Beauty and the Beast (2017)


Güzel ve Canavar olan orijinalini niçin Güzel ve Çirkin yapmışız acaba?! Kadının vardır bence bi bildiği, çirkin demek istese derdi, canavar demiş işte. Eski toprak Jeanne Marie Leprince de Beaumont hanımefendinin yazdığı düşünülen tek kitabı, o yazmadıysa bile -ki muhtemelen- o anlatmış birileri yazıp gelecek nesillere aktarmış. Biz Ömer Seyfettinlerin, Kemal Tuğcuların dram öyküleriyle büyüdüğümüz için bu masal kitabının adının Güzel ve Çirkin olmasında bir sakınca görülmemiş. Baksana, Fransız, çocuğuna kötü söz içeren kitap okutmak istemiyor belli ki, psikoloji biliyor adamlar.

Onlarca sinema uyarlaması yapılan bu masalın bu en son modeli, Bill Condon yönetiminde bir müzikal olarak filme alınmış. Filmin müzik direktörü ise Disney filmleriyle ün kazanan 8 Oscar sahibi Alan Menken. Yönetmen Bill Condon'u Dreamgirl (2006) müzikalinden ve Twilight Serisi'nin son iki filminden biliyorum. Çok abartılacak biri değil fikrimce. Filmi de çok beğenmediğimi söylemem gerek.


Masalın özeti şu: Bir prens varmış, lüksü ve güzelliği sever, fakiri ve çirkini hor görürmüş. Bir gün bir büyücü bunu bir canavara dönüştürmüş ve ancak seni bu halinle seven birini bulursan eski haline dönersin demiş. İlerleyen zamanlarda tatlı bir köylü kızı olan Belle'in yolu bu korkunç prensin sarayına düşüyor. Bir takım husumet yaşıyor ama birbirlerini tanıdıkça sevmeye başlıyorlar. Ve büyünün çözülmesi artık işten bile değilmiş.

Emma Watson'ın başrolde olması filmin en büyük çekici unsuru bence. Oysa film vizyondayken giden arkadaşlarım, "Kesin sen de çok seversin, bence baya iyi film" falan demişlerdi hep. Yani büyük beklenti içindeydim ama umduğumu bulamadım. Kuşkusuz kaliteli iş fakat yeterince çekici değil, tıpkı Dreamgirl (2006) gibi. Hatta La La Land (2016)'le falan kıyaslayanlar olmuştu, sırf müzikal diye, olacak şey değil. Bu arada Emma Watson'ın müzik performanslarını da vasat buldum, bunu da eklemek gerekir.

Kadroda Emma Watson'ın yanında Luke Evans, Josh Gad oynarken; Stanley Tucci, Emma Thompson ve Ewan McGregor gibi isimler de seslendirme ekibinde yer alıyor. Filme puanım 6.


Eklemek gereken bir şey daha geldi aklıma, Emma'nın hack'lenen iCloud hesabından sızan bikinili fotoğrafları unutulmayacaktır. Bunun sebebi hiç bikinili halini görmediğimiz değildir, fotoğrafların paylaşılma amaçlı çekilmemiş olmasıdır. Çok ilginç ya! Hani zaten kendi paylaşsa bunları kimse dönüp bakmaz belki ama izinsiz ya, gizli ya.. Te allam, ne acayip lan insan..

21.05.2017

Bu arada film hem kostüm hem de prodüksiyon tasarımı kategorilerinde Oscar'a aday gösterildi. Rakiplerini ve kehanetlerimi merak edenler buraya bakınız..

8 şubat 2018
Oku..

The Hunger Games BoxSet


Suzanne Collins'in çoksatan roman üçlemesinden uyarlanan dörtleme film. İlk kim başlattı ya bu son hikayeyi iki parça yapmayı; tamamen ticari kaygı, başka bi şey değil. Harry Potter, Twilight falan hep yaptı.. Bu arada, dikkatinizi çekeyim popüler kültürün kilit taşı olan, bahsettiğim bu filmlerin ortak noktası hanım yazar orijini. J.K. Rowling, Stephenie Meyer ve Suzanne Collins; bu vesileyle beş gün gecikmeli olarak Kadınlar Günü'nü kutlamış olayım. Zaten öyle tam zamanında kutlamayı sevmiyom ben, duyarlı gibi görünmemek için, daha sonra içimden gelince kutlarım; özel günlere tavrım budur.. Hatta şimdi aklıma geldi, Divergent seirisi var, yine üçleme dörtlendi bak; ve yine hatun kişi, Veronica Roth yazmış..


Hunger Games, başka bir dünya yaratmış olduğu kabul edilen ama insansı sorunların yine var olduğu bir sistemi anlatıyor. Dünya dediğimiz aslında büyüklüğü hakkında bir fikir verilmeyen yaşam alanı, kolonilere ayrılmış, merkez Capitol'den askeri baskıyla yönetilen halk anlatılıyor. Capitol'de ekmek elden su gölden yaşayan sosyeteyi eğlendirmek ve kolonilere hükmetmek için her sene oyunlar düzenleniyor: Açlık Oyunları. 12 Bölge var işte, her bölgeden bi kız bi erkek oyuncu ya gönüllü oluyor, ya zorla alınıyor. Oyun alanına bırakılıyor ve bir kişinin hayatta kalması amaçlanan oyun başlıyor. Capitol de izleyip eğleniyor bununla.


The Hunger Games (2012) / yönetmen: Gary Ross
The Hunger Games: Catching Fire (2013) / yönetmen: Francis Lawrence

Esas kızımız Katniss, kurada çıkan kardeşinin yerine gönüllü oluyor. Katniss, erkek Fatma tabir edilen kızlardan, avcı, güzel ok atıyor falan.. Duygusal, kavga dövüşle hiç işi olmaz Peeta ile beraber bölgesini temsil edecek oyunlarda. Delikanlı kızımız oyunlar sırasında sisteme kafa tutmayı ihmal etmiyor. Mecbur kalmadıkça öldürmüyo kimseyi, en son Peeta'yla kalıyor, öldürmüyor, aşık oldum diye yalan söylüyor. Capitol'ün diktatörü Başkan Snow, sevimli görünmek için tamam diyor. Ama sinir oluyor Katniss'e. Sonraki sene oyunlardan normalde muaf olması gereken Katniss, yeni düzenlemeyle, şimdiye kadarki şampiyonların kapışacağı oyunda yine sahnede. Yok, ölmüyor yine, yetmezmiş gibi sistemi bozup, mavi ekran verdiriyor, kaçıyor, ayaklanma başlıyor.


The Hunger Games: Mockingjay Part 1 (2014) / yönetmen: Francis Lawrence
The Hunger Games: Mockingjay Part 2 (2015) / yönetmen: Francis Lawrence

İkiye bölünen final hikayesi de, bundan sonraki ayaklanma ve devrim sürecini anlatıyor. Şimdiye kadar gizli çalışan 13. Bölge ortaya çıkıyor, meğer devrim zaten planlanmış, Katniss itici güç oluyor ama. Ayaklanmaya destek bulmak için Katniss devrimin reklam yüzü oluyor. Baştan beri sembol edindiği Alaycı Kuş, devrimin de işareti oluyor.


Gary Ross'un açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan ilerleyen Francis Lawrence, şarkıcılara klip işiyle başlayıp, Constantine (2005) ve I Am Legend (2007)'ı yöneterek kariyerini şekillendirmiş. Film, Capitol'deki yaşam tarzıyla, kostüm ve makyajlarla hikayeyi gerçekten ayırır, yoksa kavga dövüş, diktatörya normalde olan şeyler yani, gerçi o kostümler falan da nerdeyse normal di mi bazen.. Şu alevli kostümleri de çözersek aşırı şekilli dolaşırız sokakta..


Devrim ve devrimcilik anlayışına, kendi fikir ve yorumlarıyla yaklaşan hikaye, gayet de izlenesi bi macera olup çıkıveriyor. İlk iki film gayet güzel bir tempodayken, son iki filmin tek film olmamasına üzüldüm. Ne de güzel olurmuş, çok sünmüş bu haliyle, başta bahsettiğim diğer seri filmler onu ayarlamışlardı en azından. Filmlere puanım sırayla, 7-7-5-4.. Kadrosu da hikayesi kadar ilginç ve çekici olan filmde: Jennifer Lawrence, Stanley Tucci, Elizabeth Banks, Woody Harrelson, Donald Sutherland, Willow Shields ve Thor'un kardeşi Liam Hemsworth.. Hadi bunları geçtim, Philip Seymour Hoffman (rahmetli), Julianne Moore; hele hele Jena Malone ve Natalie Dormer..

Ha, Dormer demişken, şunu da şöyle koyim de meraklısı arasın bulsun öncesini :)


130316

Bu da yazının video hali: Film Şeysi / Hunger Games..
Oku..

The Devil Wears Prada (2006)


O, çirkin, ayakkabılı posterden kurtulcam diye neler çektim.. Neyse..

Yıllar önce izlediğim, Anne Hathaway'in sırf patronuna yaranmak için Harry Potter'ın yayımlanmamış kitabını bulduğu sahneyle aklımda kalmış bir film. Meryl Streep'in muhteşem oyunculuğunu falan unutmuşum, belki de hiç fark etmemişimdir, çok önce izledim sonuçta. Stanley Tucci'yi de hatırlıyodum mesela, çok severim. Nereden esti de bi daha izledim peki? Emily Blunt son dönem iyice popüler oldu bildiğiniz üzere, Edge of Tomorrow (2014) ve Sicario (2015) ile. Savaşçı kadın olarak çok sevildi, dedim ki bu kadın hep savaşçı değildi, de neydi ama.. Bi baktım bu filmde varmış meğer, hem de plaza kaşarı rolüyle, u bambaşka..


Gazetecilik mezunu, zeki bir kız Andy. New York'ta öyle hemen iş bulmak kolay değil, önce ünlü bi magazin dergisinin baş editörü efsanevi Miranda Priestly'nin ikinci asistanı olarak başlıyor. Hiç alakası olmayan moda işine sırf güzel bir referans olabilir diye giriyor. O kadar havalı tipin yanında Andy çok göze batıyor, üstelik patroniçesi Miranda da hiç kolay bi kadın değil. Sürekli imkansızı istiyor, olmayınca asistanlarına patlıyor. Böyle yapınca saygın olunuyor.
Diğer asistan Emily ve danışmanlardan Nigel, Andy'nin etrafındaki insanlar. Miranda'nın verdiği zor görevleri aslında bu üçlü hallediyor.


Film, uyumsuz bir asistan kızın, inat ve çalışkanlıkla uyumlu ve başarılı olmasını anlatıyor. Asıl mevzu ise, iş hayatında acımasız olmak gerektiği, ancak birilerinin üstüne basarak yükselenebileceği. Mi acaba?! Andy de öyle mi yapacak, yoksa kendi tarzını mı yaratacak.. Boşa dememişler, şeytan marka giyer..
(Prada'yı bizde kim biliyo diye 'marka' yapmışlar, gerçi reklam dediğin, bilmeyene bildirmek ama işte.. Ayrıca, Prada markası, filmin adında olduğu yetmezmiş gibi, "Bu bi deyim değil, reklam yapıyoruz şurda" dercesine filmin her anında kendini gösteriyor. Valla reklamın böylesi ilginç. Bu arada benim reklamımı da gördünüz di mi, solda, bak. Sevmediğim şeyin reklamını yapmam aga, kullanıyorum ki tavsiye de ediyorum. Bizde yanlış olmaz.)


Filmi, Lauren Weisberger'in romanından Aline Brosh McKenna uyarlamış; Dear Diary [1996] kısa filmiyle Oscar'lı David Frankel de yönetmiş. En İyi Kadın Oyuncu (Streep) ve En İyi Kostüm Tasarımı dallarında da Oscar'a aday gösterilmiş döneminde.
Bu arada Meryl Streep, 1979'dan beri toplamda 19 kez Oscar'a aday gösterilmiş ve bunların 3'ünü kazanmış.
Emily Blunt da Emily rolünde gayet başarılı, eğlenceli bir iş çıkarmış bence, sevdim bu halini de. Üstteki resimde yanındaki de bi sahnelik konuk oyuncu olan Brezilyalı model Gisele Bündchen..

070216
Oku..

Spotlight (2015)


Spotlight, spot ışığı, sahne ışığı daha doğrusu odak ışığı anlamında, dikkat çekilen mevzuyu temsil ediyor; aynı zamanda gazeteci bir grubun adı. The Boston Globe gazetesi bünyesindeki bu araştırma grubu, çalışmalarıyla efsaneleşmiş.. Bi dalıyolar konuya, bi haberler yapıyolar, etkisi büyük oluyo, istifalar, iflaslar.. Öyle bi grup bu.. Bu arada gerçek bir hikayeye dayanan filmin senaryosu Josh Singer ve yönetmen Tom McCarthy tarafından yazılmış.. McCarthy'nin geçen sene yazıp yönettiği The Cobbler (2014)'ın senaryosu biraz zayıftı ama bu.. Efsane hikaye..

The Boston Globe'un müdürü emekli oluyor, yeni gelen müdür zaten iyi durumda olan gazeteyi daha da ileri götürmeyi amaçlıyor. Daha vurucu işler yapılsın istiyor. Geçen günlerde gazetede ufak bir yer bulan kilisede çocuk tacizi yazısını diyor mesela, neden üstüne gidip söz konusu pederle ilgilenmiyoruz.. Sonra bi bakıyolar ilk değil bu, ufak birkaç haber daha var başka pederler hakkında.. Ama tabii kilise bu tarz haberlerin yayılmasını çok sevmediği için dava dosyaları gizli.. Diyor ki "Spotlight'ı çağırın bana!..", müdür yardımcısı araya giriyor, "Spotlight'ın başarısının sebebi konuyu kendileri seçmeleridir..", soruyor müdür "Seçmek ister misiniz bu konuyu?" Hemen atlıyor Robby..


Robby yani Walter Robinson önderliğinde, Mike Rezendes, Sacha Pfeiffer ve Matt Carroll'dan oluşan dört kişilik bir grup.. Konuyla biraz ilgilenip, birkaç kaynak dinliyorlar, kesin olmayan bilgiler ışığında Boston'da tam 13 pederin geçmişte çocukları taciz ettiği ve davaların kilise inisiyatifinde çözüldüğü öğreniliyor.. Sonra bu iddiayı ispatlama araştırmaları başlıyor.. Araştırdıkça görülüyor ki bu dava çok eskilere dayanıyor ve bilen duyan herkes ilgisiz davranarak konunun üstünü kapatmış. Hatta Robby bile.. Zamanında haber yapılmış zaten, yirmi peder çocuk istismarıyla suçlanmış.. Gazeteye çıkmış ama çok küçük haber kimsenin ilgisini çekmemiş.. Araştırma devam ettikçe, bu durumda 87 peder olduğu ve Boston Başpiskoposluğu tarafından konunun örtbas edildiği öğreniliyor..


Kocaman haber yapılıyor ve büyük ilgi görüyor, sonra Spotlight'a telefon yağıyor, kiliseyle ilgili başka şikayetler, başka hikayeler.. Filmin sonunda kilisede çocuk tacizi vakalarının yoğunluk gösterdiği bölgelerin listesi var, inanamazsınız ya, o kadar büyük ki liste, arada Türkiye var mı diye arandım da yok.. Zaten Türkiye'de kaç tane kilise var?! İnsan bi an düşünüyor camileri de..

Olay 2001'de ortaya çıkıyor, tam haber yapılacak 11 Eylül olayı.. Terörizm çok meşgul ediyor medyayı, bekleniyor ve 2002'de bomba patlatılıyor..


Bir de güzel ekip kurulmuş ki film için: -Aklıma ilk gelen işleriyle- Birdman (2014)'den Michael Keaton, The Avengers (2012)'tan Mark Ruffalo, Midnight in Paris (2011)'ten Rachel McAdams ve hiç tanımadığım Brian d'Arcy James Spotlight grubunu oynuyor. Bir de yeni patron ve avukat var: X-Men Origins: Wolverine (2009)'den Liev Schreiber ve her yerden ama benim en sevdiğim işi The Terminal (2004)'dan Stanley Tucci.. Film Golden Globe'da En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo adayıydı, hiçbiri olmadı.. Puanım 8/10.. Baya iyi film..

130116
Oku..

Captain America BoxSet


Joe Simon ve Jack Kirby'nin yarattığı çizgi roman karakteri, ilk kez 1941 senesinin Mart ayında Marvel Comics tarafından basıldı. Gösterişli bir şekilde Amerikan milliyetçiliğine oynayan tasarım tabii ki çok tuttu.

2. Dünya Savaşı zamanı.. Asker olmak için çok heveslenen ama boyu kilosu gereği askere alınamayan, en son artık güç bela bi katakulliyle orduya adını yazdıran Steve Rogers, alay konusu olur. Çünkü üflesen uçacak bir tiptir. O sırada Amerika, Howard Stark'ın da aralarında bulunduğu bir bilimadamı grubunun geliştirdiği süper askerler yaratma iksirini kullanmak ister. İşte ilacı alan kişinin kas gücü falan artacak bi şekilde... Bizim pısırığı seçip, adam etmeye karar veriyolar.. Sonra orduya sızmış casuslarıyla, Hidra, bu ilacın peşine düşüyor. Steve güçleniyor baya ama sır çalınıyor. Projeyi rafa kaldırıyor ordu, Steve'i de.. Eğlencelerde falan 'güçlü asker' konseptiyle sirk hayvanı gibi gezdiriliyor. Ama tabii Steve bi şekilde kahramanlığını yapacak mecralara kayıyor. Gidiyor Adolf'u tokatlıyor..


E tabii, çizgi filmleri, dizileri, oyunları derken sinemada Captain America:

Captain America (1979) yön: Rod Holcomb | Steve: Reb Brown
Captain America II: Death Too Soon (1979) yön: Ivan Nagy | Steve: Reb Brown
Captain America (1990) yön: Albert Pyun | Steve: Matt Salinger

Sonrasında modern dönem Captain America geliyor sinemaya, Steve'i Chris Evans oynuyor.. Chris Evans'ı, önce Fantastic Four'un iki filminde Johnny Storm'u oynarken izlemiştik.. Storm da Marvel'ın ilk yarattığı kahraman tipidir bu arada.. (Bu birden fazla karakteri oynama durumunu Ryan Reynolds filmografisinde de görebiliriz. Önce Blade serisinde Hannibal King rolüyle izlediğimiz Reynolds, 5 sene sonra yine Marvel'in, X-Men Origins: Wolverine (2009)'inde Deadpool rolüyle karşımıza çıkıyor. Geçen sene de Green Lantern (2011)’le DC'ye transfer oldu.)


Captain America: The First Avenger (2011) yön: Joe Johnston
The Avengers (2012) yön: Joss Whedon
Captain America: The Winter Soldier (2014) yön: Anthony Russo ve Joe Russo
Avengers: Age of Ultron (2015) yön: Joss Whedon

The Avengers (2012)'ta, S.H.I.E.L.D. ekibine dahil oluyor Kaptan.. Son filmi Captain America: The Winter Soldier (2014)'da da gördük ki, Kaptan, S.H.I.E.L.D.'in vazgeçilmezi olmuş.. Kankisi Bucky düşman olmuş, uçabilen asker Falcon'u yerde ararken gökte bulmuş..


Seride Steve'i Chris Evans oynuyor. İlk filmin kadrosunda Ajan Carter'ı, Hayley Atwell; Kumandan Philips'i, Tommy Lee Jones; Kötü adam Red Skull'u, Hugu Weaving ve Dr. Abraham Erskine'i, adamım, Stanley Tucci oynuyor.
İkinci bireysel film olan, ancak baya baya Agents of S.H.I.E.L.D. dizisinin kaliteli bir bölümü gibi duran Kış Yiğidi filminde, S.H.I.E.L.D.'e sızan kötü adamların başı olarak Robert Redford'u, iyi taraftaki asıl ajanlar olarak da yine Nick Fury rolünde Samuel Jackson'ı, Natasha Romanoff rolüyle Scarlett Johansson'ı ve biraz da Marie Hill ile Cobie Smulders'ı izliyoruz. Falcon'u, Anthony Mackie; birde iyi, ikide kötü adam, olan Bucky'yi ise Sebastian Stan oynuyor.


Kaptan'ın en belirgin özelliği, kimseye zarar vermek istememesi ve herkese iyi davranan bir beyfendi olması.. İyi bir asker olarak bir de bu özelliklere sahipseniz, kahramansınız zaten..

Natalie Dormer'ın oynadığı Kşr. Lorainne, Kaptan'ı sıkıştırıyor kenara, yapışıyor dudaklara.. Tam da o sırada.. Ajan Carter geliyor, görüyor bunu, trip atıyor.. Sonra içerde kalkan denerken çatır çatır boşaltıyor ya şarjörü Kaptan'ın üstüne.. Çok tatlı sahne.. İkinci filmde de komşu kızı Kanadalı Emily VanCamp var.. Bu arada Ajan Carter'ın da, Marvel One-Shot: Agent Carter [2013]'ı vardı..


21.04.14
Oku..

The Life and Death of Peter Sellers (2004)


Daha çok televizyoncu olan Stephen Hopkins, İngiliz komedyen Peter Sellers (1925-80)'ın Roger Lewis tarafından yazılan hayat hikayesini sinema filmi yapan adam. Peter Sellers'ı oynayan adam ise daha bir adam, Geoffrey Rush.
Çok başarılı ama şimdi boş verin onu. Peter Sellers ne manyak adammış, hiç öyle bilmemiştim kendisini. Kim bu Sellers derseniz; Kubrick'in Dr. Strangelove (1964) filmindeki herhangi bir karaktere bakabilirsiniz. Ya da Blake Edwards'ın Pembe Panter serisindeki dedektif Clouseau.


Peter Sellers, bildiğin karaktersizmiş canım. Karakter yaratımındaki başarısını da buna borçluymuş. Evde, karısına ve çocuklarına karşı tutumu, çocukça davranışları falan hep annesinin yetiştirme tarzındanmış..
Hakkında çok fazla yazıp çizmeyip, Sellers'ın bir dönemki sevgilisi Britt Ekland'ı Charlize Theron oynuyor diyeyim de iyice izlemek isteyin.
Karısını Emily Watson, Edwards'ı John Lithgow, Sophia Loren'i Sonia Aquino ve Stanley Kubrick'i Stanley Tucci oynuyor.


Biyografik filmlere sardım bu ara iyice. Ünlü birine başka bir ünlünün hayat hikayesinde denk gelince çok tatlı oluyor yahu. Ünlülerin de ünlü tanıdığı oluyor haliyle. Yani mesela Sellers'ı izlerken normalde bir anda Kubrick'i de görüyorsun ya.. Çok severim biyografiyi bu yüzden. Her zaman güzel olmuyor tabii ama bu güzel. İzlensinov..

12.12.13
Oku..

Decostructing Harry (1997)


Bir yazar tıkanması hikayesi. Woody Allen yazıp yönetip oynuyor..

Harry, zaman zaman her yazarda görülebilecek bir depresyon sebebiyle karşı karşıyadır. Zaten eski karısı bi yandan üvey ablası bi yandan darlayıp durur, çünkü son kitabında karakterleri onların özellikleriyle donatmıştır ve bu hiç hoşlarına gitmemiştir, çnkü herkes kendilerinden bahsettiğini anlamıştır. Harry'nin, doğumunda ölen annesini bahane edip oğluna kötü davranan bi babası vardır. Haftada bir gördüğü velayeti eski karısında olan oğlu, bir de eski en yakın arkadaşına kaptırdığı sevgilisi vardır.. Anlayacağınız Harry tam bi bitiktir.


Sonra sağda solda bi aralar yazdığı karakterle karşılaşır. Ne bileyim, üç sene önce bi öyküsünde yazdığı karakter çıkar yolda karşısına, akıl verir.. "Şunu şöyle yapman lazım" falan der mesela, Harry de "Sen nerden biliyosun o durumu?" der. "Ben değil sen biliyosun, beni sen yarattın.." diye kendine itiraf edemediği ama hissettiği konuları konuşurlar.. Bir nevi iç ses olur karakterler Harry'ye. Bir de zamanında kovulduğu üniversitesi, şimdinin popüler yazarı Harry'ye ödül vermek ister.. Kimsesiz Harry'nin törende yalnız kalmamak için kendine yol arkadaşları bulmasıyla macera devam eder.


Harry'nin hikayesini izlerken bir yandan da karakterlerinin öykülerini izleriz. 98'de En İyi Senaryo Oscar'ına aday gösterilmiş ama kazanamamıştır Woody. Ama bu filmiyle gönülleri kazanmıştır. En sevilen filmlerinden olan Decostructing Harry (1997)'de küçük küçük rollerle çok kaliteli isimler yer alıyor: Judy Davis, Julia Louis-Dreyfus, Tobey Maguire, Billy Crystal, Robin Williams, Kirstie Alley, Mariel Hemingway, Demi Moore, Stanley Tucci, Bob Balaban, Elisabeth Shue ve asansördeki kız rolüyle ilerde patlayacak olan Jennifer Garner..


Filmin efsanesi, odağı kaybolan aktör hikayesi.. Yine Harry'nin yazdığı öykülerden biri bu, bi aktör var, çekimdeyken birden bulanıklaşıyor ve öyle kalıyor, ne yapsa çözülmüyor.. Robin Williams oynuyor bu rolü de, koskoca Robin Williams filmde ama net değil.. Bu rolü kabul etmeyecek adamlar vardır, kibirden. Seni seviyoduk Robin Williams.. (11 Ağustos 2014) Filme puanım 8..


Hiç bir filme şimdiye kadar 1 vermedim, çünkü ortada bir film varsa, emek vardır ve en az 2 alır benden. 4-5 verdiğim filmler sıkıcı filmlerdir. 6 fena değil, 7 iyidir. Puanı 7 ise bir filmin oturup izlenir; 6 alan filmin yoklukta gideri vardır yani. Eğer bir film 8 puan almışsa o film kesin izlenmelidir. 9 puan almış bir film muhteşem filmdir ve sizin bi şey yapmanıza gerek yoktur o film bir şekilde kendini izletir size. Şimdiye kadar hiçbir film 10 alamadı benden, çünkü ben henüz bir film çekmedim..

Evet, bu son cümlemden sonra hala yazıyı okumaya devam edenler için ödül gelsin: Oviedo, İspanya'da 2002'de dikilen heykelinin yanında çektirdiği fotoğraf..


31.05.12
Oku..

Julie & Julia (2009)


Paris'e taşındıklarında boş zamanlarını nasıl değerlendireceğini bilemeyen Julia, önce hiç dolu zamanı olmadığını fark edip sonra da aşçılık kursuna gitmeye başlıyor.
Bir tarafta da işten güçten sıkılmış, hayatını renklendirmek için Julia'nın yemek kitabındaki tarifleri denediği ve deneyimlerini yazdığı bir blog yazarı olan Julie var. Ve tabi ikisinin de anlayışlı, sabırlı ve sevimli kocaları var. Julia'yı Meryl Streep, Julie'yi Amy Adams ve Julia'nın kocasını Stanley Tucci oynarken, filmi Julie Powell'in kitabından uyarlayarak Nora Ephron filme çekmiş.


Kişisel yorumum ise gayet sevimli bir film olduğu yönünde. Sevimli yani.. Anladınız herhalde.

Amy Adams'ın güzelliğine zaten diyecek yok. Ve bir Tucci hayranı olarak bu filmi izleyebilirsiniz diyorum..


30.04.2012
Oku..