Deepwater Horizon (2016)


Hadi genel kültürümüzü biraz daha parlatalım. Hatırlayanınız var mı, Meksika Körfezi'nde 2010 senesinde BP'nin bi petrol kuyusunda patlama olmuştu da meydana gelen ölümler bir yana çevreye verilen zarar da olay olmuştu. Patlama sonrası yaşanan sızıntı sebebiyle ABD'de beş eyaletin kıyıları zarar görmüştü.
Çok da uzun sürmeyen inceleme çalışmalarından sonra balıkçılıkla geçinenlere ve çevre sakinlerine tazminatlar ödeyip konuyu kapatmaya çalışmıştı BP. Ama valilikler kaz görünce yolmaya doyamadılar ve 2016'nın başında sonuçlanan davalarla öğrendik ki BP bu felaket sonucunda toplamda 25 milyar dolar tazminat ödemeyi kabul etmiş.
Oh oldu İngiliz'e, bana giren çıkan yok gerçi; petrol zengini bir adam, petrol zengini başka bir adama dünyanın parasını vereceği için rahatladım niyeyse. Fakat emsaldir nihayetinde, çevre sağlığını bozana aşırı giydirmek güzel uygulama.. Daha dikkatli olunsun da yaşanmasın daha böyle şeyler..


Bu hikayenin magazinel boyutu, aslında daha dramatik tabii. BP Şirketi'nin, denizin ortasından petrol cevheri araştırması yapan Deepwater Horizon isimli kuyusu var. Yani henüz petrol çıkarmıyorlar, ne kadar çıkar diye ön çalışma yapılıyor bir nevi. (Gerçi onu da tam söylemiyorlar ama ben mesleki tecrübelerime dayanarak bu sonuca vardım.) Mühendisler var, müdür var, tamirci çırağı var; hepsi bir sorundan bahsediyor; konuşulanlara göre proje bir aydan fazla uzayacak ve bu da şirkete artı maliyet demek. Bi de işadamı kafalı bir BP yetkilisi var ortamda, bi şey olmaz da bi şey olmaz, basın sondajı.. Tartışma kıyamet, neyse sonunda yetki onda, bas sondajı ufaktan.. Al başına belayı..

Gerilim filmi sınıfına sokulabilecek bir efekt harikası çıkmış ortaya.. Bi sıkıntı olacak belli, e oluyor, bitmiyor, gerilim devam ediyor da ediyor.. Sıkıntı çok uzun işleniyor..
Denizin ortasındasın bu bir, deniz gerilimi bir başka dostum; patlamışsın, yangın var ve hep körük devam ediyor alttan bu iki; üçüncüsü ve trajik kısmı, kurtarma ekibi ve içeridekilerin aileleri var hikayede.. Daha n'olsun?!
Bir de o patlamada başkalarının da hayatını kurtaran bir kahraman var işte.. Çok güzel film değil ama güzel gerilim, iyi iş.. Ama çok güzel film değil..

Yönetmen Peter Berg; kadro, Mark Wahlberg, Kurt Russell, Gina Rodriguez, John Malkovich, David Maldonado ve Kate Hudson.. Film iki de Oscar adayı, ses kurgusu ve görsel efekt dallarında.. Ses hiç değil de efekt de zorlar ama alamaz.. Zaten kimin alacağını söylemiştim, bkz: 5 Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim..

Yalnız bir de dipnot: ABD sömürmeye doymuyor ve o hikayeyi bir de film yaparak paraya dönüştürüyor.. Böyle de fantezileri var adamların..

230217
Oku..

Warm Bodies (2013)


Isaac Newton'ın 2011'de yayımlanan aynı isimli çoksatan romanından uyarlanan film, adeta bir zombi güzellemesi. Ölü de olsa insan insandır tavrı hakim hikayede. All the Boys Love Mandy Lane (2006) ve 50/50 (2011)'nin yönetmeni Jonathan Levine, romanı senaryolaştırıp yönetmiş. Filmle beraber yazar Newton da vakit kaybetmeden öncesi kitabı yazmış, The New Hunger diye ama Türkçe'ye çevrilmedi.

Dün Hacksaw Ridge (2016)'i izledim ve azıcık rolünde Teresa Palmer'ın güzelliğiyle büyülendim. Dün gece de işten gelip televizyon karşısında takılırken bir baktım FilmBox'ta güzelim Teresa.. Bu film oynuyo, yarıya gelmiş. Başları olsa izlerdim ama buradan girilmez filme deyip geçecektim, geçemiyorum. Ya ne kadar güzel bu kız, bildiğin değiştiremedim kanalı, yarıdan izledim filmi. Hikaye anlaşılır bi şey sonuçta çok karmaşık bir olay örgüsü yok. Ama sabah da uyanıp internette başını izledim. Tatlı film.


Zombi mevzusuna zombi bir elemanın gözünden bakıyoruz, R'nin gözünden. En çok yavaş yürümekten şikayetçi. İç sesi gayet güzel derdini anlatırken, vücut işlevsiz olduğu için konuşmak çok zor, homurdanıp, zar zor cümle kuruyorlar. Niyeyse insan yiyorlar ve kafalarını uçurmak isteyen silahlı insanlara karşı daha güçlü olmak için toplu halde dolaşıyorlar. Nasıl öldüklerini veya adlarını hatırlamıyorlar, uyumuyorlar. İnsan beyni yediklerinde oradaki anıları görüyorlar ve beyin çok lezzetli bi şey. Ha beynini yemeyip ısırıp bırakırlarsa, o insan da zombi oluyor. R, silahlı bir grup insana saldıran zombi bir grubun içinde. Julie ile böyle tanışıyor.

Julie, insanlığı korumak için şehrin bir bölgesine duvar örüp kale kurmuş acımasız bir komutanın ılımlı kızı. Arada ilaç ve gıda ihtiyaçları için savaşçılar çıkıyor dışarıya. İşte bu seferlerden birinde R, Julie'yi rehin alıyor. Yemiyor ve diğerleri yemesin diye onu koruyor. İyi de neden? Çünkü R'de, ilk görüşte bir şeyler değişti, kalbi attı galiba. R, Julie'ye zombilerin yanında hayatta kalmak için ölü taklidi yapmasını falan öğretiyor. Dikkat çekmesin diye birkaç gün saklıyor business class dairesinde, sonra evine gönderecek. Bu da böyle bir aşk hikayesi.


Kadrodaki önemli isimler, Nicholas Hoult, Teresa Palmer, Analeigh Tipton ve John Malkovich.. Zombi makyajı ve zombi mizahı gayet güzel; çok ilgiyle takip etmem zombili işleri, ölü makyajıyla sokaklara çıkmadım iki sene önceki festivalde ama bu güzel bir güzelleme olmuş başta da dediğim gibi. Başta dediysem dedim, şimdi başa dönmenin ne anlamı var di mi?! Ama işte bunlar hep deneme, baş dönücem, ortada bitircem, yeni yeni şeyler deniycem. Hayat biraz da bu değil mi zaten.. Filme puanım 6/10..

280117
Oku..

Mr. Ripley BoxSet


Mr. Ripley, Patricia Highsmith'in yazdığı beş romanının baş kahramanıdır. Seri bir roman değildir, birbirinden ayrı mevzular işlenir, hatta her romanda Mr. Ripley'nin kişiliği de değişir. Çünkü anlatılan hikayeler, Mr. Ripley'nin hayatının belli dönemlerini anlatmaktadır. Romanların tek ortak özelliği, sürekli Ripley'yi cinayet işlemeye iten olaylar gelişmesidir. (Okumuşum gibi yazdım di mi..) Sonrası polisiye gerilim.. Şimdi birazcık geriye gidelim sonra yavaş yavaş gelicez..

Patricia, ilk romanı Strangers on a Train'i yazdığının ertesi yılı, Hitchcock filmini yaptı bu romanın. E bi andan meşhur oldu tabii.. Sonra ikinci romanı olarak The Price of Salt'u yazdı, ki onu da Carol (2015) diye daha yeni film yaptılar hani.. Ve 1955 senesinde The Talented Mr. Ripley yayımlandı.. Sık sık Avrupa seyahati yapan yazar, eserlerinde Avrupa sokaklarını, Avrupa yaşayışını çok işledi.. Mr. Ripley'li bu ilk romanı da İtalya'ya gelen Amerikalı gençlerin hikayesiydi.. Fransız yönetmen Clement, Plein Soleil (1960)'i bu romandan uyarladı, Alain Delon başroldeydi..
Bu filmden bir sene sonra yazdığı romanı da önceki sene The Two Faces of January (2014) olarak aynı isimle film yapıldı.. Takip eden yıllarda pek çok farklı roman da yazan Highsmith, 1970'te Ripley Under Ground'u yayımlattı.. İlk kez on beş sene önce yazdığı karakterinin, yaklaşık on beş sene sonraki halini yazmıştı.. Bundan dört sene sonra da Ripley's Game'i yazdı.. 1980'de de The Boy Who Followed Ripley'yi yazdı.. Son Mr. Ripley romanı Ripley Under Water da 1991'de yayımlandı.. 95'te de öldü zaten.. Beş Ripley romanının üçü sinemaya uyarlandı.. Böyle de sinemaya bol katkılı bir edebiyatçıydı kendisi..


Şimdi Ripley filmlerine geçelim.. Plein Soleil (1960)'i dedim zaten, yine Avrupa'dan bir uyarlama geliyor, Der Americanische Freund (1977)'ta, Ripley's Game işleniyor.. Sonra Mr. Ripley filmlerinin en meşhuru, İngiliz yönetmen Anthony Minghella idaresindeki The Talented Mr. Ripley (1999); En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Sanat, Kostüm ve Müzik dallarında Oscar'a aday olmuş bir film. Başrolde Matt Damon; yardımcı rollerde, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Philip Seymour Hoffman ve Cate Blanchett.. Kadroya bak hele..

Hikaye ise şöyle: Tom, çok iyi piyano çalarak başkasının yerine sahneye çıkar, parasını alır, sonra asıl işi garsonluğa döner.. Yetenekli çocuktur, insanları taklit etmek gibi basit yetenekler.. Sonra o verdiği konser sırasında tanıştığı zengin bi adam, İtalya'ya kaçıp gönül eğlendiren oğlunu bulup getirmesini ister, iyi para verecektir. Böylece İtalya'ya gelir ve Dickie ile tanışır. Sevgilisi Marge ve arkadaşı Freddie ile de. Baya samimi olurlar, çok zaman geçirirler. Ama an gelir anlaşamazlar, kapışırlarken Tom, Dickie'yi öldürür, kazayla. Sonra o durumdan kurtulmak için milyon yalan ve düzen kurar. Şüphelenip konuyu deşmeye çalışan herkesi öldürürken bulur kendini.. Baya incelikli bir psikolojik gerilim olan film, sonlara doğru polisiyeye döner..


Sonraki film Ripley's Game (2002), paraya ihtiyacı olan öğrenci Tom'la alakası olmayan, para babası sanat simsarı orta yaş üstü Tom'un hikayesini anlatır. Bir zamanlar Almanya'da beraber dümen çevirdiği sevimsiz arkadaşı Reeves'in, İtalya'da tekrar hayatına girmesiyle başlar hikaye.. Reeves der ki, "Bir adam öldürmemiz gerek, iyi para verecekler." Tom der ki, "Ben öldürmem, ama öldürecek birini tanıyorum." Yakın zamanda gıcık olduğu birine paslar işi. Adam lösemidir, yakında ölecektir ve paraya ihtiyacı vardır; en önemlisi de bi ara sanat zevkine laf etmiştir. Ama iş döner dolaşır Tom'u içine çeker ve yine cinayetler işlemeye başlar Tom.

Bu filmin kadrosu ise: John Malkovich, Ray Winstone, Dougray Scott, Lena Headey ve tatlılıktan ölecek İtalyan Chiara Caselli.. Filmin yönetmeni ise İtalyan Sineması'nın önemli yönetmenlerinden Liliana Cavani.. Bu film, ilk filmden daha eski duruyor diye düşündüm izlerken.. Galiba bunun sebebi ilk filmin dijital makineyle, bunun makaralı makineyle çekilmiş olması.. Şov yapılmış biraz, teknik olarak tam karar veremedim sevip sevmediğime ama Malkovich ustalık konuşturmuş, psikolojik gerilimse psikolojik gerilim.. Çok sevdiğim bir terim değil bu ama özellikle bu film için en uygun sınıflama bu..


Ve Mr. Ripley'nin sinemaya uyarlanan son macerası, Roger Spottiswoode yönetimindeki Ripley Under Ground (2005). En sevdiğim filmi bu diyebilirim galiba, çünkü en düz filmi bu.. Yani diğer filmlerde yaşadığım, filmin sonunda, 'meğer her şeyi Ripley planlamış' diyeceğim bi sahne beklemek ve bulamamak durumu bu filmde olur gibi oldu.. O şeyi görmeye kitlemişim kendimi, görmek istiyorum yani.. Serinin en önemli özelliği galiba bu, kontrol dışı gelişen şeyler var sürekli.. Bu son filmde, Ripley'yi Barry Pepper oynuyor; yardımcı oyuncular da: Alan Cumming, Claire Forlani, Ian Hart, aşırı güzel Jacinda Barrett ve Tom Wilkinson..

Ripley'nin ikinci romanından uyarlama bu, yani otuzlu yaşlarda Tom.. İngiltere'de bir Amerikalı.. Bir grup arkadaşlar, en meşhurları ressam Derwatt, tam da sergi zamanı, çok para kazanılacak bi zaman kaza geçirip ölüyor. Arkadaşları olarak Derwatt'ın cesedini saklayıp, resimleri Bernard'a yaptırıyorlar, parayı kırışıyorlar.. Ama bi sanatsever resimlerin sahte olduğunu anlıyor ve olayı çözmeye çalışıyor. Tabii ki onu ortadan kaldırmak da Tom'a kalıyor.. Yalnız bu macerada bi gizli yardımcısı oluyor, söylemem onu, sürpriz olsun, izleyen bilsin..

Filmleri sırasıyla şöyle puanladım, 6-5-7.. Ciddi ciddi son film en severek izlediğim film oldu, izlemesi kolay çünkü.. Filme henüz çekilmeyen Ripley Under Water'ı da romanken mi okusam.. Bari onu mu yapsam acaba..

200416
Oku..

Art School Confidential (2006)


O sadece büyük bir sanatçı olmak istiyordu. Sanat okuluna girdi, aşık oldu, güzel resimler yaptı ama herkes modern sanatın peşindeydi; kimse onun yaptıklarıyla ilgilenmiyordu. Büyük bir sanatçı olmak için iyi bağlantıları olması gerektiğini de biliyordu. Bir ressamla tanıştı - bir seri katil olduğunu kim bilebilirdi.
Ressam öldü, ilgi görmek için onun resimlerini aldı, cinayet üstüne kaldı, meşhur oldu, büyük bir sanatçı oldu. Katil damgası yeyince millet resimlerine ilgi duymaya başladı. En önemlisi de bakın ne oldu: Aşık olduğu kız 'ben zaten hep seni sevmiştim' triplerine girdi.


Ben beğendim filmi açıkçası, sıkıcı bir film değil; sanat okulu öğrencileri, uçuk tipler falan bunlar ilgi çeken şeyler. En sevdiğim sahnesi de bi elemanın kendini boyayıp tuvale atladığı ve yere düştükten sonra tuvalin de üstüne düştüğü sahne.. imdb.com puanı 6.3 benim puanım 7.

Film, Daniel Clowes'un çizgi romanından çekilmiş. Terry Zwigoff, çizerin önceki çizgi romanını da film yapmıştı, o da Scarlett Johansson'un oynadığı Ghost World (2001)'dü.


Art School Confidential (2006) ve Ghost World (2001)'ün tek ortak noktası bu değil: iki filmde de Boardwalk Empire dizisinden hatırlayacağınız Steve Buscemi var. Gerçi Buscemi her yerde var, filmografisine baktığımda 125 projede yer almış gözüküyor.

Aynı zamanda filmde bizim büyük sanatçının hocasını John Malkovich, katil ressamı da Harry Potter ve Moulin Rouge! (2001)'dan tanıyabileceğiniz Jim Broadbent oynuyor.


Son olarak filmde İngiliz oyuncu Sophie Myles'ın oynadığını söyleyelim meraklıları için ve evet, memeleri gözüküyor.

23 Mart 2012
Oku..