoktur zaten, sadece kalacak bir yerleri olsun istedikleri için şimdi para bulmaları gerekecektir.

Walter'ın bir emlaçı arkadaşı aşırı kelepir bir malikane önerir, gerçek değeri bi milyondur ama kadın evi hemen satıp gitmek istediği için $200.000'a bırakacaktır. Borç harç bulurlar tanıdıklardan, bir şekilde alırlar evi. İlk etapta ufak tefek ihtiyaçları var gibi görünen evin neresini tutsalar ellerinde kalır. Ama çok komik..


Tadilat için ekip bulmak zor, ekibin işi bitirmesini beklemek daha da zordur. Her şeye rağmen mutlu kalmaya çalışırlar. Bir sürü komik şey yaşarlar. Ama gerilirler de zaman zaman.

Ev sahibi olmak isteyen çiftlerin mutlaka izlemesi gerekir. Neden çünkü, evlerinde sorun çıktıkça hatırlayıp gülebilmeleri için, sinir olmamak için güzel bir yöntemdir. Azıcık sabır!.. Çok şahane, unutulmaz bir film değil ama eğlenceli işte.. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle!..

5.12.19
Oku..

The Post (2017)


Gazetecilik çok acayip meslek. Dergicilik yaptım hasbelkader ama gazete kısmet olmadı henüz. Mühendislik okurken aklımdaydı gerçi, bırakıp gazetecilik falan okusam diye ama nereye bırakıyosun. Hayır bi de inat edip on senede anca bitirmek nedir, bıraksana işte. Kıbrıs'ta iş ararken gittim başvurdum bi gazeteye, dergiciliğe benzemez dediler, almadılar.
-Hey, evlat! Gazeteci mi olmak istiyorsun, git kendini becer?!
-Ogey!

Meryl Streep'e 21. kez Oscar'da performans adaylığı almasını sağlayan filmde, Tom Hanks'in yanı sıra Alison Brie, Sarah Paulson ve Bob Odenkirk gibi isimler yer alıyor. Steven Spielberg yönetimindeki filmin bu sene Oscar'daki diğer adaylığı ise Yılın En İyi Filmi kategorisinden. Film cidden başarılı, hele iki sene önce ödüllere doymayan Spotlight (2015)'la ruh ikizliğine bakılırsa kazanması da şaşırtmaz kimseyi. Filmin hiçbir yerinde 'True Story' yazmıyo ama anlatılan şey gerçek; isimler, kurum ve kuruluşlar, vakalar..


İstifa eden tek ABD Başkanı unvanı taşıyan Nixon'ın görevi bırakmasına sebep olan Watergate Skandalı konu ediliyor. Nixon'ın telefonlarının dinlendiği ve yazılı kayıt altında olduğu öğrenilince skandal ortaya çıkıyor. O dönem Amerika Vietnam'a özgürlük getirmişti. İşte konuşmalar da Vietnam'a neden girildiği üzerine olunca bir anda dikkat çekici bir hal alabiliyor.

Washington Post gazetesi, geleceği çok da parlak olmayan bir yerel gazetedir. Kocasının ölümünden sonra Kay Graham yönetimi ele almış ama önemli kararlar vermekte hatta fikirlerini dile getirmekte zorluk yaşamaktadır. Gazetenin müdürü Ben Bradlee de cevval bir adamdır ama epeydir ellerine sağlam bir haber geçmemiştir. Sonra bu Nixon belgelerinin bir kısmı çıkar ortaya, ama New York Times herkesten önce davranmıştır, sayfalarca metinden oluşan belgeler gün gün yayınlanacaktır. Olay olur tabii, eylemler başlar, hükumet konuyla ilgili yayın yasağı getirir. Bu arada Bradlee'nin ekibine de başka belgeler ulaşır. Yayın yasağına rağmen haber yaparlarsa, hapse girebilirler ama bu hem basın özgürlüğü, hem vatan sevgisi içeren bir davaya dönüşmüştür. Graham'in bi karar vermesi gerekir.

Muhteşem heyecanlı, çatır çatır ilerleyen bir hikaye. Tom Hanks çok tatlı adam bi kere; sanki oynadığı karaktere bürünmüyor da, karakter zaten var, o Tom Hanks'in bazı huylarına sahip gibi oluyor. Anlatabildiğimden pek emin olamadım, rol yapmıyor gibi, samimiyetini hiç kaybetmiyor gibi demek istedim. Mesela Meryl Streep için aynısını söyleyemem, o da çok iyi oyuncu ama bambaşka oluyor işte. Neyse. Bu, bu sene izlediğim iyi filmlerden. Mesela prodüksiyon tasarımı konusunda en az The Shape of Water (2017) kadar iyiydi, neden adaylığı yok?!. Neyse. Oscar'da aday olduğu kategorilerdeki rakiplerini görmek ve kehanetlerimden haberdar olmak için buraya bakabilirsiniz.

5 şubat 2018
Oku..

The Circle (2017)


Filmi vizyona girmeye yakın kitabının yeni baskıları gelmişti. O zaman kitapçıda çalışıyordum, kalın kalın böyle, turuncu turuncu koymuştuk girişteki seçki masasına. Yayıncısı gelmişti, ofisleri yakındı bize zaten, anlatın kitabı, filmi geliyo ondan da bahsedin falan demişti kuru kuru. E sen bize anlat ya da ne bileyim okudunuz mu, alın okuyun falan de, hediye et. Yok. Bilmediğim etmediğim kitap, ne bahsetcem millete.. Okuduğum, bildiğim kitabı anlatırım orada, satarsa o satar, di mi?! Ne okuyacağına karar veremeyene ben çok Gogol önerdim, Sait Faik sattım, Jaguar Kitap yayınevini çok övdüm. Neyse. Çember, Dave Eggers'in bilim kurgu izleri taşıyan dramatik bir romanı. 494 sayfa, karton kapak, 28 lira etiket fiyatı, Handan Balkara çevirisiyle Siren Yayınlarından çıkıyor.


Mae (Emma Watson), günümüz google, facebook'unun bir gelişmişi olan The Circle şirketinde çalışmaya başlıyor. Burada çalışmak harikalar diyarında dolaşmak gibi tahmin edersiniz ki. Fakat bir süre sonra -yine tahmin edebileceğiniz üzere- işler karışacak. Şirketin yöneticisi Bailey (Tom Hanks), muhteşem sunumlarından birinde, yeni ürünleri olan küçük kamerayı anlatıyor. Herkesin her bilgiye anında ulaşabilmesi adına, her yerde kamera olması ve herkesin istediği her şeyi istediği zaman görebilecek konforda olabileceği bir dünya düşünüyor. Ertesi gün şirketin yeni çalışanlarından Mae, kendi başına gece vakti kanoyla göle açıldığında bir kaza geçiriyor ve henüz illegal olan bu kamera sistemi sayesinde hayatı kurtuluyor. Ve bu sistemin reklam yüzü oluveriyor. Sonrası zaten, ortalığın karışması için gerekli bir takım kurgusal olaylar dizisi.

Vicdan olmasa, gurur olmasa, aşk olmasa yani insan değil de söz konusu durum robotlar aleminde olsa, herkesin her bilgiye ulaşması güzel bir düşünce. Fakat insanlar alemindeki her birey bilgeliği kaldıramayabilir, bilgi insana fazla gelebilir.

Yani aslında evet, fazla bir numarası yok filmin ama en tepedeki adamı kendi silahıyla vurma klişesi bana hep çok çekici gelmiştir.


Gerçek hayatta da iCloud hesabı hacklenip, özel fotoğrafları çalınan Emma Watson'ın böyle bir projede yer almış olması iyice manidar. Oynarken çok zorlanmamıştır tahmin ediyorum. Bu arada filmde annesi rolündeki Glenne Headley de geçtiğimiz ay rahmetli oldu, çok tanıdığım takip ettiğim bir oyuncu değildi ama huzur içinde yatsın, varsa hakkımız helal olsun. Kuzeni rolündeki Karen Gillan da Guardians of the Galaxy (2014)'nin maviş Nebula'sı.. Filmin yönetmeni de James Ponsoldt. Puanım da 5/10..

27.08.2017
Oku..

Sully (2016)


Nerede okudum hatırlamıyorum, hatırlasam valla söylerdim, yorum şuydu: "Ee, Denzel Washington'ın Flight (2015)'ından ne farkı olacak?!" Ya yuh be, sırf adamlar pilot diye dediği şeye bak, bi de daha izlemeden etmeden.. Sırf iki hikayede de uçak var diye bu yapılmaz, o mantıkla Ghost Ship (2002) Titanic (1997)'in tekrar yapımı.. Ayrıca Denzel siyah, Tom beyaz; ırkçılık yaptırtıyon bana burada meçhul adam..

Tom Hanks için bi arkadaşımdan da, "Aslında çok iyi oyuncu değil olum, güzel filmlerde oynuyo sadece, kafa çalıyo herifin" dedi, ne diyeceğimi bilemedim. Nasıl iyi oyuncu değil ya, ikna olamam böyle bi şeye. Aynı arkadaşım Nicolas Cage'i de sallamıyo zaten ama ben ikisini de gizli gizli çok seviyorum. Geçen bi video gördüm, parkta düğün fotoğrafı çektiren çifte koşu yapan Tom Hanks yanaşıyor, tebrik ediyor, beraber fotoğraf çekiliyorlar ve çok mutlu oluyordu çift. Keanu Başkan'ın metroda bayana yer vermesiyle aynı tatlılık bence.


Amerika'da, kalkışını henüz tamamlamış bir uçağa çarpan kuş sürüsü motorlara zarar veriyor ve uçağın acilen inmesi gerekiyor. Fakat civardaki iki havalimanına yetişemeyeceğini düşünen pilot koca uçağı Hudson Nehri'ne indiriyor. Bütün yolcuların kurtulduğu bu ilginç kaza dünya gündemine oturmuş ve hemen sonra nehre inmenin şov olduğu, havalimanlarına da gayet inilebileceği sigorta şirketleri tarafından iddia edilmiş ve kahraman pilot zor bir süreç geçirmiş. Film, Sully lakaplı Chesley Sullenberger'ın bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor.


Olay gerçek yani, Ocak 2009'da hakkaten indirmiş koca Airbus A320'yi Hudson'a. Ben hiç hatırlamıyorum ya, tamam o dönem çok haber maber takip etmediğimi inceden itiraf edeyim ama bunu da duyardım herhalde. (Bak inanmıyo hala) Hayır, sonra arkadaşıma dedim, "Sen hatırlıyon mu böyle bi şeyi, bildiğin büyük olay olmuş" dedim, "Olum kurtulmuş işte herkes" dedi. Kimse ölmeyince köpek insanı ısırmış sayılmış yani.

Tom Hanks'e Aaron Eckhart eşlik ediyor yardımcı pilot rolüyle, çok sempatik karaktermiş Jeff Skiles, yıllarca unutamayacağım bir tip olarak yazdım hafızama. Sully'nin kendi yazdığı ve kendi adını taşıyan kitabından uyarlanan filmin yönetmeni Clint Eastwood. Film bittiğinde aklımda kalan şey 'kebin kıruv'un suratsızlığı idi, ben bu kadar sevimsiz hostes tipi görmedim daha..

231216
Oku..

A Hologram for the King (2016)


Geçen facebook'ta denk geldim galiba, Tom Hanks sabah sporunu yaparken parkta fotoğraf çektirmeye gelen gelin damatla rastlaşıyo, tebrik mebrik, baya mutlu oluyo çift. Tom Hanks'i oldum olası sevdiğimi o videodaki mütevazı hareketini görünce tekrar hatırladım. Bayadır bi filmini izlemediğimi fark ettim sonra, en son Bridge of Spies (2015)'ı izlemişim.

Dave Eggers'in aynı isimli kitabı 2012'de yayımlanmış, Türkçe'ye de 2015'te çevrilmişti. Bizde çok satmadı ama belli ki Amerika'da tutmuş, ki filmini yapacakları duyruldu geçen sene. Filmi de kitabı kadar ilgi gördü galiba, sönük kaldı biraz. Zaten öyle büyük bir olayı da yok filmin, kendi halinde, kimseye zararı olmayan bir hikaye. Kitabı senaryolaştırıp yöneten Tom Tykwer, Perfume: The Story of a Murderer (2006) ve Cloud Atlas (2012) gibi filmler yapmasına rağmen hala Lola Rennt (1998)'le tanınan biri. Koş Lola Koş dersem bilirsiniz.


Alan Clay, Amerikalı başarılı bir pazarlamacıdır ama bir süre sonra işler istediği gibi gitmez, karısından boşanır, işinden olur, nafaka, kızının okul masrafı derken dibi görür. Son çare bir bilişim şirketinde işe girer, onda da Suudi Arabistan'a yolculuk icap eder. Şirket, hologramlı iletişim teknolojisini Arap Kral'a satmaya çalışmaktadır. Alan, Cide'ye gelir, üç kişilik bir ekibin yöneticisidir orada. Kral'ın çalışanları bir çadır tahsis etmiştir ekibe, orada hazırlık yapılır. Ama top sakallı Kral ülke dışındadır, ne zaman geleceğini kimse bilmemektedir. Alan da sırtındaki şişlikle uğraşmaya başlar bu boş zamanında.


Arap kültüründeki o saçma zenginliği çok güzel gösteriyor film. Çöl, hiçbir şey yok, toz, duman, sadece bi oda var dökük binada ama süper lüks döşenmiş. Bilgisayar oyunu hissi var zaten oralarda, bi anda havaya uçma tehliken de var, üstsüz Arap bir kadın doktorla yüzme ihtimalin de. Aman aman bi film değil ama bazı sahneleri gerçekten görülmeye değer.
Arap dediğin adam hakikaten fantastik.
Benim puanım 5, izlense de olur izlenmese de..

Tom Hanks'ten başka kim var filmde, Alexander Black var, gerçekten başarılıydı eleman; Sarita Choudhury, Sidse Babett Knudsen, Tracey Fairaway ve Jane Perry.. Sidse'yi şu sıralar Westworld (2016- ) dizisinde izliyorum, o da ilginç dizi he, güzel kafa yapıyo.. Tracey de zaten tatlılıktan ölen kızlardan ama ne varsa gidip korku sinemasına yapışıyolar genelde, ben izlemiyorum abi korku filmi, oğuüçün çok denk gelemiyorum böyle kızlarla.. Bu arada filme karşı çok sert yorumlar dinlemiştim, rezalet, çok kötü, bok bildiğin falan gibi ama ben katılamıyorum onlara.. Demek ki herkesin giydiğine kimse karışamaz..

18-10-2016
Oku..

Bridge of Spies (2015)


Sadece afişini görüp, "Yok ya," demiştim, "izlemem ben bunu".. Kötü olacağından değil de düz bi film gibi hissetmiştim, Tom Hanks falan.. Sonra Oscar adaylıkları açıklanınca altı adaylığından biri olan En İyi Senaryo dalında Coen'lerin adını görünce ilgilendim, yönetmen de Steven Spielberg'miş.. İzleyince baştaki fikrim çok değişmedi..


Donovan başarılı bir avukat.. 50'ler.. Avrupa'da, Almanya'nın ortasına duvar örülüyor, Rusya ve Amerika soğuk savaş halinde..
Casusluk coşmuş, iki ülke de birbirlerine casus gönderip bilgi toplamaya, elini kuvvetlendirmeye çalışıyor.. Amerika'da, Rudolf Abel, Rus casusu olduğu gerekçesiyle tutuklanıyor. Millet istiyor ki, asılsın bu vatan haini.. Yasalar diyor ki, o da insan, yargılanacak hatta avukat ayarlanıp savunulacak, Amerika'nın ne kadar insansever bi ülke olduğu gösterilecek. Ama hiçbir avukat bu savunmaya yanaşmayacağından kısa çöpü Donovan çekiyor.. Donovan da gerçekten iyi bir avukat olduğu için adamı durduk yerde idamdan kurtarıyor, kendi de vatan haini oluveriyor.. Oysa sadece insani değerleri koruyor.. Donovan'ın bahanesi, eğer Rusya da bizim casuslardan birini yakalayacak olursa, elimizde takas için biri olmalı..


Tom Hanks başrolde; Rus ajanını oynayan yanrol Mark Rylance, Oscar adayı olacak kadar başarılı bir oyun çıkarmış.. Üç teknik adaylıkla beraber En İyi Film için de aday gösterildi film.. En iyi film falan değil şimdi, ne filmler izledik - güzel film sadece, 7/10.. Tüm adaylıkları ve diğer adaylar şurada: 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim.. Vatan hainliğinden kahramanlığa giden, -aslında gayet tipik- Amerikan hikayelerinden. Senaryoya Ethan-Joel Coen'lere Matt Charman yardım etmiş, belki de tam tersidir bilmiyorum.. Gerçek hikayelerden esinlenildiği yazıyordu başında.. Tom Hanks'in karısını Amy Ryan oynuyor..

Mark Rylance'ın Oscar alma şansını bilemiyorum, iyi performanstı hakikaten ama kategoride -benim favorim- Spotlight (2015)'tan Mark Ruffalo ve genelde baya iyi iş çıkaran The Revenant (2015)'tan Tom Hardy var.. En ne olacağı belli olmayan kategori de bu herhalde ha..

170116
Oku..

Saving Mr. Banks (2013)


Masal gibi filmmiş. Gerçek hikayeden şekillenmiş..

Mary Poppins (1964) diye bir film var, izlediniz mi? Ben izlemedim. Walt Disney Pictures'ın sahibi Walt Disney'in zamanında çok uğraştığı bir filmmiş. P.L. Travers hanımefendinin yazdığı bir kitap varmış, Walt çok istemiş Mary Poppins'in haklarını satın alıp film yapmayı. Mrs. Travers biraz huysuz bir kadın olduğu için çok kolay olmamış bu izni almak. 20 sene peşinden koşturmuş koca Walt Disney'i.

Mrs. Travers'ın gudubetliği maddi sıkıntıya düşmesiyle biraz azalmış ama koşmadığı şart, yapmadığı eziyet kalmamış Walt'a ve kitabı senaryolaştıracak ekibe. Tabii bu ketumluğun da arka planı varmış.


Bizi bu dünyaya sokan senaristler Kelly Marcel ve Sue Smith, yönetmen ise John Lee Hancock'muş. Mr Banks, Mary Poppins'teki bankacı adammış. O da aslında Mrs. Travers'ın babasıymış. Walt, Tom Hanks'miş, Mrs. Travers da Emma Thompson'mış. Emma küçükken babası Colin Farrell annesi Ruth Wilson'mış. Walt en sonunda Emma'yı ikna edip Mary Poppins'i film yapmış.

Yazık, olan senaristler B.J. Novak, Jason Schwartzman, Bradley Whitford ve şoför Paul Giamitti'ye olmuş. Ama Walt, kızlarına verdiği sözü tutmuş olmuş. Hem Mr. Banks'i de kurtarmış, o çok iyi bir babaymış. Film, 'en iyi film müziği' kategorisinden de Oscar için aday gösterilmiş. Biz çıkalım kerevetine..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

20.01.14
Oku..

Captain Phillips (2013)


Ohh! Tam da battaniye içinde elde kahveyle film izleme havası.. Kimse de demiyo ki, kahve bitiyo on dakikada, sonra n'oluyo?!.. Kahveyi kim tazeleyecek.. Durdursana bi, çişe gitçem..

Matt Damon'lı Bourne filmleriyle bilinen İngiliz yönetmen Paul Greengrass, Kaptan Richard Phillips'in Somali'de korsanlara karşı verdiği mücadelesini anlattığı kitabını, Billy Ray'in uyarlama senaryosuyla filme çekmiş.

Kaptan Phillips'i Tom Hanks oynuyor - tabii ki çok güzel oynamış. Yardımcı pozisyonda ise korsan kaptan rolüyle ilk kez kamera karşısına geçip Oscar adaylığı kazanan Somalili Barkhad Abdi yer alıyor. Kaptan Phillips'in karısı rolünde ise Catherine Keener'ı izliyoruz..


Bence filmin tanıtımı için yeterli bi 2 cümle kurdum. Daha fazla yazmaya gerek yok. Gerilimini ve aksiyonunu tahmin edersiniz zaten. En iyi film, en iyi uyarlama senaryo ve 3 de teknik kategoride olmak üzere Oscar'da 6 kulvarda koşacak. Rakipleri çok sağlam ama bu film de boş değil hani. Abdi olmaz belki ama ben senarist Ray'den ümitliyim.

Kaptanın kurtulduktan sonra çocuklarına sarılmış fotoğrafları falan var internette.. Duygulandım yeminle.. Filmde de görmesemiydik?!

Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

16.01.2014
Oku..

Catch Me If You Can (2002)


Steven Spielberg'ün başyapıtlarından biri olarak kabul ettiğim, gerçek bir hikayenin anlatıldığı ve insanda hayranlık uyandıran bir film Catch Me If You Can (2002). Hikayesi kadar oyuncuların performanslarıyla da büyük takdir toplar izleyenlerden.

Sanırım bu, filmi üçüncü izlemem.. Geçen aydı, bir sohbete kulak misafiri olmuştum "...DiCaprio işte, o filmde parasız geziyordu bütün dünyayı.." denmişti.. Önce kestiremedim, hangi film acaba diye düşündüm bir süre, öyle bir yerden yakalamışım ki ben de muhabbeti, sonra fark ettim bu filmden bahsedildiğini. Düşündüm de çok net hatırlayamadım hikayesini, zamanında izleyip beğenmiştim ama... Ben bunu bir daha bi izleyeyim dedim.


Frank, ailesinin ekonomik çöküşünün ardından, annesinin babasından boşanıp başka bir adamla evlenecek olmasıyla küçük bir sinir krizi geçirip evden kaçar. Beş parasız, on dokuz yaşında bir çocuktur Frank. Ufak sahtekarlıklarla geçinmeye, hatta sahtekarlıkların çapını büyütüp sahte meslekler edinmeye başlar. Doktordur, pilottur..

Bankaların zaafı olan çek üzerinde yoğunlaşıp, sahte çekler hazırlar ve fark edilmeden yaşamını sürdürür. Çek olayı dikkat çekmeye başladığında FBI ajanı Carl, işi ciddiye alarak Frank'i yakalamaya çalışır. Ancak Frank çok zeki bir kalpazandır. Carl ve Frank'in kurduğu dostluk, Frank'in aile dramı ve mesleki gelişimi kesinlikle izlenmesi gereken bir hikaye..


Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks'e, Christopher Walken, Martin Sheen ve tüm sevimliliğiyle Amy Adams, ufacık tatlı rollerle Elizabeth Banks ve Jennifer Garner eşlik ediyor. Walken, bu filmle zamanında 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar'ına aday gösterilmiş. Ayrıca 'en iyi orijinal müzik' kategorisinde de yarışmış. Kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir, hala izlemediyseniz en yakın zamanda izlemeniz tavsiye edilir.


31.08.13

2017'nin Kasım ayında gördüğüm bir rüyamı not etmişim. Rüyada bu filmin etkileri açıkça görüldüğü için bir çeşit uyarı mahiyetinde, filmi izlemek isteyenlerle de paylaşmak istedim aldığım notu. Adı, Korkunç Bir Rüya..

Ben, tıpkı doğum günündeki gibi sürpriz yapıp Kıbrıs'a sevgilicim Sevcan'ın yanına gelmişim. Fakat ortam gergin. Sevcan'ın internette tanıştığı, arkadaş oldukları pilot bir çocuk varmış. (Bu arada biz de internette tanıştık) Adı da Onur mu, Kemal mi neymiş çocuğun.. (Bu iki isim Sevcan'ın halihazırda yakın arkadaşlarının da isimleri) Sevcan anlatıyor bana, Kıbrıs'a geldiği zaman uğramak üzere konuşuyorlarmış ve gün olmuş çatmış, uçuş çıkmış, yarın geliyormuş çocuk. Ama benim, sırf Sevcan için geldiği yönünde kuvvetli hislerim var tabii. [Zaman atlaması var burada, çünkü çocuk da ortamda artık] Ben baş başa kalabilelim diye, elinden tutup 'hadi yatalım artık' diyerek Sevcan'ı odaya çekiyorum. Ama Sevcan hala onunla konuşuyor. Pilotların maaş alırken bankada yaşadıkları bir sorunla ilgili şeyler anlatıyor çocuk, yok efendim çekler çok sıkı kontrol ediliyormuş falan. Sevcan da sordukça soruyor. [Yalnız kalıyoruz] Ben, 'tamam neyse, boş ver artık' dedikçe Sevcan bana ısrarla o konudan bahsediyor. 'Yarın bankaya gitmemiz lazım onunla' diyor. Ben de, 'bırak gitsin kendi' diyorum. 'Olmaz ayıp olur, misafir sonuçta' falan diyor. Ben sinirleniyorum, 'ne misafiri ya, senle takılmaya gelmiş piç, sen de hep onunla ilgileniyosun' falan diye deliriyorum. 'Saçmala' diyor ve soğuk davranmaya başlıyor bana. [Bir zaman atlaması da burada] Sabah mutfakta çocukla karşılaşıyorum, 'nerdeydiniz ya' diyo bana, 'Yatıyoduk, geceydi sonuçta' falan diye tripli tripli konuşuyorum çocukla. [Bir zaman atlaması daha] O bankaya giriyor, çekini bozdurmaya, biz Sevcan'la kapıda bekliyoruz. Sevcan içerdeki çocuğu izliyor. Ben sürekli, 'şimdi niye bekliyoruz ki biz burada' diyorum. O, 'şş, ayıp' falan diyo hep. Benim tabii aklımdan geçenler fena, herifin an itibariyle zenginliğine zenginlik kattığı, her geçen saniye daha yakışıklı ve kaslı ve tabii ki cinsel aktivite performanslarının tavan olduğu falan... Sıçtık, diye düşünüyorum yani, kesin Sevcan beni bu herif yüzünden terk edecek düşüncesiyle uyanıyorum..

Uyandığıma sevinemiyorum yalnız.. O kadar kötü hissediyordum ki kendimi.. Korkularımdan arınmak için onlarla yüzleşmek ihtiyacı hissedip yazmışım.. Ulan yazmasam on dakika sonra unutacağım şeyi yazarak sonsuza kadar hatırlayacam diye düşünmemişim hiç.. Te allam..

Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz, müthiş bir özgüven eksikliğinden kaynaklanan 'süper kaygı' diye şimdi uydurduğum durumla karşı karşıya kalmışım. Allah kimseyi özgüvenle sınamasın.. Süper kaygı, birkaç kaygı semptomunun bir arada görünmesi olsun. Kaybetme kaygısı, yetmeme kaygısı, güvenememe kaygısı, falan filan kaygısı.. Hepsi çok açık görülüyor bu bilinçaltı kesitinde..

Peki bu süreci nasıl atlattım? Özgüven denen şeyin, kendini iyi hissetmek olduğunu öğrenerek.. Kendine iyi davranıp, iyi hisseden biri, karşısındakine de iyi davranmaya başlıyor.. İnsan sosyal bir varlık olduğu için; empati, insanlığı kurtaracak önemli bir şeydir. İkincisi de, başarı hayal edildiğinde gerçek olmaya başlar; inanmak, önemli olan başka bir şeydir. Fakat özgüven sürekli değildir, zaman zaman düşer, işler karışabilir tekrar.. Hala ara ara çeşitli kaygılarım oluyor.. Böyle durumlardan kaynaklanan korkunç rüyaların tekrar etmemesi için onları önemsizleştirmemiz gerekir diye düşündüm ben de.. İçimde tutmaktansa, yazıp, konuşup, bilinçüstü yaparak kaygıları ortadan kaldırabildim.. Saygılar..

4 Mayıs 2018
Oku..

Cloud Atlas (2012)


Cloud Atlas (2012) epey beğeni toplayan bir filmdi. Ben çok sevmedim; kurgusu çok sağlam, makyajlar mükemmel. Oyunculuklar iyi mi bilmiyorum komple makyaj olduğu için - şaka şaka iyiydi baya. Ama görsele boğup bırakmak yani.. Hikayesi beni hiç çekmedi. Güzel bir şey izliyorsun ama sonra n'oluyo belli değil.

Bildiğin, kırk tilki dolanıyor kırkının da kuyruğu birbirine deymiyor. Deydiyse de ben anlamadım. Aynı oyuncuyu bir çok hikayede kullanarak felsefe mi yapmış ne yapmış artık, zaten anlaşılmıyo ki.. Kim mi yapmış? Hemen gelsin cevap, Matrix'lerin yönetmeni Wachowski kardeşler ile Tom Tykwer ortaklığı. David Mitchell'in romanını uyarlamışlar. Nereye? Hemen bakalım. Beyaz perdeye.


Tom Hanks bir bölümde tam Cast Away olmuş tekrar; Ajan Smith de bir bölümde tam Ajan Smith yani.
Ve filmden sonra, kafası karışanlar için taşlar yerine otursun diye bir üşenmez, şöyle bir atlas hazırlamış, hangi hikayede kim neydi diye..


Kadrodaki isimler ise şöyle: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Doona Bae ve Hugh Grant..

07.01.2013
Oku..