Deadpool 2 (2018)


En basitinden şunu söyleyebiliriz film için, keşke bir sürü devam filmi olsa... Basitliğinin farkında, sadece eğlendirmeyi amaçlayan bir film; iki filmler. Mesela, standart bir 'güzel film' seçelim, Inception (2010)... Film bittiğinde her dakikasına hayranlık duyuyorsun, efsane film falan diye düşünüyorsun ama benzeri bir hikaye daha izlemenize gerek yok, Inception 2 çekilse mesela, hani yapmazlar tabii de, ne gerek var dedirtir, anladın?.. Deadpool filmlerinin tarzı itibarıyla 10 film falan çekilmesi bizleri çok mutlu eder. Eskinin 8 filmlik Police Academy, 6 filmlik Hababam Sınıfı, 3 filmlik Iron Man'i gibi... Ah ah ne günlerdi...


İlk filmdeki senarist kadro Rhett Reese ve Paul Wernick ikilisine bu filmde başrolümüz Ryan Reynolds da dahil olmuş... İlk film Deadpool (2016)'un yönetmeni Tim Miller ise güzelim koltuğunu dublör kökenli David Leitch'e kaptırmış. bkz. Atomic Blonde (2017). Ama açıkçası ben yönetmen değişikliğini hiç sezmedim film boyunca, normalde hemen anlarım. Serinin iki filminin de bütçe gereği taze yönetmenlere emanet edilmiş olması yeni yetenekler keşfedilmesini sağladı, iki film de çok başarılı!..

Deadpool takma isimli Wade Wilson, ilk filmden bildiğimiz gibi X-Men ekibinin üyesi olmaya davet edilmişti ama yaramaz bir çocuk kafasına sahip olan çirkin kralımız bir kuruma bağlı olmak istemeyen, tıpkı Logan gibi bağımsız takılan süper kahramanlardan olmalıydı, neyi eksikti... Wade'in tek bağlılığı, henüz çok yakışıklı olduğu zamanlardan beri seviştikleri Vanessa'yaydı. Gelin görün ki bu filmin ilk dakikasında Vanessa kalleş bir maganda kurşununa hedef olur. Wade birkaç nanosaniyelik yas döneminin ardından magandanın peşinde düşer ama onu kovalarken başka bir kötü adam ortaya çıkar, sonra süper güçleri olan başka bir şişko çocuk okulu ayağa kaldırır falan... Bir takım olaylar gelişir ve Deadpool, kendi ekibini kurmaya karar verir, X-Force; fakat bunun için fazla şapşiktir!..


Ryan Reynolds'a büyük oranda Josh Brolin eşlik ederken; Eddie Marsan, Morena Baccarin, Zazie Beetz ve Brianna Hildebrand kadrodaki diğer tatlı isimler... Deadpool'un Josh Brolin'in oynadığı karakter Cable'a bir ara Thanos demesi hemen aklıma daha önceki bir tespitimi getirdi. Marvel Evreni denen bu çizgi dünyanın sinema uyarlamalarında aynı oyuncuya birden fazla karakter emanet edilmesi dikkatimi çekiyor. Mesela Chris Evans, önceden Fantastic Four'da Storm'du sonra Avengers'ta Capatain America da oldu; Ryan Reynolds, önceden Blade'te Hannibal King'ti sonra X-Men'de Deadpool oldu; şimdi de önceden Avengers'taki Thanos olan Josh Brolin'i X-Men'de Cable olarak izledik... Aynı evren içinde farklı gezegenler belki ama neden yani... Bu bir dipnottu!..


Benim seçtiğim bir film olmasına rağmen biz çok beğendik filmi, hatta Sevcan dedi ki "Bunun gibi izleyebileceğimizi başka ne filmler var?" Bu ne demek biliyor musunuz, hala ortak zevklerimiz var, hala beraber film izleyebiliyoruz... Yani memleket bu haldeyken bile demek istiyorum... Bu iyi bi şey!.. Ayrıca filmde iki saniye görünen görünmez adam rolüyle Brad Pitt'i de tespit eden yine genni, ne göz var maşallah.. Sevgiler...

23.09.18
Oku..

Avengers: Infinity War (2018)


Kendine Yenilmezler diyen ekibin bir araya toplandığı ilk film The Avengers (2012)'tan önce, iki Iron-Man, bir Hulk, bir Thor, bir de Captain America filmi izlemiştik. The Avengers (2012)'tan sonra birer tane daha Iron-Man, Thor, Captain America filmi, bir de GG ve hoop Avengers: Age of Ultron (2015).. Sonraki sene Ant-Man ve neredeyse bütün takımın yer aldığı bir Captain America filmi daha.. Devam eden yıllarda, Dr. Strange, GG vol. 2, Yeni Spider, Thor, Black Panther derken günümüze, Avengers: Infinity War (2018)'a geldik.. Yani bu filme kadar -bakiyim kaç film yazdım- 18 öncesi filmi var.. Ama yine de, hani çok alakasız tipler olup, "Aşkım, imdb puanı yüksekmiş bak, şu filme gidelim istersen!.." diyenlerin bile keyifli zaman geçirebileceği bir film..

2,5 saatlik filmde toplasan 5 dakika bile göremeyeceğiniz efsane oyuncular var.. Efsane derken lafın gelişi değil; Gwyneth Paltrow, Benicio Del Toro gibi Oscar'lı isimlerden; Peter Dinklage, Tom Hiddleston gibi Golden Globe'lulara kadar.. 5 ila 15 dakika arası ekranda görünme şansı yakalayanlar arasında, Scarlett Johansson, Chris Evans gibi isimleri sayabilecekken; diğer efsaneler olan Robert Downey Jr., Josh Brolin, Mark Ruffalo, Zoe Saldana gibileri onlardan sadece biraz fazla gördüğümüzü belirtmek gerekir. Red Carpet gibi film, biri gidiyo biri geliyo.. Hiçbirine tam doyamıyorsunuz, gitmesinler istiyorsunuz.. Ama ekranda gördüğüm an, hemen geçsin diye beklediğim isimler de yok değildi, adı lazım değil baş harfi Don Cheadle.. Terrence Howard'ın yerine geldiğinden beri nefret doluyum bu herife..


İlk kez The Avengers (2012)'ın, sonra da Guardians of the Galaxy (2014)'nin jenerik sonu sahnesinde gördüğümüz Thanos, bu filmde başrol kötü adam oluyor. İlk göründüğünde, altı güç taşı için, "Onları istiyorum!" diyordu adamına; sonrakinde de kendi kendine "İyi madem, ben gider alırım." Şimdiye kadarki filmlerde mücadele hep aslında o taşları -korumak vs ele geçirmek- üzerineydi. Thanos'a güç olarak en denk olan Thor'un, önceki filmlerde güç aldığı çekici yok olmuştu; bu filme de yanında Hulk olmasına rağmen büyük bir yenilgiyle başlıyor. Bu yenilgiden sonra gururu incinen Yeşil Dev'in Bruce'a küstüğünü ve ortaya çıkmak istemediğini görüyoruz; ilginç bir iletişimleri var.. Çekiçsiz Thor, Hulk'suz Bruce'a, Captain America: Civil War (2016)'da Steve'siz kalan Iron-Man de ekleniyor. Yenilmezler, artık pek de yenilmez değil gibiler sanki..


Üçüncü filmin geleceği duyrulduğunda, Avengers: Infinity War Part I ve Part II şeklindeydi plan. Yönetmenliği Russo Kardeşlere bırakılan filmin adından zaman içinde Part I ibaresi kaldırılmıştı ama film bitince fark ettik ki bayağı Part I'miş, çünkü yarım kalıyor film. Seneye gösterilmesi beklenen diğer Untitled Avengers Movie bunun Part II'si olacak belli ki.

İlk yarısı, hikaye aktarımı açısından gelmiş geçmiş en kötü Marvel filmi olmaya adayken, ikinci yarıda o kadar güzel toparlandı ki ve duygusal altyapı anlamında en iyi Marvel filmi olmaya yaklaştı. Bruce'un saflıkları gevrek, Thor'un esprileri yavan, Tony'nin tavrı tatsız derken hikaye çok dağıldı; sonra Thanos ipleri eline aldı ve Gamora'yla beraber çok ön plana çıktı hikayede. Hikayenin dağınıklığı, ekibin bütün evrene yayılmasıyla da ilgiliydi galiba, iletişim koptu, uyumsuz adamlar birlikte takılmak zorunda kaldı falan.. Sürekli evrenin yarısı, insanlığın yarısı, kuşların yarısı, onun bunun yarısı diyerek geçirdiler zamanı.. Oysa Thanos'un, kaynakları akıllıca kullanma felsefesi çok daha güzel anlatılabilirdi.. Sonra savaş alevlenince duygusal olarak da toparlandı hikaye, güzel oldu..


Sonuç olarak, beklentilerimi karşılamadı film; puanım 7/10.. Fakat film, daha ilk gösterim gününde aldığı oylarla imdb-top-rated listesinde 9.1 puanla 9. sırada yer alıyor.. İlk günler fanatikleri izler, yüksek oy normaldir, bu kimseyi yanıltmasın, o listede durmak kolay değil hatırlatayım.. Benim sırasıyla 9 ve 7 puan verdiğim ilk iki filminin şimdiki puanları 8.1 ve 7.4 şeklinde.. Sanıyor musunuz ki ilk zamanlar böyleydi bu puanlar.. Bir ay sonra kontrol edelim bu 9.1'i, ödev olsun..

Bu arada ben tanıyınca çok sevdim Thanos'u.. Bence haklı adam.. Birinin yönetimi ele alması ve çok kalabalık olan canlı nüfusunu adil bir şekilde azaltması gerekiyor.. Çok kalabalık oğlum bu haliyle evren.. Ben Thanosçuyum!.. Aday ol, oyum sana Thanos.. Erdoğan'ı zorlayacak aday lazım bize!..

28 nisan 2018
Oku..

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010)


Yaşayan dahi, çılgın üretken Woody Allen'ın ortalama filmlerinden biri, çok abartlı bir hikayesi yok, özel bir kadro izlemiyoruz, şaşırtıcı bir sinema tekniği de değil karşımızdaki ama keyifli, tatlı tatlı müzikler eşliğinde akan standart bir film.. Hani belki kalabalıklarda tavsiye edilecek film değil ama hafta sonu sevgilinizle evde vakit geçirirken açabileceğiniz, belki bazen filmle ilişiğinizi kesip bir süre sonra tekrar dönebileceğiniz, ne bileyim, bi kahve koyup izlemeye devam edebileceğiniz bir film. Yormayan, üzmeyen ama tabii ki meraklandıran, şaşırtan, küçük küçük heyecanlandıran bir film. "Kaç puan veriyorsun bebek?" dedim bitince, "6.3" dedi, hep böyle küsuratlı söylüyor.. Bu tahminle filmin imdb puanını bildi resmen; ben 6 vermişim ilk izlediğimde, değiştirmedim fikrimi..


Aklıma takıldı baktım hızlıca. Bundan hemen sonraki filmi Midnight in Paris (2011)'i, Allen'ın en yüksek bütçeli filmi olarak hayal etmişimdir hep. $17 M bütçeli filmden $153 M kazanmışlar onunla; o kadar da çok para harcanmamış diye düşündüm. You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) için ise $22 M harcamış ve $34 M kazanmışlar. Yani Midnight in Paris (2011)'ten bile daha pahalı bir filmmiş bu, inanamadım. Son filmi Wonder Wheel (2017) ise $25 M harcanıp sadece $15 M kazandıran bir film olarak zarar hanesine yazılmış. Oysa $30 M harcanıp $43 M hasılat yapan Cafe Society (2016) filmi sonrası yaptığı bir röportajında filmleri büyük zarar eden bir yönetmen olmadığını söylemişti üstat. Büyük konuşmaya gör işte. Neyse ney canım, nasıl girdik bu para muhabbetine.. Çıkalım hemen..

Yaşlı bir çift Helena ve Alfie; kızları Sally, Roy'la evli. Alfie, doktorunun spor yaparak daha sağlıklı bir hayat sürmesi tavsiyesine uyuyor ve hareketlendirmek istediği yaşamına ayak uyduramayan Helena'yla boşanıyor. Sally, annesi biraz kafasını dağıtsın diye onu bir falcıyla tanıştırıyor. Falcı Helena'ya günün birinde uzun boylu esmer bir yabancıyla tanışacağını söylüyor. Ve damadı Roy'un ne kadar yeteneksiz bir yazar olduğunu da. Zaman içinde, Helena, Alfie, Sally ve Roy başka insanlara ilgi duymaya başlıyorlar. Ve olaylar gelişir.


Bu filmi ilk izlediğimde aklımda kalan tek şey, Roy'un bir meslektaşı olan arkadaşının ölmesi sonucu, onun roman taslağını kendisininmiş gibi yayıncısına vermesiydi. Bu usulsüzlükle eski güzel günlerine geri dönüyordu. Yani bu kısmı kalmış aklımda öyle, çok ilginç gelmişti. Bir de Radio Days (1987) filminden bir sahneyi unutamıyorum böyle: Gece eve gelen hırsızlardan biri, çalan telefon ev sahiplerini uyandırmasın diye hemen açıyordu ve bir radyo programından gelen soruya doğru cevap verip kapatıyordu. Sabah uyandıklarında salondaki bütün eşyalarının çalındığını gören ev sahipleri şaşkınlığını üstünden atamadan kapı çalıyor ve radyo programından kazandıkları yepyeni eşyaları salona yerleşiyordu.

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010) aslında teknik olarak çok büyük para harcanacak bir iş değil gibi duruyor, büyük bir ihtimalle oyunculara çok yedirmişler: Anthony Hopkins, Gemma Jones, Josh Brolin, Naomi Watts, Antonio Banderas, Freida Pinto, Lucy Punch ve Anna Friel..

19 nisan 2018
Oku..

Hail, Caesar! (2016)


Coen Kardeşlerin zayıf filmlerinden olarak geçsin kayıtlara.. Demin baktım da epey bi filmlerini izlemişim, marka olacak kadar da güzel film yapmışlar ama arada böyle tırışkalar da oluyor demek ki. Gerçi sorsan belki de en sevdikleri film falan çıkar, "Seyirci anlamadı yea" ayağı yaparlar..
Tam da 1 Mayıs günü izledim, ilginç oldu işçi hakları temalı film denk gelince.. Normalde çalışmam lazım ama Taksim ve civarı komple araç ve yaya trafiğine kapanınca işe mişe gidemedik, dükkan açmadık, oturduk film izledik. Tam işçi bayramı oldu.. Hiç de 'çalışma hakkımız elimizden alınıyo' tribine girmeyip bardağı doldurup dolu tarafından bakıyorum..


Ya dur hatta şunu da anlatayım, dün gece de çalışıyorum yine, saat üç olmuş falan, işte millet dağıldı mekanı kapattım.. Ama eve nasıl giderim bilmiyorum, çünkü biri dedi ki "12'de bütün mekanlar kapatacakmış, yolları keseceklermiş geceden".. Ben artık taksi bulana kadar eve doğru on kilometre yürürüm düşünceleriyle çıktım mekandan, a, hemen buldum taksi.. Bindim, sordum, "yok bea, her 1 mayıs aynı şeyi diyolar, sabahtan kapatırlar yolu, gece kapanır mı hiç".. Bu iki cümle arasında benim kafamdan neler geçiyo ama tabii, ulan baya sokağa çıkma yasağında gizli gizli dolaşan suçlular gibi olduk diye geçiriyorum içimden.. Hiç öyle aksiyon olmadı oysa.. Dün gecemi anlattığıma göre filme dönebilirim.


Bir film yapımcısı olan Eddie (Josh Brolin)'nin hikayesi aslında, 50'lerde geçiyor film. Hollywood'un içinden hikayeler izliyoruz. Eddie çalıştığı yapım şirketinin patronuna hesaplar verirken, yönetmenleri, yıldız oyuncuları, yeri geliyor gazetecileri (Tilda Swinton) falan idare ediyor. Yaşasın Sezar diye bi film yapıyor şirket, yıldız oyuncu Baird Whitlock (George Clooney) başrolde.. Sinema sektörünün hep üvey çocuğu gibi kalan senaristler bilenmişler.. "En çok biz çalışıyoruz ama hakkımızı alamadığımızı düşünüyoruz, üstelik biz olmasak film olmaz" diyorlar. Bir grup radikal sinema emekçisi senarist gaza gelip, -niyeyse- Rusya'nın desteğiyle Whitlock'u kaçırıp, "Başrolün elimizde, filmin devam etsin istiyosan şu kadar fidye getir" diye mesaj iletiyorlar Eddie'ye.. Eddie bu olayı, hem basından, hem patrondan gizli tutarak çözmeye çalışıyor..


Sırf renk katsın diye araya serpiştirilen önemsiz yan karakterleri çok ünlü isimler oynamış, resmen filmde 2 dakika falan gözüküp posterde yer alan isimler: Scarlett Johansson (3 sahne), Ralph Fiennes (2 sahne), Channing Tatum (2 sahne), Jonah Hill (1 sahne), Alison Pill (1 sahne)..
Çok zayıf hikaye sanki, hiç Coen filmi gibi değil; ama çok bariz Coen imzası olan karakter özellikleri de vardı birkaç yerde.. Bu arada Scarlett'in sesi dublaj mıydı, kendi sesi miydi anlayamadım ya.. Şirret bi oyuncuyu oynuyo, kamera önünde başka, arkasında bambaşka.. İzleyecekseniz izleyin tabii ama benim puanım 4/10..

010516
Oku..

Women in Trouble (2009)


Sebastian Gutierrez'in yazıp yönettiği film, hayatları ufak ufak kesişen sekiz dokuz başka kadının başlarına gelen ilginç olayları anlatıyor. Çeşit çeşit kadın ama, ikisi eskort, biri masöz, biri psikolog, biri hostes, biri pornstar, biri beyaz yakalı, biri büyümüş de küçülmüş çocuk falan.. Unuttuğum var mı acaba, şimdilik bu kadar hatırladım..

Misal, eskort kızlar zengin bi adamın evindeler, banyoda hazırlık yaparken bunlar, adamın düşmanları geliyo, olay çıkınca kızlar vın.. O sırada yan evdeki çift de kavga etmiş kadın apar topar arabasına binerken bizim kızlar da arabaya atlıyor.. O evden çıkan kadın, psikolog, çapkın kocasına suçüstü yapıyor.. Aldattığı kadının kızı da, pornocu Elektra'nın asansörde mahsur kalıp arkadaş olduğu kadının söyleyemediği kızı..


Bu şekil hikaye işte, o ona bağlanıyo, bu buna bağlanıyo.. Sürekli bi olaylar var başlarında, hep bi aksiyon hali.. Karakterlerin güzel kadınlar olması ve mesleki flaşör durumu eğlenceli film olmasına yetmiş. Filmde dikkat çeken tipler şöyle: Carla Gugino, Adrianne Palicki, Emmanuelle Chriqui, Marley Shelton, Cameron Richardson, Connie Britton ve Simon Baker ile Josh Brolin..


Artık çok tuttu da mı yoksa zaten planlanmış bir şekil miydi bilemiyorum ama sonraki sene, önceki filmde diğer tiplerden sadece biraz ön planda olan pornocu Elektra karakteri merkez alınarak ve yine arada diğer hatunların da başına gelenleri göstererek devam filmi Elektra Luxx (2010) yapılmış. İlk filmden Carla Gugino, Adrianne Palicki, Emmanuelle Chriqui ve Marley Shelton korunmuş ve ekstra olarak küçük rollerle Malin Akerman, Julianne Moore, Joseph Gordon-Levitt ve Timothy Olyphant girmiş..


Bu devam filmi de Elektra Luxx'un hamile kalması ve sektörden emekliye ayrılmasıyla yaşadığı buhranı anlatıyor. Eskort kızlardan Holly, Bambi'ye aşkını itiraf ediyor.. Konusu gereği ilk filmden daha çok 'olumsuz örnek içerebilecek davranış' bulunmakta.. Adrianne'la Emmanuelle öpüşüyo falan.. Bir Adrianne Palicki hastası olarak böyle şeyler görmek hoş hisler.. Ama filmlerin -özellikle ikincisinin- teknik anlamda vasata tekabül eden sahneleri can sıkıcı şeyler..

200316
Oku..

Sicario (2015)


Kate Macer, baskınlara giden bir FBI askeri.. Ekibiyle beraber, bir grup teröristin rehineleri sakladığı yere baskın yapıyorlar, ortaya rehine değil bir sürü ceset ve patlamalar çıkıyor.. Ekip arkadaşlarını kaybeden Kate, intikam hırsıyla özel bir birimin üst düzey asker programına giriyor. Yani teklif geliyor, o da seve seve diye atlıyor.. Bu üst düzey asker grubu CIA'e mi çalışıyor, direkt Beyaz Saray mı patronu belli değil, her çeşit var içeride.. Kate de bunun bir parçası oluyor. Ama bu grup, pek de Kate'in alıştığı yöntemleri kullanmıyor çalışırken.. Kate'e ters geliyor bunlar..


Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, dizi oyuncusu Taylor Sheridan'ın senaryosuyla -nedense- ilgilenmiş işte.. Hiçbir numarası olmayan, dümdüz hikaye aslında.. Kadrosuyla dikkat çekti başta: Edge of Tomorrow (2014)'dan Emily Blunt, daha yeni izlediğim Che (2008)'den Benicio Del Toro, ilk aklıma gelen Labor Day (2013)'den Josh Brolin ve Black Mirror'da 'Fifteen Million Merits' bölümünden Daniel Kaluuya.. Senaryonun bi numarası yok, evet ama, teknik anlamda üst seviye bir film olduğunu da inkar etmeyelim, artık yönetmenin mi, prodüksiyonun mu başarısı siz karar verin..


Film, En İyi Görüntü Yönetimi, Film Müzikleri ve Ses Kurgusu kategorilerinde Oscar'a aday gösterildi.. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim sekmesine bakılabilir, bakınca göreceksiniz ki bu üç adaylıktan sadece Film Müzikleri dalında başarılı olacağını kehanet etmişim.. Kehanet edilir mi ya, böyle mi kullanılır bu yoksa kehanetlemişim mi denir.. Kehanet yapılmaz, ha kehanette bulunulur.. Ama öyle de tam olmuyor ki.. Neyse..


Filme puanım 5/10, çok meraklısı değilseniz izlenecek film değil.. Emily Blunt için belki ama o da güzel kadın mı, sadece böyle savaşçı rollere girince mi güzel oluyo anlayamıyorum.. Del Toro için izlenir belki ama onun da en iyi işlerinden değil maalesef; Brolin zaten itici..

250116
Oku..

Labor Day (2013)


Güzel hikayelerin adamı Reitman, bu sefer gergin bir atmosfer yaratmış. Hikaye yine güzel ama baştan beri bi sıkıntı.. Galiba Kate Winslet'ın enerjisi yüzünden.
Juno (2007) ve Up in the Air (2009) filmlerinin yönetmeni Jason Reitman. İzlemediyseniz her ikisini de severek öneririm. Hatta bunu da önerirdim ama işte...


Anne babası boşanmış bi çocuk olan Henry, bunalımdaki annesiyle yaşamaktadır. Annesinin hayatta kalmasını sağlıyor desek yalan olmaz; babası ise sekreteri ve iki çocuğuyla kurduğu yeni ailesinde epey mutludur. Aşırı bunalım günler geçer bu şekilde, sıkıcı bir kasabada.

Derken, hapisten kaçan Frank, Henry ve annesi Adele'den yardım ister, adamı saklamak zorunda kalırlar.. Bu olağanüstü durum kasabayı ayağa kaldırırken, Henry'lerin evine renk getirir. Kaçak Frank'in, Henry ve Adele'e olan yakın tavırları hikayeyi bambaşka yerlere götürür. Bu ilginç hikaye içinde büyüyen Henry'nin ilerki yaşamından kısa sahnelerle de psikolojisine olan etkiye ışık tutulur. Ama hep bi sıkıntı hakim yani filmde.


Aslında bu kadar bunalım takılmazdı Reitman, bu filminde neden böyle yapmış anlamadım ama olmuş artık.. Hikaye güzel aslında, müzikleri sevmedim. imdb.com puanı 6,9; ben 6 verdim.

Henry'yi Gattlin Griffith; annesi Adele'i Kate Winslet, babasını Agnets of S.H.I.E.L.D.'ın baba ajanı Clark Gregg oynuyor. Frank rolünde ise Josh Brolin yer alıyor. Brolin'in top sakalsız bi şeye benzemediğinin ispatıdır bu proje, aynı benim bıyıksız halim.. Henry'nin büyümüş hallerini Tom Lipinski ve Tobey Maguire, karısını ise Maika Monroe oynuyor. Maika, piyasada henüz çok yeni, en son Sofia Coppola'nın The Bling Ring (2013)'inde arka plandaki güzel kızlardan biri olarak görünmüş. Şimdi de bu filmde ufak bir rol.. Burdan sonra yürür kısmetse.


Jason Reitman, Joyce Maynard'ın aynı isimli romanından uyarladığı bu film ile birlikte, beşinci filmini yapmış oluyor. Şu sıralar yine bir romandan Men, Woman & Children (2014)'ı uyarlamış, izleriz yakında..

13.05.2014
Oku..

Gangster Squad (2013)


Kadrosunda Emma Stone'u gördüğüm günden beri izlenecekler listemde yer alan filmin bütün oyuncuları o kadar şık ki, kesin iyi olmayacak bu film dedim kendi kendime. Nitekim beklediğim gibi oldu, Warner Bros. pek çekici olmayan kitap uyarlaması mafya hikayesine Sean Penn, Josh Brolin, Ryan Gosling gibi oyuncuları dahil edip; Zombieland (2009)'le tanınan Ruben Fleischer'ı da yönetmen sandalyesine oturtmuş.

'Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır.' uyarısıyla başlayan film, 1949 Los Angeles'ında geçiyor. Şehrin kontrolünü elinde tutan mafya babası Mickey Cohen (Penn), polislerin bile bulaşmak istemeyeceği bir adamdır. Ama idealist polisimiz O'Mara (Brolin) işin peşini bırakmaz, Cohen imparatorluğuyla mücadele eder. Tek başına değil tabii; bir ekip kurar.. Gangster Squad.


Emma Stone ve Ryan Gosling ikilisinin Crazy, Stupid, Love. (2011)'dan sonraki ikinci ortak projelerinde de birbirlerine çok yakışmaları gözden kaçmıyor. Kostüm-dekor-makyaj gibi öğelerle filmin sanatsal kimliğini o kadar üst seviyede tutmuşlar ki, senaryo çok zayıf hatta komik kalmış. Diyaloglar çok klasik ve yedirilememiş; her şey tahmin edilebilir duruyor. Zaman zaman komediye kaçan sahneler, filmi temposunu ayarlamak için değil de öylesine konmuş gibi. Hikayesi, kurgusu, haliyle yönetimi çok başarılı olmayan bu film, benden 10 üzerinden 5 puan alıyor. imdb.com puanı ise 6.9

09.04.2013
Oku..