Ad Astra (2019)


Öncelikle isimle başlayalım, "Ad Astra Per Aspera" diye Latince bir deyim, "Yıldızlara Giden Zorlu Yol" manasında, bilim insanlarının sık sık kullanabileceği bir gaza getirme sözü aslında. Eğer bunun anlamını bu yazıyı okumadan önce biliyorduysanız, denk geldiyseniz bir yerlerde, filme başlamadan az çok hikayenin ana temasını çözüyorsunuz. "Hee demek ki uzayı tutkuyla arzulayan bir tipin hikayesi, hee," falan..


James Gray'in yönettiği ve Ethan Gross ile beraber yazdığı filmin başrolü Brad Pitt, mesleğine tutkuyla bağlı bir astronotu oynuyor. Aslında onun tutkusu, gerçekten insanlığa faydalı olabilecek bir keşif mi, yoksa sadece kötü bir çocukluk mu geçirmiş, onu anlamaya çalışıyoruz. Günümüzden bir süre ileride geçiyor hikaye, uzay yolculukları artık sıradan bir şey olmuş gibi duruyor, imkanı olan kayıt yaptırıp aya seyahet edebiliyor. Aydaki istasyonda bir Subway restoranı ve DHL şubesi bulmak mümkün. Baş karakterimiz Binbaşı Roy, gizli bir görev için toplantıya çağırılıyor. Diyorlar ki "Baban çok iyi bir astronottu, yıllar önce Mars'tan Neptün'e yaşam araştırmaya gitti. Geri dönemedi o görevden, biliyorsun!" Tabii ki biliyor, babası sonuçta. "Biz bir ihtimal hala hayatta olduğunu düşünüyoruz" falan filan, seni bu kurtarma operasyonuna göndereceğiz, var mısın?" Kim babasını kurtarma operasyonuna hayır der, madem yaşama ihtimali var, hadi gidiyor, Neptün'e!

İçine kapanık, sakin, soğuk hatta biraz da kıl bir tip olan Roy, bu yolculukta kendini tanıyacak. Yıllarca yokmuş gibi davrandığı eşi bir an olsun aklına gelir belki. Buradan bütün biz bencillere selam olsun!


Film kesinlikle kötü değil, hatta sıkıcı bile değil ama uzay filmlerinin ayrı bir kafası vardır, girmek istemeniz, bu tarz filmleri izlemek istemeniz gerekir. Kendi kendine akıp gitmez bu filmler, biraz gireceksin o dünyaya, Neptün falan diyor adam.. Interstellar (2014) çok eleştirildi zamanında, o ayarda bir film, tamam onun kadar etkilenmedim belki ama aynı kafalar.. Puan olarak 6/10 veriyorum, gayet de ilgilisine tavsiye edilecek bir film. Brad Pitt de çok başarılı bu arada...

01012020 (kod yazar gibi tarih yazıyoruz, ne günlere kaldık allaaam)
Oku..

Pride & Prejudice (2005)


İngiliz hanımefendi Jane Austen'ın 1813'te yazdığı filmle aynı isimli romanı, nedense Türkçe'ye aynı isimle çevrilmekte zorlanmış. İlk kez 1950'de Milli Eğitim tarafından Gurur ve Aşk olarak çevrilen roman, daha sonra 68'de Altın Kitaplar tarafından Aşk ve Gurur olarak basılmış.. Klasik kitap sonraları onlarca yayıncı tarafından çevrilmiş, büyük bir kısmı Aşk ve Gurur alışkanlığını bozmak istememiş. Günümüzde tabii Gurur ve Önyargı olarak basanlar oldu; onu da ilk İş Bankası Kültür Yayınları başlattı.. Can Yayınları okuyucunun kafasını karıştırmamak için eski usul devam etti ama bence düzeltmesi gerekirdi. Böyle bir anekdot var işte piyasada, meraklısına ulaşsın..


Onlarca dizisi, sinema ve tv filmi uyarlaması olan romanın, en popüler video formu Joe Wright yönetimindeki bu filmdir. Wright, roman uyarlamayı ve bu filmlerinde de Keira Knightly'yle çalışmayı seviyor belli ki: Atonement (2007) ve Anna Karenina (2012).. Bunlar dışında geçen seneki Darkest Hour (2017)'la tanınır kendisi..

Filmi ilk izlediğimde tek aklımda kalan Keira'nın çirkin gülüşüydü. Gerçekten, çok ayar olmuştum. Karakter Elizabeth Bennet de çok güleç bir kız sağ olsun, bol bol gülüyor Keira.. Beğenmedim ben bu filmi diyenin alnını karışlarım, çok sıcak, çok sempatik bir anlatış.. Şimdilerde hayatta kabul edemeyeceğimiz, hele biraz feminist biri yanınızdaysa muhabbetini bile açamayacağınız bir hikayeyi gayet masumane ele alıyor film. Unutmayalım, hikayenin yazarı bir hanımefendi ve yaşadığı yıllarda bırakın bir hanımın kitap yazması, okuması abes karşılanıyordu; rahat bir hayat sürmek için durumu iyi bir beye yanlamak en makul genç kız davranışıydı. Zaten bunun eleştirildiğini, bunun gözlere sokulduğunun bilincinde, sakin sakin izleyin.. Çünkü ben bu filmi izlerken, "Bu ne be, böyle mi yani kadınlar, bu kabul edilemez!" falan diyebilecekler tanıyorum..


Beş kız büyütmek ve onlara düzgün bir gelecek hazırlamak uğruna kafayı yemiş bir Mrs. Bennet var. Allahım, düşman başına.. Kızlar da az değil, annelerine çekmişler belli ki, hepsi evlilik peşinde.. Hele en fenaları dört numara (alt fotoğrafta ortadaki).. Neyse, haber geliyor, çok zengin bir genç bey, kasabaya giriş yapmış.. Bir curcuna kopuyor.. Bu soğuk ve zengin genç adam bütün kızların kendisiyle izdivaç arzusunda olduğunun bilincinde ve ortamı hiç samimi bulmuyor.. Kendisini soğuk bulan ve yüz vermeyen Elizabeth'e ilgi duyması kaçınılmaz ama.. O ona, o ona önyargılı davranıyorlar başta, sonra işler çözülüyor.. Bu da böyle bir aşk hikayesi..


Bu filmi popüler yapan biraz da gelecek vaat eden kadrosu imiş belli ki.. Zira o filmdeki küçük kızlar şu an Hollywood'un en çok kazanan aktrisleri oldular.. Sıkı durun kadroyu sayıyorum: Keira Knightley, Rosamund Pike, Talulah Riley, Jena Malone ve Carey Mulligan.. Bunlar sadece beş kız kardeş.. Kadronun kalanını şimdi sayıyorum: Donald Sutherland, Matthew Macfadyen, Claudie Blakley, Kelly Reilly ve Judi Dench.. Filmin dört tane de Oscar adaylığı var: En İyi Kadın Oyuncu Performansı, En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Film Müzikleri.. Ödül yok ama adaylıklar var işte.. Keira'nın bundan başka bir de The Imitation Game (2014)'le Oscar adaylığı var.. Kazanamadı ama adaylık işte..

03.07.2018
Oku..

The Italian Job (2003)


İtalya'da yaptıkları 35 milyonluk külçe altın hırsızlığıyla rahata eren ekip, kadeh kaldırmaya dağın başına gider. John Bridger, usta, planı yapmış, ekibi kurmuş bir kaçak mahkum; bu işten sonra tövbe edip güzel kızına iyi bir baba olmaya çalışacak. Ekipte Charlie var, Handsome Rob, Left Ear, Steve ve Lyle.. Hepsinin bir hayali var parayla ama Steve'in yok, o birazdan soyacağı arkadaşlarını düşünüyor. Steve'in oyununa gelen ekipte usta ölüyor öbürleri soğuk nehri boyluyor. Steve hepsini öldü sanıyor. İntikam: Soğuk İçiniz!


Ekip birkaç yıl sonra Steve'in izine rastlıyor. Kasa konusunda yetenekli Stella Bridger da babasının intikamını almak için ekipte yerini alıyor. Sonrası güzel bi aksiyon, planlamalı, koşturmalı, soygun filmi. Çok efsane bir hikaye değil fakat şu kadroya bir baksana sen: Mark Wahlberg, Charlize Theron, Jason Statham, Seth Green ve Donald Sutherland. Kötü adamımız Steve'i de Edward Norton oynuyor. Yıldızı bol bu filmin yönetmeni, daha sonra Law Abiding Citizen (2009)'i yapacak F. Gary Gray.. The Italian Job (2003), Peter Collinson'ın 69 yapımı aynı isimli filminden uyarlanmış, senaristi Troy Kennedy-Martin.. Tabii o halinde trafik ışıklarını kontrol edebilme lüksü yoktu muhtemelen ekibin..

Çocukken izlediğim ve aksiyonlu film dediklerinde aklıma ilk gelenlerden olmasıyla tarihime geçmiş bir filmdir. Şimdilerde izleyince bazı filmler büyüsünü kaybediyo gibi ama bunu mesela eskiden izlediğimde efsaneydi, muhteşem filmdi. Ya biz hiç teknik bilmediğimizden böyle geliyodu ya da bu kadar fazla film yoktu piyasada ve bunlar da dönemin en iyisiydi. Yani düşünüyorum da, o zemini muntazam patlatıp hop diye kasayı bi alt kata almalar, trafik ışıklarını kontrol edip şehri kilitleyip kendine yol açmalar.. Büyüleyici numaralar tabii..

Neyse, filme puanım 7'dir, izlemeyene tabii ki tavsiyedir..

310716
Oku..

The Hunger Games BoxSet


Suzanne Collins'in çoksatan roman üçlemesinden uyarlanan dörtleme film. İlk kim başlattı ya bu son hikayeyi iki parça yapmayı; tamamen ticari kaygı, başka bi şey değil. Harry Potter, Twilight falan hep yaptı.. Bu arada, dikkatinizi çekeyim popüler kültürün kilit taşı olan, bahsettiğim bu filmlerin ortak noktası hanım yazar orijini. J.K. Rowling, Stephenie Meyer ve Suzanne Collins; bu vesileyle beş gün gecikmeli olarak Kadınlar Günü'nü kutlamış olayım. Zaten öyle tam zamanında kutlamayı sevmiyom ben, duyarlı gibi görünmemek için, daha sonra içimden gelince kutlarım; özel günlere tavrım budur.. Hatta şimdi aklıma geldi, Divergent seirisi var, yine üçleme dörtlendi bak; ve yine hatun kişi, Veronica Roth yazmış..


Hunger Games, başka bir dünya yaratmış olduğu kabul edilen ama insansı sorunların yine var olduğu bir sistemi anlatıyor. Dünya dediğimiz aslında büyüklüğü hakkında bir fikir verilmeyen yaşam alanı, kolonilere ayrılmış, merkez Capitol'den askeri baskıyla yönetilen halk anlatılıyor. Capitol'de ekmek elden su gölden yaşayan sosyeteyi eğlendirmek ve kolonilere hükmetmek için her sene oyunlar düzenleniyor: Açlık Oyunları. 12 Bölge var işte, her bölgeden bi kız bi erkek oyuncu ya gönüllü oluyor, ya zorla alınıyor. Oyun alanına bırakılıyor ve bir kişinin hayatta kalması amaçlanan oyun başlıyor. Capitol de izleyip eğleniyor bununla.


The Hunger Games (2012) / yönetmen: Gary Ross
The Hunger Games: Catching Fire (2013) / yönetmen: Francis Lawrence

Esas kızımız Katniss, kurada çıkan kardeşinin yerine gönüllü oluyor. Katniss, erkek Fatma tabir edilen kızlardan, avcı, güzel ok atıyor falan.. Duygusal, kavga dövüşle hiç işi olmaz Peeta ile beraber bölgesini temsil edecek oyunlarda. Delikanlı kızımız oyunlar sırasında sisteme kafa tutmayı ihmal etmiyor. Mecbur kalmadıkça öldürmüyo kimseyi, en son Peeta'yla kalıyor, öldürmüyor, aşık oldum diye yalan söylüyor. Capitol'ün diktatörü Başkan Snow, sevimli görünmek için tamam diyor. Ama sinir oluyor Katniss'e. Sonraki sene oyunlardan normalde muaf olması gereken Katniss, yeni düzenlemeyle, şimdiye kadarki şampiyonların kapışacağı oyunda yine sahnede. Yok, ölmüyor yine, yetmezmiş gibi sistemi bozup, mavi ekran verdiriyor, kaçıyor, ayaklanma başlıyor.


The Hunger Games: Mockingjay Part 1 (2014) / yönetmen: Francis Lawrence
The Hunger Games: Mockingjay Part 2 (2015) / yönetmen: Francis Lawrence

İkiye bölünen final hikayesi de, bundan sonraki ayaklanma ve devrim sürecini anlatıyor. Şimdiye kadar gizli çalışan 13. Bölge ortaya çıkıyor, meğer devrim zaten planlanmış, Katniss itici güç oluyor ama. Ayaklanmaya destek bulmak için Katniss devrimin reklam yüzü oluyor. Baştan beri sembol edindiği Alaycı Kuş, devrimin de işareti oluyor.


Gary Ross'un açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan ilerleyen Francis Lawrence, şarkıcılara klip işiyle başlayıp, Constantine (2005) ve I Am Legend (2007)'ı yöneterek kariyerini şekillendirmiş. Film, Capitol'deki yaşam tarzıyla, kostüm ve makyajlarla hikayeyi gerçekten ayırır, yoksa kavga dövüş, diktatörya normalde olan şeyler yani, gerçi o kostümler falan da nerdeyse normal di mi bazen.. Şu alevli kostümleri de çözersek aşırı şekilli dolaşırız sokakta..


Devrim ve devrimcilik anlayışına, kendi fikir ve yorumlarıyla yaklaşan hikaye, gayet de izlenesi bi macera olup çıkıveriyor. İlk iki film gayet güzel bir tempodayken, son iki filmin tek film olmamasına üzüldüm. Ne de güzel olurmuş, çok sünmüş bu haliyle, başta bahsettiğim diğer seri filmler onu ayarlamışlardı en azından. Filmlere puanım sırayla, 7-7-5-4.. Kadrosu da hikayesi kadar ilginç ve çekici olan filmde: Jennifer Lawrence, Stanley Tucci, Elizabeth Banks, Woody Harrelson, Donald Sutherland, Willow Shields ve Thor'un kardeşi Liam Hemsworth.. Hadi bunları geçtim, Philip Seymour Hoffman (rahmetli), Julianne Moore; hele hele Jena Malone ve Natalie Dormer..

Ha, Dormer demişken, şunu da şöyle koyim de meraklısı arasın bulsun öncesini :)


130316

Bu da yazının video hali: Film Şeysi / Hunger Games..
Oku..