Contagion (2011)


Dean Koontz'un The Eyes of Darkness romanı malumunuz üzere bu sıralar epeyce popüler. Konudan hiç haberi olmayanlar için: 81'de yayımlanan bu korku-gerilim romanında, Çin'de bir laboratuvarda biyolojik silah olarak üretilen bir virüsün kaza sonucu Çin'in elinde patlamasıyla dünyayı ele geçiren Wuhan-400'den bahsediliyor. Bu virüsün dünyaya yayıldığı zaman da 2020 civarı olarak belirtiliyor. Buradan yola çıkarak bunun planlı bir komplo olduğunu düşünenler var. Öte yandan bu kitaptan olduğu iddia edilen sayfaların aslında başka başka kitapların sayfaları olduğu konusunda uyarılar da gecikmedi. 2020'yi işaret eden sayfanın aslında konudan alakasız bir başka romana ait olduğuna dikkat çekenler oldu. Yani aslında The Eyes of Darkness'ta sadece Çin'de ortaya çıkan bir virüs konusu geçiyor ki; bazıları da kitabın ilk baskılarında olayın Çin'de dahi geçmediğini öne sürüyor. Kesinlikle okumayan, dedikodularla yetinen insanlar olarak tüm bildiklerimiz bunlar!


Dünyayı saran virüsler, salgın hastalıklar hakkında tek eser elbette The Eyes of Darkness değildi. Muhtemelen Marion Cotillard vesilesiyle bulup, Ağustos 2012'de izlediğim ve 'normal' olduğunu düşünerek 5/10 puan verdiğim Contagion (2011). Birisi twitter'da "Sakın izlemeyin, psikolojiniz bozulur!" uyarısıyla paylaşmış filmin posterini.. O an düşündüm, ne vardı ki ya o filmde diye, hatırlayamadım, mecbur açtım izledim tekrar.


Başka yerde aramaya gerek yok efendim, buyrun, Contagion (2011) günümüzü anlatıyor zaten bize, üstelik kaç sene önceden. Şu an yaşadığımız olaylar; virüs nedir, nasıl ortaya çıkar, nasıl yayılır da insanlık nasıl yok olmaya meyil alır... Gerçekten, bu kafayla izlendiğinde moral bozucu olabiliyor. İlk izlediğimde 5 verdiğim filmi bu gözle tekrar izleyip 8'e çıkarıyorum puanımı, çünkü artık etkileyici bir film oldu. Tıpkı günümüzde bazı kült filmlerin gösterildiği yıl ilgi görmemesi gibi. Şartlar değişiyor, sonuçlar elbette değişecek. Scott Z. Burns'ın senaryosunu yazdığı filmi Steven Soderbergh yönetiyor.

İşin ilginç tarafı mesele yine Asya'da patlıyor, yine yarasaların başının altından çıkıyor. Amerikalı bir iş kadını olan Beth, iş seyahatinden çok yorgun dönüyor. Ve biz, Beth, Japonya'dan New York'a gelene kadar kimlerle temasta olduğunu izliyoruz. 2 gün sonra belirtiler başlıyor. Çok kısa sürede çok etkili bir salgına dönüşüyor. MEV-1, tıpkı gerçeğimiz COVID-19 gibi mutasyona uğrayarak tedavisinin bulunmasını zorlaştırıyor.


Ayrıca filmde, insanların panik halinden faydalanıp yalan haberlerle zengin olmaya çalışanlar da unutulmamış. Blog yazarı Alan, takipçileriyle, hasta olduğunu ve bir ilaç deneyeceğini paylaşıyor. Ertesi gün, bakın çok sağlamım ilaç işe yaradı, diyor. Ve çok zengin oluyor. Korona için internette dolaşan yok sarımsak iyi geliyor, yok kolonya en büyük silah diyerek bazıları cebini dolduruyor. En son şey gördüm ya "evde kendi dezenfektanınızı yapın! şu deterjanla bilmem ne yağını karıştırıp.." falan diye.. Milletin başına bir şey gelecek sonunda.

Filmi tavsiye ederim aslında, çok güzel detaylar var ama çok evhamlı bir tipseniz daha filmi izlerken yutkunmakta zorlandığınızı hissedeceksiniz, ateşiniz çıkacak, psikolojik yansımalar.. Onun için kendine güvenen izlesin diyelim, konuyu kapatalım.. Ya da dur kapatmayalım ya, filmin sonu çok da umutsuz değil aslında, sürpriz bozmak istemem ama umarım biz de böyle bir şekil muvaffak oluruz. Fakat mutasyona uğrayıp durduğu söylenen bir MEV-1 için sonunda nasıl çözüm buldular biraz flu.. Korkutmak istemem ama öyle..


Kadroda, Matt Damon, Kate Winslett, Laurence Fishburne, Jude Law, Marion Cotillard, Gwyneth Paltrow gibi dev isimler yer alıyor. Onlarla oynama şerefine erişen isimler ise şöyle: Monique Gabriela Curnen, Grace Rex, Anna Jacoby-Heron ve Sanaa Lathan..

15 Mart 2020
Oku..

A Rainy Day in New York (2019)


Çok eğlendim, resmen özlemişim Woody Allen  filmi izlemeyi, hele bir de New York'ta geçeni, yağmur altında olanı..

Başrolde son dönemlerin en gözde isimlerinden Timothee Chalamet (okunuşu Şalame-) var. Geçtiğimiz sene, film daha vizyona girmeden Woody'nin üvey kızı eskiden tacize uğradığı iddialarıyla ilgili dava açmıştı ve konu sosyal medyada da epey konuşulmuştu. Bunun üzerine Timothee ile beraber filmdeki birkaç oyuncu bu filmden para kazanmayı reddederek tepkilerini göstermek istemiş ve filmden kazançlarını konuyla ilgili bazı kuruluşlara bağışlamışlardı. Tepkiyi haklı bulan var bulmayan var, Woody'y, suçlayan var iftira atılıyor diyen var.. Mahkeme neye nasıl karar verir bilemem ama Woody bu tepkilere papuç bırakmıyor ve her zaman olduğu gibi biz bir filmini izlerken o yeni bir filmin daha çekimlerini neredeyse bitirmiş oluyor. 85 yaşında biri için hala çok üretken ve ne yaptığını biliyor.


Filmde Timothee'ye Elle Fanning ve Selena Gomez eşlik ediyor. Liev Schreiber, Jude Law, Diego Luna gibi cool heriflerle beraber Annaleigh Ashford, Kelly Rohrbach ve Rebecca Hall ufak rollerle kadroya dahil olmuşlar.

Standart bir Woody Allen aksiyonu. Baş karakterimiz Gatsby, entelektüel, aşırı havalı ama bir o kadar da mütevazı bir çocuk. Şehir dışında bir üniversitede sevgilisi Ashleigh ile beraber okuyor. Ashleigh okul gazetesi için ünlü yönetmen Roland Pollard ile New York'ta bir röportaj yapmak için görev almış ve aslen New Yorklu olan Gatsby de çok sevdiği memleketinde sevgilisiyle romantik bir haftasonu geçirebileceği planlar yapıyor. Ama Ashleigh'nin bir saatlik röportajı saçma olaylar silsilesiyle uzadıkça uzuyor ve bambaşka yerlere gidiyor. Bu arada Gatsby de yağmurlu Manhattan sokaklarında planladığı romantik yürüyüşlerden çok uzak bir haftasonu geçiriyor.


Efsane film değil ama battaniye altında, elinde kahveyle çıtır çıtır izlenecek güzel bir film.

Ayrıca bu sene izlediğim pek çok filmden daha derli toplu bir hikaye anlatılıyor. Keşke Oscar'a falan aday gösterseler. Bu arada tabii ki tavsiye ederim.. 7...

15.12.19
Oku..

Captain Marvel (2019)


Büyük bir talihsizlik eseri Avengers: Endgame (2019)'den sonra izlediğim ve birkaç küçük laubalilik dışında pek beğendiğim bir film oldu. Yönetmenliğini Anna Boden & Ryan Fleck ikilisinin yaptığı film, Stan Lee'ye adanmış. Biliyorsunuz Marvel'in köklü yaratıcılarındandı Lee, geçtiğimiz aylarda kaybettik. O yaştan sonra yeni bir şey üreteceğinden değil, saygıdan, sevgiden üzülüyor insan.. Şimdiye kadar imza attığı, hayata geçmesine vesile olduğu onlarca macera için "Thank you!". Hepimiz Marvel'in askerleriyiz!..


Şimdiye kadar izlediğimiz Avengers filmlerinin öncesi tadında bir film. Nick Fury'nin gençliği zamanı, düşün, o kadar öncesi. Uzayda, Kree denen ırkın güç sahibi olma ve Skrull ırkını yok etme isteği merkezinde ilerliyor hikaye. Dr. Lawson'ın ışık hızı motoru gibi bir alet icat ederek evrendeki bütün savaşları yok etme hayali, Kree ekibinin ilgisini çekiyor ve o aleti elde etmek istiyorlar.
Şimdiye kadarki Avengers filmlerinde kovalamaç konusu olan teserakt isimli güç taşı, bu filmde de önemini koruyor; ışık hızı motoruna kaynak olarak kullanılmış. Ama daha önemlisi ışık hızı motoru tam Kreeler tarafından ele geçirilecekken onu yok etme şerefine erişen Hava Kuvvetleri pilotumuz Carol, motoru patlatınca ortaya çıkan gücü yanlışlıkla bünyesinde hapsediyor ve süper güçleri olan bir kahramana dönüşüyor: Captain Marvel'e...
Skrulllar, Kreelerin zulmünden kurtulmak için, Kreeler ise evren hakimiyeti için o enerjiyi istiyorlar. Captain Marvel, yaşadığı yalan dolan hayattan sıyrılarak gerçek kahramanlık kariyerine başlıyor.


Yazının bu bölümü Carol'ın yalan dolan hayatından bahsedecek yani sürpriz bozabilir izlemeyen varsa.. Dikkat!..

Carol yanlışlıkla ışık hızı motorunun gücünü emip süper güçlere sahip olduğu zaman küçük bir baygınlık geçiriyor. Bu sırada Kree komutanı Yon-Rogg bu baygın kızı kaçırıp hafızasını siliyor ve kendi silahı haline getirmeye çalışıyor. Kree askeriyken adı Vers olan Carol, rüyalarında gördüğü hatıralarına anlam veremiyor. Bir gün Skrull avına çıktıkları bir operasyon Dünya gezegenine taşıyor ve Nick Fury ile tanışıyorlar. Dünya'ya gelince eski hayatını kavraması kolaylaşıyor ve hem kendini hem Skrullları hem de Kreeleri ne kadar yanlış bildiği ortaya çıkıyor.


Zaten filmin sonunda Fury'ye ihtiyacın olduğunda beni çağır diyerek bir çağrı cihazı veriyor. Nitekim ihtiyaç da oluyor zamanı geldiğinde.. Bunu da After Credit Scene şeklinde izliyoruz. (Bruce, Natasha, Steve ve gereksiz James'le bir sahne) Tam Avengers ekibinin yardıma ihtiyacı olduğu sırada Fury'nin çağrı cihazi kapanıyor. Neden bilmiyorum ama Captain Marvel böylece ekibe dahil oluyor; Thanos'un hükmünü ortadan kaldırmaya çalışırlarken takıma yardım ediyor.


Bence gayet eğlenceli, tatmin edici, hele de serinin takipçisi biri için bulunmaz nimet bir iş.

Captain Marvel rolünde Brie Larson'a eşlikçi olarak, her zamanki rolleriyle Samuel L. Jackson ve Clark Gregg'i izliyoruz. Bu filmde karşımıza çıkan diğer isimler ise, Jude Law, Annette Bening, Djimon Hounsou, Lashana Linch ve Gemma Chan...

Posterdeki kedi detayı çok tatlı vefakat filmdeki çok abartılı..

03.06.2019
Oku..

King Arthur: Legend of the Sword (2017)


Londra'da bir genelevde, herhangi bir orospunun herhangi bir çocuğu olarak büyüyen Arthur'un, babasından kalan krallığa çökme hikayesi. Efsane bellidir, kayada saplı duran kılıç Excalibur'u, ancak ona layık olan bir ruh yerinden oynatabilir.

Zamanında Kral Uther, dişli bir rakiple savaşmış ve tabii ki kazanmıştır. Kral olmak isteyen kardeş Vortigern ise büyücülerin gazıyla Kral abisini satışa getirmiş ve düşmana koz vermiştir. Bir kuytuda hazırlıksız yakalanan Kral Uther, karısına oğlu Arthur'la kaçma zamanı yaratmış ve kılıcını da düşmana vermektense kendi sırtında muhafaza etmiştir.

Şimdi başa dönelim, "kayada saplı duran kılıç Excalibur'u, ancak ona layık olan bir ruh..." Kayada saplı duran.. Sırtında kılıçla taşlaşmaya başlayan Uther sahnesi, beni epey heyecanlandırdı.


Filmi sinemada izliycez, arkadaşımı beklerken yanaştım bilet almaya, Cinemaximum'un ne kadar pahalı olduğunu unutmuşum. 3D film kişi başı 21 lira imiş, DBox seçeneği olan salonda 5 lira farkla benzersiz bir sinema deneyimi önerdi tatlı gişe kızı.. Önce gerek yok dedim ama DBox'ı da merak ettim, dedim ki, "Film başladığında eğer o DBox koltuklar boşsa geçebilir miyim?", "Geçersiniz ama bilet alırsanız aktif oluyo o koltuklar" dedi. "O zaman benim içimde kalır kesin, sen DBox ver en iyisi" dedim. Titreşim mitreşim, hani en kötü masajı bedavaya getiririz dedim anladın mı.. Film sonunda arkadaşım dedi ki, "Masaj değil de daha çok uzun yol gibi, yordu baya" dedi.. Çok haklıydı.. Hafif sağ sollar ve tatlı ileri geriler güzel ama yerli yersiz titreşim insanı yoruyor.. Başka bir arkadaşımla bunu paylaştığımda "Ben de 7D denemiştim, baya ön koltuktan koku falan sıkıyolardı" dedi.. Varmak istediğim nokta şu, bu sinema değil, bunlar sinemaya dahil şeyler değil, tamam deneyelim ama lütfen sürekli olmasın bu tarz hevesler. 3D mesela, bir hevestir geçer dedim, yok, zorla 3D izletiyolar abi insana filmi, bu-sinema-değil.. 2D'ye sahip çıkalım, bu yaptığım da valla -Chaplin gibi- sessiz filmi savunmakla aynı şey değil.. Bak şuna varım, 5 lira farkla salon sıcaklığı 25 °C'ye sabitlensin ister misiniz? Kesinlikle!!


Filmde Uther'i Eric Bana, Arthur'u Charlie Hunnam ve Vortigern'i Jude Law oynuyor. Kadroda dikkat çeken diğer isimler: Astrid Berges-Frisbey, Djimon Hounsou, Annabelle Wallis, Poppy Delevingne, Millie Brady ve David Beckham.. Yönetmen, Guy Ritchie.. Bu arada Eric Bana tam bir kral değil mi ya, filmde çok az görünüyor ama olay o bence.. Beckham da şov amaçlı görünüp bir cümle konuşuyor..

İngiliz Sinemasının medarı iftiharı Ritchie'nin kesinlikle en iyi filmi değil, onu bi geçelim.. Hikayeye kendi tarzında dokunuşlar yapması güzel olmuş ama bu filmi önemli bi yere getirmemiş, sadece seyir zevki katıyor.. Kendi başına zaten güzel olan Kral Arthur hikayesi, Ritchie'nin kurgu masasından geçince bambaşka bir hale gelmiş.. Son zamanlarda Marvel işleriyle piyasada sıkça görür olduğumuz -salaş ve mizah yönü kuvvetli- güçlü karakterler Guy Ritchie'nin de sevdiği tipler diyebiliriz.. Sherlock Holmes çekmeye başladığından beri kendi orijinal karakterlerine hasret kalsak da, -işte Sherlock gibi, Arthur gibi, hatta yakında izleyeceğimiz Aladdin gibi- tipler bulup kendi sevdiği karakterlere dönüştürüyor.. Bana sorarsan bunların hiçbiri bir Rocknrolla (2008) etkisi yaratamıyor ama yine de baya iyiler..

İki saatlik filmin imdb.com puanı 7,3. Benimkisiiiii.. yürüyen uçak, beş beş, 5/10..

28.05.2017
Oku..

Sherlock Holmes BoxSet


Yazarını aşan karakter derler Sherlock için... 1887'de başlayan macerayı 1893'te Sherlock'u öldürerek bitirmek ister Sir Arthur Conan Doyle, bu zamana kadar dergilerde yazdığı hikayeler beş kitap olmuştur. Ama hayranlarının tepkisi ve yeni yazdığı romanların sevilmemesi sonucunda 1904 senesinde altıncı kitap The Return of Sherlock Holmes yayınlanır. İskoç yazar, 1930 Temmuz'unda kalp krizinden ölene kadar Londralı karakteri sayesinde rahat bir hayat sürmüştür. Polisiye edebiyatın kilittaşlarından olmayı başaran Holmes'un maceralarının filme alınması da 1911 senesinde bir Danimarka yapımıyla başlar: Den Sorte Haand (1911). Tabii bunu bulan izleyen var mıdır bilemiyorum, muhtemelen yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgi. O dönemlere ait filmler var tabii piyasada ama bu özel bir parça nihayetinde, sahibi iyi saklıyordur. Saklayıp n'apacaksa..


Sonra tabii bu dokuz kitapta toplanan onlarca hikaye bir bir sinemaya, tiyatroya ilerde de televizyona hatta bilgisayar oyunlarına uyarlandı. Sinemada 1921-23 arasında Eille Norwood oynuyordu Sherlock'u -yirmi civarı kısa, renksiz, sessiz film-, 40'larda Basil Rathbone, 1954-55 sezonunda televizyonda Ronald Howard can verdi karaktere; 80'lerde Jeremy Brett ve aralarda daha pek çok isim meşhur dedektifi oynadı. Yakın tarihe gelince de televizyonda Benedict Cumberbatch, sinemada Robert Downey Jr. olarak çıkıyor karşımıza. Yok, onlar Sherlock olarak çıkıyor karşımıza.


Baker Street 221B adresinde ikamet eden Sherlock, arkadaşı Dr. John Watson'la beraber çalışıyor. İlk bakışta Dr. Watson asistan gibi dursa da bu tamamen Sherlock'un yarattığı bir göz yanılması. Aslında kankiler. Hatta Sherlock arada, John'suz çalışamayacağını itiraf edebiliyor. Genel olarak kibirli, patavatsız, çıldırmış bir izlenimi olan Sherlock aslında tam da 'tanısanız çok seversiniz' tarzı biri. Maceralarda olmazsa olmaz karakterler: Ev sahibesi Mrs. Hudson, polis dedektif Lestrade, Sherlock'a aşık Molly Hooper, abisi Mycroft Holmes ve baş düşmanı Moriarty. Bir de, -teknik olarak aseksüel sayılabilecek Sherlock'un- etkilendiği tek kadın Irene Adler.


Türk dizilerini aratmayan uzunluktaki Sherlock (2010- ), şimdiye kadar on bölüm yayınlandı, önümüzdeki ay üç bölüm daha gelecek. Modern zamana uyarlanan ve yaratıcılığını Mark Gatiss ve Steven Moffat'ın yaptığı film boyutundaki bu dizide ana kadro şu şekil: Benedict Cumberbacht, -Hobbit Bilbo- Martin Freeman, Rupert Graves, Mark Gatiss -evet yine-, Louise Brealey, Andrew Scott, Amanda Abbington ve Lara Pulver...
Gayet güzel işler yapılmış, ben bu on bölümü dört beş günde falan izledim, biraz sıkıştırılmış program yaptım ama size tavsiyem yayarak izlemeniz. Çünkü her biri bambaşka mevzular, ortalık karışmasın. Sezon finallerinin sonuna da büyük sürpriz koymalarına sinir oldum ayrıca, bu sonraki bölümü hemen başlattıran bi etken... Ayrıca dizideki eşcinsellik vurguları da insanı biraz geriyor. Sürekli gey sanılmalarına "Ben gey değilim" diye bazen büyük tepki veriyor Dr. Watson, gökkuşağı eyleme kalkacak diye geriliyor insan.


Sherlock Holmes (2009) ve Sherlock Holmes: A Game of Shadows (2011) Guy Ritchie yönetiminde çekilen leziz filmler. Robert Downey Jr., Jude Law ve Rachel McAdams başrolleriyle yola çıkan sinema serisinin, uzun zamandır bir üçüncü filme hazırlandığı söyleniyor. Ama hala ortada kesin bir haber yok. Eddie Marsan ve Kelly Reilly ile şenlenen kadroya karanlık taraf olarak ilk filmde Mark Strong; ikinci filmde ise Noomi Rapace ve Jared Harris katıldı.

Filmleri tabii önce zamanında sonra zaman içinde tekrar izledim; ilk film çok güzelken ikinci filmde aynı zevki alamadım hiç, bu kötü olduğu anlamına gelmez, ikisi de gayet güzel ama ilki çok güzel. RDJr ve Jude Law'ın uyumu bi kere görülmeye değer hiç izlemeyen varsa. Rachel McAdams zaten kaçırılmayacak güzellik ve yetenek. Karakter zaten tam Guy Ritchie'nin kurgulamak istediği tipten, valla güzel işler bunlar.

Bu arada varsa meraklısı diye notumu düşeyim. The Strand Magazine'de ilk yayınlanan Sherlock Holmes sayısının çeviri yapılmıştı üç ay önce falan.. Darüttıba diye bir yayınevi; bu girişimi coşkuyla karşıladık, umalım da diğer sayılar da bu orijinal tasarımla Türkçe'ye kazandırılsın. Şu kapağın güzelliğine bakar mısın?! 12 lira gibi çok makul bir fiyatla satışta şu an bu dergi, kaçırmayın bence..

26.11.16
Oku..

Mr. Ripley BoxSet


Mr. Ripley, Patricia Highsmith'in yazdığı beş romanının baş kahramanıdır. Seri bir roman değildir, birbirinden ayrı mevzular işlenir, hatta her romanda Mr. Ripley'nin kişiliği de değişir. Çünkü anlatılan hikayeler, Mr. Ripley'nin hayatının belli dönemlerini anlatmaktadır. Romanların tek ortak özelliği, sürekli Ripley'yi cinayet işlemeye iten olaylar gelişmesidir. (Okumuşum gibi yazdım di mi..) Sonrası polisiye gerilim.. Şimdi birazcık geriye gidelim sonra yavaş yavaş gelicez..

Patricia, ilk romanı Strangers on a Train'i yazdığının ertesi yılı, Hitchcock filmini yaptı bu romanın. E bi andan meşhur oldu tabii.. Sonra ikinci romanı olarak The Price of Salt'u yazdı, ki onu da Carol (2015) diye daha yeni film yaptılar hani.. Ve 1955 senesinde The Talented Mr. Ripley yayımlandı.. Sık sık Avrupa seyahati yapan yazar, eserlerinde Avrupa sokaklarını, Avrupa yaşayışını çok işledi.. Mr. Ripley'li bu ilk romanı da İtalya'ya gelen Amerikalı gençlerin hikayesiydi.. Fransız yönetmen Clement, Plein Soleil (1960)'i bu romandan uyarladı, Alain Delon başroldeydi..
Bu filmden bir sene sonra yazdığı romanı da önceki sene The Two Faces of January (2014) olarak aynı isimle film yapıldı.. Takip eden yıllarda pek çok farklı roman da yazan Highsmith, 1970'te Ripley Under Ground'u yayımlattı.. İlk kez on beş sene önce yazdığı karakterinin, yaklaşık on beş sene sonraki halini yazmıştı.. Bundan dört sene sonra da Ripley's Game'i yazdı.. 1980'de de The Boy Who Followed Ripley'yi yazdı.. Son Mr. Ripley romanı Ripley Under Water da 1991'de yayımlandı.. 95'te de öldü zaten.. Beş Ripley romanının üçü sinemaya uyarlandı.. Böyle de sinemaya bol katkılı bir edebiyatçıydı kendisi..


Şimdi Ripley filmlerine geçelim.. Plein Soleil (1960)'i dedim zaten, yine Avrupa'dan bir uyarlama geliyor, Der Americanische Freund (1977)'ta, Ripley's Game işleniyor.. Sonra Mr. Ripley filmlerinin en meşhuru, İngiliz yönetmen Anthony Minghella idaresindeki The Talented Mr. Ripley (1999); En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Sanat, Kostüm ve Müzik dallarında Oscar'a aday olmuş bir film. Başrolde Matt Damon; yardımcı rollerde, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Philip Seymour Hoffman ve Cate Blanchett.. Kadroya bak hele..

Hikaye ise şöyle: Tom, çok iyi piyano çalarak başkasının yerine sahneye çıkar, parasını alır, sonra asıl işi garsonluğa döner.. Yetenekli çocuktur, insanları taklit etmek gibi basit yetenekler.. Sonra o verdiği konser sırasında tanıştığı zengin bi adam, İtalya'ya kaçıp gönül eğlendiren oğlunu bulup getirmesini ister, iyi para verecektir. Böylece İtalya'ya gelir ve Dickie ile tanışır. Sevgilisi Marge ve arkadaşı Freddie ile de. Baya samimi olurlar, çok zaman geçirirler. Ama an gelir anlaşamazlar, kapışırlarken Tom, Dickie'yi öldürür, kazayla. Sonra o durumdan kurtulmak için milyon yalan ve düzen kurar. Şüphelenip konuyu deşmeye çalışan herkesi öldürürken bulur kendini.. Baya incelikli bir psikolojik gerilim olan film, sonlara doğru polisiyeye döner..


Sonraki film Ripley's Game (2002), paraya ihtiyacı olan öğrenci Tom'la alakası olmayan, para babası sanat simsarı orta yaş üstü Tom'un hikayesini anlatır. Bir zamanlar Almanya'da beraber dümen çevirdiği sevimsiz arkadaşı Reeves'in, İtalya'da tekrar hayatına girmesiyle başlar hikaye.. Reeves der ki, "Bir adam öldürmemiz gerek, iyi para verecekler." Tom der ki, "Ben öldürmem, ama öldürecek birini tanıyorum." Yakın zamanda gıcık olduğu birine paslar işi. Adam lösemidir, yakında ölecektir ve paraya ihtiyacı vardır; en önemlisi de bi ara sanat zevkine laf etmiştir. Ama iş döner dolaşır Tom'u içine çeker ve yine cinayetler işlemeye başlar Tom.

Bu filmin kadrosu ise: John Malkovich, Ray Winstone, Dougray Scott, Lena Headey ve tatlılıktan ölecek İtalyan Chiara Caselli.. Filmin yönetmeni ise İtalyan Sineması'nın önemli yönetmenlerinden Liliana Cavani.. Bu film, ilk filmden daha eski duruyor diye düşündüm izlerken.. Galiba bunun sebebi ilk filmin dijital makineyle, bunun makaralı makineyle çekilmiş olması.. Şov yapılmış biraz, teknik olarak tam karar veremedim sevip sevmediğime ama Malkovich ustalık konuşturmuş, psikolojik gerilimse psikolojik gerilim.. Çok sevdiğim bir terim değil bu ama özellikle bu film için en uygun sınıflama bu..


Ve Mr. Ripley'nin sinemaya uyarlanan son macerası, Roger Spottiswoode yönetimindeki Ripley Under Ground (2005). En sevdiğim filmi bu diyebilirim galiba, çünkü en düz filmi bu.. Yani diğer filmlerde yaşadığım, filmin sonunda, 'meğer her şeyi Ripley planlamış' diyeceğim bi sahne beklemek ve bulamamak durumu bu filmde olur gibi oldu.. O şeyi görmeye kitlemişim kendimi, görmek istiyorum yani.. Serinin en önemli özelliği galiba bu, kontrol dışı gelişen şeyler var sürekli.. Bu son filmde, Ripley'yi Barry Pepper oynuyor; yardımcı oyuncular da: Alan Cumming, Claire Forlani, Ian Hart, aşırı güzel Jacinda Barrett ve Tom Wilkinson..

Ripley'nin ikinci romanından uyarlama bu, yani otuzlu yaşlarda Tom.. İngiltere'de bir Amerikalı.. Bir grup arkadaşlar, en meşhurları ressam Derwatt, tam da sergi zamanı, çok para kazanılacak bi zaman kaza geçirip ölüyor. Arkadaşları olarak Derwatt'ın cesedini saklayıp, resimleri Bernard'a yaptırıyorlar, parayı kırışıyorlar.. Ama bi sanatsever resimlerin sahte olduğunu anlıyor ve olayı çözmeye çalışıyor. Tabii ki onu ortadan kaldırmak da Tom'a kalıyor.. Yalnız bu macerada bi gizli yardımcısı oluyor, söylemem onu, sürpriz olsun, izleyen bilsin..

Filmleri sırasıyla şöyle puanladım, 6-5-7.. Ciddi ciddi son film en severek izlediğim film oldu, izlemesi kolay çünkü.. Filme henüz çekilmeyen Ripley Under Water'ı da romanken mi okusam.. Bari onu mu yapsam acaba..

200416
Oku..

The Grand Budapest Hotel (2014)


Kendine has mizah ve kadraj anlayışıyla çoğu filminin hastası olduğum üç beş sinemacıdan biri olan Wes Anderson'ın son filmi.
Geçende bi reklam filminde gördüm, Visa reklamıydı, böyle vincin tepesinde kamera başında film çekerken, her türlü ihtiyacında Visa kullandığını anlatıyodu. Reklamda, setlerinde, kamera arkası da önü kadar düzenli imajı çizilmişti, en çok o ve vinç dikkatimi çekti. Hakikaten de her filminde o vinç etkisi bariz görülüyor, her şeyin simetrik ve düzenli olması onun tarzı olmuş artık. Bu filmde de baya her plan fotoğraf gibi özenli.


Stefan Zweig'in romanından esinlenme olan film, sessiz sakin, eskiden çok moda olup şimdilerde biraz unutulmuş bir otelde geçiyor. Hayat bu, her şeyin modası geçer. Otelin sahibi olan Mustafa Bey, yazar efendiye nasıl belboyluktan yetiştiğinin hareretli hikayesini anlatıyor. Yazar diyor ki filmin başında, "Acayip hikayeler uydurduğumu sanıyor çoğunluk, ama aslında," diyor "hepsi gerçek, size şimdi bana anlatılan bi hikayeyi olduğu gibi anlatacağıım."


Wes Anderson'ın kurduğu kadrolarda görmeye alışık olduğumuz Jason Schwartzman, Bill Murray, Adrien Brody, Owen Wilson gibi isimlerin yanı sıra Willem Dafoe, Lea Seydoux, Edward Norton, Jude Law kadroya isimlerini yazdırmışlar. Başrollerde ise Ralph Fiennes, Toni Revolori ve Saoirse Ronan yer alıyor. Fiennes'i film boyunca nerde izlediğimi düşündüm durdum, kafamın bi kenarı bununla meşgulken bile epey zevk aldım filmden. Sonra hatırladım, adam Voldemort, Harry Potter'ın düşmanı. Yine iyi çağrıştırmış yani. Nasıl benzettim lan ben onu..


Film, imdb.com'ın en iyi 250 film listesinede. O listenin nasıl hazırlandığını da demin öğrendim, siz de isterseniz listenin altında formülü varmış.. Listede izlediğim filmlerden 5-6 puan verdiğim de varmış, yani hepsi iyi olacak diye bi şey yok..


Hani bazen klasik edebiyat eserlerini okuması zor geliyor ya, dili ağır, aşırı duygu yükü ve -haliyle- eski zamanlar.. Hani okumak istemiyoruz bazen.. Okuyamadığımızı da bu tarz yönetmenlerden çıkmış filmlerle takip edelim ya..


Film, en iyi film, yönetmen, senaryo, görüntü, kurgu, yapım, kostüm, makyaj ve film müzikleri olmak üzere 9 dalda Oscar almak için yarışacak.. 3. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim başlığında diğer adaylıkları görebilirsiniz.. Film müziklerini yapan Alexandra Desplat aynı kategoride bir de The Imitation Game (2014) filmiyle aday oldu, ilginç oldu. 5 adaydan 2'si aynı adam zaten.. Sistem oynamış adam, biri olmasa öbürü olur..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

10.06.14 güncellendi 21.01.15
Oku..

Dom Hemingway (2013)


Filmi ilk gördüğümde Hemingway isminin ne kadar yaygın kullanıldığını unutup "Acaba mı?" diye konunun, ilk akla gelen isim Ernest Hemingway ile ilgili olabileceğini bi süre aklımdan geçirdim. Bu arada ben ne açıklama okurum, ne fragman seyrederim kolay kolay, sürpriz olsun isterim her şeyi.. Yani normalde şu an sizin yaptığınızı pek yapmam.. Kendimi de böyle baltalarım..


Dom Hemingway (Jude Law) hapiste.. Bulmuş bi eleman sakso çektiriyor.. Nasıl ego.. Skim de skim, yrram da yrram.. Çok seviyor organını, övüp duruyor.. Daha filmin başında olan oluyor..

Çıkıyor hapisten, 12 sene yatmış.. Çelik kasa hırsızıymış, Mr. Fontaine (Demian Bichir) diye bi adama çalışırken girmiş içeri.. Adam vefalı, çıkınca gel payını veriyim diyor.. Payı da dünya para.. Adamın sarayında yemek yeniyor, kafalar coşturuluyor. Fontaine'in hatunu Paolina (Madalina Ghenea) ve Dom'un çakacağı Melody (Kerry Condon) ile burda tanışılıyor..


Kaza oluyor. Hikaye tersine dönüyor.. Dom yine çulsuza bağlıyor.. Yapacak bi şey de yok, kızı Evelyn'in (Emilia Clarke) yanına gidiyor. Sen yıllarca umursama, sonra git kızın yanına, yemezler, yemiyolar.. Onun hikayesi..

Yazan yöneten, aslen televizyona çalışan -yani 'para orda' diyen ama orda da tutunamayan- ama sinemayı da boşlamayan Richard Shepard.. Jude Law'a da iyi olmuş, hiç böyle bi kararkterle izlememiştim mesela.. İyi olmuş, çeşit olmuş..


Filmin sürprizi, hiç beklemiyoken bi anda ortaya çıkan Emilia Clarke..
Baya kızıl-kahve saçlar falan.. Game of Thrones'taki halinden daha tatlı bence.. Ama öteki de ejderha anası falan..

28.04.2014
Oku..

Anna Karenina (2012)


Edebiyat avcısı sinemacılardan olan Wright, Jane Austen'ın Pride & Prejudice (2005)'ı ve Ian McEwan'ın Atonement (2007)'ından sonra Leo Tolstoy'un Anna Karenina (2012)'sını da filme çekti.

Defalarca filme çekilmiş bu hikayelerle üne kavuşan yönetmen Wright son filmiyle bence bekleneni veremedi. Bu filminde de öncekilerde olduğu gibi baş karakteri Keira Knightley oynarken, diğer seçtiği klasikleşmiş romanlardan farkı İngiliz değil Rus edebiyatına ait olmasıydı. Bir de tabii diğerleri gibi düz bir kurguda değildi bu film. Zaten yeni bir şeylerin peşinde olduğu belliydi bu ara.. Sahnelerin tiyatro dekoru olması, filmin en çarpıcı özelliği. Sahne değişirken gerek kamera hareketiyle gerek dekorun değiştirilmesiyle tiyatro sahnesi havası verilmiş.


Seyircisini içine almaktan çok uzak bir kurgu olmuş aslında. Hayır hikaye güzel, ortam müsait değil. Kostümler falan muhteşem olsa da sahne olmamış yani. Ayrıca Knightley bildiğin yaşlandıkça çirkinleşiyor, önceki filmlerde de gülünce çok güzel olmuyordu ama sevimliydi; artık o kalmamış. Ayrıca hatun daha 30'una gelmeden nasıl giydirdim yaşlanmış falan diye. Yok yok güzeldi yine ama önceden daha güzeldi sanki..

En iyi film müziği, sinematografi, kostüm ve sanat yönetmeni dallarında Oscar adaylığı bulunan filmin bence pek gideri yok ama belki kostüm ve sanat; ama yani rakipler çok güçlü. 7/10'dur puanım da. Aslında ilk izlediğimde çok daha düşüktü puanım ama daha dikkatli izlediğim ikinci de yükseldi. Bu arada Sıralı Tam Liste: Oscar 2013'de kazandığı 1 Oscar görülebilir.


Keira Knightley'in başrol olduğu kadrodaki öne çıkan diğer isimler: Jude Law, Aaron Taylor-Johnson, Matthew Macfadyen, Domhnall Gleeson ve Alicia Vikander.. Çok karakterli hikaye için kadroda yer alan diğer önemli oyuncular da: Guro Nagelhus Schia, Kelly Macdonald, Olivia Williams ve o kalın sesini hiç duyamadan izlediğimiz güzellik Cara Delevingne..

Anna Karenina, tıpkı Madam Bovary gibi dünyayı kasıp kavuran, hatta yasaklanan edebiyat eserlerinden. Çünkü aldatan kadın hikayesi anlatılıyor. Aslında hikayede bir de aldatan adam var ancak Anna çok duygu yüklü olduğu için adam aldatması göze batmıyor. Anna, saygıdeğer bir yönetici ile evlidir. Kızkardeşini ziyaret için Petersburg'tan Moskova'ya gider ve Kitty'nin sözlüsü Vronsky'ye vurulur. Başta yüz vermese de adamın ısrarlarına dayanamaz ve büyük bir yasak aşk başlar. Onu anlatır Anna Karenina. Tolstoy'un kapkalın kitabını senaryoya çeviren Tom Stoppard'dır.


Romanın bilinen ilk filmi Anna Karenina (1935), Clarence Brown yönetiminde.. Sözkonusu filmden bir önceki uyarlama ise Sophie Marceau ve Sean Bean'li Bernard Rose yönetimindeki Anna Karenina (1997).. Sadece sinema değil, sahnede de çok kullanılmış hikayenin bizdeki örneğini ise Kent Oyuncuları 2006-07 sezonunda sergiledi.. O oyunda Demet Evgar da vardı ama Kity'yi oynuyordu..

04.02.2013 Güncellendi 020316
Oku..