A Rainy Day in New York (2019)


Çok eğlendim, resmen özlemişim Woody Allen  filmi izlemeyi, hele bir de New York'ta geçeni, yağmur altında olanı..

Başrolde son dönemlerin en gözde isimlerinden Timothee Chalamet (okunuşu Şalame-) var. Geçtiğimiz sene, film daha vizyona girmeden Woody'nin üvey kızı eskiden tacize uğradığı iddialarıyla ilgili dava açmıştı ve konu sosyal medyada da epey konuşulmuştu. Bunun üzerine Timothee ile beraber filmdeki birkaç oyuncu bu filmden para kazanmayı reddederek tepkilerini göstermek istemiş ve filmden kazançlarını konuyla ilgili bazı kuruluşlara bağışlamışlardı. Tepkiyi haklı bulan var bulmayan var, Woody'y, suçlayan var iftira atılıyor diyen var.. Mahkeme neye nasıl karar verir bilemem ama Woody bu tepkilere papuç bırakmıyor ve her zaman olduğu gibi biz bir filmini izlerken o yeni bir filmin daha çekimlerini neredeyse bitirmiş oluyor. 85 yaşında biri için hala çok üretken ve ne yaptığını biliyor.


Filmde Timothee'ye Elle Fanning ve Selena Gomez eşlik ediyor. Liev Schreiber, Jude Law, Diego Luna gibi cool heriflerle beraber Annaleigh Ashford, Kelly Rohrbach ve Rebecca Hall ufak rollerle kadroya dahil olmuşlar.

Standart bir Woody Allen aksiyonu. Baş karakterimiz Gatsby, entelektüel, aşırı havalı ama bir o kadar da mütevazı bir çocuk. Şehir dışında bir üniversitede sevgilisi Ashleigh ile beraber okuyor. Ashleigh okul gazetesi için ünlü yönetmen Roland Pollard ile New York'ta bir röportaj yapmak için görev almış ve aslen New Yorklu olan Gatsby de çok sevdiği memleketinde sevgilisiyle romantik bir haftasonu geçirebileceği planlar yapıyor. Ama Ashleigh'nin bir saatlik röportajı saçma olaylar silsilesiyle uzadıkça uzuyor ve bambaşka yerlere gidiyor. Bu arada Gatsby de yağmurlu Manhattan sokaklarında planladığı romantik yürüyüşlerden çok uzak bir haftasonu geçiriyor.


Efsane film değil ama battaniye altında, elinde kahveyle çıtır çıtır izlenecek güzel bir film.

Ayrıca bu sene izlediğim pek çok filmden daha derli toplu bir hikaye anlatılıyor. Keşke Oscar'a falan aday gösterseler. Bu arada tabii ki tavsiye ederim.. 7...

15.12.19
Oku..

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010)


Yaşayan dahi, çılgın üretken Woody Allen'ın ortalama filmlerinden biri, çok abartlı bir hikayesi yok, özel bir kadro izlemiyoruz, şaşırtıcı bir sinema tekniği de değil karşımızdaki ama keyifli, tatlı tatlı müzikler eşliğinde akan standart bir film.. Hani belki kalabalıklarda tavsiye edilecek film değil ama hafta sonu sevgilinizle evde vakit geçirirken açabileceğiniz, belki bazen filmle ilişiğinizi kesip bir süre sonra tekrar dönebileceğiniz, ne bileyim, bi kahve koyup izlemeye devam edebileceğiniz bir film. Yormayan, üzmeyen ama tabii ki meraklandıran, şaşırtan, küçük küçük heyecanlandıran bir film. "Kaç puan veriyorsun bebek?" dedim bitince, "6.3" dedi, hep böyle küsuratlı söylüyor.. Bu tahminle filmin imdb puanını bildi resmen; ben 6 vermişim ilk izlediğimde, değiştirmedim fikrimi..


Aklıma takıldı baktım hızlıca. Bundan hemen sonraki filmi Midnight in Paris (2011)'i, Allen'ın en yüksek bütçeli filmi olarak hayal etmişimdir hep. $17 M bütçeli filmden $153 M kazanmışlar onunla; o kadar da çok para harcanmamış diye düşündüm. You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) için ise $22 M harcamış ve $34 M kazanmışlar. Yani Midnight in Paris (2011)'ten bile daha pahalı bir filmmiş bu, inanamadım. Son filmi Wonder Wheel (2017) ise $25 M harcanıp sadece $15 M kazandıran bir film olarak zarar hanesine yazılmış. Oysa $30 M harcanıp $43 M hasılat yapan Cafe Society (2016) filmi sonrası yaptığı bir röportajında filmleri büyük zarar eden bir yönetmen olmadığını söylemişti üstat. Büyük konuşmaya gör işte. Neyse ney canım, nasıl girdik bu para muhabbetine.. Çıkalım hemen..

Yaşlı bir çift Helena ve Alfie; kızları Sally, Roy'la evli. Alfie, doktorunun spor yaparak daha sağlıklı bir hayat sürmesi tavsiyesine uyuyor ve hareketlendirmek istediği yaşamına ayak uyduramayan Helena'yla boşanıyor. Sally, annesi biraz kafasını dağıtsın diye onu bir falcıyla tanıştırıyor. Falcı Helena'ya günün birinde uzun boylu esmer bir yabancıyla tanışacağını söylüyor. Ve damadı Roy'un ne kadar yeteneksiz bir yazar olduğunu da. Zaman içinde, Helena, Alfie, Sally ve Roy başka insanlara ilgi duymaya başlıyorlar. Ve olaylar gelişir.


Bu filmi ilk izlediğimde aklımda kalan tek şey, Roy'un bir meslektaşı olan arkadaşının ölmesi sonucu, onun roman taslağını kendisininmiş gibi yayıncısına vermesiydi. Bu usulsüzlükle eski güzel günlerine geri dönüyordu. Yani bu kısmı kalmış aklımda öyle, çok ilginç gelmişti. Bir de Radio Days (1987) filminden bir sahneyi unutamıyorum böyle: Gece eve gelen hırsızlardan biri, çalan telefon ev sahiplerini uyandırmasın diye hemen açıyordu ve bir radyo programından gelen soruya doğru cevap verip kapatıyordu. Sabah uyandıklarında salondaki bütün eşyalarının çalındığını gören ev sahipleri şaşkınlığını üstünden atamadan kapı çalıyor ve radyo programından kazandıkları yepyeni eşyaları salona yerleşiyordu.

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) aslında teknik olarak çok büyük para harcanacak bir iş değil gibi duruyor, büyük bir ihtimalle oyunculara çok yedirmişler: Anthony Hopkins, Gemma Jones, Josh Brolin, Naomi Watts, Antonio Banderas, Freida Pinto, Lucy Punch ve Anna Friel..

19 nisan 2018
Oku..

Wonder Wheel (2017)


Renkleri böyle abarta abarta kullanabilecekleri ne güzel hikaye yazmış üstat. Ama önce Ağustos'ta gösterilecek yeni filmi A Rainy Day in New York (2018)'un kurgu aşamasında olduğu bilgisini paylaşayım ki Woody Allen'ın hızına yetişemediğimi cümle alem bilsin. Bu adam hep böyle komşular, biz daha birini izlemeden öbürünü hazır eder; her sene bir film yapmadan uyuyamaz. Üstelik -daha önce yazdım mı bilmiyorum- bi röportajında okumuştum, her sabah makul bir saatte başlar akşam da altı oldu mu paydos edermiş. "Bu sahne bitmeden bi yere gitmiyoruz" tipi bir yönetmen değil yani, olmadıysa yarın tekrar çekeriz, mis. Çalışmalarını düşününce en çok kadroyu belirlerken kafa patlattığını da itiraf ediyor, o rolü rahatça oynayabilecek profesyonel birini bulduktan sonra çekimler de gayet kolay oluyor demek ki. Tam bir usta değil mi ya, öğretmen gibi adam! Hem çalışma konforunun peşinde hem üretim disiplini içinde.

İlk gösterimini Ekim 2017'de New York Film Festivali'nde yapan Wonder Wheel (2017), Türkiye'de Aralık'ta vizyona girdi. Ben o arada Kıbrıs'taydım, orada gösterilmedi film, geldiğimde ise zaten kısa olan vizyon ömrü dolmuş ve internetten beklemeye başlamıştım. Merak ediyordum filmi ama bir yandan da Kate Winslet'tan hiç haz etmiyordum. Nedeni bilinmez, başarılı bir oyuncu ama sevmiyorum. Winslet harici kadroda, Jim Belushi, Juno Temple ve Justin Timberlake var.


Evlilik işini çok beceremeyen Ginny, sürekli bi yerleri yakan psikopat oğluyla, ikinci kocası Humpty'nin yanında yaşamaktadır. Ginny ilk kocasına yaptığını Humpty'ye de yapar, aldatır. Hem de şairane bir ruha sahip, yazar-cankurtaran Mickey ile. Ginny, günün birinde Mickey ile beraber her şeyden kaçıp, uzaklara gitmenin hayaliyle yaşar. Ve Humpty'nin kızı Carolina'nın gelmesiyle hiç durulmayan ortalık iyice karışır.

Renkleri böyle abarta abarta kullanabilecekleri bir hikaye demiştim ya, sebebi şu: Humpty, Lunapark'ta çalışıyor ve evleri de bu eğlence merkezinin içinde. Bu nasıl inanılmaz bir ortamdır, lüks mü yoksa varoş mudur, istesen yaşayabilir misin?! Kesinlikle rahat yüzü göremeyeceğiniz ama sürekli harikalar diyarında gibi takılabileceğiniz bir ev. Ginny'nin migreni olmasa ve oğlu gördüğü her şeyi ateşe vermese ve kocalarını da aldatmaktan vazgeçse belki hayattan zevk alabilirdi.

Film rengarenk ve kesinlikle komedi değil ve neredeyse çok başarılı ve özellikle Cafe Society (2016)'den sonra muhteşem bir sinematografik keyif sunuyor. Yasemin Mori'nin yeni albümü Estrella gibi, rengarenk! O zaman Nil'le bitireyim: O kesin, rengarenk (dk. 14)!..

9 mart 2018
Oku..

Crisis in Six Scenes (2016)


Haberi ilk duyduğumda aşırı heyecanlandım, Woody Allen dizi yapıyor diye. Normalde hayatta girişmeyeceği iş ama "İyi para teklif ettiler, hayır diyemedim" diyor. Zaten sonra formatına bakınca çok da dizi gibi olmadığı görülüyor. 25 dakikalık 6 bölümden oluşan mini dizi. Yani bildiğin bir buçuk sinema filmi hacminde. 2013 itibariyle 'yeni nesil dizi' sektörüne dahil olan Amazon'un yapımcılığında. Yazan yöneten ve telaşlı telaşlı oynayan Woody Allen.


Reklam yazarı Sidney J. Munsinger ve çift terapisti karısı Kay, mütevazı hayatlarını komşuları ve arkadaşlarıyla geçiren yaşlı bir çifttir. Hala çalışıyo olmalarına şaşırırsınız, bildiğin yaşlılar. Yıllarca da çalışmışlar, sırf şu anki hayatlarını bu standartta yaşayabilmek için. (Bunlar hep alt metin aslında) Sonra bir haber görürler; güzel bir kız olan uzak akrabaları Lennie, kanun kaçağıdır, sürekli eylemler yapan bir komünist olmuştur. Bir gece Lennie, Munsinger çiftinin evine sığınmaya gelir. Onu polise veremezler çünkü aileden biridir ama -özellikle Sidney- başları derde girsin istemez. Üstelik Lennie çok iştahlı bir kızdır ve Sidney'nin kendi için ayırdığı her şeyi yer.

Munsingerların bir misafiri daha vardır o sırada, bir arkadaşlarının oğlu; evlenmek üzere hazırlıklar yapan, işini oturtmaya çalışan Alan. Lennie, sığındığı süre boyunca güzelliği ve ateşli fikirleriyle, başta Alan olmak üzere Kay ve gün arkadaşlarını komünist yapar. Sidney istemez ama mecburen işlerin içindedir. Ve Lennie bunun için çok uğraşmaz, sadece bir şeyler yer ve muhabbet eder. Bu arada Alan ilk bombasını yapmada başarısız olacaktır.


Ben ilk defa Woody Allen'dan bu kadar net siyasi eleştiri gördüm. Şimdiye kadar komünist/kapitalist karakterleri tabii ki oldu ama ilk defa bu derece siyasi bir başrol izledik galiba. Gerçi Bananas (1971) zamanında. Neyse, çok başarılı ve anlattığı kadar gösterdiği detaylar da değerli, televizyon işi diye salmamış yani.

Lennie karakteriyle aç komünisti oynayan Miley Cyrus; evet Wrecking Ball Girl, iyi oyuncu öyle demeyin, yıllarca Hannah Montana diye bi tipi oynamadı mı bu?! (Çok doğru tercih bence, gençlere Woody Allen'a Giriş I için ikna edici uygulama) Alan'ın nişanlısını oynayan Rachel Brosnahan da çok güzel kız, House of Cards (2012- )'taki Rachel Posner'dı. İzleyenler Doug'ınkiydi deyince bilir. 

Çok tatlı iş olmuş bence, çok eğlendim izlerken. Ama 30 Eylül 2016'da gösterilen diziyi ben aylarca aradım, bakmadığım dizi sitesi kalmadı, çok sonra buldum. Dün işte. Bulunca da indirdim hemen, dizi sitesi bu kapanıverir belki izlerken diye. Yani bulamayan ve çok izlemek isteyen olursa gelsin bana, wetransfer'le falan ulaştırırım bi şekil. Keşke bunu yeniden kesip biçip sinema filmi yapsalar da daha çok kişiye ulaşsa. Gerçi emin değilim, sinema filmi mi dizi mi daha fazla izleniyor acaba?

190117
Oku..

Cafe Society (2016)


Geçen ay, vallaha fırsat bulmak için çok kastım ama gidemedim. Artistlik olsun diye demiyom lan.. Geçen okuduğum bi yazıda bu 'işten güçten fırsat bulup da izleyemiyoz ki' tayfasına laf sokuyordu bir genç yazar.. Harbi film izleyicisi izlemek istediği film varsa sabahın körü seansı da olsa kalkar gider diyodu. E haklıydı da, eskiden zaman yaratırdım gerekirse ama bu aralar var bi hımbıllık üstümde.. Neyse, izleyemedim yani bunu sinemadayken, hop bir ay sonraymış meğer kısmet, torrent..


Woody Allen'ın teknik olarak kötü filmlerinden.. Hikayesi tatlı aslında ama daha güzel finallense daha güzel not alırmış benden.. Ama yine eğlenceli film canım, müzikleri -özensiz ama- güzel, atmosferi sevecen, karakterler sıcak, espriler dozunda.. Kristen Stewart'ı sevdim aslında bu rolde, Steve Carell da yakışmış Woody hikayesine, ikisi de ilk defa Woody Allen filminde bu arada ama Jesse Eisenberg, To Rome with Love (2012)'la beraber ikinciye çalışıyor efsane yönetmen ile..

1930'larda geçiyor hikaye. New Yorklu Bobby, baba mesleğini devam ettirmek istemeyen bir genç. Hollywood'da film yapımcısı dayısının yanına giderek o sektöre girmek niyetinde. Dayısı, evli ama sekreteriyle gizli aşk yaşayan, alemin şartlarına ayak uydurmuş bir adam. Sekreter kız Vonnie, o ortamda kendi gibi kalmayı başarmış nadide bir güzellik ve ilk görüşte Bobby'yi kendine aşık ediyor. Dayı-yeğen-sekreter kız üçgeninde bir aşk hikayesi..


Tatlı yan rollerdeki kıymetli isimler ise, ilk defa Woody Allen'la çalışan Blake Lively ve Anna Camp güzelleri.. Ve Midnight in Paris (2011)'te muhteşem Hemingway performansıyla gönüllere taht kurarak ikinciye Woody'yle çalışan ve niceler çalışmasını istediğim Corey Stoll..

Filme puanımı 5 olarak açıkladıktan sonra Woody Allen'ın hayatında ilk defa yaptığı televizyon dizisinin de haberini vermek istiyorum: Crisis in Six Scenes (2016) dizisi altı bölüm olarak çekildi ve 30 Eylül'de yani on gün sonra yayınlanacağı duyuruldu. Heyecanla beklemeyip n'apacaz?!

200916
Oku..

Wild Man Blues (1997)


Sevdim lan baya, epey güzel belgesel olmuş. Barbara Kopple diye belgeselci bi abla çekmiş. Nasıl çekmiş acaba. Çünkü, baya telefon kamerasıyla, gayet amatör çekilmiş bi iş hissi veriyo.. Çünkü öyle saçma sahneler var ki, koca kamerayla, ekiple o sahneyi çekmezsin yani, samimiyet tabii bi yerde.. Tamam, o dönem telefonların kamerası olmadığını düşünürsek, el kamerasıyla falan çekilmiş olabilir. Benim, Şirin'in albüm teaser'larını çekmem gibi.. Filmin adı da şu şarkıdan geliyor sanıyorum..

Woody Allen, sinemacı kimliğinin yanında, bir de müzisyen, caz klarnet çalıyo.. Filmden öğrendiğim kadarıyla New Orleans Cazı diyo yaptıkları müziğe.. Normalde grubuyla beraber, kendi mahallesinde, ufak bi barda sahne alıyolar; yanlış hatırlamıyosam her pazartesi.. Yalnız kimse, onun Woody olduğu için, filmlerini bildikleri için geldiklerini inkar etmiyor.. Yani öyle çok da müzik için gelmiyolar, sırf Woody'yi görmeye geliyolar. Şöyle ekliyo o da: "Ama sonra alışıyolar ortama, pek de özel olmadığımı anlıyolar ve müziği dinlemeye ve eğlenmeye başlıyolar"


Sonra gruptan bi arkadaşı, Avrupa turnesi organize ediyo.. Altı kişilik bi grup kuruluyo.. Başlıyolar işte, Paris'ten Viyana'ya, ordan buraya falan.. Belgesel de uçakta, Avrupa'ya seyahatle başlıyo.. Karısı Soon-Yi Previn ve kızkardeşi Letty Aronson'u da tanıma fırsatı buluyoruz böylece.. Woody'ye turne boyunca eşlik ediyolar, destek oluyolar. Hele karısı, çok şeker kadınmış, tanıdığıma çok memnun oldum. Sonra tabii, bol bol New Orleans Cazı da dinliyoruz, grubun hazırlanmasını, seyircinin ne hissettiklerini görüyoruz. Aslında herkes Woody Allen için orda.. Kazandıkları para da bi yerlere bağışlanmış galiba hep..


Asıl bomba da sonunda, turne dönüşü anne babasının yanına uğruyolar. Aman tanrım dedim, bunlar nasıl insanlar, bi anda ne hissedeceğimi şaşırdım. Hiç düşünmemiştim, Woody'nin annesini falan.. Evde Oscar'ların durduğu yeri göreceksiniz; üç Oscar var, dördüncüsü Brickman'da galiba.. Kızkardeşi mesela, Annie Hall (1977)'u izlememiş daha.. Çok güzel detayların olduğu bir iş, tabii ki özellikle hayranlık derecesinde Allen izleyicisi olan ben gibilerin ilgisini çekecek milyon anekdot..


Mesela biri.. Hani Woody Allen filmleri Amerika'dan çok Avrupa'da ilgi görüyo ya.. İstatiksel bi gerçek bu, yorum değil.. Onu soruyolar, sence niye diye.. "Ben şöyle düşünüyorum.. Steven Spielberg'e soruyolar, küçükken izlediğim, sevdiğim filmleri yapıyorum diyor.. Sydney Pollack'la konuştuğumda o da aynısını demişti.. E bakıyorum, ben de öyle yapıyorum.. Küçükken yani gençken böyle şeyler izlemeyi seviyordum.. Ve bunlar yabancı filmlerdi.."

110216
Oku..

Irrational Man (2015)


Woody Allen'ın son filmi.. Gerçi adamın sonu yok, her zamanki gibi biz bunu izlerken o sıradaki filminin senaryosunu okutmuş, çekimlere başlıyor oluyor.. Bu yaşta ne bu enerji.. Geçen okuduğum ve nerdeyse şaşırdığım bir röportajında: "Keşke mükemmelliyetçi olsaydım ama hiç değilim, olduğu kadar yapıyorum, hiç zorlamadan.." diyor, olduysa oldu olmadıysa koy götüne, anlamı çıkabilir gayet rahat.. İlginç bi şekilde üretkenliğini buna borçlu imiş, bilmezdim. Ben seviyorum abi..


Bu filmde Joaquin Phoenix başrolde.. Hep isterdim bi Woody hikayesinde izlemeyi, oldu.. Yanına da geçen sene Magic in the Moonlight (2014)'ta beraber çalıştıkları husky voice Emma Stone'u vermiş ve olan olmuş.. Çok şık duruyolardı yan yana.. Husky voice (boğuk ses) tanımı da imdb.com'da Emma'nın özellikleri kısmına yazılmış, ilginç gelmişti.. Bu iki isme eşlik edenler de: Parker Posey, Jamie Blackley, Brigette Lundy-Paine, Meredith Hagner..


Bir felsefe profesörü Abe, yeni bir okulda başlayacaktır. Kendinden önce dedikodusu gider okula, aşırı karizmatik, her gittiği yerde yatmadığı kız kalmayan, feleğin çemberinden geçmiş ve hayatın boş olduğunu düşünmeye başlamış bir adam.. Ama eskidendi o diyo, artık yatmıyo herkesle.. Buna yanlayan evli bi başka çılgın profesör Rita ve tabii ki seksi öğrencisi Jill var.. Abe, Jill'in muhabbetini sever, zeki kızdır, iyi arkadaş olduklarını söyler, yatmamakta ısrar eder ama Jill aşık olmuştur iyice, hem de çok güzel giden ilişkisine rağmen..
Bi gün Jill'le kafede otururlarken arka masada konuşulanları dinlerler. Bi kadın, eski kocasının bi yargıçla anlaşmasıyla çocukların velayeti konusunda haksızlık yaşıyordur.. Abe de kimseye bi şey söylemeden kadına yardım etmek ister.. Yargıcı öldürecektir, nasıl olsa kimse ondan şüphelenmez çünkü görevi kötüye kullanan yargıcın zaten bir sürü düşmanı vardır.. Bu olayla hayatta bi işe yarayabileceğini gören Abe, bi anda mutlu olup, hayattan zevk almaya başlar.. Ayrıca seksi bi kız da sana aşıksa artık ne kadar reddebilirsin..


Benzer cinayet mevzusunu Match Point (2005)'te yapmıştı, şansın ne kadar önemli olduğunu anlatarak. Orda kötülük yapan iyi adamımız şansla yırtarken, burda kötülük yapan iyi adamımız şansına küssün..

Filmden ilginç detay isteyene de, Emma Stone'un aşırı beyaz bacakları her an kadrajda diyebilirim. Zaten komple mini şortlu oynuyor, bi sahnede de etek tercih edilmiş. Güzel bi üniversiteli kız incelemesi, hakkaten de bütün sene şortla dolaşıyolar.. Başta bahsettiğim röportajında bi yerde şöyle diyo: "..evet baya eğleniyorum sette. Özellikle sabahın altısında uyandıysam ve sete gittiğimde Scarlett veya Emma varsa çok eğleniyorum."


Çok eğlenceli bir film izlemek isteyen buyursun valla.. Baya eğlendim, 8 verdim.. Film Ekimi kapsamında iki seans oynayan filme bilet bulamadım diye üzülürken bi hafta sonra vizyona girmesi güzel hareket.. Ancak, tabii ki az salonda, mümkünse en küçük salonda falan gösteriliyor film.. Gerçi bizim şansımıza küçük salonun makinesi bozuldu da biraz büyük perde de izledik yan salonda.. Kime sorsam imdb.com puanının düşüklüğüne anlam veremiyor, şu an 6.8 site puanı.. İzleyenler şaşkın, ben 8'den aşağı oylayan görmedim..

11.10.15
Oku..

Magic in the Moonlight (2014)


O, bir sonraki filminin çekimlerini bitirdiğinde biz bu filmini yeni izliyor oluyoruz. Çünkü kim niye böyle bir karar veriyor bilmiyorum ama bu adamın filmleri bizde çok az yerde gösteriliyor. (2 sinemadaydı bu mesela, bi karşıda bi İstinye'de) Tahmin edersiniz ki ulaşımı çileli İstanbul'da yakın yerde değilse sinema, o sinema gidilmeyen sinemadır. Sonra da internete düşse de izlesek.
Bu arada kimden bahsettiğimi biliyorsunuz değil mi, Woody Allen. Bu adam benden para kazanmasın mı?

Lafı açılmışken, geçen gişe hasılatlarını kurcalıyordum, Türkiye'de (tabi 89'da kaydı tutulmaya başlamış) şimdiye kadar en çok izlenen, en çok para getiren film Recep İvedik 4 (2014) imiş; 7 milyon tl ve bozukluklar. Ve ilk beşte 3 Recep İvedik filmi var, diğer ikisi de Düğün Dernek (2013) ve Fetih 1453 (2012). İlk yüzde de toplasan 10 tane falan yabancı film var, gerisi yerli. İlginç..


Dönelim filmimize, Woody Allen, edebiyat dünyasına ışık tuttuğu Midnight in Paris (2011)'ten sonra bir kez daha 1920'lere dönmüş, bu sefer önümüzde dönemin en ilginç sanatı kabul edilen sihirbazlık var.

Bir takım teknik detaylar olduğu bilinen ama sırları çözülemeyen bu gösterilere büyük ilgi gösterilirken piyasanın hakimi Stanley, o dönem Çinli kılığında sahnedeyken, kocaman bir fili yok etmek gibi gösteriler yapıyor. Günlük hayatında da psişiğe, büyüye, ruha ve tanrının varlığına savaş açmış, tam bir materyalist. Çocukluktan beri en yakın arkadaşı olan biri var, bu tutuyo diyo ki, "Şurda zengin bir ailenin yakini var, kız hissediyor, ruhlarla konuşuyor" falan.. Büyük ısrarlarla o kızın da foyasını ortaya çıkarmaya gidiyorlar. Evli Stanley, Sophie'nin numaralarını çözemediği gibi, ona aşık oluyor ve tanrının varlığına inanmaya başlıyor. Basın toplantısı yapıp "Yanılmışım!" diyor. Sonra olaylar değişiyor.


Tatlı bir Woody Allen komedisi işte. Stanley rolünde Colin Firth, Sophie rolünde Emma Stone. Bu ikili ilk kez bir Woody Allen filminde oynuyor ve Emma yeni filmde de var.

Hollywood piyasasında bazı yönetmenleri cv'ye eklemek ayrı bi havalı, Allen'la çalıştım falan.. Bizde de var canım, Çağan'la çalışmak, hele Nuri Bey, hele hele Zeki Ağbi.. Bunlar hep Cihangir..

Filme puanım 6'dır. İzlenebilir kontenjanından kışın kahve-battaniye ikilisine üçüncü olur.

02.01.15
Oku..

Vicky Cristina Barcelona (2008)


"Hala her kadında beni arıyorsun di mi?" diyo deli karı İspanyolca.. Adam da "İngilizce konuş bu evde" diyo, kız arkadaşı Amerikalı diye..


Barselona Barselona diye girdi bizde vizyona, bundan neredeyse 7 sene önce. Yurtta kalıyordum, sinemadan afişini çalıp duvarıma asmıştım. Ben asıl Scarlett'in hayranıydım, ama Penelope de bu filmde izleyen herkesin gönlünü fethetmişti. Net. Bir de sessiz ve derinden Rebecca var ki ona hiç girmiyorum. Ben bu filmi 20 kere falan izlemişimdir.


Vicky ve Cristina yaz tatiline Barselona'ya geliyorlar. Vicky, nişanlı, sadık, ayakları yere basan; Cristina da hayatın tadını çıkaralım diye bokunu çıkarmaktan kaçınmayan güzellik.
Juan Antonio, İspanyol ressam, yaklaşıyo bu ikisine "Beraber takılalım mı, yemek yeriz, şarap içeriz, sevişiriz.." diyo.. Kızlar tabii şok.. Marie Elena var, elemanın eski deli karısı.. Belalı..
Aşk üçgenleri, beşgenleri falan yaşanıyor Barselona'da, aşırı tatlılar..


Karakterlere bakınca hangi oyuncunun ne oynayacağı zaten çok belli di mi?! Woody Allen, tam bir dahi, artık bunu herkes biliyor, her sene yaptığı filmleriyle üstümüze zeka fışkırtıyor. Bu da Allen'ın en iyi beş filmi arasına girer.. Her sahnesinde "Oha, çok iyi ya, off çok tatlılar.." falan diyerek izliyorum.


Scarlett, neredeyse her filminde çok güzel olmayı başarmış bir kadın. Penelope, her film de değil mesela, bu ve benzeri rollerde çok tatlı.. (Bundan sonra da Allen'ın To Rome With Love (2012)'ında oynadı)
Rebecca, bu ikisi kadar popüler olmamakla beraber, bu rol için cuk oturmuş bir tip, aşşırı güzel.. (En son Iron Man 3 (2013)'de vardı) Ve tabii ki, Javier Bardem, bence bu adamın hayatının işi bu, tamam zaten çok yetenekli ama bence Oscar'ı bu rolle almalıydı.

Madem konu Oscar'a geldi, Penelope Cruz aldı en iyi kadın oyuncu ödülünü bu rolle.. Filmin müzikleri de çok ilgi gördü, dinlendiği andan beri.

Filme oyum on üzerinden sekiz, daha da izlemeyen keriz..



17.12.14
Oku..

Fading Gigolo (2013)


Epey zamandır bekliyodum, çünkü sinemadayken kaçırdım ben bu filmi.. E internete de bi türlü düşmek bilmedi. Sonunda izledim. John Turturro'nun yazıp yönettiği, Woody Allen'la beraber oynadığı film, bu kadar beklendiğine değdi mi?.. ('Deydi mi, değdi mi' diye bi iki saniye düşündüm önce, sonra 'değer' kökünden geldiğine ikna olarak 'değdi' yazmaya karar verdim..)

Bu arada sorumun cevabı da, evet, değdi.. Muhteşem, olağanüstü falan değil ama eğlenceli zaman geçirtiyor.. Yer yer Woody Allen tarzı hissedildi Turturro filmi olmasına rağmen. E abi taş olsan etkilenirsin bu adamdan, çok normal bence..


Bi kitapçı olan Murray (Woody Allen), çok para kazanamayan bir çiçekçi olan Fioravante'yle (John Turturro) çok eski arkadaşlar. Fakir değiller, orta direk işte. Murray, doktorundayken, durduk yerde bi konu açılıyo, kadın, jigolo arıyo.. Zengin kadın, "Kocamla beraber üçlü de yaparız belki ama önce ben bi denemek istiyorum," diyo, "var mı bildiğin biri?" diyo.. Bu da karı çok para verecek diye, "Var" diyo, Fioravante geliyo aklına. Söylüyo, "Hayatta olmaz" diyo eleman. "Olum, çok para" falan.. "Yok"..



Neyse bi deneyelime geliyo mevzu.. Aşırı seksi doktor hatunla sevişen Fioravante, hastası oluyo bu işin, Murray de.. Deli para kazanıyolar, piyasada isim yapıyolar. Murray'nin bi tanıdığı olan Yahudi bi dul abla, hayata küsmüş durumda.. Murray iyilik olsun diye Fioravante'yi ayarlıyo buna.. Ama abla Yahudi bir dul olduğu için, böyle şeyler yapmaması gerekir.. Yahudiler çok içinde mevzunun.. Hatta Yahudi Bölge Zabıtası Dovi de (Liev Schreiber) içinde her şeyin..


Virgil yani Fio, önce Dr. Parker'la (Sharon Stone), sonra onun arkadaşı Selima'yla (Sofia Vergara) sonra da daha pek çok kadınla harika zaman geçiriyor. Tabii en çok Avigal'le (Vanessa Paradis) takılmayı seviyor. Bi de en sonda Fransızca konuşan kafedeki güzel kadın var, Loan (Loan Chabanol). Kadınlar çok başarılı. Sharon çok seksi zaten; Sofia, adamı yakar yandırır, güzel değilse bile seksi esmer, gerçi eski sarışın yeni esmer; Vanessa bazen çok güzel bazen değil, ama tatlış, sonuçta dişleriyle az dalga geçmedik; Loan, tam bir 'olmuş'.. Loan, tam bir bonus ya, seyirciye güzellik..


Woody, kendi filmi olmasa bile çok konuşuyo, 'kendi filmindeymiş gibi' diye rahat ettirmeye çalışıyolardır belki.. "Hep kendini oynuyo, hiç rol yapamıyo, böyle oyuncu mu olur" falan deniyodu hakkında. Adam kendi gibi oynayabileceği karakterler yazıp, gelen tekliflerde de bu tarz tipleri kabul ediyosa, bu bir tarzdır, kötü değil iyidir bile.. Keşke herkes bunu yapsa da kötü oyunculuk olmasa.. John Turturro da tam tersi, yazar-yönetirliğinden çok oyunculuğuyla ön planda olan bir adam. Ama yönetimde de gayet iyi iş çıkardığını söylemek gerek..

7 verdim 10 üzerinden.. Bu aynı zamanda yazılısinema puanıdır.. imdb puanı ise 6,3'tür..

06.08.14
Oku..

Blue Jasmine (2013)


Kalktım, öğlen seansına sinemaya gittim. Salonda tektim, benden önceki seanstan da tek başına bi kız çıkmıştı, teğet geçtik. Zaten Woody'nin filmlerine çok ilgi olmuyor.. Olanlar da denk gelemiyor..


Billie Holiday'den Blue Moon başrolde. Woody Allen'ın bi geçmişi bi şimdiyi harmanladığı kurguyu başka filmlerinde hatırlamıyorum hiç. Karakterimiz Jasmine'in kocasıyla beraber olduğu hayatı ve kocasından sonraki hayatı diye iki farklı zaman beraber işleniyor. Yani iyi de, çok Allen işi değil sanki.
Cate Blanchett de ne yaparsa yapsın kendini bana sevdiremeyecek bir hatun olduğu için, mesafeli başladığım filme öyle devam ediyorum. Bir de kıl bi kadını oynuyor, iyice soğudum. Giremiyorum filme. Arada Alec Baldwin beliriyor, zengin-çapkın ya da çapkın-zengin Hal rolüyle; çok tatlı adam lan. Bunlar dışında oyuncu kadrosu: Sally Hawkins, Andrew Dice Clay, Peter Sarsgaard, Bobby Cannavale falan diye uzuyor.


Filmin olayı şu: New York sosyetesinden Jasmine, zengin hayata alışmış bir kadın olarak birden çulsuz kalınca, San Francisco varoşuna, üvey kardeşinin yanına gelir. Yol bilmez iz bilmez bir kadın olarak, lüksten ödün vererek yaşamaya çalışmak çok kolay olmayacaktır. Kız kardeşinin de düzenine müdahale etmeye başlayınca ortalık karışıyor ister istemez. Kocasının yediği bokların -hala- karşısına çıkıyor olması yeni bir hayata başlamasına engel oluyor bi yandan. Bu şekil bir film.

Andrew Dice Clay, Cate Blanchett, Bobby Cannavale, Ali Fedotowsky ve Peter Sarsgaard

Çoğun dram ilerleyen hafif komedi filmi. Müzikleri çok sevemedim bu sefer; Blue Moon hariç tabii. Ama bence beni asıl rahatsız eden: bir geçmiş, bir gelecek, geçmiş, gelecek, geçti mi, gelcekti. Ayrıca koca filmde, üstelik Allen filminde tek bir tane güzel hatun vardı; -gerçi bence- o da 3 saniye gözüken spor hocasını oynayan Ali Fedotowsky. Ali, esasen çok oyuncu değil ama medyatik bir tip, sunuculuk, magazin muhabirliği falan yapmış. Programlara dizilere falan katılmış, kendini göstermişliği var. Bu filmde de zaten baya konuk oyuncu. Ama hoş hatun, bak:


Açıkçası Woody'nin arada bir yaparak stres attığını düşündüğüm dramlarını çok sevemiyorum zaten. Film, eleştirmenlerden tam not almış, hatta son zamanlarda yaptığı en iyi filmi falan diyenler olmuş, Midnight in Paris (2011)'i hiçe sayıp.. Gerçi Midnight in Paris (2011)'i de bi ben mi baş tacı yapıyorum anlamadım ki, efsane film değil mi sizce de..

01.10.2013
Oku..

Yönetmenler: Woody Allen..


New York'lu, yazar, yönetmen, komedyen, müzisyen, oyuncu gibi pek çok sıfatı olan bir adam.

1935 yılının aralık ayında New York'un beş ilçesinden biri olan Brooklyn'de yahudi bir ailede Allen Stewart Konigsberg olarak doğuyor. Okulu hiç sevmediği için ders çalışmak yerine hayaller kuruyor, film senaryoları üretiyor kendi çapında. 16 yaşına geldiğinde radyo ve tv programlarına kısa hikayeler yazmaya başlıyor. Ha bu arada 15 yaşındayken ismini, çok beğendiği ağaçkakan arkadaşıyla değiştiriyor. Woody burdan geliyo işte. 30 yaşına kadar tv programlarına espriler, hikayeler yazıyor, komedyenlik yapıyor, tiyatro oyunları yazıyor, klarnet çalıyor. 65, 66 ve 67 yıllarında sinema filmlerine de el atıyor. Senaryoları bi yazar grubuyla beraber yazıyor. Hatta azıcık da oynuyor. İlk yönetmenlik deneyimi de, What's Up, Tiger Lily? (1966)'nin küçük bi sahnesini yönetmesiyle oluyor.


80'lere Kadar Allen ve Filmleri (vol.1)

Neden vol.1? Woody Allen'ın elliden fazla filmi var. Hem ben sıkılmiim, hem siz sıkılmayın diye bölerek anlatıcam - tabu oynamıyoruz sonuçta. Bu adam film yaparken yazar, yönetir ve çoğunda oynar. E haliyle filmler tam anlamıyla 'Woody Allen Filmi' olabiliyor. Hikayeleri zaten kendi uyduruyor, kendi istediği gibi çekiyor ve istediği gibi oynuyor. Film biter, senarist şikayet eder "anlatmak istediğim bu değildi" diye; oyuncu der "çekememiş bu, ben böyle oynamadım" diye; yönetmen der "malzeme bu, ben n'apayım". Ama işte hepsi kendi olunca, kafa rahat..

Zamanı geldiğinde yazdığı bi senaryoyu yapım şirketi kendi yönetmesini istiyor. Allen, başrole kendini seçiyor. Take the Money and Run (1969) çok beğeniliyor. Allen filmlerinde, -genel olarak- ben öyle kahkaha atarak güldüğümü hatırlamıyorum. Ciddi ciddi komedi yapıyor adam, çok da eğleniyorum izlerken.

1969 Take The Money And Run
1971 Bananas
1972 Everything You Always Wanted to Know About Sex
1972 Play It Again, Sam
1973 Sleeper
1975 Love and Death
Annie Hall (1977)
1978 Interiors
1979 Manhattan

Play It Again, Sam (1972), Allen'ın aslında tiyatro oyunu olarak yazdığı bir hikaye.. Film yapalım diyolar, Allen'a da, oynar mısın diyolar, he diyo.

Allen hikayeleri New York'ta geçer genelde, çünkü New York'ludur kendisi. Çoğu karakterinin psikiyatrı vardır, çünkü kendisinin de var. Karakterleri ya yazardır, ya komedyen, ya oyuncu, ya yönetmen.. İstisnalar var tabii ama genelde böyledir. Allen, o tarz karakterin iç dünyasını daha iyi bildiğini, öyle bir karakter yaratınca hem hikayenin hem oyunculuğun daha gerçek durduğunu, bir manavın akşam eve gidince neler yaptığını bilmediğini ve haliyle oynayamayacağını söylüyor. Interiors (1978), Allen'ın komediden sıyrılıp, değişik şeyler yapmak istemesiyle ortaya çıkan, pek beğenilmeyen aile dramıdır. Annie Hall (1977) ve Manhattan (1979) bugün bile en beğenilen filmlerindendir. Ama kendisi en beğendiği filmi sorulduğun da Love and Death (1975) diyor.Ayrıca benim favorim Take the Money and Run (1969) da yine bu dönemde yaptığı filmlerden..

Allen iyi anlaştığı bir rol arkadaşı bulunca (tabii sevgili de) bırakmıyor. Diane Keaton, yukarı yazdığım son 6 filmde Allen'a eşlik ediyor. Gerçek hayatta da iyi arkadaş olduklarını söyleyen Allen, Diane Keaton'la çalışmanın kendisi için çok kolay olduğunu, birbirlerinden istedikleri şeyi bildikleri için film çekerken zorlanmadıklarını söylüyor.


92'ye Kadar Allen ve Filmleri (vol.2)

Seksenlere Stardust Memories (1980)'le başladı Allen.. Filmde komediden sıkılıp ciddi işler yapan, hayattan tat alamayan ve hayranlarının komediden başka bişeyden anlamayan insanlar olduğunu düşünen bir oyuncuyu oynuyor. Allen bu filmle çok tepki aldı, filmin bir otobiyografi olduğunu düşünenler vardı.
Bir röportajında filmleriniz ne kadar otobiyografik diye soruluyor, Allen: ''Sadece genel anlamda otobiyografikler. Annie Hall, olsun The Interiors ya da Manhattan olsun hepsinde de ayrıntılar uydurulmuştur. Sanırım Stardust Memories de çok otobiyografik bulunacak; çünkü film hayatında hiç eğlendirici şey bulamayacak bir noktaya gelmiş, depresyona yenik düşmüş bir sinemacıyı anlatıyor. O ben değilim ama benmişim gibi algılanacak.'' diye anlatıyor.

1980 Stardust Memories
1982 A Midsummer Night's Sex Comedy
Zelig (1983)
1984 Broadway Danny Rose
1985 The Purple Rose of Cairo
1986 Hannah and Her Sisters
1987 Radio Days
1987 September
1988 Another Woman
1989 New York Stories
1989 Crimes and Misdemeanors
1990 Alice
1992 Shadows and Fog
1992 Husbands and Wives

Bu dönem Allen'ın Mia Farrow'lu dönemidir. 80'de başlayan ilişkileri 92'de ilginç bir şekilde bitmiştir. Farrow'dan bir çocuğu olan Allen, Farrow'un üvey kızı Soon-Yi Previn'e tutulunca Farrow'dan tekmeyi yemiştir haliyle. Ama beraber oldukları dönem içinde 13 filmde de beraber çalışmış, unutulmazlar arasına giren filmler yapmışlardır. Bunların başında Zelig (1983) gelir.

Bence Farrow'dan iyi ki ayrılmış. Sevmiyodum ben onu..

Woody Allen, neden bu kadar sık film yapıyor? Öğrenebildiğim kadarıyla (röportajlarından) bütün gün yatabilecek, miskinlik yapabilecek bir bünye değil onunki. Tatil sevmiyor pek, ya yazıyor ya film çekiyor. Haftanın bir günü caz yapıyor, grubu var; her hafta aynı yerde çıkıyorlar. Sırf onu görmek için oraya giden turistler oluyormuş. Oysa görülecek bi şeyim yok diyor, onlar da bunu fark edip müzik dinleyip gidiyorlar diyor. Çok güzel bir manzarası olan bir dairede yaşıyor, yürüme mesafesi olan yerleri gezmeyi tercih ediyor. ''Yılın 360 günü restoranlarda yiyorum akşam yemeğimi'' diyor. New York'ta yürümeyi seviyor. Müzikten aldığı zevki sinemadan alamayan Allen, "Neden film yapıyosunuz?" sorusuna: "Elime böyle bir fırsat geçti ben de değerlendiriyorum, insanlar da beğeniyor" diye cevap veriyor.


93 ve Sonrası Allen ve Filmleri (vol.3)

Olaylı ayrılığın ardından eski dostu Keaton'a tekrar senaryo gönderiyor Allen.. Manhattan Murder Mystery (1993)'de beraber çalışıyorlar.

Manhattan Murder Mystery (1993)
1994 Bullets Over Broadway
1994 Don't Drink the Water
Mighty Aphrodite (1995)

Allen'ın bir diğer takıntısı da film çekerken ona karışılmaması. Yani yapımcıyla bi anlaşma yapıyor başta, sonra hiç karıştırtmıyor. United Artist'de Krim ve Pleskow var Allen'a bu konuda anlayış gösteren. Bunlar 78'de United Artist'den ayrılıp Orion Pictures'i kurdular. Tabii ki Allen, Orion'a geçiyor ve 91'e kadar beraber çalışıyorlar. Ondan sonra da 3 filmi Sweetland Films'e çekiyor. Daha sonra Miramax, Bullets Over Broadway (1994)'e 16 milyon $ harcayıp 20.5 milyon $ kazanıyor; Mighty Aphrodite (1995)'e ise 12 milyon $ harcayıp 11,5 milyon $ kazanmış. Allen'ın Miramax'ta ki yapımcısı Chon, ''Woody, yaratıcı özgürlüğü için çok büyük meblağlar feda etti, ama bundan daha memnun olamazdı.'' diyor..

Son evliliğinden sonra Allen sinemasının yeni dönemi başlıyor artık.. Her pazartesi Michael's Pub'ta sahneye çıkıp klarnet çalan Allen, yıllardır müzikle ilgili bir film yapmak istiyordu ve işte zamanı gelmişti; güzel bir oyuncu kadrosu kurup Everyone Says I Love You (1996)'yu çekti. Edward Norton, Drew Barrymore, Julia Roberts ve Natalie Portman'ın çocukluğu..

2000'li yıllara gelindiğinde, Amerika'da sevilmeyen, anlaşılmayan adam oluyor; filmleri Avrupa'da özellikle de Fransa'da daha çok beğeniliyor. Filmlerinde mütemadiyen kendinden bi şeyler bulabileceğimiz Allen, bu konuyla ilgili de Hollywood Ending (2002)'i çekiyor.

1996 Everone Says I Love You
Deconstructing Harry (1997)
1998 Celebrity
1999 Sweet and Lowdown
2000 Small Time Crooks
2001 The Curse of the Jade Scorpion
Hollywood Ending (2002)
2003 Anything Else
2004 Melinda and Melinda

Her ne kadar gerçek hayatta New York'tan kopamasa da, bu dönemde Avrupa'dan gördüğü ilgiye karşılıksız kalamıyor. 2005'te Londra'da, bir tenis hocasının ders vermek için evine gittiği öğrencisinin nişanlısıyla aşkı; 2008'de Barselona'ya tatile gelen iki kız arkadaşın İspanyol ateşiyle yanmaları; 2011'de ise rezervuarlarından sokaklarına sanatın fışkırdığı Paris'te şanslı bir yazarın hikayesini anlatıyor. Avrupa filmlerine Roma'da devam ediyor Allen...

Match Point (2005)
2006 Scoop
2007 Cassandra's Dream
Vicky Cristina Barcelona (2008)
2009 Whatever Works
You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010)
Midnight in Paris (2011)
To Rome With Love (2012)
Blue Jasmine (2013)

Bu arada Scoop (2006)'la beraber yaşlılığından ötürü oyunculuğu bıraktığını açıklayan Allen, Paris filmini çektikten sonra hazır gelmişken şu Roma filmini de çekeyim demiş, hatta bu filmle oyunculuğa geri döneceğini de söylemişti.

Hatta bu sene kendi ne yazıp ne yönettiği bir komedide daha oyunculuk yapacakmış. Böyle sadece oyunculuk yaptığı dört beş film daha var.. Örn. Fading Gigolo (2013), Paris-Manhattan (2012)...

Ayrıca To Rome With Love (2012)  filmine ilk verdiği isim 'Bop Decameron'muş daha sonra 'Reno Fiddled' olup vizyona girmesine az bir süre kala son halini almış.
Ve bu ismini değiştirdiği ikinci filmi olmuş; ilki 'Anhedonaia' olan filminin ismini 'Annie Hall' olarak değiştirmesiymiş.

Evet bu dönemde de pek çok muhteşem film izlettirdi bize sağ olsun: Small Time Crooks (2000), Hollywood Ending (2002), Scarlett'li filmleri ve benim genel favorim Midnight in Paris (2011). Öyle tatlı bir dönem yani.


Kendisi 80 yaşında ama hala her seneye bir film yetiştirme peşinde. Bu adam para için yapıyor olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Bu arada 97'de evlenen Previn ve Allen halen birlikteler ve iki çocukları var. Allen'ın başından 3 evlilik 2 de tutkulu birliktelik geçmiş. Totalde 3 öz çocuğu bulunmakta.. Hiç evlenmediği Farrow'dan bir oğlu (Ronan Satchel Farrow) var, velayet annedeymiş ama şimdi koca adam oldu, siyasetçi..


Bu arada Allen'ın yazdığı 3 yeni tiyatro oyununu 2003-04 arası yönetmişliği de vardır..
Çeşitli dergilerde, gazetelerde yazdığı öykülerini topladığı kitapları da vardır.. (Türkiye'de eskiden Hil Yayınları ve diğer birkaç yayınevi yapıyordu bu işi ama çok eskiden. Güncel baskıları olan dört kitabı Siren Yayınları'ndan çıkıyor.)

27.04.2013 güncellendi Ağustos 2015

Bu yazıdan sonra Woody şu aşağıdaki filmleri yapmaya devam etti ve edecek:

Magic in the Moonlight (2014)
Irrational Man (2015)
Cafe Society (2016)
Wonder Wheel (2017)
A Rainy Day in New York (2019)

Oku..

Paris-Manhattan (2012)


Fransız yönetmen Sophie Lellouche'un yazıp yönettiği ilk uzun metraj film. Yönetmen hanım daha önce 99'da kısa bir film çekmiş Gad Elmaleh'in oynadığı.

Paris-Manhattan (2012)'la, başrolünde Alice Taglioni ve Patrick Bruel'in oynadığı, Woody Allen hayranı bir kızın hayatının konu edildiği bir hikayeye misafir oluyoruz.


Alice, erkeklerle arası kız kardeşi kadar iyi olmayan bir kızdır. Bu durum uzadıkça ailesi olaya el atarak Alice'e koca bulmaya çalışır. Eczacı Alice bir yandan Woody Allen posteriyle dertleşirken, bir yandan da kendi gibi depresyonda olan insanlara iyi geleceğini düşündüğü film tedavisiyle şifa dağıtmaya çalışır. Bu arada alarm sistemi işinde olan Victor'la tanışır. Falan filan..

Kötü film. Bildiğin olmamış. Alice Taglioni güzel bir tek, bir de Woody Allen küçük bir rol için oynamaya ikna edilmiş; bunlar bana yetti gerçi, zaten uzun da değildi film: 77 dk. Merak ettiyseniz izleyin ama çok bi şey beklemeyin yani.


6.12.12
Oku..