Hail, Caesar! (2016)


Coen Kardeşlerin zayıf filmlerinden olarak geçsin kayıtlara.. Demin baktım da epey bi filmlerini izlemişim, marka olacak kadar da güzel film yapmışlar ama arada böyle tırışkalar da oluyor demek ki. Gerçi sorsan belki de en sevdikleri film falan çıkar, "Seyirci anlamadı yea" ayağı yaparlar..
Tam da 1 Mayıs günü izledim, ilginç oldu işçi hakları temalı film denk gelince.. Normalde çalışmam lazım ama Taksim ve civarı komple araç ve yaya trafiğine kapanınca işe mişe gidemedik, dükkan açmadık, oturduk film izledik. Tam işçi bayramı oldu.. Hiç de 'çalışma hakkımız elimizden alınıyo' tribine girmeyip bardağı doldurup dolu tarafından bakıyorum..


Ya dur hatta şunu da anlatayım, dün gece de çalışıyorum yine, saat üç olmuş falan, işte millet dağıldı mekanı kapattım.. Ama eve nasıl giderim bilmiyorum, çünkü biri dedi ki "12'de bütün mekanlar kapatacakmış, yolları keseceklermiş geceden".. Ben artık taksi bulana kadar eve doğru on kilometre yürürüm düşünceleriyle çıktım mekandan, a, hemen buldum taksi.. Bindim, sordum, "yok bea, her 1 mayıs aynı şeyi diyolar, sabahtan kapatırlar yolu, gece kapanır mı hiç".. Bu iki cümle arasında benim kafamdan neler geçiyo ama tabii, ulan baya sokağa çıkma yasağında gizli gizli dolaşan suçlular gibi olduk diye geçiriyorum içimden.. Hiç öyle aksiyon olmadı oysa.. Dün gecemi anlattığıma göre filme dönebilirim.


Bir film yapımcısı olan Eddie (Josh Brolin)'nin hikayesi aslında, 50'lerde geçiyor film. Hollywood'un içinden hikayeler izliyoruz. Eddie çalıştığı yapım şirketinin patronuna hesaplar verirken, yönetmenleri, yıldız oyuncuları, yeri geliyor gazetecileri (Tilda Swinton) falan idare ediyor. Yaşasın Sezar diye bi film yapıyor şirket, yıldız oyuncu Baird Whitlock (George Clooney) başrolde.. Sinema sektörünün hep üvey çocuğu gibi kalan senaristler bilenmişler.. "En çok biz çalışıyoruz ama hakkımızı alamadığımızı düşünüyoruz, üstelik biz olmasak film olmaz" diyorlar. Bir grup radikal sinema emekçisi senarist gaza gelip, -niyeyse- Rusya'nın desteğiyle Whitlock'u kaçırıp, "Başrolün elimizde, filmin devam etsin istiyosan şu kadar fidye getir" diye mesaj iletiyorlar Eddie'ye.. Eddie bu olayı, hem basından, hem patrondan gizli tutarak çözmeye çalışıyor..


Sırf renk katsın diye araya serpiştirilen önemsiz yan karakterleri çok ünlü isimler oynamış, resmen filmde 2 dakika falan gözüküp posterde yer alan isimler: Scarlett Johansson (3 sahne), Ralph Fiennes (2 sahne), Channing Tatum (2 sahne), Jonah Hill (1 sahne), Alison Pill (1 sahne)..
Çok zayıf hikaye sanki, hiç Coen filmi gibi değil; ama çok bariz Coen imzası olan karakter özellikleri de vardı birkaç yerde.. Bu arada Scarlett'in sesi dublaj mıydı, kendi sesi miydi anlayamadım ya.. Şirret bi oyuncuyu oynuyo, kamera önünde başka, arkasında bambaşka.. İzleyecekseniz izleyin tabii ama benim puanım 4/10..

010516
Oku..

The Monuments Men (2014)


O kadar tatlı bi filmmiş ki.. Neden filmmiş, çünkü hiç öyle sanmamıştım.. O kadar tarz oyuncular bir araya toplanmış ki, dedim dandik gişe filmi, sarmaz.. Yo dostum yoo.. Hikaye klas.. Gerçek bir hikayeden yararlanılmıştır..


Hitler zamanı.. Adam kafayı kırmış, "Bi milleti yok edeceksen zenginliğini yok edeceksin!" diye bilenmiş, "Soyunu tüketmekle olmaz," diyor, "sanat eserlerini de yok edeceksin!" diyor.. Avrupa'da ne kadar tablo var, heykel var, yağmalıyor.. Herkeslerden gizlenen Hitler Museum fikri var, adam sanatı kendine saklayacak..

Bir grup sanat adamı da, Amerikalı Frank Stokes liderliğinde bir araya gelip, Nazilerin girdiği her ülkeye, her şehre gidip, sanat eserlerine sahip çıkma, kalanları toparlayıp sahiplerine verme göreviyle orduya katılıyorlar. Kah buluyorlar, kah kaçıyorlar, -e savaştalar- kah ölüyorlar..


Günümüze kadar gelen sanat eserlerinin çoğunun kurtarıcısı onlar.. Bunun hikayesi.. On numara hikaye, sekiz numara film.. Baya iyi ama işte pazarlama hatası.. The Book Thief (2013) vardı, gene Hitler'in yok etme merakını temel alan..


Robert Edsel'in tarihi romanından uyarlanan filmin senaristleri, Grant Heslov ve aynı zamanda filmin yönetmenliğini de yapan George Clooney. Kadrodaki isimler ise: George Clooney, Matt Damon, Bill Murray, Cate Blanchett, John Goodman, Bob Balaban, Jean Dujardin gibi isimler..


Filmde Hitler için söylenen "Sanata, insandan daha çok değer veriyormuş." cümlesi de akıllardan çıkmaz uzun süre..

4-6-14
Oku..

Gravity (2013)


Gerilim seven için on numara; ama benim gibi iyi bir gerilim filminden sonra kasılmaktan beli ağrıyan, boynuna kramplar giren biri için zararlı bir film. Çok başarılı ama bu ne böyle yahu, her yerim tutuldu, aklım çıktı kadına bi şey olacak diye.


Uzaya, uydu üzerinde bi şeyler çalışmak için görevlendirilmiş bir grup astronot ve bir de mühendis hanım. Tabii astronomi eğitimi almış bir mühendis bu da, öyle boş insanlar değiller. Huzur içinde, Dünya manzaralı çalışmalarını sürdürürken Houston'dan uyarı geliyor: "Görev iptal, hemen kabinlerinize dönün, bizle alakası olmayan bir uydu yok etme çalışmalası sonucunda istenmeyen bir olay gerçekleşmiş, parçalar başka bir uyduya çarpıp onu da parçalamış ve şu an uzayda başıboş dolaşan mekik parçaları var. Kaçın!"Tabii aksiyon olacak ya, kaçamıyolar, nerede portakal orada parçacık.. Ağızlarına sıçıyo bu parçalar, kendi mekikleri, çalışma arkadaşları falan yalan oluyo. İki kişi sağ kalıyo.

Sandra Bullock ve George Clooney'nin sadece mimikleriyle oynadıkları, bir daha da böyle ballı senaryo bulamayacakları bir film izliyoruz sonra, derken... George da gidiyor. Sandra filmin yarısından çoğunu tek başına götürüyor. Öldü ölecek diye beklerken gerilimden ertesi gün fizik tedaviye başlıyorsunuz.


Güzel film.
Yönetmen, Meksikalı Alfonso Cuaron. Harry Potter'ın üçüncü filmi Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004)'ın da yönetmeni imiş. O filmlerin de yönetmenine hiç bakmamıştım ha.. Bi zamanlar hiç bi filmin yönetmenine bakmazdım ki, oyuncusuyla bilinirdi filmler. Ne günlerdi.. Senaryoyu da oğlu Jonas Cuaron'la beraber yazmış..

Bu arada bu film çoğu sinema yazarına göre 2013'ün en iyi filmi, ayıktırayım. Ama bence uzay filmi konusunda Moon (2006) hala bir numara.

Film, 10 Oscar adayı..
Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

03.01.14
Oku..

O Brother, Where Art Thou? (2000)


Nerdesin Be Birader?

Homeros'u bildin mi? Hani MÖ 800'ler falan. Truva efsanesinin anlatıldığı Ilyada ile Odyssey'nin yazarı. Yazar derken yani efsane zaten bunlar halkın dilinde dolaşan hikayeler hep. Demiş ki Homer bizden sonraki nesiller de bilsin bu hikayeleri yazalım bi kağıda kitaba, kalıcı bir eser olur hem. Belki de bakarsın çok satar köşeyi döneriz. Köşe dönme işi yalan olur tabii bütün İyonya ezbere biliyor sonuçta bu efsaneleri. Kendine bir faydası olmamıştır ama kendinden sonraki bir çok yazar etkilenmiştir bu efsanelerden. En basitinden James Joyce, Ulysses'i yazmış. Hep karıştırım zaten Odissi mi onundu Ulisis mi? Odyssey, Ilyada'nın yani Truva efsanesinin devamı niteliğindedir. İkisini de okumadım ama biliriz yani; işte bu yüzden satmıyor o kitaplar. Neyse, Odyssey, kitaptaki baş karakterin adı bu arada. Truva savaşı bittikten sonra eve dönüş yolunda iki arkadaşıyla beraber maceralara atılıp hayat hikayelerini anlatıyorlar birbirlerine.


Ethen ve Joel Coen Kardeşler'in, senaryosunu bu Odyssey'den esinlenerek yazdıkları; birbirine zincirli üç mahkumun hapisten kaçıp, yola düşme hikayelerinin filmi. Odyssey bu üçlüden biri ve George Clooney oynuyor onu. Diğer ikiliyi ise John Turturro ve Tim Blake Nelson canlandırıyor. (Unutturmayın da bir ara Turturro'nun yönettiği müzikalleri izliycem)  Bizim bu üçlünün ikisi çok salak biri kurnaz gibi ama o da salak.. Ben de salağım belki olabilir ama kesin daha salaklar da vardır..


Baya eğlenceli film; müzikleri country, gospel falan Amerikalı müzikler hep. Takdir edersiniz ki birebir uyarlama değil bu, 1930'larda falan geçiyor. Senaryo ve görüntü dalında da iki Oscar adaylıkları var.
Uyarlama senaryo Oscar'ını Traffic (2000)'e, En İyi Görüntü'yü de Ang Lee'nin filmine kaptırmış. Wo Hu Cag Long (2000), o sene zaten 10 dalda aday olup 4'ünü kazanmış..


27.04.13
Oku..

Batman: Bruce Wayne


Detective Comics serisin 1939'da yayınlamaya başladığı Batman, Action Comics serisinin Superman'ine rakip olarak yaratılmış bir karakterdir. (Bu iki çizgi seri de DC Comics olacak) Batman'in yaratıcısı Bob Kane, seri boyunca farklı yazarlarla çalışmış ama ilk yazarı Bill Finger, Batman karakterinin gelişmesi aşamasında da Kane'le beraber çalışmış. Hatta Kane, ilk Batman'i yarasa kanatlı ve kırmızı kostümlü çizmiş; Finger ise kanat yerine pelerin ve kostümü de siyah olarak renklendirmeyi önermiş. İlk zamanlarda kötü adamları öldüren Batman, zamanla oturan karakteriyle beraber ateşli silah kullanmayı bırakıp suçluları yakalayıp polise teslim etmeye başlamış. (Sadece Batmobil'de var silahlar, o da önüne bi şey çıkarsa diye yolu açmak için..) Batman herhangi bir süper gücü olmayan bir süper kahraman. Milyarder iş adamı, hayırsever dahi, dövüş sanatlarında usta bir Gotham City sakini.. 60'lara kadar çok satan çizgi romanlardan olmaya devam eden Batman, sene 1964 olduğunda çok büyük düşüş gerçekleştirdi. Kane, Batman'i öldürmeyi bile düşünmüş..

O sıralarda dizi olarak televizyonda da gösterilmeye başlayan Batman tekrar hayata dönüyor. Yalnız televizyonda absürt-komedi tarzıyla izlenilen Batman bir süre sonra yine popülerliğini yitirdi. 40'larda iki kere filmi çekilmiş olan Batman'in üçüncü filmi de 66'da çekilmiş. İndirdim ama izleyemedim, ciddi bir sabır gerekiyor tabii: Batman The Movie (1966)..


Sadece Robin'le kalmayıp Batgirl gibi karakterlerin de Batman'e yardıma gelmesiyle iyice absürtleşmiştir. Hatta 50'lerin sonlarında uzay kaynaklı Batwoman, Bat-Mite da işe karıştırılmıştır. Evdeki yardımcısı Alfred öldürülmüş geri döndürülmüş falan baya karışmış yani bir dönem. Çeşitli yazar ve çizerler tarafından eski 'gecenin sert intikamcısı' imajına kavuşması için Batman'i yalnız bırakmışlar. 70'lerin sonlarında Batman tekrar toparlamış.

86 yılında 'The Dark Knight Returns' hikayesini yazan Frank Miller'la, Batman zirveye çıkmış ve takip eden yıllarda Miller, Batman'in doğuşunu tekrardan anlatmıştır. Bundan sonraki yazarlar tarafından da bu karanlık hava bozulmadan hikaye anlatılmış ve Modern Batman tarzı ortaya çıkmıştır.

Sinemada ise 66'dan sonra ilk kez Tim Burton'ın yönettiği, Wayne karakterini Michael Keaton'ın, Joker'i ise Jack Nicholson'ın oynadığı Batman (1989) çekilmiştir.
Bundan üç sene sonra Burton, Batman Returns (1992)'ü çekiyor. Keaton'ı tekrar Wayne rolünde izlerken; filmde Penguen rolünde Danny DeVito, Catwoman rolünde ise Michelle Pfeiffer'ı görüyoruz.


Bir sonraki film Batman Forever (1995). Yönetmeni Joel Schumacher, yapımcısı Tim Burton... Wayne bu sefer Val Kilmer'da. Bilmececi, Jim Carrey; İki Yüz, Tommy Lee Jones; Robin, Chris O'Donnell ve seksi psikolog tartışmasız Nicole Kidman... Sugar bir rolle de Drew Barrymore..
Yine Schumacher'in yönettiği sonraki film Batman & Robin (1997)'in Wayne'i ise George Clooney. Robin rolünde yine O'Donnell'ı izlerken Batgirl olarak Alicia Silverstone; kötü karakterlerde ise Mr. Freeze rolüyle Schwarzenegger'i, Poison Ivy rolüyle Uma Thurman'ı izliyoruz.

Bu dört filmde değişmeyen bir oyuncu varsa o da Bruce Wayne'in uşağı Alfred rolüyle Michael Gough'tur. Yine bu dört film arasından seçecek olursak en kötüsü sonuncusudur. Ayrıca bu filmle ilgili ilginç bir detay: Batman ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri homoseksüel bir karakter olarak görülüyor bazılarınca, ama her seferinde bu iddianın asılsız olduğu gerek yaratıcısı Kane, gerek yazarları tarafından dile getiriliyor. Bu son filmde Batman'i oynayan Clooney, karakteri eşcinsel gibi oynadığını söylemiş, aslında öyle olmayabilir ama neden bilmiyorum öyle bir karakter yarattım kafamda ve onu oynadım demiş. Şimdiye kadar ki en iyi Bruce Wayne'i kim oynamış gibi bir kıyaslama yapacak olursak Val Kilmer derim ben.


Modern Batman'in hikayesi farklı yazarlar tarafından farklı yazılmış ama değişmeyen şeyler de var: bir çocuğun gözünün önünde anne-babasının öldürülmesinden daha trajik bir şey olmayacağını düşünerek hikayenin bu kısmıyla pek oynamamışlar. Christopher Nolan, Batman'i çekmeye karar verdiğinde hikayeyi en başından, daha karanlık anlatmak gerektiğini düşünmüş.

Batman Begins (2005)'in Wayne'i Christian Bale olarak belirlenmiş ve sinemalarda gösterilmeye başlamasını ardından seyirci hemen devam filminin peşine düşmüş. Batman'in nasıl ortaya çıktığının anlatıldığı bu filmin devam filminde Joker'li bir hikaye hazırlayan Nolan, The Dark Knight (2008)'ta yine Bale'le çalışırken Joker'i filmin çekimlerinden sonra hayatını kaybeden Heath Ledger'a, İki Yüz karakterini de Aaron Eckhart'a veriyor.
Bu iki filmde de Alfred'i usta oyuncu Michael Caine oynuyor. Öte yandan Ledger'ın ölümü henüz vizyona girmemiş olan filme beklentiyi artırmış ve açgözlü yapımcılar bu durumdan kar sağlamaya çalışmış ancak Nolan filmin bu şekilde ön plana çıkmasını istememiş. Yapımcıların astırdığı Joker'li afişleri indirtip, Batman'i yeniden ön plana çıkarmış.
Film vizyona girdiğinde çok beğeniliyor ve Ledger muhteşem Joker tiplemesiyle ölümsüzleşiyor. Bu rolüyle bir sürü ödüle layık görülüyor. Ama bu kadar sevilen bir kötü adam çok tehlikeli olabilir.


Nolan çektiği bu iki Batman filmiyle hem kendi filmografisine sağlam işler eklemeye devam etmiş hem de Batman'in çizilen imajını kurtarmıştır. Şu sıralarda The Dark Knight Rises (2012)'ın çekimleriyle meşgul olan Nolan, bu filmin serinin son filmi olduğunu yayınlanan fragmanla seyircisine duyurmuştur. Wayne'i diğer iki filmde olduğu gibi Christian Bale oynayacak, Catwoman'ı ise Anne Hathaway. Film 27 Temmuz'da gösterime girecek.


29.04.12
Oku..