Robert Langdon BoxSet


Nerede dinledim, kimden duydum bilmiyorum-hatırlamıyorum ama aklımda hep şu bilgi vardı: Dan Brown'ın bilmem kaç katlı ofisi varmış, onlarca kişiyle beraber yazılıyormuş bu kitaplar. Araştırma ve kontrol ekipleri bir yanda; bilgiler bir araya geldikten sonra hikayeyi metne döken yazarlar falan... Dan Brown bu işin tam neresinde, sadece ekibi mi idare ediyor yoksa aslında kendi yazıyor da sadece konularla ilgili danışmanlık mı alıyor?! Yayın sektöründe bir çizgiden sonra şirketleşilmesini anlayabiliyorum, yüz binlerce -hatta milyonlarca- adet basılıp, paraya para demeyen kitaplar/yazarlar var. Dan Brown'ın kitapları da dünya üzerinde onlarca dile çevrilmiş, özellikle Robert Langdon'lı serisi... Son iki kitabı Cehennem ve Başlangıç'ı okumadım gerçi ama öncekiler gerçekten efsane sürükleyici romanlar ve o kitapların neden bu kadar popüler olduğunu anlayabiliyorsunuz okuduğunuzda. Tabii filmleri geldi -kaçınılmaz bir şekilde-. Ama sadece Robert Langdon'lı seriyi sinemaya uyarladılar, açıkçası ben Dijital Kale ve İhanet Noktası'nı da epey beğenmiştim, filmi olsa izlenirler yani -kaçınıldı-...


Langdon Serisinin Melekler ve Şeytanlar -2000-, Da Vinci Şifresi -2003-, Kayıp Sembol -2009-, Cehennem -2013- Başlangıç -2017- romanları şu sırayla sinemaya uyarlandı: The Da Vinci Code (2006), Angels & Demons (2009), Inferno (2016)... Üçü de Ron Howard yönetiminde filmler... The Lost Symbol (202?) ise üç senedir duyurulmuş halde bekleyen bir proje... Bir de bu sene Langdon (2020-) isimli bir dizi duyuruldu, detayları merakla bekliyoruz bakalım...

Robert Langdon, bir işaret bilimci; yani bunu resmin her türünü yalamış yutmuş ve karikatüristlik yapan bir sanatçı gibi düşünebilirsiniz. Bir sürü dil biliyor, mitolojilere hakim, yakın tarih, uzak tarih, jeoloji, zooloji dahil herbokolog bir bilim insanı. Şanı sınır tanımıyor, Amerika'nın en izbesinden Avrupa'nın en havalı üniversitesine kadar seminerler, dersler, eski arkadaşlar her yerde... Ne yapsa macera olacak bir karakter yani...


The Da Vinci Code (2006), Louvre Müzesi'nde işlenen bir cinayeti aydınlatacak ipuçlarının, sanat eserlerine saklanması üzerine olayın Langdon'a yansımasıyla başlıyor. Film boyunca sanat eserlerine yüklenen anlamlarla hem cinayetin izi sürülüyor hem de keyifli bir sanat tarihi dersi veriliyor. Langdon'a, öldürülen müze müdürünün torunu Sophie (Audrey Tautou) eşlik ediyor.

Angels & Demons (2009), Illüminati cemaatinin asırlardır saklı kalan nefretinin gün yüzüne çıkışıyla başlıyor. Venedik'in Papa'sı öldürülüyor ve değerli beş kardinal de kaçırılıyor. Antik çağlardan bu yana savaş halinde olan bilim ve din (sanat ve ahlak), günümüzde tekrar alevlenen bu intikam planıyla Langdon'ın kucağına düşüyor. Ewan McGregor'u, Camerlengo Patrick McKenna rolüyle izlemek çok keyifli, bayılıyorum bu adama...


Inferno (2016), bu ikiliden sonra izlendiğinde -hikaye olarak- aşırı zayıf kalıyor. Ne önceki ikili kadar keyifli bir sanat tarihi sunuyor ne de ne de onların aksiyon seviyesine çıkabiliyor (Tom Hanks'in artık yaşlanması tempoyu biraz düşürmüş olabilir). Dünya nüfusunun hızlı artışı çılgın bir bilim insanını delirtiyor ve nüfusu azaltmak için insanları yok edecek bir virüs üretiyor. Bulaşan ölsün, kalan sağlar bizimdir diyor. İlk kendi ölüyor, atlıyor çatıdan. Dünya Sağlık Örgütü de Langdon'la iletişime geçip bu çılgın herifin virüsü nereden nasıl yayacağını çözmek için çeşitli sanat eserlerini incelemesini istiyor. Langdon'a bu hikayede eşlik eden isim, Sienna (Felicity Jones), öylesine bir kız, ne siz sorun ne ben söyliyim...

Bu sonuncusu biraz boş hikaye... Öyle ki "izledim mi ben bunu acaba" diyerek 3 kere izlediğim bir film bu son film, bir süre geçtikten sonra konuyu hatırlamıyorum bile... İtalya'da başlayan macera, Dan Brown'un zamanında gelip kitap için araştırma yaptığı Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı'nda finalleniyor. Bir yerebatan Sarnıcı bir filmde en çok bu kadar keko bir mekan gibi gösterilebilir, her izlediğimde o sahne gelince tepkim aynı, "O ne ya kırmızı kırmızı, pavyon gibi!" İzleyenler hak verecektir!.. Ben birkaç kez gittim öyle değil orası normalde!..

Seride Robert Langdon'ı Tom Hanks canlandırıyor, gördüğünüz üzere. Lost Symbol (202?) kadrosu hakkında bir bilgi yok henüz ama Tom Hanks olmazsa olmaz bence... Sevgiler...

4 Temmuz 2020
Oku..

Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn (2020)


Harley Quinn, Batman'in düşmanı olarak bildiğimiz seksi şey; Gotham'ın bir sürü kötü çocuğundan biri ve en bilinen haliyle Joker'in sevgisili... Harley Quinn ilk olarak Batman'in 1992'de yayımlanan bir çizgi romanında -Joker'in Gözdesi- olarak görünmüş. Daha sonra da yavaş yavaş aksiyona karışarak sevilen bir kararkter olmuş. Biz, çizgi romanları sinemada takip edenler olarak da Suicide Squad (2016) filminde tanıştık karakterle.

"Ne demişler, bir hikaye anlatmak istiyorsan en baştan başlamalısın!" diyor ve anlatmaya başlıyor Harley, kısaca Birds of Prey (2020), uzunca Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn (2020)'de... (Türkçesi: Yırtıcı Kuşlar: Ve Bir Harley Quinn'in Deli Dehşet Kurtuluşu)

En baştan dediği de Suicide Squad (2016)'da anlatılandan birkaç cümle fazlasını söylüyor sadece; ekstradan derine inmiyor, ilginç bir çocukluğu olan Harleen, psikaytr olmuş ve hastası Joker'e aşık olup, uğruna kendini kimyasala bulayıp kafayı yemiştir. Harley çok tatlı, inanılmaz yetenekli, çok şirin bir kız olduğu için Joker onu kıskanmış ve terk etmiştir. Hikayenin Harley'nin sadece kendi bakış açısından anlatılğını anlamışsınızdır.


Asıl mesele Harley Quinn olsa da, yan hikaye daha değerli görünüyor. Güçlü kadınları bir araya getiren bir macera peydah oluyor. Bir polis, bir şarkıcı, bir suikastçı ve bir deli manyak, ufak bir yan kesiciyle beraber beş kadın olup onlarca kötü adama karşı savaşıyor. Filmin adı olan 'Yırtıcı Kuşlar' da bunlar yani..

Film, kesinlikle Suicide Squad (2016)'tan daha iyi; hikaye başta olmak üzere diğer her şey dahil.. Cathy Yan isimli kadın yönetmenin kontrolündeki hikayede Margot Robbie baş rolde ve aynı zamanda film bitince kocaman 'Yapımcı' olarak da yazıyor bu özel isim.
(Hemen kontrol ettim, I, Tonya (2017) ile başlamış yapımcılık yapmaya ve şu sıralar üzerinde çalışıyor gözüktüğü 7-8 film var; Korona en çok Margot'yu vurmuş diyebiliriz o zaman...)


Diğer kızlar, Mary Elizabeth Winstead, Rosie Perez, Jurnee Smollett-Bell ve minik Ella Jay Basco. Kötü adamlar, Ewan McGregor ve Chris Messina...

Mary Elizabeth'i zaten çok seviyorum çünkü o bir Ramona'dır.. Rosie'yi daha önce hiç izlememiş bile olabilirim, Jurnee ve Ella'yı da.. Ewan Mc kardeşimizi ise kötü adamlardan daha kötü biri olarak izliyoruz.

23 Mayıs 2020
Oku..

Perfect Sense (2011)


Covid-19 sürecinde ortaya çıkan 'Salgın Filmleri Listeleri'nde sık sık karşılaştığım ama bu listelerden çok önce izlenecekler klasörüne taşıdığım bir filmdi bu. Benim amacım Eva Green görebileceğim bir aşk hikayesi izlemekti. Neredeyse kendisi salgın haline gelen bu listelerde bu filmin ismini görünce şaşırdım tabii -bu böyle bir filmmiymiş- diye ve izlenme sırasında öne aldım. Ona da iki ayda ancak sıra geldi.


Bir restoranda çalışan yakışıklı ve pislik bir balık şefi, bir gün, pislik olduğunu iddia eden güzel bir epidemiyolog hanımla tanışır. (Epidemiyoloji nedir diye çaktırmadan baktım hemen, toplumsal hastalıkları inceleyen, bulaşma falan çeşitli istatistikler üzerine çalışan tıp uzmanlığıymış.) Bir gün birkaç vaka belirir, koku alamıyorum diye hastanelere gelenler olur. Önce çok ciddiye alınmaz, vakalar çoğalınca da "Çözümü yoksa n'apalım, kokusuz yaşarız o zaman" denir ama çok geçmeden bir sinir harbiyle beraber gelen tat alma ve duyma kaybı da görülmeye başlar. Bu duyu kayıpları eşliğinde toplumsal tepki görülmeye değer tabii..

İnsanların bir kısmı artık hayatın bir anlamı kalmadığını düşünerek yağmalara ve bir takım cinnet eylemlerine başvururken başka bir grup da alternatifi olmadığını düşünerek hayata kaldığı yerden devam etmeye, işe gidip çaresizce vakit geçirmeye başlar. Herhangi bir virüs belirtisi olmadan, bulaşma varsa da nasıl olduğu bilinmeden insanları evlerine kapatırlar. Bütün bu hengamenin ortasında çok tatlı ve gittikçe duyusuzlaşan bir aşk yaşar Mr. & Ms. Asshole...


Öncelikle baş karakterimiz icabı bir restoranın bu olaylara tepkisini görüyoruz, koku alınmıyorsa bozuk balık nasıl anlaşılır korkusu; peki tat alınmıyorsa, işte o zaman fena, kapatalım gidelim dürtüsü.. Çözüm olarak tabaklarda görsel şölen, baharat çılgınlığı, çıtırtılı kıtırtılı sesli lezzetler... Çok acayip şeyler yapılıyor.

Contagion (2011) izlerken de aynısı olmuştu, şunu düşündüm: Bu insanlar bir salgın sırasında bu tepkilerin verileceğini nasıl tahmin etmişler. Şimdi ucundan kıyısından benzer mevzulara şahitlik ettiğimiz için daha rahat görüyoruz ve oha yani, daha neler, daha önce böyle bir duruma düşmeyen biri nasıl tahmin edebilir bu tepkileri?! Gerçek bir zeka belirtisidir bu; insanı ve yaşamı doğru gözlemleyip, gerçekçi senaryolar şekillendirmektir.


Onun için Danimarkalı Kim Fupz Aakeson'un çok değerli senaryosu ve David Mackenzie'nin yönetimiyle harika bir iş ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu salgın senaryoları konusunda bereketli olduğu görülen 2011'in, becerikli insanlarla bize bu hikayeleri anlatmasından bir mesaj almalı mıyız? "10 seneye kalmaz başınıza bunlar gelebilir!" demişler..

Hem Contagion (2011) hem de Perfect Sense (2011) için düşünecek olursak, bu filmleri yapanlar toplumsal davranış ve tepkileri doğru mu tahmin etti yoksa onlar bu hikayeleri bize böyle anlattığı için biz bu ve benzeri durumlarla karşılaşınca bu filmlerden öğrendiğimiz tepkileri mi veriyoruz. Mesela bu filmlerde virüs ortaya çıkar çıkmaz insanlar intihar etmeye başlasaydı bu izleyeceğimiz hikayeler bugün o tepkileri vermemizi sağlar mıydı? Hadi Perfect Sense (2011)'i yeni izledim ben ama Contagion (2011)'u ilk çıktığı zaman izleyip "Peh" deyip unutmuştum, bilinçaltımda duruyordu. Hepimizin bilinçaltındaydı bu davranışlar.. Bu da benden size bir komplo teoriciği hadi!


Ha bu arada Eva Green tabii, anmadan bitirmek olmaz, çok beğeniyordum, yine çok beğendim, muhteşem performans, Ewan McGregor'la da çok iyi ikili olmuşlar hakikaten. Filmi izlerken de düşündüm bir, çok güzel bir kadın da değil aslında, burnu klişe cadı tipolojisine benzer sivri gibi, gözleri hain bakıyor nazar saçıyor sanki; ama çok çekici yani, her filmde göğüslerini gördüğümüz için etkileniyoruz sanılmasın, o ayrı, ben havasından bahsediyorum. Bu, izlemediğim birkaç filminden biriydi, izlendi tiklendi. Tavsiye ederim.

10 Mayıs 2020
Oku..

I Love You Phillip Morris (2009)


Steve McVicker'ın gerçek bir hikaye anlattığı kitabından uyarlanan filmin senaristi ve yönetmeni Glenn Ficarra ve John Requa ikilisi.. Yine beraber Crazy, Stupid, Love. (2011)'ı yapmışlardı, çok eğlenceliydi o da.. Sinema eğitimi alırken tanışan ikili hep beraber çalışıyor zaten, Allah bozmasın.. Filmin başında "Gerçekten yaşanmıştır.." yazıyor.. Filmin sonuna gelince, yazmasalardı bi şüphelenirdim "Gerçek mi lan bu olay!" diye düşündüm.. Çünkü kurgu olamayacak kadar saçma, anlatsan kimsenin inanmayacağı şeyler.. Elbet vardır değiştirilen, abartılan kısımlar ama çok iyi ya..

Steven Russell, evlatlık olarak büyümüş, büyüdüğünde gerçek ailesini bulmak için polis olmuş, ailesini bulduğunda hayal kırıklığına uğramış ve artık yeter diyor, dayanamıyor yaşadığı hayata.. Önce polisliği bırakıyor, başka şehre taşınıyorlar, yetmiyor, sonra küçük kızının annesi olan güzel eşini karşısına alıyor ve "Ben Geyim!" diyor.. Artık erkeklerle aleni sevişiyor, sevgilileriyle el ele sokakta dolaşıyor, geziyor, tozuyor, harcıyor.. Fark ediyor ki, eşcinsellik çok masraflı bir şey, ufak kredi kartı sahtekarlıklarıyla başlıyor macera.. Sonra ipin ucu biraz kaçıyor..


Hapiste geylerin nasıl rahat yaşadıklarını görüyoruz, bir işini mi hallettirmek istiyorsun, sakso çekiyosun.. Steven, Phillip Morris'le tanışıyor içeride, sevgili oluyorlar.. Boş zamanlarını değerlendirmek için bol bol kütüphanede takılıyor Steven, hukuk kitapları okuyor. Kafası da hep sahtekarlığa çalıştığı için, çıktığında avukatlık da sahte mesleklerinden biri oluyor.. Sevgilisini hapisten böyle kurtarıyor.. Falan falan.. Pek çok kez yakalanıp, hapse girip, türlü dolanla çıkıyor geri.. En son numarasıyla da zekasına hayran bırakmayı başarıyor Steven..

Çok iyi film diyemem ama bence kesin görülmesi gereken hikayelerden.. Filmin adında geçen 'isim' aslında film için başlık olacak kadar önemli bir şey değil.. Tamam, Steven, pek çok kez Phillip'i sevdiği için başını derde sokuyor ama.. Ben filmin adını beğenmedim.. Ya da beni ve benim gibi milyonları kandırdı diye sinirlendim, bilmiyorum.. Tütün devi Philip Morris'le ilgili bir mevzu sandım ben.. Alakası yok arkadaş.. Kendi salaklığıma yandım aslen; filmin türüne bakıyorum, biyografi-suç, filmin adına bakıyorum Phillip Morris.. Nereden bileyim bir 'l'nin hikayeyi bu kadar değiştireceğini..


Steven Russell, tarihe geçen dolandırıcılardan olmuş.. Amerikan adalet sistemiyle dalga geçen nitelikli dolandırıcılık becerisiyle, en son ağırlaştırılmış müebbet verilmiş.. Genelde duygusal zekalarıyla, sanatçı vizyonlarıyla tanınan eşcinsellere bakışı, analitik zekasıyla yerle bir eden Steven'ı, Jim Carrey oynuyor. Çakma tütün kralını ise Ewan McGregor.. Küçük rollerle de Rodrigo Santoro ve Leslie Mann'i izliyoruz.. imdb puanı: 6,6.. benim puanım: 7..

Bu arada seven varsa saygı duyuyorum ama erkek erkeğe öpüşmek ne ya?! Hani, neredeyse saygı duymaktan vazgeçeceğim yani, o kadar sevimsiz bir şey.. Düşündükçe dibe çekiyor fikir, biraz daha düşünürsem bu konuda çirkinleşeceğim.. Bak yazım düzeldi, -eceğim falan yazdım.. Kapan hadi konu!

10 Mayıs 2018
Oku..

Beauty and the Beast (2017)


Güzel ve Canavar olan orijinalini niçin Güzel ve Çirkin yapmışız acaba?! Kadının vardır bence bi bildiği, çirkin demek istese derdi, canavar demiş işte. Eski toprak Jeanne Marie Leprince de Beaumont hanımefendinin yazdığı düşünülen tek kitabı, o yazmadıysa bile -ki muhtemelen- o anlatmış birileri yazıp gelecek nesillere aktarmış. Biz Ömer Seyfettinlerin, Kemal Tuğcuların dram öyküleriyle büyüdüğümüz için bu masal kitabının adının Güzel ve Çirkin olmasında bir sakınca görülmemiş. Baksana, Fransız, çocuğuna kötü söz içeren kitap okutmak istemiyor belli ki, psikoloji biliyor adamlar.

Onlarca sinema uyarlaması yapılan bu masalın bu en son modeli, Bill Condon yönetiminde bir müzikal olarak filme alınmış. Filmin müzik direktörü ise Disney filmleriyle ün kazanan 8 Oscar sahibi Alan Menken. Yönetmen Bill Condon'u Dreamgirl (2006) müzikalinden ve Twilight Serisi'nin son iki filminden biliyorum. Çok abartılacak biri değil fikrimce. Filmi de çok beğenmediğimi söylemem gerek.


Masalın özeti şu: Bir prens varmış, lüksü ve güzelliği sever, fakiri ve çirkini hor görürmüş. Bir gün bir büyücü bunu bir canavara dönüştürmüş ve ancak seni bu halinle seven birini bulursan eski haline dönersin demiş. İlerleyen zamanlarda tatlı bir köylü kızı olan Belle'in yolu bu korkunç prensin sarayına düşüyor. Bir takım husumet yaşıyor ama birbirlerini tanıdıkça sevmeye başlıyorlar. Ve büyünün çözülmesi artık işten bile değilmiş.

Emma Watson'ın başrolde olması filmin en büyük çekici unsuru bence. Oysa film vizyondayken giden arkadaşlarım, "Kesin sen de çok seversin, bence baya iyi film" falan demişlerdi hep. Yani büyük beklenti içindeydim ama umduğumu bulamadım. Kuşkusuz kaliteli iş fakat yeterince çekici değil, tıpkı Dreamgirl (2006) gibi. Hatta La La Land (2016)'le falan kıyaslayanlar olmuştu, sırf müzikal diye, olacak şey değil. Bu arada Emma Watson'ın müzik performanslarını da vasat buldum, bunu da eklemek gerekir.

Kadroda Emma Watson'ın yanında Luke Evans, Josh Gad oynarken; Stanley Tucci, Emma Thompson ve Ewan McGregor gibi isimler de seslendirme ekibinde yer alıyor. Filme puanım 6.


Eklemek gereken bir şey daha geldi aklıma, Emma'nın hack'lenen iCloud hesabından sızan bikinili fotoğrafları unutulmayacaktır. Bunun sebebi hiç bikinili halini görmediğimiz değildir, fotoğrafların paylaşılma amaçlı çekilmemiş olmasıdır. Çok ilginç ya! Hani zaten kendi paylaşsa bunları kimse dönüp bakmaz belki ama izinsiz ya, gizli ya.. Te allam, ne acayip lan insan..

21.05.2017

Bu arada film hem kostüm hem de prodüksiyon tasarımı kategorilerinde Oscar'a aday gösterildi. Rakiplerini ve kehanetlerimi merak edenler buraya bakınız..

8 şubat 2018
Oku..

Jane Got A Gun (2016)


Ya şimdi hatırlayamadım, google da çok yardımcı olmadı, bi alıntıyla girecektim sahibini öğrenip, "Madem bakmayacaktınız yüzünüze, neden böyle dip dibe evler yaptınız.." gibiydi.. Şiirdi galiba.. Ordan da, kovboy filmlerinde başına bi şey gelen adamın her zaman çekirdek ailesiyle ıssıza yerleştiğine bağlayacaktım. Hani hep olur ya öyle, bazen sazlıkların arasında bazen çorak arazide, en yakın ev bilmemkaç kilometre beride.. Sanki başına bi şey gelince yardım edecek kimse bulamasın diye özel yapılmıştır o ev.. Burdan da şiire dönüp cevap verecektim, bu yüzden o kadar yakın evler işte falan diye.. Neyse..

Senaryo ekibi: Brian Duffield, Joel Edgerton ve Anthony Tambakis.. Yönetmen, Warrior (2011) ile bilinen Gavin O'Connor.. Rol kesenler: Natalie Portman, Joel Edgerton, Noah Emmerich ve Ewan McGregor.. Natalie Portman ismini yapımcılar arasında da göreceksiniz; Edgerton'u senaryoda gördünüz demin.. McGregor da iki aşağıdaki görselde dikkatli bakınca görülüyor, film boyunca anlamadım ben onun o olduğunu..


Hikayeye gelince işler değişiyor: Senaryo Fakir Bayburt, yönetmen Metin Erksan, kadın Türkan Şoray, adamlar Erol Taş, Tarık Akan falan oluveriyor..

Jane, bi işler için evinden uzak kalan kocasını bekler.. Koca gelmez aylar, yıllar geçer.. Öldü sayarlar adamı, Jane'i dula çıkarırlar bebesiyle.. Kötü adamlar sahipsiz görünce Jane'i, kızını nehre atıp bunu orospu yaparlar.. Kötü adamların içinde bi iyi adam Jane'i kurtarır, kaçırır.. Zaman içinde evlenir onla, bi çocukları olur.. Amma kötü² adamlar bu çiftin peşine düşer.. Bu arada nasıl olursa olur, esas adam çıkagelir, önce bi tavırlıdır ama hikayeyi öğrenince hak verir ve yeni çifti hayatı pahasına korumak için kötü² adamlarla savaşa destek olur..


Peki bu Yeşilçam Dramı değil de nedir?! Teknik anlamda gayet idare eder olmakla beraber bi tane orijinal hareket yoktur.. Vasat bir yeni dönem kovboy filmidir.. Puanım dörttür on üzerinden..

110416
Oku..

Scenes of A Sexual Nature (2006)


Ne adını ne yapanı biliyordum.. İstanbul-İskenderun yolunda, şehirlerarası otobüsün film kanalında denk geldim. Parkta, piknik konumunda bi çift, muhabbet ediyolar, eleman, çimlere uzanıp Camus okuyan bi kızı kesiyor. Kızın iç çamaşırı görünüyor. Eleman baktığı fark edilince kitaptan yürüyor ama karısı yemiyor. Kız desen, kesilmekten memnun..
Ve benzeri, eğlenceli, romantik yedi aşk hikayesinden oluşuyor.. Ortak nokta parkta, piknikte, o civarda geçmeleri..


Tom Hardy'yi gördüğüm sahnede baktım hemen internetten, mümkünatı olan filmlere, bi kerede buldum.. Aşk Manzaraları.. Budur kesin dedim, oydu.. Film ilerledikçe de gördüm ki, Ewan McGregor, Mark Strong gibi bildik isimlerle beraber Sophie Okonedo, Gina McKee, Adrian Lester, Polly Walker, Holly Aird gibi çok bilmedik oyuncular da yer alıyor.. Filmin yazarı Aschlin Ditta, yönetmeni Ed Blum..


Film öyle efsane bi film değil ama McGregor'un çapkın eşcinsel rolü, Hardy'nin park serserisi tiplemesi görülmeye değer..

24.10.15
Oku..

Moulin Rouge! (2001)


Benim, kesin izlenmesi gereken filmler listemde üst sıralarda yer alan Moulin Rouge! (2001), Baz Luhrmann yönetiminde, Luhrmann ve Craig Pearce'ın her zaman olduğu gibi yine beraber yazdıkları senaryoyla çekilmiş.. Beraber yazdıkları ve Luhrmann'ın yönettiği 3. film bu.. Uzun bi ara verip, başka işler yaptıktan sonra da Fitzgerald'ın romanından The Great Gatsby (2013)'yi uyarlıyorlar ve çekiyor Luhrmann.. İlk iki filmleri de Strictly Ballroom (1992) ve Romeo + Juliet (1996)..


Film müzikal, önceki diğer işleri gibi.. Ama öyle böyle değil yani, efsane bir iş.. Her izlediğimde büyük bir hayranlıkla izliyorum, dinliyorum, coşuyorum..

1920.. Bohemin başkenti Paris, sanatın kenti Paris, aşkın başı Paris.. Christian, sanatın büyüsüne kapılıp bırakmış Londra'yı Paris'e gelmiş.. Müthiş ilhamlar bulacağı bu kentte şaheserler üretecek bir yazar adayıdır kendisi.. Hemen ufak bi daireye yerleşir, kurulur daktilonun başına.. Peki ne yazacaktır.. Tabii ki aşk.. Ama bi dakka, hiç aşık olmamıştır ki..


O sırada tavan parçalanır ve çeşit çeşit tip odanın içine doluşur.. Üst katta tiyatro provası yapan bi gruptur bu.. Onlar da ne oynayacaklarını tam bilmezken Christian'la birbirlerini bulurlar.. Aşk hakında yazmak istiyorum der Christian ama.. Fikri çok beğenirler.. Hemen bu fikri Moulin Rouge'un patronu Zidler'e anlatmaları, beğendirmeleri ve oyunu orada sahnelemeleri gerekmektedir.. Zidler, Moulin Rouge isimli eğlence kulübünün patronudur ve Satine, o kulübün aşırı güzel baş dansçısıdır. Yalnız bu mekanda, dansçılar sadece dansçı değildir, anlarsın ya.. Christian ve Satine'in aşkı efsaneleşecek bir aşktır..


Filmde Christian'ı Ewan McGregor, Satine'i Nicole Kidman, Zidler'i Jim Broadbent oynamaktadır.. Kadrodaki diğer bazı isimler de John Leguizamo, Natalie Mendoza, Richard Roxburgh ve Kylie Minogue...

Moulin Rouge! (2001), sekiz dalda Oscar'a aday olup, en iyi sanat yönetimi ve en iyi kostüm heykelciklerini almıştır.. O sene en iyi film ödülünü A Beautiful Mind (2001) almıştı..

Örnek alınacak filmdir..

01.09.15
Oku..

August: Osage County (2013)


Baştan bi belirtmek gerekir ki Kirk Jones'un Everybody's Fine (2009)'ı ile benzer kafadalar yani çok orijinal bir mevzu değil. O film de fena değildi yani, Robert De Niro, Kate Beckinsale, Sam Rockwell gibi isimler vardı. Bunun da kadro yine çok başarılı, Meryl Streep, Julia Roberts ve Ewan McGregor gibi popüler isimlere, bi tık daha az popüler Juliette Lewis, Julianne Nicholson ve Chris Cooper eşlik ediyor. O tarafta naif baba vardı, bu tarafta huysuz anne..


Julianne Nicholson'ı izlerken film boyunca "Ulan nerde oynuyodu, çok tanıdık yüzü, yakın zamanda izledim" dedim durdum. Sonra buldum: Masters of Sex (2013- )'ten. Ayrıca belirtmek isterim ki McGregor harika bir insan, Moulin Rouge! (2001)'u da izlemeyen kalmasın.. Kızlarını da Abigail Breslin oynuyo, Zombieland (2009) izleyen hatırlar.

Çok başarılı oyunculuklar falan, hatta hikaye de çok güzel ama bi üç beş sene önce benzerini izlediğimiz için biraz sıkıntı.. Yönetmeni, ER ve Shameless dizileriyle bilinen John Wells; senarist ise hikayeyi kendi yazdığı tiyatro oyunundan uyarlayan Tracy Letts.


Babalarının evi terk etme haberiyle, yatıştırıcı ilaç bağımlısı annelerini ziyarete gelen üç kız kardeş ve birkaç yakın akrabaları.. Annelerini sakinleştirip, babalarının dönmesini bekliyorlar derken intihar ettiği haberiyle beraber cenazesi geliyor adamın. Sonra da uzun zamandır bir araya gelemeyen ailenin bu toplaşması fırsat bilinerek konuşulmayanlar konuşuluyor. Tabii bağımlı anne ortamı iyice geriyor. Evin büyük kızı kocasından boşanmak üzere, küçük kız rahim kanseriymiş kimseye bi şey demeden tedavi olmuş, diğer kız desen zengin koca bulmuş kaptırmak istemiyo.. Kızların halası, onun kocası ve oğlu desen ayrı dert..

Filmin en etkileyici sahnesi, uzun uzun konuşulan cenaze yemeği masası sahnesi. Sahne girişinden çıkışına kadar inanılmaz bir aksiyonu var. Bi de plansekans olsaymış burası iyice olurmuş dedim. Belki denemişlerdir. Hani şu görüntüyü hiç kesmeden, uzun ve tek parça oynanan sahneler var ya, onlara deniyo plansekans diye. Çok zor ama yapması.. Yapanı yok mu, var!..


Akademi bu konuda çok adil davranmış, ne en iyi film, ne en iyi hikaye.. Direkt, 'en iyi kadın oyuncu' adaylığına Meryl Streep'i, 'en iyi yardımcı kadın oyuncu' adaylığına da Julia Roberts'ı yerleştirmiş. Açıkcası Streep'in gizli güçlü aday olduğunu hissediyorum. Yani Amy yine kaybedebilir. Oscar hakkındaki tahminlerim için 2. Geleneksel Oscar Adayları ve Kehanetlerim başlığına bi göz atınız efem. Sonra da Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

03.02.14
Oku..

Emma (1996)


O zamana kadar yazar kimliğiyle bilinen Douglas McGrath'in, ilk yönetmenlik deneyimi olan film, Jane Austen'ın klasikler arasında yer alan romanı Emma'nın sinemaya uyarlanan son halidir.

Emma'yı, Gwyneth Paltrow'un gençliğinin oynadığı bu filmde Ewan McGregor sürprizi de var. McGregor yine muhteşem sesiyle sahneyi almış; kısa bir rolü olmasına rağmen çok etkili. Gerçi siz onu yine o senenin filmi olan Trainspotting (1996)'le tanıdınız.


Bu film haricinde üç kez daha film yapılmış olan hikayenin üç kere de dizisi çekilmiştir. Filmlerden biri Bollywood işi olup, birinin de başrolünde Kate Beckinsale yer almaktadır. (TV filmi olarak çekilmiş olan ve yine 96 yapımı olan bu filmin internette çok kaliteli olmayan bir hali bulunmaktadır) Austen'ın romanları tekrar tekrar filme alınarak her nesile hitap eder şekilde anlatılagelmiştir.



Çöpçatan Emma, arkadaşına birilerini ayarlamaya çalışırken kendisi için pek uğraşmaz. Çünkü babasının bir tanesidir kendisi ama zamanla o da gönlünü kaptırır birine. Dönemin arkadaşlıkları, flörtlerini, zenginliklerini anlatan hikaye biraz sıkıcı ilerliyor tabii. Film olarak, romanın çok güzel işlendiğini düşünüyorum aslında. Yani kitap gibi duruyor.. Afişine aldanıp günümüze uyarlanmış bir versiyonu olduğunu düşünmüştüm ama değil dönemi işlenmiş.

Aralık 2012
Oku..

Beginners (2010)


82 yaşındaki Christopher Plummer ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar’ını aldığında heykelciğe bakıp "Benden sadece 2 yaş büyüksün" dedi. Evet, o kategoride benim favorim Moneyball (2012)’daki Jonah Hill’di. Genç Hill, filmdeki rol arkadaşı Brad Pitt’le beraber gayet başarılı bir iş çıkarmışlardı. Diğer kategoride Pitt’in bu seneki rakipleri sağlamdı ‘en iyi erkek oyuncu’ kategorisinde. Plummer, Oscar kazanan en yaşlı oyuncu oldu. Ödülü kazanınca merak ettim ben de, Beginners (2010)'ı öyle izledim.


Oliver, ölen babasının evini boşaltırken başlıyor film; çöpe atılacak o kadar çok şey çıkması şaşırtıcı. -Eskiye dönülüyor- Babası, annesi öldükten sonra Oliver’a eşcinsel olduğunu açıklıyor. Annesiyle beraberken de öyleymiş  ama normal olmaya çalışmış hep. Babasına göre, annesi anlamamış hiç ‘sadece yatakta iyi olmadığını düşünüyormuş’. -Şimdiye dönülüyor- Oliver çizim işlerinden para kazanmaktadır. Babasının üzüntüsü unutturmak isteyen arkadaşları onu bi kostümlü partiye götürüyolar. Bi kızla tanışıyo.. -Eskiye dönülüyor- Babası eşcinsellerin buluştukları barlara takılıyor, olgun eşcinseller diye bi grup buluyor, onlarla takılıyor. Çevre edinmeye çalışıyor yani, sonra gazeteye ilan veriyor ‘böyle böyle biriyim, böyle böyle bi ilişki istiyorum’ falan diye.


Film böyle bi eskiye dönüyo bi şimdiye dönüyo, iki hikaye bir arada gidiyo gibi işte.. İzlenir ki bence izleyin de, gayet başarılı oyunculuklar; McGregor zaten iyi, Plummer ödülün hakkını verircesine oynuyor ve Oliver’in partide tanıştığı Anna (Melanie Laurent) çok tatlı bi şey.. Tarantino'nun Inglerious Basterds (2009)'ındaki sinema salonunun sahibi olan kız.. Yer yer duygusal, yer yer eğlenceli güzel bir film..

Filmde bir ara yahudi muhabbeti geçince Anna şöyle bi şey söyledi "Yahudi kızlar güzel değildir. Değişik veya tatlı olabilirler ama güzel olamazlar." İyi mi dedi kötü mü anlamadım ama hoşuma gitti.
Filmin senaristliğini ve yönetmenliğini yapan Mike Mills'in ikinci sinema filmi bu, takdire şayan iş..

29 Şubat 2012
Oku..