A Rainy Day in New York (2019)


Çok eğlendim, resmen özlemişim Woody Allen  filmi izlemeyi, hele bir de New York'ta geçeni, yağmur altında olanı..

Başrolde son dönemlerin en gözde isimlerinden Timothee Chalamet (okunuşu Şalame-) var. Geçtiğimiz sene, film daha vizyona girmeden Woody'nin üvey kızı eskiden tacize uğradığı iddialarıyla ilgili dava açmıştı ve konu sosyal medyada da epey konuşulmuştu. Bunun üzerine Timothee ile beraber filmdeki birkaç oyuncu bu filmden para kazanmayı reddederek tepkilerini göstermek istemiş ve filmden kazançlarını konuyla ilgili bazı kuruluşlara bağışlamışlardı. Tepkiyi haklı bulan var bulmayan var, Woody'y, suçlayan var iftira atılıyor diyen var.. Mahkeme neye nasıl karar verir bilemem ama Woody bu tepkilere papuç bırakmıyor ve her zaman olduğu gibi biz bir filmini izlerken o yeni bir filmin daha çekimlerini neredeyse bitirmiş oluyor. 85 yaşında biri için hala çok üretken ve ne yaptığını biliyor.


Filmde Timothee'ye Elle Fanning ve Selena Gomez eşlik ediyor. Liev Schreiber, Jude Law, Diego Luna gibi cool heriflerle beraber Annaleigh Ashford, Kelly Rohrbach ve Rebecca Hall ufak rollerle kadroya dahil olmuşlar.

Standart bir Woody Allen aksiyonu. Baş karakterimiz Gatsby, entelektüel, aşırı havalı ama bir o kadar da mütevazı bir çocuk. Şehir dışında bir üniversitede sevgilisi Ashleigh ile beraber okuyor. Ashleigh okul gazetesi için ünlü yönetmen Roland Pollard ile New York'ta bir röportaj yapmak için görev almış ve aslen New Yorklu olan Gatsby de çok sevdiği memleketinde sevgilisiyle romantik bir haftasonu geçirebileceği planlar yapıyor. Ama Ashleigh'nin bir saatlik röportajı saçma olaylar silsilesiyle uzadıkça uzuyor ve bambaşka yerlere gidiyor. Bu arada Gatsby de yağmurlu Manhattan sokaklarında planladığı romantik yürüyüşlerden çok uzak bir haftasonu geçiriyor.


Efsane film değil ama battaniye altında, elinde kahveyle çıtır çıtır izlenecek güzel bir film.

Ayrıca bu sene izlediğim pek çok filmden daha derli toplu bir hikaye anlatılıyor. Keşke Oscar'a falan aday gösterseler. Bu arada tabii ki tavsiye ederim.. 7...

15.12.19
Oku..

Spotlight (2015)


Spotlight, spot ışığı, sahne ışığı daha doğrusu odak ışığı anlamında, dikkat çekilen mevzuyu temsil ediyor; aynı zamanda gazeteci bir grubun adı. The Boston Globe gazetesi bünyesindeki bu araştırma grubu, çalışmalarıyla efsaneleşmiş.. Bi dalıyolar konuya, bi haberler yapıyolar, etkisi büyük oluyo, istifalar, iflaslar.. Öyle bi grup bu.. Bu arada gerçek bir hikayeye dayanan filmin senaryosu Josh Singer ve yönetmen Tom McCarthy tarafından yazılmış.. McCarthy'nin geçen sene yazıp yönettiği The Cobbler (2014)'ın senaryosu biraz zayıftı ama bu.. Efsane hikaye..

The Boston Globe'un müdürü emekli oluyor, yeni gelen müdür zaten iyi durumda olan gazeteyi daha da ileri götürmeyi amaçlıyor. Daha vurucu işler yapılsın istiyor. Geçen günlerde gazetede ufak bir yer bulan kilisede çocuk tacizi yazısını diyor mesela, neden üstüne gidip söz konusu pederle ilgilenmiyoruz.. Sonra bi bakıyolar ilk değil bu, ufak birkaç haber daha var başka pederler hakkında.. Ama tabii kilise bu tarz haberlerin yayılmasını çok sevmediği için dava dosyaları gizli.. Diyor ki "Spotlight'ı çağırın bana!..", müdür yardımcısı araya giriyor, "Spotlight'ın başarısının sebebi konuyu kendileri seçmeleridir..", soruyor müdür "Seçmek ister misiniz bu konuyu?" Hemen atlıyor Robby..


Robby yani Walter Robinson önderliğinde, Mike Rezendes, Sacha Pfeiffer ve Matt Carroll'dan oluşan dört kişilik bir grup.. Konuyla biraz ilgilenip, birkaç kaynak dinliyorlar, kesin olmayan bilgiler ışığında Boston'da tam 13 pederin geçmişte çocukları taciz ettiği ve davaların kilise inisiyatifinde çözüldüğü öğreniliyor.. Sonra bu iddiayı ispatlama araştırmaları başlıyor.. Araştırdıkça görülüyor ki bu dava çok eskilere dayanıyor ve bilen duyan herkes ilgisiz davranarak konunun üstünü kapatmış. Hatta Robby bile.. Zamanında haber yapılmış zaten, yirmi peder çocuk istismarıyla suçlanmış.. Gazeteye çıkmış ama çok küçük haber kimsenin ilgisini çekmemiş.. Araştırma devam ettikçe, bu durumda 87 peder olduğu ve Boston Başpiskoposluğu tarafından konunun örtbas edildiği öğreniliyor..


Kocaman haber yapılıyor ve büyük ilgi görüyor, sonra Spotlight'a telefon yağıyor, kiliseyle ilgili başka şikayetler, başka hikayeler.. Filmin sonunda kilisede çocuk tacizi vakalarının yoğunluk gösterdiği bölgelerin listesi var, inanamazsınız ya, o kadar büyük ki liste, arada Türkiye var mı diye arandım da yok.. Zaten Türkiye'de kaç tane kilise var?! İnsan bi an düşünüyor camileri de..

Olay 2001'de ortaya çıkıyor, tam haber yapılacak 11 Eylül olayı.. Terörizm çok meşgul ediyor medyayı, bekleniyor ve 2002'de bomba patlatılıyor..


Bir de güzel ekip kurulmuş ki film için: -Aklıma ilk gelen işleriyle- Birdman (2014)'den Michael Keaton, The Avengers (2012)'tan Mark Ruffalo, Midnight in Paris (2011)'ten Rachel McAdams ve hiç tanımadığım Brian d'Arcy James Spotlight grubunu oynuyor. Bir de yeni patron ve avukat var: X-Men Origins: Wolverine (2009)'den Liev Schreiber ve her yerden ama benim en sevdiğim işi The Terminal (2004)'dan Stanley Tucci.. Film Golden Globe'da En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo adayıydı, hiçbiri olmadı.. Puanım 8/10.. Baya iyi film..

130116
Oku..

Fading Gigolo (2013)


Epey zamandır bekliyodum, çünkü sinemadayken kaçırdım ben bu filmi.. E internete de bi türlü düşmek bilmedi. Sonunda izledim. John Turturro'nun yazıp yönettiği, Woody Allen'la beraber oynadığı film, bu kadar beklendiğine değdi mi?.. ('Deydi mi, değdi mi' diye bi iki saniye düşündüm önce, sonra 'değer' kökünden geldiğine ikna olarak 'değdi' yazmaya karar verdim..)

Bu arada sorumun cevabı da, evet, değdi.. Muhteşem, olağanüstü falan değil ama eğlenceli zaman geçirtiyor.. Yer yer Woody Allen tarzı hissedildi Turturro filmi olmasına rağmen. E abi taş olsan etkilenirsin bu adamdan, çok normal bence..


Bi kitapçı olan Murray (Woody Allen), çok para kazanamayan bir çiçekçi olan Fioravante'yle (John Turturro) çok eski arkadaşlar. Fakir değiller, orta direk işte. Murray, doktorundayken, durduk yerde bi konu açılıyo, kadın, jigolo arıyo.. Zengin kadın, "Kocamla beraber üçlü de yaparız belki ama önce ben bi denemek istiyorum," diyo, "var mı bildiğin biri?" diyo.. Bu da karı çok para verecek diye, "Var" diyo, Fioravante geliyo aklına. Söylüyo, "Hayatta olmaz" diyo eleman. "Olum, çok para" falan.. "Yok"..



Neyse bi deneyelime geliyo mevzu.. Aşırı seksi doktor hatunla sevişen Fioravante, hastası oluyo bu işin, Murray de.. Deli para kazanıyolar, piyasada isim yapıyolar. Murray'nin bi tanıdığı olan Yahudi bi dul abla, hayata küsmüş durumda.. Murray iyilik olsun diye Fioravante'yi ayarlıyo buna.. Ama abla Yahudi bir dul olduğu için, böyle şeyler yapmaması gerekir.. Yahudiler çok içinde mevzunun.. Hatta Yahudi Bölge Zabıtası Dovi de (Liev Schreiber) içinde her şeyin..


Virgil yani Fio, önce Dr. Parker'la (Sharon Stone), sonra onun arkadaşı Selima'yla (Sofia Vergara) sonra da daha pek çok kadınla harika zaman geçiriyor. Tabii en çok Avigal'le (Vanessa Paradis) takılmayı seviyor. Bi de en sonda Fransızca konuşan kafedeki güzel kadın var, Loan (Loan Chabanol). Kadınlar çok başarılı. Sharon çok seksi zaten; Sofia, adamı yakar yandırır, güzel değilse bile seksi esmer, gerçi eski sarışın yeni esmer; Vanessa bazen çok güzel bazen değil, ama tatlış, sonuçta dişleriyle az dalga geçmedik; Loan, tam bir 'olmuş'.. Loan, tam bir bonus ya, seyirciye güzellik..


Woody, kendi filmi olmasa bile çok konuşuyo, 'kendi filmindeymiş gibi' diye rahat ettirmeye çalışıyolardır belki.. "Hep kendini oynuyo, hiç rol yapamıyo, böyle oyuncu mu olur" falan deniyodu hakkında. Adam kendi gibi oynayabileceği karakterler yazıp, gelen tekliflerde de bu tarz tipleri kabul ediyosa, bu bir tarzdır, kötü değil iyidir bile.. Keşke herkes bunu yapsa da kötü oyunculuk olmasa.. John Turturro da tam tersi, yazar-yönetirliğinden çok oyunculuğuyla ön planda olan bir adam. Ama yönetimde de gayet iyi iş çıkardığını söylemek gerek..

7 verdim 10 üzerinden.. Bu aynı zamanda yazılısinema puanıdır.. imdb puanı ise 6,3'tür..

06.08.14
Oku..