Have a Good Trip: Adventures in Psychedelics (2020)


Bir keresinde kokain denemiştim, bir de adı ayvaska olan bir şey ve birden fazla sefer de marihuana yani esrar-ot neyse.. Çok büyük beklentilerle deneyip sıfır mirasla hayatıma devam ettiğim deneyimler oldu bunlar. Sanırım ilk defa esrar içilen bir ortama girdiğimde normal bir sigaradan çok farklı bir şey olmadığını düşünmüştüm çünkü etrafımda çok sayıda tütün saran ve sigaralarını kendileri yapan arkadaşlarım vardı. Esrar ritüeli de ona benziyordu (tütünle beraber biraz da marihuana koyulup sarılır kağıt) ve çok büyük etkiler yaratmadığı için farkı olmadığını düşündürmüştü bana. 

Bir seferinde -bu illegal malzemeleri temin eden- Adanalı torbacı adamın evine gitmiştik, adını hatırlamıyorum şimdi, bizden başka birileri de vardı içeride, terasta oturuyorduk; racon icabı oturulup bir çift lakırdı edilip alışveriş yapılır ve gidilirdi, öyle hızlıca al-git servis yok. Muhabbet sırasında da dolu sigara (esrar) dönerdi, yani bir nevi mal test edilir sonra alınırdı. Bu sigara dönülen zamanlardan birinde unutamadığım bir sahneye tanık olmuştum, görme engelli bir kardeş de ortamdaydı ve sigara sırası ona geldiğinde yanındaki arkadaş dizine iki kere dokunuyor ve ona sigarayı alma sinyalini böyle veriyordu. Dumanı içine çekince karanlık göneş gözlüğünün arkasındaki gözlerinin aldığı şekli çok merak etmiştim. Bir daha da denk gelemedik kendisiyle. Bu arada kalabalık ortamlarda birden fazla sigara hazırlanır, biri saat yönünde diğeri tersine döner iştirakçiler arasında ve an gelir bir kişiye hem sağdan hem soldan sigara uzatılır ve işte bu duruma esterabim denir.nef

Bana bir miras bırakmayan deneyimler oldu derken, kafası gelmedi bu denemelerimde.. Bir tek kokainde biraz işe yaramaz uyuşukluk hissetmiştim, bir de esrarlarda rahatsız edici mide bulantısı.. Komple pişmanlık yani, sermaye kaybı, zaman çarçuru, yanlış heyecan.. 


Bir de bahsettiklerimden farklı bir uyuşturucu familyası olan, asit ve mantar temelli halüsinojenik maddeler var. Bir Netflix Orijinal Belgeseli olan Have a Good Trip: Adventures in Psychedelics (2020) bu maddeler ve etkilerini mercek altına alıyor. Şimdiye kadar gördüğümüz "Uyuşturucu hayatınızı karatır!" temalı kamu spotlarından farklı bir bakış açısıyla, "Evet, uyuşturucu kötü sonuçlar doğurabilir ama bazen de çok tatlı hisler yaşamanızı sağlayacaktır!" diyor. 

Donick Cary'nin yazıp yönettiği belgesel sayesinde, çoğu ünlü isimlerden oluşan bir grup uyuşturucu kullanıcısının anıları ve konu hakkındaki görüşleri ile farklı bir pencere açılıyor. Tabii ki kötü sonuçlar doğurabileceği gerçeğini unutmamalıyız ama hissettirdiği bazı ilginç ve ufuk açıcı hislere de kulak vermek gerekiyor. Ve sonuç olarak aşırı eğlenceli bir mantar anıları kolajı çıkıyor ortaya! 

6 Haziran 2020
Oku..

Inside Bill's Brain: Decoding Bill Gates (2019)


Oscar'lı belgeselci Davis Guggenheim'ın, Netflix için yaptığı bu 3 bölümlük çalışma 2019 sonundan beri Netflix'teymiş, ben yeni gördüm, izleyeyim hemen dedim. Ne Bill Gates'e özel bir hayaranlığım var ve Guggenheim'ın takipçisiyim ama Netflix çok güzel pazarlıyor filmlerini. Özellikle belgeselleri için, doğru görsel ve yazı tipleriyle hazırlanan posterler, "Beni şimdi izlemezsen çok şey kaçırırsın!" diye bağırıyorlar. Anasayfada görünen onlarca poster arasından belgeseller bir ışıldayarak bakıyor böyle.. Büyük başarı bence!..

Bill Gates'in Microsoft macerası bir kenara bırakılarak, zeki bir adamın emekliliğine odaklanılıyor. 3 adet yaklaşık birer saatlik bölüme ayrılan belgeselin her bölümünde başka bir konu işleniyor. Bill Gates'in bu belgesel için Guggenheim ve Netflix'le büyük bir iş birliğine girdiği görülüyor, ele alınan konularda gayet samimi cevaplar vererek, basına yansıyan Bill Gates profilini epey yıkıyor açıkçası.


Hayır işlerinde zekanın ne kadar önemli olduğunu gösterdiği için bence herkese izletilmeli, mümkün değilse anlatılmalı!.. Hayır işledim, fitre verdim, zekat çektim, bağış yaptım olayı değil. Çok net bir şekilde toplumsal  bir sorunun çözümünde nasıl çalışılması gerektiğini -ders verir gibi- anlatıyor belgesel. İşin üzücü tarafı Bill Gates'in konu edilen bütün bu hayır girişimleri elinde patlıyor...

İlk bölümde, Afrika ülkelerinde hala 'ishal' yüzünden çocukların öldüğü haberini okuyor gazetede. Karısı Melinda ile birlikte neler yapabileceklerini araştırıyorlar. Önce çocukların tedavisi düşünülüyor, sonra hastalığın kaynakları... Kanalizasyon yok memlekette, tuvaletleri dolunca toplayıp nehirlere döküyorlar. Bu bokların içme suyuna karışması bir yana, çocuklar o suya girip oyun oynuyorlar. Gates de milyonlar harcayarak kanalizasyon ve tuvalet projeleri geliştiriyor. Bir yaptın, iki yaptın haçana tuvalet götürcen koca Afrika'ya.. İkinci bölümde Çocuk Felci, üçüncü bölümde Enerji Ticareti projeleri anlatılıyor.

Guggenheim soruyor sonunda, "Bütün girişimlerin patlamış, hiç yanlış yaptığını düşündüğün, bırakıyoruz dediğin oldu mu?" Bir de arada şey soruyor, "Hayatta en korktuğun şey ne?"

Cevapları merak ediyorsanız, izleyiniz.. Di mi ama?!

16 Mayıs 2020
Oku..

Yücel'in Çiçekleri (2018)


Köy Enstitüleri, köylüleri köy için yetiştirme sistemiydi. Kırsal kesimlerdeki okuma yazma bilen vatandaş oranını yüksek, temel bilgilere sahip, köydeki işlerini daha verimli yapabilecek bir toplum için ortaya çıkmıştı.

istanbulartnews Instgram hesabı dün fragmanını paylaşarak, Cengiz Özkarabekir'in yazıp yönettiği Yücel'in Çiçekleri (2018) belgeselinin, İBB Kültür Sanat YouTube kanalında çevrimiçi yayınlanacağını duyurdu. #EvdeKültürSanat ve Köy Enstitülerinin kuruluşunun 80. yıl dönümü vesilesiyle sunulan bu hizmetin aslında geçen sene de Ekrem İmamoğlu'nun YouTube hesabından yayınlandığını görüntüledim. Aynı açıklama yazısıyla iki farklı hesaptan paylaşılan film için, Ekrem İmamoğlu'nun öncülüğünde çekildiği yazıyordu.


Destek önemli tabii ama belirtmeliyim ki filmin özellikle canlandırma sahnelerindeki performanslar bütün işe gölge düşürüyor, kurgu açısından da biraz amatör olduğunu söyleyebilirim ama (övgü bölümü burası) sinamatografik açıdan göze hoş görünen, anlatılması, dinlenmesi, bilinmesi gereken yakın tarihimize ışık tutulduğu için değerli bir film. Kaynak çeşitliliği açısından önemli.. Üstelik harika bir fotoğraf arşivine sahip!.. Bir de YouTube'daki açıklama yazısında da belirtildiği üzere "Drama sahnelerinde kızı Gülümser Yücel'in destekleri sayesinde Hasan Ali Yücel'in gerçek eşyaları da kullanılmış." Ama hangileri müzeden gelen gerçek eşyaları, hangileri bit pazarından alındı bilemediğimiz için çok etkilenemiyoruz bu konuda!..


Komünist yetiştirdiği varsayımıyla da sevilmeyen bu sistemde yetişen öğrencilere karşı dönemin söylemi olan "Yücel'in piçleri"ne gönderme olarak filme verilen isim, anlatımda tarafını seçiyor. Yani filmin adını Yücel'in Piçleri bıraksalardı ve filmi aynen yayınlasalardı, tarafsız bir anlatım sunmuş olacakları ancak bu faşizan söylemi değiştirerek aslında yönlendirme yapılıyor ve kim bilir başka neler değiştirildi diye düşündürülüyor.

Anlatım demişken, filmin anlatıcısı, Köy Enstitülerinin (mimarı Hasan Ali Yücel'se) mühendisi olan İsmail Hakkı Tonguç'tur. İsmail Hakkı Bey'in gözünden anlatılır hikaye: "Hasan Ali şöyle bir çocuktu, ben burada okumuştum, onunla şunları yaptık" diye dönemi ve olayları anlatıyor, görmediği geçmişi öğrendiği kabul edilebilir ancak durduramıyor kendini, ölümünden sonrasını da anlatıyor. "Ben bu sebeple öldüm, Hasan Ali şunları yaptı, sonra da böyle oldu!.." Nereden biliyorsunuz?! Öldünüz siz İsmail Hakkı Bey!.. Senarist Özkarabekir, mukayyet olunuz beyefendiye!..


Yine de bu konuda, Can Dündar'ın Belgesel Kitaplar serisinin bir parçası olan Soner Sevgili yönetimindeki Köy Enstitüleri (2000) hikayeyi anlatımı bakımından daha başarılı bir yapım. Bu da YouTube'ta var, siz de ikisini de izleyip karşılaştırabilirisniz. Hatta bir de Toprağın Çocukları (2012) isimli bir kurgu film var, bu da döneme ait belli bir fikirler verebilir.

18 Nisan 2020
Oku..

American Factory (2019)


Bu sene Oscar kazanan belgesel, tarafsız hikaye anlatıcılığı nasıl yapılır onu gösteriyor. Steven Bognar ve Julia Reichert'ın hazırladığı film, büyük markalara otomobil camları üreten bir fabrikanın kapanmasıyla başlıyor. Birkaç yıl sonra o fabrika Çinli bir yatırımcı tarafından tekrar ayağa kaldırılmaya çalışılmış ve büyük Fuyao Glass şirketi kurulmuş ve enteresan bir şekilde her şeye tanıklık edilmiş. Film, komple bu süreci içindeymişiz gibi anlatıyor.

Önce bir sürü Amerikalı vatandaşın işsiz kalması, yaşanan maddi ve manevi sıkıntılardan bahsedilirken sonra fabrikanın yeniden açılacağı haberleriyle bir hareketlenme oluyor. İşçi alım süreci, fabrikanın yeniden yapılanması, bu süreçte yönetici tayfanın ve işçilerin düşünceleri. Hatta yeni Çinli patron Cho Tak Wong'un konuşmaları, istekleri... Her şeye tanık oluyoruz.


Bir Netflix yapımı olan bu belgesel bitince hemen arkasından bir röportaj videosu öneriliyor, -bu da ilginizi çekebilir- gibilerinden 10 dakikalık "American Factory: A Conversation with the Obamas". Ondan sonra da Pup Academy (2020) diye bir seslendirmeli köpecik dizisi öneriliyor nedense, hiç ilgimi çekmedi o. Neyse, videoda, belgeselin yönetmeni ikiliyle Obama çifti konuşuyor, hikaye anlatıcılığı şöyle önemli böyle güzel diye; Julia diyor ki "Cho Tak beyfendiye biz böyle bir şey yapmak istiyoruz dediğimizde kesinlikle fabrikanın tanıtımı olmayacağını söyledik, kesinlikle kötülemeye çalışmayacağımızı da söyledik ve bize güvendiler. En kritik toplantılarında bile bizi odadan çıkarmaya gerek görmediler, yanlış bir şey yapmayacağımızı biliyorlardı!" Ve bahsettikleri gibi tarafsız ve yönlendirilmeyen bir anlatım olduğunu görüyoruz filmde. "Ve sizlerin de desteğiyle bu hikayeyi daha çok kişiye izletebileceğiz hayırlısıyla!" diyor Julia. Eski Başkan da "Hala birkaç tanıdığımız var, izletebiliriz evet." diyor, gülüşüyorlar. Sadece ünlü oldukları için reklam kampanyası gibi mi yapmışlar bunu yoksa bir ucundan filme 'yapımcı' unvanıyla mı destek olmuşlar diye baktım künyede isimleri geçmiyor.


Çinli şirket bu işe başlarken Amerikalıları yönetici ve denetimci olarak yerleştiriyor daha çok. İşçiler ise Çinli-Amerikalı karışık. Ama çalışma kültürü çok farklı ve zaman zaman sorunlar çıkıyor. Çinliler için fazla mesai bir rutin, Amerikalılar ise mesai bitince bitsin istiyor. Sendika, sisteme müdehale etmeye çalışıyor ama Cho Tak en baştan beri söylediği gibi "Sendika gibi bir yapının bu fabrikaya girmesi işleri yavaşlatır, başka bir işe yaramaz."

Film bittiğinde Amerikalılar mı haklı Çinliler mi bilmiyoruz çünkü hiç yönlendirilmemiş sadece izlemiş oluyoruz. Çok güzel bir duygu bence, sonu muğlak, sonu seyirciye bırakılmış kurgu filmler gibi. Bence zaman ayrılabilir bir belgesel, hatta bitince bir de o Obamalarla olan videoyu da izleyin tabii. Ama o köpeklerin konuştuğu şeye gerek yok yani..


27 Mart 2020
Oku..

İstanbul'un Gözü (2016)


Efsane fotoğrafçı Ara Güler'in resmen gizli kalmış belgeseli. Benim böyle bir belgeselden haberim olmadı yıllardır, imdb.com'da ise yapım yılı hatalı ve sadece 84 kişi oylamış gözüküyor. Eminim çok daha fazla kişi izlemiştir bu hayli enteresan, bomba belgeseli, 84 ne ya?!

2015'te Binnur Karaevli ve Fatih Kaymak yönetiminde çekilen belgesel, sanatçının İstanbul Point Otel'deki Retrospektif sergisinin hazırlık aşamalarıyla beraber Ara Güler'i tanımamızı sağlıyor. Taksim Galatasaray'daki, girişinde Ara Kafe'nin yer aldığı Güler Apartmanı'ndaki dairede, aynı zamanda evi olan stüdyosundaki hatıralarla başlıyor. Binlerce, hatta yüz binlerce negatif fotoğraf, kutuların içinde... Dünyanın birçok yerinden çalışmalar... "Çok iyi arşivciyimdir" diyor. Çok ustadan duydum bu arşivciliğin önemini, arşivi iyi olmayan usta olamıyor belki de!


Beraber çalıştığı birkaç kişinin anlatımları eşliğinde tanıyoruz ustayı. Annesi Ermeni, babası Türk bir eczacı, durumları iyi, memleketi Taksim. "Burada doğdum, büyüdüm, Taksimliyim ben" diyor. "Eskiden İstanbul'da çeşit çoktu ama kimse birbirini ırklara ayırmazdı, mesela ben hiç sezmezdim Ermeni olduğumu" diyor hafif kırık Türkçesiyle.

Sergi salonunda fotoğraflar arasında dolaşırken hikayelerini anlatıyor. Dali, Güler'in çektiği fotoğrafını kocaman çerçevede görünce imzalamak ve Güler'e hediye etmek istemiş. Herhalde yanında resim yaptığı boyalardan varmış da onla imzalamış. "Bela oldu başıma" diyor o günü hatırlayıp sinirlenerek, "fotoğrafı dik tutamıyorum çünkü imza akacak, boya. Taksiye falan da binilmez. Bütün Paris'i yürüdüm böyle, sonunda yatağın üstüne koydum da düzgünce öyle rahatladım."


Sergi salonunda duvara asılan eski İstanbul manzarasında işçiler olan fotoğrafın önüne gelince, ekipten biri soruyor "Bu fotoğrafı hatırladınız mı, negatiften ilk defa basıldı." Usta korkulan huysuzluğuyla ters bir bakış atıyor "Niye hatırlamiyim, aptal mıyım ben?!" Bu tepkiyi veriyor Güler ama asistanı bir yerde çaktırmadan diyor ki: "O kadar çok fotoğraf var ki, bazen görüyor kutuların içinde, bunu ben mi çekmişim yahu diyor"

İstanbul'un Gözü lakabıyla tanınan, İstanbul'u dünyaya tanıtan en önemli gözlerden biriydi Ara Güler. Geçen sene kaybettik ve o dönem bile duyurulamadı bu güzel belgesel. İnsanları, işçileri, duyguları fotoğraflamasıyla meşhur bu adamın hikayesi layıkıyla tanıtılmalı. Sadece yurtdışı festivaller olmaz, bütün tv kanallarına verilmeli, bütün internet platformlarında yerini almalı bence.


Bu arada kesinlikle daha da güzel yapılabilir bir film ama bu bile gayet yeterli duruyor. Bambaşka bir samimiyet yakalanmış. Ara Güler de sonunda "Tek kelime daha etmem" diyor, daha fazla yoramamışlar ustayı belli ki.

30.11.19
Oku..

Mustafa (2008)


Yayınlandığı dönem İstanbul'da meşhur muhteşem öğrenci yurdumuz A.Ö.S.'ün sinema salonunda izlemiştik. Çok olay olmuştu Can Dündar'ın filmi, efendim Atatürk'ü kötülüyor, bu nasıl iş falan diye. Evet bir irkiliyordunuz duyunca, araştırıp sindirmek isteyeceğiniz bilgiler veriyordu film Atatürk hakkında. Bir kere "Mustafa" diyordu koca Atatürk'e, farklı bir pencere açtığı isminden belliydi. Aklıma geldi, bu 10 Kasım sabahı, 9:05'te sirenler duymanın biraz uzağında olduğum bu yerde bu filmi tekrar izlemek ve sizlere de hatırlatmak istedim. Analım önderi her yönüyle ölüm yıl dönümünde...

Bence çok başarılı, dikkat çekmesi açısından çok güzel bir belgesel. Sıkıcı olmaktan çok uzak, öğretici bir film. Can Dündar'ı o zaman da bu çalışmasından dolayı takdir etmiştim halen daha ederim, fikrim değişmedi. Sol gözündeki yarayı, bıyıklarını ilk ne zaman kestiğini bilelim... Ömrünün sonlarına doğru günde 3 paket sigara, bir oturmaya 70'lik rakı bitirdiğini bilelim...


Mustafa zor bir çocuklukla başlamış hayata. Babası Ali Rıza Efendi'yi genç yaşta kaybetmiş, annesi ve kız kardeşiyle birlikte Selanik'te bir çiftlikte kahyalık yapan daysının yanına taşınmışlar. Sonra orta okulda hafız hocasından yediği dayakla askeri okal gitmek istemiş. Annesi başka bir adamla evlenmiş, üvey kardeşler gelmiş, zaten evde huzur kalmamış. Annesi izin vermediği halde Makedonya'ya Manastır Askeri İdadisi'ne girmiş. Osmanlı'nın zayıfladığı dönemlerde askeri eğitim alması, memleketi kurtarabilme hayalleri kurdurmuş o zamandan. Hatta fikirlerini sağda solda paylaşınca adı isyancıya çıkmış, sürgün edilmiş, Şam'a. Burada Araplardan tiksinmiş, bu cahil ordunun Osmanlı'nın başına gelen en kötü şeylerden biri olduğunu not etmiş defterlerine.

Sonra İstanbul'a gelmiş, cebinde parası olmayan ama aklında idealleri olan bir genç olarak ayak basmış Pera'ya. İstanbul'un eğlence hayatına kapılmış, dans etmeyi sevmiş. Fikirleriyle ve onları aktaracağı İngilizcesi ve Fransızcasıyla İstanbul'daki pek çok hanımı tavlayacak haldeymiş. Bir süre sonra da buradan Sofya'ya sürülmüş. Görev icabı diye göze batan askerleri alakasız yerlere yollayan bir sistem varmış çünkü. Ama Sofya'daki eğlence hayatı da çekmiş Mustafa Kemal'i, kostümlü partiler falan. Her gittiği yerde fikirlerini, Türk'ün gücünü savunmaktan geri durmayan Mustafa Kemal.

1. Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Çanakkale'deymiş. Emrindeki bir avuç askerle büyük bir başarı göstermiş; İngiliz, Anzak ve Fransızlardan oluşan bölgedeki İtiliaf Kuvvetlerini Çanakkale'den çıkmaya zorlamış. Böylece boğazdan İstanbul'a giden yol Osmanlı'nın hakimiyetinde kalmış. 30 Ağustos 1915. Ama stratejik ortak Almanlar her seferinde bizim padişahların kafasını karıştıryor, yanlış kararlar almalarına vesile oluyormuş. Mustafa Kemal resmen çıldırıyormuş. Doğu görevi verilmiş, Diyarbakır, Sarıkamış, Ermeniler... Hayatıdna ilk defa Anadolu'ya ayak basan Mustafa Kemal'in buradaki rakibi Rusya'ymış. Pek çok şehir işgal altındaymış.

Anadolu seferi Mustafa Kemal'in içinde başka ışıklar yakmış, Osmanlı'nın kurtarılacak tarafı yokmuş. Nitekim 1. Dünya Savaşı bittiğinde kağıt üzerinde Osmanlı paylaşılmaya başlanmış. Artık emirlere uymaya niyeti yokmuş. İstanbul'a geri dönmesi için gelen telgrafa kulak asmayarak ilk resmi başkaldırısını yapmış ve Kurtuluş mücadelesini başlatmış. 19 Mayıs 1919. Yıpranmış bir milletten çok yıpranmış bir millete dönüşülmüş ama özgürlük gelmiş artık. Tek sorun toparlanmakmış, yeniden ayağa kalkmak. Padişahı, dini yönetimi, arap ezgilerini kaldırıp; cumhuriyeti, meclisi ve batıya dönük Türkiye'yi kurmak.


Halkı buna ikna etmek kolay olmayacağı için önce sadece padişah gitmiş, meclisin açılışı cuma vakti, dualarla, selalarla yapılmış. 23 Nisan 1920. Kurtuluş mücadelesi Ankara'dan yönetilmeye başlanmış. Rusya'yla anlaşıp silah desteği almış Mustafa Kemal. Savaşlar kazanılmış, teker teker işgal altındaki her şehir temizlenmiş, birçok düşmanla masaya oturulmuş, anlaşmalar imzalanmış. Akabinde Cumhuriyet ilan edilmiş. 29 Ekim 1923. Medreselere kilit vurulup eğitim laikleştirilmiş. "Elime yetki geçerse bütün bu sosyal hayatı değiştiririm" diyen Mustafa Kemal değişime başlamış. Hukukta, eğitimde, devlet idaresinde Batı'yı örnek almış. Teker teker her şeyi elden geçirmiş, alfabeyi değiştirmiş, kıyafet kanunu getirmiş, yasada kadınlara eşit haklar vermiş.

Avrupa basınında Türkiye'nin diktatör rejiminde olduğu yazılıyormuş, Atatürk de inkar etmiyormuş. Kafasına göre kararlar veriyor diye mırıldanmaya başlayan yakınındakilere de çok ağır cezalar verdirtmiş, idamla tehdit etmiş. Değişimin sancılı bir süreç olduğunun farkındaymış. Ama yaptığı bunca şeye rağmen unutulma korkusu varmış, her fırsatta "Beni hatırlayın" diye notlar çıkıyormuş yazılarının arasından. İtalyan bir ressama heykellerini ve resimlerini yaptırmış. Anadolu'nun her köşesinde hatırlanmak, göz önünde olmak istiyormuş.

Can Dündar'ın anlatımındaki bu belgesel film böyle şeyler anlatıyor diye rahatsız oldu işte insanlar. Ne var bunda?! Çok doğru, çok gerçek bir kaygı değil mi?! Zamanında da, her ne kadar gerçek de olsalar, bunu bu şekilde duyurmak imaj zedeliyor denildi. Açıkçası öyle bir çağdayız ki zaten insanlar çeşitli iletişim yöntemleriyle neler anlatıyor, inanmak isteyen nelere inanıyor belli değil. Onun için şu filmi izleyip de "Atatürk de çok şeymiş canım..." diyecek birine zaten sen ne anlatırsan anlat o hemen başka yorumlamaya meyillidir.

Ben biraz da Mustafa Kemal'in hanımlardan yana olan talihsizliğine birkaç cümle nakşetmek isterim. Eşi Fikriye Hanım'la birlikteliği sık sık gittiği görevlerle aksamış, sonra da Fikriye Hanım verem olunca Almanya'ya tedaviye gönderilmiş. Bir süre ayrı kaldıkları bu dönemde Mustafa Kemal, İzmir'de Latife Hanım'la tanışıp, yeni inkılaplar ışığında evlenmek istemiş, modern bir aile hayatı kurarak millete örnek olmak istemiş. Haberi alan Fikriye Hanım'ın hasta yatağından kalkıp adeta bir zombi gibi Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım'ın evini basmış. Latife Hanım da durumdan rahatsız olarak bir takım hoş olmayan, misafire söylenmeyecek sözler söylemiş ve üzüntüyle evi terk eden Fikriye Hanım dönüş yolunda intihar etmiş. (Yahu, zaten memleketteki her adamın üç eşi var o zaman.) Atatürk'ü paylaşamamayı anlarım ama intiharla sonuçlanan bu elem olay herkesi huzursuz etmiş ve bir süre sonra boşanmayla sonuçlanmış. 5 Ağustos 1925.

Yaşamı boyunca 9 manevi evlat büyüten Mustafa Kemal, çok da uzun olmayan ömrüne bir sürü badire, sayısız konforsuz uyku ve arkasından konuşan bir dolu hainle beraber, her dönem elbet birilerinin kıymetini bildiği/bileceği bir vatan bıraktı. 10 Kasım 1938. O da eminim çok severdi.

101119 - Melandra House, Yeniboğaziçi, Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs
Oku..

Mendil (2019)



Bir belgesel film olan Mendil (2019), 1974'te yaşanan Kıbrıs Olaylarının bilinmeyen yüzünü gösteren değerli bir yapım. Ev sahibim Mustafa Bey ve eşi Leyla Hanım bir akşam çaya çağırdılar ve "Cuma akşamı bir gösterim yapılacak burada, bahçede bekleriz mutlaka" dediler, "bir belgesel filmdir ve Rum tarafındaki gösteriminde bir ödül aldı, burada veya Türkiye'de pek gösterebileceğimiz bir mecra bulacağımızı zannetmiyoruz, onun için biz kendi aramızda göstereceğiz, ulaşabildiklerimizi çağıracağız, uyarsa sen de gel" dediler. "Film benim hikayemi anlatıyor, benimle beraber bütün Kıbrıs'ın tabii!" dedi Leyla Hanım. Hay hay... En sevdiğim şey film izlemek...

Haftasonu köy kahvaltısı servisi yapılan bahçelerinde hemen bir tertip düzen yapıldı ve açıkhava sineması kuruldu. Kıbrıslı Türkler de vardı Rumlar da gelenler arasında, hatta birkaç İranlı ve Türkiye'den belki bir ben. Leyla Hanım, 74 olaylarının canlı tanığı, onun hikayesini izliyoruz.

"Bize dediler ki korkmayın, sizinkiler de bizimkilerden birilerini rehin tutmuşlar, birkaç gün tutacağız sizi de sonra salalım. Yani EOKA geldi, her evden üç kişi dört kişi aldılar Land Roverlerle götürdüler. Sonradan öğrendik o saat götürüp öldürmüşler hepsini." Şimdi Leyla Hanım, film boyunca anlatıyor gazeteci Hüseyin Halil'e, o dönem ne yaşadıysa, ne gördüyse, ne hissettiyse... Eşini rehin diye alıp götürdüklerini, sonrasında Rum komşuları Maria'nın o dönem nasıl ona destek olduğunu, beraber gözyaşlarını sildikleri o beyaz mendili anlatıyor. Katliamlar artınca Türk askerinin adaya gelmesiyle gerilimin üst düzeye çıktığını ve bir sürü daha insanın ölmesinin ardından araya sınır konup Türklerle Rumların ayrıldığını anlatıyor.

Bir dakika, biz biliyoruz ki: katliamlar arttığı için Türk askeri adaya yardıma geldi, bölgeki Rumlarla savaşıldı ve adanın bir kısmında Kıbrıslı Türkler huzur içinde yaşayabilsin diye araya sınır çekildi, asker dikildi. Siz orada, siz de burada sakin sakin yaşayın dendi. Bizim bildiğimizde yanlış bir şey yok aslında, olan bu. Ama evi orada kalan Türkler ve evi burada kalan Rumlar n'olacak?! Eşi, annesi, babası, çocuğu ölen n'olacak?! Leyla Hanım diyor ki "-Türkiye geldi bizi kurtardı- demesin kimse, bir sürü Kıbrıslı öldü."

Şu an sınır kapıları açık ama bundan bir süre önce, Leyla Hanım, o gün o beyaz mendili paylaştığı Maria Hanım'ı görmek için ancak Londra üzerinden adanın diğer tarafına ancak geçebilmiştir. Öyle ki gidecekleri yer normal şartlarda bir saatlik sürüş mesafesinde. Film de Maria Hanım'ın anısına ithaf edilmiştir. Günümüzde de birçok Rum ve Türk Kıbrıslı hala daha arkadaşlık edebilmektedir. Zaten aklı başında hiçbir Türk ve Rum Kıbrıslı bütün Türkleri ve Rumları suçlamamaktadır. Hala daha hem Türklerden hem Rumlardan ailesinin mezarını bilmeyen onlarca insan var. Hala daha 'katliam çukurları' denilen toplu mezarlarda testler yapılarak kayıp şahıslar bulunmaya çalışılıyor.

Bir roman okumuştum, Kıbrıs'ta bu olaylardan önce geçen bir hikayesi vardı, bir grup cengaver Kıbrıslı Türk'ün "Rumlar Türkleri öldürüp duruyor biz elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?" gazıyla bir Rum gazeteciye suikast düzenleme planlarını anlatıyordu. (Jans Mans Sokağı Çocukları, Zeki Erkut - Khora Kitap) Aslında geniş pencereden bakınca Kıbrıslı Kıbrıslıyı öldürüyor, sonra bir grup Kıbrıslı da diyor ki -ulan bu Kıbrıslılar hep Kıbrıslıları öldürüyor o zaman biz de Kıbrıslı birilerini öldürelim. Çok saçma değil mi? Daha da geniş açıya geçince insan insanı öldürüyor, bütün savaşlar saçma!

Velhasılıkelam, Leyla Hanım'ın bu hikayesi, insana biraz da yakından bakınca farklı acılar yaşandığını hatırlatması açısından önemli. Hep Kıbrıs Sorunu dersek bir yere varamayız çünkü iki farklı zihniyet var ortada. Fakat Leyla Hanım'ın sorunu deyince çözüm net, kimsenin kimseye bunu yapmaya hakkı yok.

Ama biraz geniş açıdan bakınca ortada bir milletler savaşı var, güçlü güçsüzü eziyor, bu da net. Kıbrıslı olduklarını unutup Rumlar Türkleri veya Türkler Rumları öldürüyordu. Ve nüfusa ve fanatiklere oranlayınca, Türkiye müdehale etmese ortada Kıbrıslı Türk diye bir millet de olmayacaktı, bunu da görebilmek lazım fikrimce. Tabii ki bunu Leyla Hanım'a anlatmak güç, sonuçta eşi katledildi, doğduğu ev hala Rum tarafında ve günümüzde harabe halde. Ama sanmıyorum ki rahmetli Ecevit çıkartma kararını verirken Leyla Hanım gibileri düşünmesin, düşünmüştür ama söz konusu daha büyük kayıplarsa müdahale şart olmuştur.

Bu arada belgeselin yönetmenliğini Kıbrıslı Rum televizyoncu Christalla Avgousti yapmış. Yönetmen hanımefendinin daha önceden de iki toplumlu çalışmaları varmış. Film, teknik olarak eksikleri olmakla beraber gayet amacına ulaşan bir iş olmuş.

20-10-19
Oku..

Helvetica (2007)

Helvetica, Latince İsveçli demekmiş, en çok şaşırdığım bilgi bu oldu niyeyse. Helvetica bir font, yazı tipi evet, onun ve diğer yazı tipleri hakkında bir belgesel yapmış Gary Hustwit. 2007'de yapılmış bir belgesele göre ne kadar modern sorunlar işlenmiş diye düşündüm izlerken.


Birçok tasarımcıyla görüşülmüş, pek çok yorum derlenmiş. Helvetica'dan söz açıp fontların dünyasına yolculuk ediliyor. İsveçli bir ikili tasarımcının ürünü olarak ortaya konan yazı tipine ilk önce bambaşka bir isim düşünülmüş, hatırlamıyorum şimdi, sonra demişler ki "Amerika'ya satılacak bu iş, pazara hitap eden bir şey olsun." Amerikan pazarına önce Helvetia (İsveç) ismiyle girmeyi düşünseler de Helvetica (İsveçli) daha makul bulunmuş. Ve dünyanın en sık kullanılan yazı tiplerinden olmuş. Halen daha günümüzde pek çok alanda karşımıza çıkıyor bu font. Nedenleri üzerine bir sürü konuşma var belgeselde.

Filmde, günümüzde diye anlatılan durumların üzerinden 10 yıldan fazla geçmesine rağmen halen daha günümüzde en popüler fontlardan. Bir çok tasarımcı fontların hikaye anlatımında, duygu aktarımında çok büyük yer kapladığını düşünse de, bazılarına göre çok işlevsel olan Helvetica tarafsız ve tam da olması gereken şekilde kelimeyi kendi duygusuyla karşıya geçirebiliyor. Falan falan.. Çok güzel şeyler.. Tip tip tasarımcı var filmde..


Windows'un Helvetica'yı kullanmak istemesi ama bir takım parasal mevzular yüzünden Arial diye kendi Helvetica'sını yaratması falan bahsi geçen ilginç konulardan. Bence bir zamanlar Photoshop karıştırmış herkesin ilgisini rahatça çekebilecek bir belgesel.

11.07.2019
Oku..

Wild Wild Country (2018)


Osho hakkında, çok kısıtlı, sadece sağdan soldan kulağıma çalınan bilgilere sahiptim. Zaman zaman fotoğrafları karşıma çıkmakla birlikte nereli olduğunu bilmezdim. Oysa gayet yöresel kıyafetler içerisinde, klasik bir Hint tipolojisi var, hiç o gözle bakmamışım. Konusu açıldıkça, cinsel fantezileri olan bir Fetullah Gülen, uyuşturucu batağında bir Yeni Türkü solisti bazen de Ferrari'sini satan bir bilge canlanırdı gözümde. Açıkçası çok da merak etmemişim demek ki ama cinsellikle ilgili bir şey kalmış aklımda.

İki sene önce Mağara isimli bir dergi çıkarıyorduk, bir üstadımız vardı, o da birkaç öğretisini anlatmıştı; Osho, kalabalıkları toplar şöyle der, bunu böyle yapar, şu dediği aslında buna yarar falan gibi.. Öyle dinlemiştim sadece, bir sürü kitabı var falan demişti. Bir sürü kitabı olduğunu biliyordum, kitapçı gezerken falan sık sık karşımıza çıkar zaten. En son da artık geçen sene, sevgilim canım bitanecim dedi ki, Osho'nun belgeseli varmış Netflix'te, Instagram'da birileri onla ilgili bir şey demiş, biz de izleyelim.. Tabii ki okey dedim, ben de merak ettim. Derken bu güzelim şekerim bebekim benden ayrı izlemeye başlamış, sonra öyle kaldı, ne ben ona yetişmek için başlayabildim, ne o devam edip bitirebildi. Ama şimdi devran değişti, o bayram tatiline kaçtı ben de onsuz bi oturuşta bitirdim bu vahşi vahşi diyar çevirimli 6 bölümlük mini belgesel diziyi. Şimdi o düşünsün, o son birkaç bölüm ne zaman izlenecek?!


Bi oturuşta dediğime bakmayın, izlemesi hiç de kolay değil, ortalama birer saat olan her bir bölüm hiç de bir saat gibi geçmiyor. Hem çok dolu, hem de temposu ağır. 60'larda başlayan bir maceranın 80'lerdeki bitişine kadarki dönem anlatılıyor. Herkesin bildiği Seks Gurusu imajı bu serinin asıl konusu dışında tutulmuş. Bahsi geçiyor ama ona odaklanılmıyor. Daha çok, kurulan sistem nasıl yürüdü, sistemdeki kilit isimler nasıl çalıştı ve Osho nasıl Osho oldu konularına ışık tutuluyor. Yani bu belgeseli izleyenlerin Osho ve Rajnişi (Rajneeshee) Hareketi hakkında temel bir bilgisi olduğu varsayılıyor.


Ben, konudan çok alakasız biri olarak anlamadım mı, anladım tabii ki ama çok yüzeysel geçiliyor. Bir de ben biraz şeyim, siz bakmayın bana, kaparım hemen.. Sizin için hemen özetleyeyim, Bhagwan'ın (Osho) filmdeki konuşmalarından duyduğum şöyle: "Ben yeni bir din öğretmiyorum. Sadece bir süre önce uyandığımı ve yenilendiğimi biliyorum. Hayata farklı bakmayı, hayattan zevk almayı öğrendim ve bunu öğretiyorum. Ben size uyanmayı öğretiyorum. Yenileneceksiniz ve her şeyden vazgeçeceksiniz diyorum." Ve bunları o kadar yavaş söylüyor ki, tekrar uyuyacak zannediyorsunuz. Şakası bir yana adam bir meditasyon modeli geliştirmiş aslında, hayatının bir döneminde hasbelkader tiyatro eğitimi almış olanlarınız varsa bileceksiniz, duyguları boşaltma diye bir şey vardır.

Isınma hareketlerini takiben vücudunuzu sağa sola veya yukarı aşağı sınırları zorlayacak şekilde tepinirseniz, sonra da atabileceğiniz en büyük kahkahayı atmak gibi, bağırabileceğiniz kadar bağırmak gibi sesinizi, vücudunuzu, zihninizi açarsanız sonra bir de on dakika hiçbir şey yapmadan yerde uzanırsanız büyük bir rahatlama geldiğini deneyimleyebiliyorsunuz. Tiyatroda bunu her çalışmadan önce yaparsınız ki hayattan biraz uzaklaşıp biraz sonra gireceğiniz role adaptasyon kolay olsun. Osho da bunları yaptırtıyor ve şimdi seviştiğinizde bambaşka hissedeceksiniz diyor. Adam seks gurusu oluyor. Gidip tarlayı biçseler ondan da zevk alacaklar ama yok.


Bir nevi psikiyatr olan Bhagwan, hipnotize edici konuşmasıyla, belki de döneminde bilinmeyen bu rahatlama teknikleriyle el üstünde tutulmuş. Hindistan'da kurduğu -terapi merkezi- içerisine gireni büyüleyen, yeşillikler içinde, turuncu çarşaflı (sonradan kırmızı modern elbiseler olacak) gülen insanların dolaştığı, vejetaryen beslenilen, sempatik bir yermiş. Popüler olmasını anlamak zor değil. Bu işin bu noktaya kadar büyümesi ilginç. Bu nokta dediğim, şehir kuruyorlar.

Bu terapi merkezini keşfedenler önce Hindistan'dan sonra Avrupa'dan kalbur üstü insanlarmış. Zengin insanların, terapi dinleyip, kafa dağıtıp, belki grup seks seanslarına katıldığı bir yer. Belgesel boyunca kimse seks seanslarını inkar etmiyor ama kimse de sadece sevişmek için oraya gitmiyor belli ki. Neyse bir zaman sonra bu merkez yetmez oluyor, mevzu Hint hükümetinin dikkatini çekmeye başlıyor derken Amerika macerası başlıyor. En başından beri kar amacı güden bu işletmenin kilit ismi Bhagwan'ın sekreteri Ma Anand Sheela, bizzat kendisi anlatıyor, nereden nereye büyüdüklerini.


Bir takım olaylar sonucu arası açılan Sheela ve Bhagwan'ın ilginç hayat hikayeleri izlemeye değer. Bhagwan'ın, evlerinize ateş salsın sahnesi de ayrıca ilginizi çekecektir, bir yerlerden tanıdık gelecektir. Netflix'e bu başarılı yapımı için müteşekkiriz. Gerçek.

Belki iyi niyetlerle çıkılan bu yolda gücün getirdiği bazı durumlarla bu noktaya gelinmiş olabilir. Ben olayların bu kadar ileriye gitmesinden rahatsız olduğum için, Osho Usta, vay ne güzel demiş, şöyle öğütlemiş falan diye sağda solda anlatmam. Ama baştaki, uyandım ve size de uyanmayı öğretmek istiyorum çok güzel hareket. Milletin parasını mı alacaksın, tabii ki, buyur, işini yapıyorsun. Ama 20 tane Rolls Royce alma vicdansız. Birileri rahatsız oluyor diye tabii ki fikirlerinden vazgeçme ama fikrini dayatmak için de kanunsuzluklar yapma vicdansız. Rahatlama seansları daha kolay olsun diye gizli gizli yemeklere uyuşturucu atma vicdansız.

05.06.2019
Oku..

Senna (2010)


Gelmiş geçmiş en iyi belgesel filmler arasında sayılırken duydum hep. Çok sık belgesel izleyemiyoruz tahmin edersiniz ki ama izleyince de güzellerini, etkileyicilerini tutturmak istiyoruz. Konusu ilgimizi çeksin, anlatım dinamik olsun, yeni şeyler öğretsin.. Kriterlerim bunlardır benim.

80'lerin sonu 90'ların başı.. Genç yaşta gokartla başladığı sürüş sporuna -ailesinin hali vakti yerinde olmasıyla, kolayca- formula ile devam eden Brezilyalı Ayrton Senna'nın, çok kısa sürede büyük başarılara imza atması ve dünya çapında tanınan, etkili bir sporcu olmasını izliyoruz. Evet, zengin çocuğu, 21 yaşında evlenip 22 yaşında boşanmış.. 24 yaşında, 84'te Toleman markası ile çıktığı ilk formula yarışında dikkatleri çekmiş, hemen daha büyük bir takıma, Lotus'a geçmiş. Üç yıl Lotus'la zirveyi zorlayıp, McLaren'a geçtiği beşinci sezonunda şampiyon olmuştur. Sonraki üç senesinde de McLaren'la iki dünya şampiyonluğu daha alacaktır.


Neydi kriterlerimiz, birincisi, konusu ilgimizi çeksin.. E, güzel, parlak bir kariyer, başarı öyküsü izlemek keyifli.. Ama kesinlikle bir formula tutkunu değilim, araba kullanmasını bile çok beceremem daha, beni çok heyecanlandırmaz motor sporları ama burada başka bir hikaye var. Anlatım dinamik olsun, ikinci kriterimiz; büyüleyici resmen anlatımı. Çünkü Ayrton çoğu zaman bizzat konuşuyor, ünlü ve çok açık sözlü olduğu için, gizli gizli değil her şeyini kameralar önünde yapmış, tam düşündüğünü söylüyor, kendini açıkça ifade etmekten çekinmiyor. Yani başkasının anlatmasına çok gerek kalmadan güzelce bütün hikayeyi anlatıyor kendisi. Kurgusu çok başarılı, anlatıma çok katkısı var. Üçüncü ve son kriter olan yeni şeyler öğretmesi görevini zaten çok kolay yapıyor. Senna'nın yükselişe geçtiği zamanlar Brezilya ekonomik ve refah anlamında bitik bir ülke olmaya başlamış ve kime sorsalar, "Ülke bu haldeyken Senna başımıza gelen en iyi şey", "Ülkemiz için büyük gurur kaynağı" falan diye konuşuyor. Ayrton'u da kazandığı astronomik paraları ülkesindeki çocuklara fayda sağlayacak şekilde kullanma derdinde olarak görüyoruz. Yani dönemin sosyal şartlarına da bakış açısı kazandırıyor film.

McLaren'a geldiğinde takım arkadaşı olduğu Profesör lakaplı Fransız Prost'la daha ilk yarışında çekişme başlıyor. "Sonuçta yarış yapıyoruz, kazanmak için riske girmek zorundayız" diyen Senna'nın tehlikeli hareketleri hep dikkat çekmiş. Evet, işin fıtratı bu, tehlikeli spor; o zaman ona göre önlemler almak gerekir. Kariyerinde 4 şampiyonluk bulunan Prost en son McLaren'dan ayrılırken, gittiği takımlara Senna'yla çalışmama şartı koymuş, "Bir daha onunla takım arkadaşı olamam" diyor. Ama Senna'nın cenazesinde de tabutu ilk sırtlananlardan biri yine Prost oluyor. Evet, Senna ölüyor, hem de bol bol mücadelesini verdiği, araçlarda yapılan teknik değişikliğin tehlikeli ve pist kenarında sürüş güvenliği açısından sakıncalı durumlar olduğu itirazlarını en çok yapan yarışçı olarak. Sebebi tam bilinmeyen kazada kafasına darbe aldığı söyleniyor. 34 yaşında hayatını kaybeden Senna tarihe çok güzel geçiyor. Hırsı ve yeteneğiyle hatırlanıyor.


Neredeyse bütün hikayesini kendinden dinlediğimiz Senna'nın öldüğünü televizyon spikerinden duyuyoruz. Senna'nın gördüğü son şeyleri de görüyoruz araç kamerası sayesinde. İnanılmaz etkileyici o görüntüler.

Filmin sonunda da, bu kazadan sonra güvenlik risklerine dikkat çekildiğini ve bir daha hiçbir yarışçının ölmediğini okuyoruz. İlk ölen formulacı değil belki ama son olmuş. Belgeselin yönetmeni İngiliz Asif Kapadia da bununla değil belki ama Amy (2015) ile Oscar kazanmış. Senna (2010)'yı ilk Cobain: Montage of Heck (2015) izledikten sonra çok övmüşlerdi, "Asıl bir de bunu izleyeceksin" diyerek.. Sonra çok kez duydum, ancak izledim. Çok başarılı belgesel gerçekten.. Amy (2015)'yi de izlemek istiyordum epeydir.

Bir de 70'lerde geçen formulacı hikayesi Rush (2013) var, o da güzel filmdi. Bir bakmak isteyebilirsiniz.

25 nisan 2018

Hemen düzeltiyoruz: Dikkatli okuyucularımızdan, değerli arkadaşım Ogün Ayoğlu'nun uyarısıyla öğreniyoruz ki formula dünyasında hayatını kaybeden son sporcu Fransız Jules Bianchi olmuş. 2015 senesinde olduğu için filmin bundan haberi yok, ben de yeterli araştırma yapmamamdan kaynaklı hatalı bilgi girmiş oldum. Bianchi, kaza yapan başka bir yarışçının pistten çekilmesi sırasında servis vincine çarpmış. Yani yarışla alakası olmayan, güvenlik açığından kaynaklı bir kaza.. İş Güvenliği Uzmanlığımı alınca, yarışma güvenliği üzerine mi çalışsam acaba..

25 nisan 2018
Oku..

Kırmızı [2017]


Televizyonu kumanda marifetiyle zapturapt altına almışken, TRT Belgesel kanalında, bir hayli iğrenç 'Uluslararası TRT Belgesel Yarışması' logosunu görünce durdum. Tasarlayana değil bunu kabul eden heyete sevgiler sunmak lazım diye sövecekken, tıpkısının heykelciğinin de yapıldığını ve kazananlara marifet olarak verildiğini görünce sessizliğe gömüldüm. Tam o sırada Abdurrahman Demir isimli bir kardeşin adı anons edildi, Öğrenci Filmleri Dalı, En İyi Film Ödülü'nü almaya hak kazanmış. İlginç olan sahnedeki sunuculardı, biri Türkçe bir şeyler konuşurken, diğeri İngilizce başka şeyler konuşuyordu; kesinlikle çeviri yapmıyordu, sırayla ve başka başka yollarla iki ayrı sunum gerçekleştiriyorlardı aynı sahnede. Demin benim zapturapt altına aldığım televizyon, yapacağını yapmış, oyununu oynamış, ilginç sahnelerle işleri tersine çevirmiş ve bu sefer o beni zapt olmasa da rapt etmişti. Çocuk o iğrenç tasarım ödülü aldı indi, hemen arkasından on beş dakikalık filmini verdiler. Elim kolum bağlı izledim.


Sultan Abla, dışarıdan bakanlar için mahallenin delisi gibi ama bir merhabası olan, azıcık tanıyan eden biliyor deli olmadığını, "O da öyle bir kadın" diyorlar. Yine de çoğu bilmiyor hikayesinin tamamını, sağdan soldan duydukları kadar anca. Abdurrahman gidip tanışmak istemiş Sultan Ablasıyla. "Evine gidiyorken bindiğimiz otobüste denk geldik kendisine, daha orada konuşmaya başladık" diye anlatıyor. Demişler "Film çekicez" falan, kabul etmiş o da, "Anlatırım" demiş.

"On dört yaşımda, koca kız ıdım" diye başlıyor hikayeye. Bir öğretmen varmış mahallelerinde, demiş "Ne güzel kızsın, seni alacam ben, konuşcam babanla, takacam koluma seni, karım bu diye dolaşacam sokakta!" Çok sevinmiş koca on dörtlük Sultan. Evlenmişler. Kırmızıyı çok yakıştırırmış kocası, öyle ki kırmızı bir şey giyip sokağa çıkmasına izin vermezmiş, kıskanırmış. Yasak olunca daha çok istemiş Sultan ama hiç kırmızı giyip çıkamamış dışarı. On sene uğraşmışlar çocukları olmamış bu arada. Doktor demiş, "Tüp bebek yapalım!" Aklı çıkmış Sultan'ın, başkasının tohumuyla çocuk olur muymuş, olmasın daha iyiymiş. Doktor, "Başka tohum değil" diyerek anlatmaya çalışmış ama Sultan'ın aklı almamış. Olmamış çocukları, kocası da "Boşanalım o zaman" demiş. Aylık iki bin nafakayla boşamış kocası. "Evde kaldım sonra da, kimse almadı beni," diyor Sultan Abla, "ama hep kırmızılar giyerek çıktım ondan sonra sokağa!" Yürü be!


Ah be ablam! Giy tabii, sonuna kadar giy, kıpkırmızı giy! Zaten dışarıdan bakanların deli sanma sebebi de bu, yaz kış aynı kırmızı kıyafetler, kırmızı montundan, saçındaki kırmızı tokaya kadar. Yanaklarını da kıpkırmızı boyuyor, sanki sahneye çıkacak da en aptalın bile gözüne sokmak istiyor, abartıyor, esmer suratta nasıl kıpkırmızı yanaklar. Konuşunca akıllı, bakıyorsun deli. Bi şey anlatmak istiyor gibi.

Dönelim en başa; dokuz yıldır kullandıkları kötü tasarım heykelciğe rağmen film konusunda iyi karar verebilmeleri şaşırtıcı. Konyalı Abdurrahman kardeşimiz bu filmle birçok başka ödüle de layık görülmüş zaten, tebrik ediyoruz. Buradan ödül listesini görebilirsiniz. Başarılara devam.

9 nisan 2018
Oku..

Kedi (2016)


İstanbul'un efsaneleşmiş kedileri hakkında herkes sinemaya bir şeyler yapmak gerektiğini söyler durur ama kimse fikirlerin bir adım ötesine gidemez yıllardır, bi Kötü Kedi Şerafettin (2016) işte. İyi olmuş bu belgesel; Ceyda Torun yönetiminde, sinematograf Charlie Wuppermann asistiyle hazır edilmiş, basit ama güzel bir film. Critics Choice Documentary Awards'ta 5 adaylık elde etmesiyle dikkat çekti film, ödül töreni 9 Aralık'ta.

İstanbul'un çeşitli semtlerini gezip, bazı kedileri kadrajına alıp, onların hikayesini kovalıyor Ceyda Torun. Bir yandan kedileri takip ediyor, diğer yandan o kedilerle ilgilenen insanlarla konuşuyor, dedikodusunu yapıyorlar bu esrarengiz yaratıkların.


Kediler hakkında yine en çarpıcı hikaye, Kötü Kedi Şerafettin'in çizeri Bülent Üstün'den geliyor. Cihangir'in kedileri meşhur ya. Eskiden Cihangir'in altı, Tophane, limanmış. Dünyanın her ucundan buraya gemi yanaşırmış. Her gemide de fareleri erzaktan uzak tutacak birkaç kedi bulunurmuş. Gemiler tophaneye yaklaşınca kediler karaya ayak basmak için inip Cihangir'e çıkarlarmış hemen. Ve çoğu zaman da o geldikleri gemiyi kaçırıp Cihangir'e yerleşirlermiş. Cihangir'deki yani İstanbul'daki kedi çeşitliliği böylece efsanevi bir hikayeyle aydınlanmış oluyor. Kedilerin eve giriş hikayeleri de yine 'kötü adam' farelerle ilintili, her evde bir kedi olurmuş, çünkü evleri farelerden korumak gerekirmiş.

Filmin içinde başka bir görüş sahibi de diyor ki, evdeki kedi, kediliğini unutuyor; bununla beraber sokaklar da onların yaşamı için çok uygun değil artık. Kocaman bir ikilem var burada.

Velhasılıkelam, İstanbul'da yaşayıp da kedi sevmemek, en azından bir kedinin başını, karnını okşamamış olmak mümkün değil.

Genel olarak, keyifle izlenecek bir iş çıkmış ortaya. Gönül isterdi ki sinematografi anlamında daha şık bir çalışma yapılsın.. Ama en başta dediğim gibi, kılsızını aramaktan iş yapamaz olunuyor demek ki. Filme puanım 6/10..

03.11.2017
Oku..

After Porn Ends (2012)


Uyuşturucu kadar illegal değil
Alkol kadar legal değil
Keyif verici zararlılar sınıfında
Yakın ama kumar değil

Bilin bakalım bu nedir? Bilmece bildirmece, *m üstünde g*t s*kmece. Dün gece Memo Tembelçizer Cihangir Komedi Kulübü'nde Aşık Memo şiirleri okudu, bayadır bu kadar gülmemiştim, çok iyiydi. *m s*k deyince Aşık Memo efsanedir, bilen bilir, lafı geldi diye yazdım. Bilmecemin cevabını da bu arada düşünmüşsünüzdür herhalde. Cevap tabii ki, porno.


Son zamanlarda artmakla beraber, porno endüstrisi temalı pek çok belgesel filme denk geliyorum. Dün de After Porn Ends 2 (2017) diye bir film gördüm, birincisi de vardır muhtemelen, deyip aradım buldum. Porno işini karalamaktan ziyade, pornoculara sonrasında ne oluyorun peşine düşmüş Bryce Wagoner. Yani mesaj kaygısı gütmeden yapılmış bi iş.

Daha çok 90'larda ve öncesinde popüler olan porno emekçileriyle görüşülüyor. Asia Carrera mesela, zamanında efsaneymiş, şu an babalarını kaybetmiş dört çocuğuyla ilgilenmeye çalışıyor. Alkol bağımlılığı da uğraşması gereken başka bir problem. Crissy Moran, Amber Lynn ve Randy West de görüşülen eski pornocular. Bu işe girerken evli olanlar, aktif çalışma sürecindeyken evlenenler, bu işleri bırakıp evlenenler; hepsi var. Raylene var mesela, bırakıyor porno sektörünü, biriyle tanışıyor, evleniyor. Sonra maddi sıkıntılar oluyor, geri dönüyor, şu an hala piyasada mesela. Anne rolleri oynuyor artık. Şu cümlesi de dikkatimi çekti: "Porno filmde oyunculuğumu ciddiye aldım demek çok klişe bir söz. Ama aldım. Ve en sevdiğim bölümü buydu. Ve bazen de seks."


Hepsinin bir başlama hikayesi var. Hepsinin çok sayıda hayranları var. Hatta sapıkları var. Yine Raylene'di galiba, "Temiz kalmak istiyorsanız güvenli bir iş kolu değil." diyordu, partilerdeki uyuşturucu ve alkol selinden bahsederek. Yine ilginç bulduğum bir detay da, porno işini bırakıp çocuklarına odaklanan Asia Carrera'nın, hala açık tuttuğu internet sitesinde takipçilerine bir not bırakması. İşte, artık bu işi yapmıyorum, paraya ihtiyacım var temalı bir mesaj. Ve ciddi miktarda bağışlar geliyormuş, çocukların okul masrafı falan öyle çıkmış.

Dünya gerçekten çok ilginç bir yer. Herkesin bambaşka hikayesi var. Bu arada sektöre başlama hikayeleri konusunda Hot Girls Wanted (2015)'ı da öneririm, başarılı filmdi, vurucu hikayeler var orada da.

020417
Oku..

İklim Meselesi (2016)


National Geographic tarafından hazırlanan, 45 dakikalık 3 bölümden oluşan belgesel, enerji kanalları ve doğal kaynakların doğru kullanımı üzerinden iklim değişikliğini inceliyor. Hele bir de geçen hafta İstanbul'da yaşadığımız aralıklı elektrik kesintileriyle ciddiye bindi ki iş sorma. Konuya daha geniş bir çevrenin ilgisini çekebilmek için de popüler yüzler kullanılıyor.


İlk bölümünde Halit Ergenç Zonguldak'taki maden ocaklarını ziyaret edip, çıkarılan kömürden elektrik elde edilen termik santralleri ve çevreye etkilerini inceledi. Konuyla ilgili uzmanlarla görüştü, çevre halkla konuştu. Artvin'e oğlu Ali'yle beraber giden Ozan Güven ise dere yatakları üzerine kurulan hidroelektrik santralleri gezdi. Bu konuda dertli Çamlıhemşin'e çıktı. Konuya çok hakim olmayan ünlü ziyaretçilerimiz, izleyen herkesin de anladığından emin olabilmek için basitçe -Bilal'e anlatır gibi- anlatılmasını sağladı. Bu haliyle de fazla basit oldu ama olsun.. Sonuç olarak kaynaklarımız bakımından şanslı bir ülke olduğumuz ama bilinçsiz kullandığımız ortaya konuyor.

NatGeo'nun bu muhteşem girişimini tebrik etmemek ne mümkün. Keşke 3 bölüm değil de devamlılığı sağlanan bir dizi olsa. Hatta sadece NatGeo değil ulusal kanallar da bu tarz çalışmalara el atsa. Böyle kazandırılabilir belgesel alışkanlığı insanlara. Gerçekten sıkıcı olan şeyleri gösterip insanların onu sevmesini bekleyemezsiniz. Bak Ozan Güven'e, almış oğlunu, santralin ne demek olduğunu onunla beraber öğreniyor, sorunları beraber görüyorlar ve "Ne yapabiliriz?"in cevabını beraber arıyorlar. O çocuğun orada olması çok önemli. 'Herkes' anlayabilir demek isteniyor..


Pazar akşamı gösterilecek 2. bölümde Serenay Sarıkaya ve Ezgi Mola var. Hadi izlemeyin de göreyim. İlk bölümü de NatGeo'da sık sık verilen tekrarından veya youtube'a kaçak koyan birilerinden izleyebilirsiniz. 3. bölümde ise önceki iki bölümdeki incelemelerin kritiği olacak..

Bu tarz işlerin sadece iklimle sınırlı kalmaması gerekir. Bir jeolog olarak ilk aklıma gelen; Marmara için kapıdaki büyük depremi herkesin bilmesi, hazır beklemesi gerektiği. Etkilerini en aza indirmek için önlem almaya 'konuyu öğrendiğimiz anda' başlamamız gerektiğini anlatmak gerekir. O ulusal kanallara çok güvenmiyorum NatGeo, bunu yapsan yapsan sen yaparsın!..

110117

Not 150117: Serenay Sarıkaya'dan dinliyoruz, defekte yarim pesimist mi oldun..
Oku..

Karaağaç [2013]


Bu sefer de kendi yaptığım bir film üzerine yazı.
Muhtemelen Eylül 2013'te, kesinlikle İskenderun Karaağaç'ta çektiğim bir hikaye.. Kuzenlerle denize gelmişiz, annemle teyzem goygoyun dibine vurmuşlar; ben de elimde kamera, sağı solu çekiyorum. Annemin anlattığı bir hikaye, hikayeyi anlatış tarzı tam da üzerinde konuşulacak cinsten çıkıyor. Çektiğim onca plandan bu hikayeyi kırpıyorum.

Şunu diyor annem: Bizim mahallenin çocukları olan Aykut ve Beyazıt Bestami, belki birkaç çocuk daha. Bunlar denize gelmişler, Karaağaç'a (İskenderun'dan dolmuşla yarım saat).. Denizde eğlenceye dalmış gençler, bi çıkmışlar sahilde bıraktıkları eşyalardan paralar çalınmış. İskenderun'a yürüyerek dönmek zorunda kalmışlar. Fakat gözden kayboldukları süre uzayınca mahalle ayağa kalkmış çocuklar yok diye, polis molis aranmış. Çocuklar gelince de bütün telaş renk değiştirmiş ve çocuklar dayaklanmış. Annem bunu gülerek anlatıyor teyzeme.


Kaydettiğim bu hikaye, film, tarzı sorulursa galiba belgesel. Oyunculuk yok, hikaye anlatan bi kadın var. Anlattığı hikaye gerçek, kurmaca bi durum yok ve film bitince bi mesaj vermek istiyorum işte.. Diyorum ki, yahu niye dövüyosun çocuğu. Ve bu dayak o kadar olağan ki, başkası anlatırken gülebiliyo. Bu filmin olayı bu, "neden?" diyor film.

Teknik açıdan kendimi gömmeme çok gerek yok, durum ortada. Sesler kameranın aldığı kadar, rüzgarlı müzgarlı; diyaloglar tam anlaşılmıyor. Bir de hırt gibi İngilizce altyazı yazdırmıştım Şirin'e, keşke Türkçe altyazı olsaydı ama olan oldu, düzelmez. Hamı mamı yok filmin, harddiskim çalındı. Ama bunlar hep tecrübe, sonraki filmlerde yapmamaya çalışırım aynı hataları. İzleyince hala hoşuma giden şey ise, sahne geçişleri, annemin anlatışındaki doğallık. Kamera önünde bu kadar rahat konuşabilmesinin sebebi, dibinde bi saattir zaten bir sürü şey çekiyo olmam muhtemelen. Planlanmamış güzel hareket yani.


Temmuz 2013'ü kısa film ayı ilan etmiş ve o ay sadece kısa film izleyip, yazmıştım. Aklıma geldi, neden her Temmuz yapmadım ki dedim, kısa filme ben hakkettiği değeri vermezsem milletten istemeye yüzüm olmaz dedim. Onun için Temmuz'un sonu gelmişken en az bir kısa film daha gireyim istedim. Ve bundan sonraki Temmuz'ları kısa film ayı yapabilmeyi diliyorum ve hatta her ay en az üç kısa film yazmayı planlıyorum. Beni buna teşvik edin. Filmimi de buyurun buradan izleyin: Karaağaç [2013]..

Filmime puanım 10 üzerinden 8.. Normalde dört beştir hakkı ama enayi değilim herhalde, kendime torpil geçiyorum..

300716
Oku..

Wild Man Blues (1997)


Sevdim lan baya, epey güzel belgesel olmuş. Barbara Kopple diye belgeselci bi abla çekmiş. Nasıl çekmiş acaba. Çünkü, baya telefon kamerasıyla, gayet amatör çekilmiş bi iş hissi veriyo.. Çünkü öyle saçma sahneler var ki, koca kamerayla, ekiple o sahneyi çekmezsin yani, samimiyet tabii bi yerde.. Tamam, o dönem telefonların kamerası olmadığını düşünürsek, el kamerasıyla falan çekilmiş olabilir. Benim, Şirin'in albüm teaser'larını çekmem gibi.. Filmin adı da şu şarkıdan geliyor sanıyorum..

Woody Allen, sinemacı kimliğinin yanında, bir de müzisyen, caz klarnet çalıyo.. Filmden öğrendiğim kadarıyla New Orleans Cazı diyo yaptıkları müziğe.. Normalde grubuyla beraber, kendi mahallesinde, ufak bi barda sahne alıyolar; yanlış hatırlamıyosam her pazartesi.. Yalnız kimse, onun Woody olduğu için, filmlerini bildikleri için geldiklerini inkar etmiyor.. Yani öyle çok da müzik için gelmiyolar, sırf Woody'yi görmeye geliyolar. Şöyle ekliyo o da: "Ama sonra alışıyolar ortama, pek de özel olmadığımı anlıyolar ve müziği dinlemeye ve eğlenmeye başlıyolar"


Sonra gruptan bi arkadaşı, Avrupa turnesi organize ediyo.. Altı kişilik bi grup kuruluyo.. Başlıyolar işte, Paris'ten Viyana'ya, ordan buraya falan.. Belgesel de uçakta, Avrupa'ya seyahatle başlıyo.. Karısı Soon-Yi Previn ve kızkardeşi Letty Aronson'u da tanıma fırsatı buluyoruz böylece.. Woody'ye turne boyunca eşlik ediyolar, destek oluyolar. Hele karısı, çok şeker kadınmış, tanıdığıma çok memnun oldum. Sonra tabii, bol bol New Orleans Cazı da dinliyoruz, grubun hazırlanmasını, seyircinin ne hissettiklerini görüyoruz. Aslında herkes Woody Allen için orda.. Kazandıkları para da bi yerlere bağışlanmış galiba hep..


Asıl bomba da sonunda, turne dönüşü anne babasının yanına uğruyolar. Aman tanrım dedim, bunlar nasıl insanlar, bi anda ne hissedeceğimi şaşırdım. Hiç düşünmemiştim, Woody'nin annesini falan.. Evde Oscar'ların durduğu yeri göreceksiniz; üç Oscar var, dördüncüsü Brickman'da galiba.. Kızkardeşi mesela, Annie Hall (1977)'u izlememiş daha.. Çok güzel detayların olduğu bir iş, tabii ki özellikle hayranlık derecesinde Allen izleyicisi olan ben gibilerin ilgisini çekecek milyon anekdot..


Mesela biri.. Hani Woody Allen filmleri Amerika'dan çok Avrupa'da ilgi görüyo ya.. İstatiksel bi gerçek bu, yorum değil.. Onu soruyolar, sence niye diye.. "Ben şöyle düşünüyorum.. Steven Spielberg'e soruyolar, küçükken izlediğim, sevdiğim filmleri yapıyorum diyor.. Sydney Pollack'la konuştuğumda o da aynısını demişti.. E bakıyorum, ben de öyle yapıyorum.. Küçükken yani gençken böyle şeyler izlemeyi seviyordum.. Ve bunlar yabancı filmlerdi.."

110216
Oku..

Listen to Me Marlon (2015)


1924-2004 arasında yaşamış ve o hayatla, hayat da onla çok uğraşmış. Karşınızda, hiç bilinmeyen ve eskiden daha çok bilinen halleriyle Marlon Brando. Benim kalemim değil pek, bana bi Adrien Brody yakınlığında değil yani, kırk kadar filminin dördünü izlemişim, ordan hesabet işte.. Bu sebepten, ben gibiler için güzel bir kültürel kaynak, Marlon'la da tanıştım, Mr. Brando'yla da.. Belgeselci Stevan Riley tarafından hazırlanmış film; yönetmenin daha önce dört belgeseli daha var.


Seneler içinde sık sık kendi sesini kaydedermiş Brando, Self-Hipnosis adını verdiği bir seri kaydı varmış böyle. Self-Hipnosis dediği, oto-telkin yani kendi kendinin psikoloğu olma, kendi kendine konuşup sorunu bulup çözüm üretme durumu.. İyi geliyormuş demek ki böyle yapmak, bak vakti gelince de ne amaçlarla kullanıldı o kayıtlar.. Bana biraz ince elenip sık dokunmuş kayıtlar gibi geldi, yani Cobain: Montage of Heck (2015)'teki kirli çamaşırlar ortada durumu gibi olmamış mesela; o çok acımasızdı.. Bu filmde gerektiği kadar anlatılmış hissettim. Anlaşılır, inandırıcı ve gayet aydınlatıcı olmuş.. Brando, ölmeden önce teknolojiyi güzel kullanarak bize çok tatlı bir de sürpriz hazırlamış..


Babası seyyar satıcı olan Marlon, serserilik yaparak zaman geçirirken, yakışıklı ve enerjik olması vesilesiyle oyunculuğa rahat giriş yapıyor. Her şeyi parayla ölçen babasının on yılda kazanacağı parayı altı ayda eve getirmesine evdekiler inanamıyor. Oyuncu olmasa dolandırıcı olabileceğini itiraf eden Marlon, çok rahat yalan söyleyebildiğini ve insanları kandırmak konusunda usta olduğunu anlatıyor. Bu özelliği, bazen de 'kendini bile kandırma' şeklinde tezahür ediyor. Ve o zaman yeni keşif olan metot oyunculuğuna çok uyuyor. Üçüncü filmi Viva Zapata! (1952) ile popülerliği yakalıyor..


Setteki güzel kızlar, röportaj yapan güzel muhabirler, çıtır hayranlar; Marlon hepsiyle yakından ilgileniyor. Tıpkı siyahi ayaklanmasında rahip King'in yanında olup, Kızılderililerin haksızlığa uğradığı dönem Oscar'ı reddederek insanlık onuruyla ilgilendiği gibi.. Üç evlilik geçiriyor ve beş çocuk sahibi oluyor..
72'de son eşi Tarita'dan ayrılıyor ve o sene The Godfather (1972) vizyona giriyor.. Bu film düşüşe geçen kariyerinde pik oluyor, Oscar'ı buna rağmen reddediyor. Sırf para için Superman (1978)'de oynayıp, "Çok saçma replikler okuyup, 12 günde 14 milyon kazandım.." demeci veriyor.. Ardından kilo almaya başlıyor, Coppola ile yine efsane bir film yapacağı anlaşmayı imzaladığı halde..
Apocalypse Now (1979), sırf Brando için, ışık düzeni değişerek, set saatlerce sarkarak ve yapımcı epey para kaybederek tamamlanmış. Film efsane olup, ödüllere boğulmasına rağmen, Coppola ve Brando'nun hakaretleşmeleri döneminde çok konuşulmuş. Brando buraları yorumsuz geçiyor..


İş hayatı böyleyken aile hayatı sorunsuz olur mu?! Babası gibi bir baba olmayacağını kendine söz verdiği halde, ister istemez kan çekiyor ve bu da itiraflarında yer alıyor. Oğlu, üvey kızkardeşinin sevgilisini vuruyor, hem de Brando'nun evinde.. Birkaç sene sonra kızı intihar ediyor.. Gençliğinden beri Tahiti hayranı olan Brando'nun, imkanı olduğu günden beri Tahiti'de evi var. Onun kaçma noktası, cenneti orası.. Kızı da orada asıyor kendini..


Ben bütün filmi anlattım nerdeyse, izlemenize gerek kalmadı :) Konu başlıkları bunlar en azından, daha fazlası ve detayları için filme bakınız. 7/10 puan verdiğim filmin imdb.com puanı 8,5.. Brando sekiz kere Oscar'a aday gösterilip ikisini kazanıyor, Golden Globe'da ise oranı yükseltip onda beş yapmış.. 2004'te öldüğünde nedense ölüm nedeni saklanmıştı ama galiba zamanla yemekten olduğu duyuldu. 80 yaşında ve şişman bir adamdı..

27.12.15
Oku..