Tolkien (2019)


Harry Potter mı Yüzüklerin Efendisi mi desen Harry Potter derim çünkü filmleri çocukluğumdan gençliğime kadar sürekli bana eşlik etti. Yüzüklerin Efendisi hep daha havalıydı ama Harry Potter çok daha samimiydi. Belki de bunun sebebi Yüzüklerin Efendisi serisini okumaya hiç yeltenmemiş olmamdı çünkü önce filmini izlemiştim. İster istemez bu karşılaştırmaya giriyorum çünkü fantastik edebiyat deyince bu iki seri her zaman başı çekiyor.

John Ronald Reuel Tolkien, bu havalı orta dünya hikayesine 1937'de yayımlanan Hobbit ile başlıyor. 57'de de Yüzüklerin Efendisi tamamlanıyor. Arada başka hikayeleri de var tabii ama hem yazarın kendisini hem de dünyayı asıl ilgilendiren -seri olan- bu iki dev eser.


İngiliz Tolkien, yetimken lise çağında bir de öksüz kalıyor. Erkek kardeşiyle beraber koruyucu ailelerde büyüyen Ronald, şans eseri güzel bir eğitim alarak yeteneğini parlatmayı başarabiliyor. Oxford'da okuyabilme fırsatı yakalayan Ronald'ın lise dönemlerindeki arkadaş grubu ve koruyucu ailesindeki ev arkadaşı Edith'le aşkını güzel bir şekilde anlatan ve Hobbit'in başlangıcına tanık olacağımız bir final yapan filmin yönetmeni Dome Karukoski, senaristleri ise David Gleeson ve Stephen Beresford. Filmde Tolkien'in ruhsal altyapısını tanımlayan I. Dünya Savaşı'nın da bir kısmına ışık tutuluyor.


Karukoski, Finlandiya'da yaşayan Lefkoşalı, Kıbrıslı Rum bir sinemacı. Şimdiye kadar Fin Sinemasına hizmet eden 6-7 filmden sonra bu filmle Hollywood macerasına başlamış. Bence kariyerine Hollywood'ta devam edebilecek başarılı bir yönetim izliyoruz. Senaristlerin de çok büyük tecrübeleri olmadığını öğrenerek, filmin, böyle bir yaratıcı ekipten beklenebilecek bir sonucun epey üstünde olduğunu söylemek isterim.


Ronald'ın gençliğini Harry Gilby canlandırırken, Nicholas Hoult'ü başrolde, esas kız rolüyle Lily Collins'i de başrolün kalbinde görüyoruz. Çok yakışan bir çift olmuşlar. Ben Hoult'ün Mad Max: Fury Road (2015)'la alamadığı Golden Globe adaylığını bu filmle alabileceğini düşünüyorum. En azından aday gösterilmesi gerekir bence. Ama Oscar'da bu şansı da bulamayabilir. Oscar için benim filmde aday göstermek isteyeceğim, senaryo kategorisidir; çok doğru işlenmiş bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Ben çok beğendim. Bir kere hikaye çok güzel, efsane bir yazarın hayat hikayesi olması çok güzel, Ronald'ın kelimelere olan tutkusu çok güzel, çok ilham verici.

J. R. R. Tolkien'den sonra tabii ki şimdi de J. K. Rowling'in hayat hikayesini bekliyoruz. Yapımcılara duyurulur!

20.11.2019
Oku..

Newness (2017)


"Ne de güzel gidiyordu, çok mutlulardı, n'oldu şimdi" temalı filmler yapan ikilinin, beraber üçüncü filmi bu; daha önce Like Crazy (2011) ve Breathe In (2013) filmlerini Ben York Jones yazmış, Drake Doremus yönetmiş. Newness (2017)'ın başrollerinde Nicholas Hoult ve Laia Costa var. Hoult, Mad Max: Fury Road (2015)'taki performansıyla popüler olmuş acayip donuk bakışlı bi çocuk; Costa ise Victoria (2015) gibi efsane bir filmle tatlılığını bütün dünyaya göstermiş bir İspanyol güzellik. Bu isimlere, Danny Huston, Courtney Eaton, Pom Klementieff ve Jessica Henwick eşlik ediyor. Ben boş isim saymam he, filmdeki güzel kızları yazdım buraya, ayık olun!

Akıllı telefon uygulamasıyla karşı cinsten bir çok tiple buluşup, tek gecelik hatta birkaç saatlik ilişkiler yaşayan Martin ve Gabi, bir gün birbirlerine denk gelirler. Gayet iyi anlaşır, çok tatlı bi çift olurlar. Birbirlerinden hiç sıkılmayacak gibidirler. Ama gibidirler işte, bir gece biraz uzaklaşırlar ve sanki sadakatsizlik hazır bekliyordur, o gece ikisi de başkalarıyla birlikte olur. İtiraflar gecikmez. İlişkilerine yeni bir şekil vermek isterler, "madem birbirimizi seviyoruz, başkalarını arzuladığımızda kendimizi tutmayalım ama yeter ki haberimiz olsun" derler. Ve open relationship dönemi başlar.


Bak ciddi söylüyorum, elime geçirdiğimi fırlatacaktım kafalarına. Arkadaş, siz ne güzel çifttiniz, nereden çıkarıyorsunuz böyle denemeli yanmalı işleri. Çok güzel film. Bir ilişki nasıl bok edilir onu anlatıyor. O kadar sevmiştim ki karakterleri, çevremden, arkadaşlarımdan gibi olmuşlardı ilk yarım saatte. Ben yanmiyim de kimler yansın!..

Teknik olarak çok büyük bir numarası olmasa da hikayesiyle dikkat çeken bir film. Ara ara çalan müzikleri de beğendim, Shazam hep açıktı. İzleyin ama benim kadar kaptırıp üzmeyin kendinizi..

21 şubat 2018
Oku..

Warm Bodies (2013)


Isaac Newton'ın 2011'de yayımlanan aynı isimli çoksatan romanından uyarlanan film, adeta bir zombi güzellemesi. Ölü de olsa insan insandır tavrı hakim hikayede. All the Boys Love Mandy Lane (2006) ve 50/50 (2011)'nin yönetmeni Jonathan Levine, romanı senaryolaştırıp yönetmiş. Filmle beraber yazar Newton da vakit kaybetmeden öncesi kitabı yazmış, The New Hunger diye ama Türkçe'ye çevrilmedi.

Dün Hacksaw Ridge (2016)'i izledim ve azıcık rolünde Teresa Palmer'ın güzelliğiyle büyülendim. Dün gece de işten gelip televizyon karşısında takılırken bir baktım FilmBox'ta güzelim Teresa.. Bu film oynuyo, yarıya gelmiş. Başları olsa izlerdim ama buradan girilmez filme deyip geçecektim, geçemiyorum. Ya ne kadar güzel bu kız, bildiğin değiştiremedim kanalı, yarıdan izledim filmi. Hikaye anlaşılır bi şey sonuçta çok karmaşık bir olay örgüsü yok. Ama sabah da uyanıp internette başını izledim. Tatlı film.


Zombi mevzusuna zombi bir elemanın gözünden bakıyoruz, R'nin gözünden. En çok yavaş yürümekten şikayetçi. İç sesi gayet güzel derdini anlatırken, vücut işlevsiz olduğu için konuşmak çok zor, homurdanıp, zar zor cümle kuruyorlar. Niyeyse insan yiyorlar ve kafalarını uçurmak isteyen silahlı insanlara karşı daha güçlü olmak için toplu halde dolaşıyorlar. Nasıl öldüklerini veya adlarını hatırlamıyorlar, uyumuyorlar. İnsan beyni yediklerinde oradaki anıları görüyorlar ve beyin çok lezzetli bi şey. Ha beynini yemeyip ısırıp bırakırlarsa, o insan da zombi oluyor. R, silahlı bir grup insana saldıran zombi bir grubun içinde. Julie ile böyle tanışıyor.

Julie, insanlığı korumak için şehrin bir bölgesine duvar örüp kale kurmuş acımasız bir komutanın ılımlı kızı. Arada ilaç ve gıda ihtiyaçları için savaşçılar çıkıyor dışarıya. İşte bu seferlerden birinde R, Julie'yi rehin alıyor. Yemiyor ve diğerleri yemesin diye onu koruyor. İyi de neden? Çünkü R'de, ilk görüşte bir şeyler değişti, kalbi attı galiba. R, Julie'ye zombilerin yanında hayatta kalmak için ölü taklidi yapmasını falan öğretiyor. Dikkat çekmesin diye birkaç gün saklıyor business class dairesinde, sonra evine gönderecek. Bu da böyle bir aşk hikayesi.


Kadrodaki önemli isimler, Nicholas Hoult, Teresa Palmer, Analeigh Tipton ve John Malkovich.. Zombi makyajı ve zombi mizahı gayet güzel; çok ilgiyle takip etmem zombili işleri, ölü makyajıyla sokaklara çıkmadım iki sene önceki festivalde ama bu güzel bir güzelleme olmuş başta da dediğim gibi. Başta dediysem dedim, şimdi başa dönmenin ne anlamı var di mi?! Ama işte bunlar hep deneme, baş dönücem, ortada bitircem, yeni yeni şeyler deniycem. Hayat biraz da bu değil mi zaten.. Filme puanım 6/10..

280117
Oku..

Mad Max BoxSet


Üç beş ay önce, dördüncü film Mad Max: Fury Road (2015) çıkınca merak edip izledim komple seriyi.. Fena değildi, düşük bütçeli, güzel bir seriydi.. Dördüncü film hariç tabii; durduk yerde hayvani paralar harcayıp, olayı bambaşka yere götürmüş serinin yaratıcısı, yazarı, yönetiri George Miller. Avustralyalı Miller'ın filmografisine bakınca, Mad Max (1979)'in ilk uzun metraj yönetmenliği olduğu görülüyor ama bu karanlık seri sonrasında, seksenlerin sonundan itibaren domuzlu momuzlu bi çocuk filmi, bir de iki filmlik penguenli animasyon serisi var.. Tam bambaşka bi adam olmuş meğer derken Mad Max: Fury Road (2015)'un gelmesi, öncesini bilenleri baya şaşırtmış olsa gerek..

Max'i oynayan Mel Gibson'ı, Mel Gibson yapan rolü de budur, kariyerinin başında böyle bir filmle gündeme gelmesi güzel temel olmuş.. İlk film hakkettiği global ilgiyi birkaç sene sonra görmüş ve haliyle bizim gibi yurt dışı vizyonunu biraz geriden takip eden ülkelerde ikinci film daha önce gösterilmiştir, daha popüler olmuştur, bu da meraklısına güzel detaydır.. Kendi kurduğu dünyasında, her filmde bambaşka bir mevzuyu işler.. Bir kıyamet senaryosudur, zaman ve mekan belli olmaksızın dünyanın enerji kıtlığı çektiği bir dönemdir.. Bol bol kurak, çorak arazi gösterilir.. Serinin ilginç yanı, başrol Max'i -ilk film haricinde- çok fazla görmememizdir.. Filmde olay anlatılır, ara ara Max'in vakayı kavrayışı ve aksiyonu görülür..


Mad Max (1979)
Kendi halinde, eldeki imkanlarla yaşamaya çalışan insanların tek derdi motorlu çetelerdir.. Kalabalık bir grup olarak motorla etrafa huzursuzluk saçan tipler, peşlerine düşen polis ekibinden bir kişiyi öldürür. Ortağı öldürülen Max, ailesini düşünerek karısı ve oğluyla beraber, belaya bulaşmak istemeden mesleği bırakıp tatile çıkar.. Ne kadar zoruna da gitse Max bunu yapar.. Ama uzaklaşmaya çalıştığı bela ona gelir, ailesi katledilir.. Artık Max'in kaybedecek bir şeyi kalmamış ve çıldırmıştır.. İntikam mücadelesi başlar, aksiyon başlar.. Ama daha çok çetenin tarafından izleriz filmi, neredeyse onların gördüğü kadar görürüz Max'i.. Karısını Joanne Samuel oynuyor, güzel kadınmış valla otuz sene önce..

Mad Max 2 (1981)
Max, yalnız, sakin ve çılgın yaşamını sürdürmeye çalışırken kertenkele falan yer.. (Yani sanırım kertenkeleydi, çok oldu izleyeli ama bi sürüngen yiyodu diye kalmış aklımda) Sonra cılız bir saldırı yaşar, salağın biri kendi icadı helikopteriyle Max'in arabasına saldırır, mazotunu yağmalamaya çalışır, Max bunu bi devirir, ağzından laf alır, kim var başka kötü adam diyerek, bi petrol yağmacısı şirketten bahseder eleman.. Max'in yeni hedefi onlardır, sonra onları izleriz, arada da Max'i işte..


Mad Max: Beyond Thunderdome (1985)
Max, bu sefer çocukların kaçırılıp işçi olarak çalıştırıldıkları bi maden ocağı gibi bi yerle kapışacak. Ama yine Max'ten çok o çocukların hikayesi görülüyor.. İşletmenin kötü kalpli patroniçesini Amerikalı şarkıcı Tina Turner oynuyor..

İlk filmlerle biraz ilgi görülünce yapımcı mapımcı bulup, bütçe biraz arttırılarak daha kapsamlı bi devam filmi yapılmış.. Ama bu sefer iki yönetmenli bir film, Miller'ın yanında o dönem çömez sayılabilecek George Ogilvie var.. Bu film diğer iki filmden biraz daha düşük enerjili, tam bir üçüncü film yani.. Bi de şey lafı var piyasada, "Para bulunuca bi filme, yaratıcılık ölüyo.." Hatta geçen biri konuyla ilgili bi örnek vermişti de adını unuttum, bi yönetmen film yapacak, yapımcı çok beğeniyo, şu kadar bütçe sana diyo, yönetmen biraz düşünüp vazgeçiyo, "O parayla başka bi film yapalım, bu filme o kadar harcanmamalı diyo.."


Mad Max: Fury Road (2015)
Mel Gibson artık yaşlandı, üstelik Miller bu fikirle gidince yapımcı da dayanamadı ve Tom Hardy'yi Max yaptı.. Geçmişe dair hiçbir açıklama yok, ikide ve üçte olduğu gibi, bu da karakteri gayet derin bir kişilik sahibi yapıyor, ilk filmi bilmeyen de "Belli ki var bir derdi bu adamın" diyor.. O kertenkele yeme sahnesi bunda mıydı ya yoksa, emin olamadım şimdi.. Bu film, bir mekandan ziyade yol filmi, öfke ve intikam dolu bir yol.. Yine yakıt, enerji mevzusu var, bir baronun elinden kaçan kadın asker ve baronun karıları olan esir genç kızlar.. Bambaşka bir yerden gelen zaten esir düşmüş bir Max.. Max kovalamaca sırasında esaretinden kurtulup kaçan kızlara yoldaşlık edip, çetin macerada onların yanında oluyor..

Bütün bu yazı aslında geçen gün 88. Akademi Ödülleri'nde on dalda aday gösterilen Mad Max: Fury Road (2015) için.. Tamam güzel film, kendi dünyasını çok güzel yaratmış, ama En İyi Film, Yönetmen, Görüntü, Kurgu, Prodüksiyon, Kostüm, Makyaj, Ses, Ses Kurgusu, Efekt adayı olmak çok çok fazla be.. Yani yine hepsini anlarım da En İyi Film adayı olması saçma.. Bence oluru Prodüksiyon ve Efekt kategorileridir, diğerleri biraz rüzgar gibi.. Diğer adayları görmek için: tıkla buraya..


Bu arada son filmde maskeli çirkin adamları dengelemek için kadın oyuncular en güzelleri seçilmiş: Charlize Theron, Zoe Kravitz, Rosie Huntington, Abbey Lee, Riley Keough ve Courtney Eaton.. Bunlardan ikisi Victoria Secret meleği, biri zaten yıllardır hastası olduğumuz güzellik.. Durum böyleyken böyle.. Yani bu son filmi izleyin diye her şey yapılmış: Kızlar, Tom Hardy, Oscar coşturmacası.. Bi izleyin madem..

160116
Oku..