The Hurt Locker (2008)


Aslında filmin en büyük numarası bir kadın yönetmenin elinden çıkmış savaş filmi olması ve o kadının Kathryn Bigelow ismini taşıması olabilir. Kathryn Bigelow ismi nedense duyduğumda otomatik saygı uyandıran bir isim olarak kodlandı beynime; bunun sebebi, sinema filmi izleyişimdeki bilinç artışının yaşandığı dönemlerde popüler bir isim olması diye düşünüyorum. Yani üniversiteye başlamam ile beraber -belki bir iki yıl sonra- izlediğim filmlerin senaristine, yönetmenine bakmaya başladığımda, Bigelow Oscar verilen ilk kadın yönetmen olarak sinema tarihine geçmişti.


En İyi Film, En Başarılı Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Kurgusu, En İyi Ses Kurgusu ve Miksajı Oscarlarını alarak 2010'daki törenin 6 ödülle en çok ödül kazanan filmi oldu. İlginçtir, rakipleri de çok iyiydi; rakipler kötü olsa diycez ki -rakiplerin zayıflığından 'badem gözlü' görüldü- ama işte öyle de değil. Sonuç olarak -en ödüllü- denli abartılacak bir film olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar Kathryn Bigelow'un elinin hamuruyla kalkıştığı işi, can-ı gönülden desteklesem de durum bu!..

The Hurt Locker (2008), bizi 2003'te başlayıp yıllar içinde iyice palazlanan Amerikalının Bağdat İşgaline götürüyor. Bu  temaya sahip ilk büyük filmlerden -ilk diyorum çünkü yıllar içinde epey işlendi kahraman Amerikan askerinin çilesi... Bunda, bomba imha uzmanı William James'in merkezinde ve onun hasta ruhuyla fünyeler arasındaki git-gelleri aktarılıyor. Bomba imha uzmanı olunca mı delirilir, yoksa deliler mi bomba imha uzmanı olur?! Filmin özü bu, makyajı ise gerilimi yüksek bomba imha sahneleri, gökyüzünü yırtıp geçen jet sesleri...


Jeremy Renner başta olmak üzere Anthony Mackie, Brian Geraghty üçlüsünün sık göründüğü hikayede çok az da Guy Pearce ve Ralph Fiennes hatta Evangeline Lilly izliyoruz. Yönetmen hanımefendi Kathryn Bigelow bu filmden sonra Zero Dark Thirty (2012) ve Detroit (2017)'i yaptı ama ikisi de The Hurt Locker (2008) kadar dikkat çekemedi. Ama olsun, bir kadının böyle askerli-polisli filmler yapması hiçbir işin cinsiyeti olmadığını gösterdiği için güzel - bu kafa güzel... Bu arada andığımız üç filmin de senaristi Oscarlı Mark Boal, aynı zamanda yapımcı da kendisi!..

12 Haziran 2020
Oku..

The Reader (2008)


Galiba zamanında izlemiştim, mi acaba?! Sinemada değil de internete ilk düştüğünde falan, Oscar'da En İyi Film Adayı filandı, dikkatimi çekmiş ama çok ilgimi çekememiş demek. Ya yorgunken izledim ya da hiç izlemedim bilemiyorum, silik silik hep anılar. Neyse, yıllar olmuş bak, geçen ay, Bitanecik posterini yolladı bu filmin. Arada yapıyor böyle, izlemediğim filmleri bulmaya çalışıyor, ben çoğuna bilmiş bilmiş "Güzel filmdir!" ya da "Hff sıkılırsın bence sen.." falan dediğimden zor oluyor ama tutturursa beraber izliyoruz. Böylece izledik Kate Winslet'e Oscar kazandıran filmi.

2. Dünya Savaşı sonrası Almaya'da geçiyor hikaye. Genç Michael hasta olmuş, sokaklara kusuyordur. Bir duvarın dibinde kendini toplamaya çalışırken o gelir; tramvayda bilet memuru olan Hanna evine dönüyordur ve Michael'e yardım eder. Evine alır, üstünü başını temizler. Liseli Michael, Hanna'dan etkilenir. Evine dönüp günler içinde iyileştikten sonra Hanna'ya teşekkür ziyaretine gelir. Hanna da ondan hoşlanır. İlginç çiftin sıradışı aşk hikayesi böylece gelişir. Michael kitap okumayı, Hanna da onu dinlemeyi çok sever. Michael okuldan çıkar çıkmaz başka başka kitaplarla hep Hanna'ya gelir. Bir süre böyle geçer. Hanna bu genç çocuğun yaşıtlarıyla takılması gerektiğini düşünür ve aynı dönem terfi de alınca ortalıktan kaybolur ve uzun bir süre görüşmezler.


Hikayenin buraya kadarki kısmı, biraz antipatik duruyor. Aşk çok güzel ama insanın içine sinmiyor işte. Bi de Hanna biraz şey.. Ama öyle acayip şekilleniyor ki hikaye, başını zaten unutuyorsunuz. Bir zaman sonra, Michael avukat olmak üzere okurken, hocaları bir grup öğrenciyi savaş zamanı, Auschwitz'teki vicdansız gardiyanların yargılandığı duruşmaya götürüyor. Michael ve diğer öğrencilerin dikkatle takip ettiği duruşmada sanık koltuğunda bir sürü başka kadınla beraber Hanna da oturuyor. Michael hemen tanıyor ve Hanna hakkında çok acayip şeyler öğreniyoruz.


Temposu biraz ağır belki ama gayet güzel film. Soğuk renkler, sert hikayeler. Bernhard Schlink'in romanından uyarlanan filmin yönetmeni Stephen Daldry. Bu arada Bernhard Schlink dikkat çekici bi yazar, emekli olduğu 2006 yılına kadar yargıçlık yapmış, bir yandan da bir çok polisiye roman yazmış. Çok ilginç bence.. Yargıç abi adam, 'ne hikayeler vardır sende' diye gazlamış bunu biri belli..

Altıncı kez aday olduğu Oscar'ını da bu rolle alan Kate Winslet başrolde. Bu filmden sonra bi kere daha aday oldu galiba. Ralph Fiennes Michael'in büyüklüğünü, David Kross da küçüklüğünü oynuyor. O sene En İyi Film ve En İyi Yönetmen kategorileri dahil beş Oscar'a aday gösterilmiş film. Benim puanım 6/10..

25.11.2017
Oku..

Hail, Caesar! (2016)


Coen Kardeşlerin zayıf filmlerinden olarak geçsin kayıtlara.. Demin baktım da epey bi filmlerini izlemişim, marka olacak kadar da güzel film yapmışlar ama arada böyle tırışkalar da oluyor demek ki. Gerçi sorsan belki de en sevdikleri film falan çıkar, "Seyirci anlamadı yea" ayağı yaparlar..
Tam da 1 Mayıs günü izledim, ilginç oldu işçi hakları temalı film denk gelince.. Normalde çalışmam lazım ama Taksim ve civarı komple araç ve yaya trafiğine kapanınca işe mişe gidemedik, dükkan açmadık, oturduk film izledik. Tam işçi bayramı oldu.. Hiç de 'çalışma hakkımız elimizden alınıyo' tribine girmeyip bardağı doldurup dolu tarafından bakıyorum..


Ya dur hatta şunu da anlatayım, dün gece de çalışıyorum yine, saat üç olmuş falan, işte millet dağıldı mekanı kapattım.. Ama eve nasıl giderim bilmiyorum, çünkü biri dedi ki "12'de bütün mekanlar kapatacakmış, yolları keseceklermiş geceden".. Ben artık taksi bulana kadar eve doğru on kilometre yürürüm düşünceleriyle çıktım mekandan, a, hemen buldum taksi.. Bindim, sordum, "yok bea, her 1 mayıs aynı şeyi diyolar, sabahtan kapatırlar yolu, gece kapanır mı hiç".. Bu iki cümle arasında benim kafamdan neler geçiyo ama tabii, ulan baya sokağa çıkma yasağında gizli gizli dolaşan suçlular gibi olduk diye geçiriyorum içimden.. Hiç öyle aksiyon olmadı oysa.. Dün gecemi anlattığıma göre filme dönebilirim.


Bir film yapımcısı olan Eddie (Josh Brolin)'nin hikayesi aslında, 50'lerde geçiyor film. Hollywood'un içinden hikayeler izliyoruz. Eddie çalıştığı yapım şirketinin patronuna hesaplar verirken, yönetmenleri, yıldız oyuncuları, yeri geliyor gazetecileri (Tilda Swinton) falan idare ediyor. Yaşasın Sezar diye bi film yapıyor şirket, yıldız oyuncu Baird Whitlock (George Clooney) başrolde.. Sinema sektörünün hep üvey çocuğu gibi kalan senaristler bilenmişler.. "En çok biz çalışıyoruz ama hakkımızı alamadığımızı düşünüyoruz, üstelik biz olmasak film olmaz" diyorlar. Bir grup radikal sinema emekçisi senarist gaza gelip, -niyeyse- Rusya'nın desteğiyle Whitlock'u kaçırıp, "Başrolün elimizde, filmin devam etsin istiyosan şu kadar fidye getir" diye mesaj iletiyorlar Eddie'ye.. Eddie bu olayı, hem basından, hem patrondan gizli tutarak çözmeye çalışıyor..


Sırf renk katsın diye araya serpiştirilen önemsiz yan karakterleri çok ünlü isimler oynamış, resmen filmde 2 dakika falan gözüküp posterde yer alan isimler: Scarlett Johansson (3 sahne), Ralph Fiennes (2 sahne), Channing Tatum (2 sahne), Jonah Hill (1 sahne), Alison Pill (1 sahne)..
Çok zayıf hikaye sanki, hiç Coen filmi gibi değil; ama çok bariz Coen imzası olan karakter özellikleri de vardı birkaç yerde.. Bu arada Scarlett'in sesi dublaj mıydı, kendi sesi miydi anlayamadım ya.. Şirret bi oyuncuyu oynuyo, kamera önünde başka, arkasında bambaşka.. İzleyecekseniz izleyin tabii ama benim puanım 4/10..

010516
Oku..

The Grand Budapest Hotel (2014)


Kendine has mizah ve kadraj anlayışıyla çoğu filminin hastası olduğum üç beş sinemacıdan biri olan Wes Anderson'ın son filmi.
Geçende bi reklam filminde gördüm, Visa reklamıydı, böyle vincin tepesinde kamera başında film çekerken, her türlü ihtiyacında Visa kullandığını anlatıyodu. Reklamda, setlerinde, kamera arkası da önü kadar düzenli imajı çizilmişti, en çok o ve vinç dikkatimi çekti. Hakikaten de her filminde o vinç etkisi bariz görülüyor, her şeyin simetrik ve düzenli olması onun tarzı olmuş artık. Bu filmde de baya her plan fotoğraf gibi özenli.


Stefan Zweig'in romanından esinlenme olan film, sessiz sakin, eskiden çok moda olup şimdilerde biraz unutulmuş bir otelde geçiyor. Hayat bu, her şeyin modası geçer. Otelin sahibi olan Mustafa Bey, yazar efendiye nasıl belboyluktan yetiştiğinin hareretli hikayesini anlatıyor. Yazar diyor ki filmin başında, "Acayip hikayeler uydurduğumu sanıyor çoğunluk, ama aslında," diyor "hepsi gerçek, size şimdi bana anlatılan bi hikayeyi olduğu gibi anlatacağıım."


Wes Anderson'ın kurduğu kadrolarda görmeye alışık olduğumuz Jason Schwartzman, Bill Murray, Adrien Brody, Owen Wilson gibi isimlerin yanı sıra Willem Dafoe, Lea Seydoux, Edward Norton, Jude Law kadroya isimlerini yazdırmışlar. Başrollerde ise Ralph Fiennes, Toni Revolori ve Saoirse Ronan yer alıyor. Fiennes'i film boyunca nerde izlediğimi düşündüm durdum, kafamın bi kenarı bununla meşgulken bile epey zevk aldım filmden. Sonra hatırladım, adam Voldemort, Harry Potter'ın düşmanı. Yine iyi çağrıştırmış yani. Nasıl benzettim lan ben onu..


Film, imdb.com'ın en iyi 250 film listesinede. O listenin nasıl hazırlandığını da demin öğrendim, siz de isterseniz listenin altında formülü varmış.. Listede izlediğim filmlerden 5-6 puan verdiğim de varmış, yani hepsi iyi olacak diye bi şey yok..


Hani bazen klasik edebiyat eserlerini okuması zor geliyor ya, dili ağır, aşırı duygu yükü ve -haliyle- eski zamanlar.. Hani okumak istemiyoruz bazen.. Okuyamadığımızı da bu tarz yönetmenlerden çıkmış filmlerle takip edelim ya..


Film, en iyi film, yönetmen, senaryo, görüntü, kurgu, yapım, kostüm, makyaj ve film müzikleri olmak üzere 9 dalda Oscar almak için yarışacak.. 3. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim başlığında diğer adaylıkları görebilirsiniz.. Film müziklerini yapan Alexandra Desplat aynı kategoride bir de The Imitation Game (2014) filmiyle aday oldu, ilginç oldu. 5 adaydan 2'si aynı adam zaten.. Sistem oynamış adam, biri olmasa öbürü olur..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

10.06.14 güncellendi 21.01.15
Oku..

Harry Potter BoxSet


İngiliz yazar J. K. Rowling'in ölümsüz eseri... Efsane mi bilmem ama okumuştum bi yerlerde, parasızlıktan çocuklarına hikaye kitabı alamayıp oturup kendi yazan bir anne. Hikayenin karakterleri çocuk olduğu için çocuk dünyası anlatılıyor, haliyle çocuk kitabı gibi olabilir ama hikaye kurgusu o kadar başarılı ki; yedinci kitapta bile ilk kitaptaki bi detay önemli bir hal alabiliyo. O ilk kitaptaki çocuk hikayesi sonlara doğru gerilim korku macera ve tabii hep fantastik.
Bilmeyenler için Harry Potter, sihirli bir dünyanın seçilmiş çocuğudur. Büyücülük Okulu Hogwarts'ta eğitim alırlar. Uçmalar kaçmalar ışınlanmalar, lanetler büyüler iksirler... İsmi lazım değil o bir Voldemort çıktı... Çok okudum, çok beğendim, hatta beşinci ve en kalın -1100 sayfa falan- kitabını bi gecede bitirmişliğim var. O derece sürükleyici bir hikayedir, tabii meraklısına. Ki meraklısı da çoktur yani, 1997'de ilk kitabı piyasaya çıkmış, ardından filmleri yapılmaya başlamıştır..


Hikayesi şudur: daha bebekken anne-babası Voldemort isimli bir karabüyücü tarafından öldürülen Harry, o katliamda sağ kalan çocuktur.. Peki nasıl olmuştur. Ailesinin sevgisi onu korumuş, Voldemort, Harry'ye saldırdığı anda büyüsü ters tepmiş ve Harry'nin anlında sadece küçük bir şimşek izi bırakabilerek ve gücünü kaybederek kayıplara karışmıştır. Ailesiz kalan Harry efsane olmuş ama biraz büyüyene kadar büyücü olmayan teyzesinin evinde, hiç hoş olmayan şartlarda büyümüştür. Ta ki Dumbledore, okul çağına gelen Harry'yi Hogwarts'a davet edene dek.. Ünlü Harry Potter artık sihir dünyasındadır ve Voldemort gücünü toplayıp Harry'den intikamını almak isteyecektir.. Harry'nin bu maceralarında yanında olan kankileri de Ron ve Hermoine'dir..


Steve Kloves'un başarılı uyarlama senaryolarıyla filme çekilen hikaye, en az kitapları kadar etkiliyor hayranlarını. Hatta kitap okumaktan kaçanları da yakalamayı başarıyor bu yolla. 4. kitaptan sonra filmler geliyor arka arkaya.


İlk iki film olan Harry Potter and the Sorcerer's Stone (2001) ve Harry Potter and the Chamber of the Secrets (2002)'ın yönetmeni Chris Columbus, Home Alone (1990)'la tanınmış bir yönetmendi o zaman kadar.

Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) ile hikaye ciddileşip, biraz da korku ekleniyor ve çocuklar büyüyor. Yönetmen koltuğuna ise Gravity (2013)'nin yönetmeni Alfonso Cuaron oturmuş.

Dördüncü film, Harry Potter and the Goblet of Fire (2005)'ın yönetimi Donnie Brasco (1997)'yla isim yapmış Mike Newell'e bırakılmış.


Zemeckis'in Contact (1997) filminin senaristi Michael Goldenberg, Kloves'ın işini bir filmlik elinden alıyor ve Harry Potter and the Order of the Phoenix (2007)'le fark yaratmayı başarıyor.

Kloves bundan sonrakilere yine devam ediyor. Harry Potter and the Half-Blood Prince (2009), Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1 (2010) ve Part 2 (2011)... Bu son dört filmin yönetmenliğini David Yates yapıyor. Yates, bu filmlere kadar televizyon için dizi-film ne varsa yapmış bir adam. Artık sinemacı..


Bu filmlerle beraber Rowling, bırak Birleşik Krallığı dünyanın en zenginlerinden oluyor.

Gözümüzün öünde büyüyen Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson'ın dışında, oyuncu kadrosunda adanın önde gelen oyuncuları yer aldı: Maggie Smith, Alan Rickman, Gary Oldman, Robbie Coltrane, Helena Bonham Carter, Ralph Fiennes ve Robert Patinson... Tabii bu küçük bir kısmı; başka filmlerde denk geldikçe tanıyorum "Aaa, bu o adam!" falan diye şaşırıyorum. Çok izledim çünkü bu seriyi ve oyuncular artık özdeşleşmiş durumda o karakterlerle.. E, kolay değil sekiz filmlik seride -hele fantastikte- bir karakteri oynamak.


Serideki filmler sırasıyla 3, 0, 2, 1, 1, 2, 3 teknik kategoride Oscar için yarışmış ama hiç kazanamamıştır.. Son film top#250 listesindedir...

Geçen düşündüm de mesela böyle bir seri filmde oynuyo olsam, bi filmde oynayıp öbür filmde hiç görünmeyen yan karakterleri kabul etmem. Bi kere filmografine bakınca tırt duruyo.. Misal, Son Durak 2, Son Durak 5, Son Durak 6... İnsan bi kıllanıyo 3-4'te kesin çok eğlenmişlerdir diye.. 1'de yoksan zaten tırışka karaktersin...

Bir çok gence, çocukluğundan gençliğine kadar belki okumayı sevdiren, belki film izleten bir iş olarak tarihe geçti. Bilmeyen yoktur mesela 'magıl'ı, 'kuğidiç'i, 'hortkuluk'u... Yahu, hiç bilmesen yine bilirsin Hermoni'yi...


10.01.14
Oku..

Skyfall (2012)


Türkiye Türkiye dediler, kapalı çarşının altını üstüne getirdiler; sadece giriş sahnesiymiş. Ama o sahne de güzel bir jenerik ve muhteşem Adele şarkısıyla sonlandırılıp filme bağlanıyor. Skyfall, alışıldık bir Bond filmi olmamakla beraber çok özellikli bir film de değil. Hikaye olarak tabii, zira teknik anlamda 5 dalda Oscar adaylığı alarak -özellikle seste- farkını ortaya koyuyor. Aday olduğu kategoriler: en iyi sinematografi, ses miksajı, ses kurgusu, orijinal müzik, film müziği. Golden Globe'da zaten dün Adele'e ödül geldi.


Yönetmenliğini Sam Mendes'in yaptığı ve Bond'un sinema kariyerindeki 50. yılına denk gelen film güzel bir aksiyon sunuyor. Ama Bond filmi gibi değil yani. Daniel Craig falan değil de bence filmde asıl takdir edilmesi gereken Javier Bardem. Muhteşem bir kötü adam olmuş, sarışın haliyle daha bir itici olup, oyunculuğunu da konuşturmuş baya. Kadrodaki diğer isimler Judi Dench, Ralph Fiennes, Naomie Harris ve Berenice Marlohe..


Filmin baya Adana ve Osmaniye'de çekilen sahneleri de var.. O ilk kovalamaca İstanbul'da başlıyo, Osmaniye'de bitiyo, şelalede.. Ama komple İstanbul diyolar tabii.. Bu arada Skyfall ne ola ki la diyen varsa, Bond'un memleketi imiş, bildiğin malikane o da.. Hiç evini görmedik ki şimdiye kadar, hep dünyanın bi ucunda aksiyonda oluyodu..
Oku..

Schindler's List (1993)


Bir film düşün 3 saat ve sıkılmaktan değil dramdan bunalıyosun artık.. Ne güzel film yapmış adam.. İzlemeyen çok azdır tahminimce, kısaca özet geçmek gerekirse.. Polonya'ya saldıran Hitler Almanyası, bütün ülkede Yahudi kim varsa büyük şehirlere toplanmasını istiyor. Toplarken de insanlıktan nasibini almamış -özellikle üst rütbeli- askerleriyle tarih yazıyor Hitler. Klasik hikayeler işte, bilirsiniz, sırf Yahudi olması bile sebepsiz ölmesine yeterken, itiraz eden, taşkınlık yapan, kafası çalışanlar önce olmak üzere pek çok insan öldürülüyor.


Savaşın yarattığı ekonomik açıktan yararlanmak isteyen Çekoslavakya vatandaşı Oskar Schindler, Polonya'ya gelip hoş sohbet becerisiyle Alman safında kendine çok güzel izlenimler bırakıyor ve bir Yahudinin terk etmek zorunda bırakıldığı fabrikasına çöküp Alman Emaye Fabrikası'nı faaliyete geçirmek istiyor. Ancak yeterli parası yok, zaten emayeden de anlamaz ama pazarlama onun işi. Çok başarılı olduğunu duyduğu Yahudi muhasebeci Itzhak Stern'i yanına alıyor.


Diyor ki böyle böyle "Ben sizle iş yapacam, parası olan tanıdığın varsa bana destek olsun, ben de sizi fabrikamda çalışıyolar diye yanıma aliyim, hem şimdikinden daha rahat yaşarsınız hem de iş yapmış oluruz" Macera böyle başlıyor. Zaman içinde "Onlar bana lazım, vurmayın" diyerek çok kez hayatlarını kurtardığı bir kısım Yahudinin sevgisini kazanıyor Schindler. Asıl amaç tabii ki o değil, adam para peşinde ama hikayedeki diğer Yahudi olmayanlar o kadar gaddar ki bu adam peygamber gibi dolaşıyor.


Hele bi de Alman subay Amon Goeth var ki, kötü adamlıkta çığır açıyor piç. Bunların yanında vicdan adamı Schindler, dayanamıyor ve zaten koruması altında olan Yahudilerin sayısını gün geçtikçe artırıyor ve bir süre sonra bu iş, paradan daha önemli bir hal alıyor. O meşhur liste de bu amaçla hazırlanıyor. Schindler, Goeth'e adam başı rüşvet veriyor ve servet harcayıp kamptan çıkardığı Yahudileri kuracağı silah fabrikasında çalıştıracağını söylüyor. Ve çalışanlarına diyor ki "Bu fabrikada gerçekten ateşlenebilecek bir silah üretilirse üzülürüm."


Film, Thomas Keneally'nin gerçek bir hikayeyi anlattığı romanından Steven Zaillian tarafından senaryolaşmış ve Steven Spielberg yönetiminde çekilmiş. imdb top#250'de 6. sırada olan siyah-beyaz filmde, Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes başroldeler. Caroline Goodall ve Embeth Davidtz de kadrodaki güzel hanımlar.. 12 dalda Oscar adaylığı olan film, en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo, sinematografi, sanat yönetimi, kurgu ve müzik kategorilerinde 7 ödül kazanmış.


Yalnız bu Schindler's List (1993) filminin bir sahnesi bana çok tanıdık geldi. Geçen ay yayınlanan Game of Thrones s02e03'te, Arya'nın bir sahnesi vardı, çok güzeldi.. Hani kötü adamlar geliyordu önce bir ortalığı yakıp yıkıp sonra milleti tek sıra dizip "Bilmem kimi arıyoruz, kimse çıksın ortaya" falan gibi şeyler söylüyorlardı. Arkadaşını ele vermek istemeyen Arya da daha fazla kimsenin canını yakmasınlar diye "Aradığınız adamı demin öldürdünüz zaten" gibi bi şey söyleyip yerde yatan adamı gösteriyordu ve halkın sevgisini kazanıyordu. Akıllı hareketti.


Bundan yaklaşık 20 sene önce çekilen Schindler's List (1993)'in bir sahnesinde de, toplama kampında, hırsızlık yapan birini arıyorlar. Korkutmak için içlerinden birini öldürüp "Hırsız ortaya çıkmazsa daha çok adam ölür ha" diyor Amon. Çocuğun biri de ortaya çıkıp, öldürülen adamı gösterip "Aradığınız adam buydu" diyor.


Bununla beraber Game of Thrones'un diğer filmlerden kopyalanan -benim sayabildiğim- 3. sahnesi oluyor. İlki sarhoş bir askere yapılan işkenceydi, hani Caligula (1979) filminden araklanılan; ikincisi, esirleri sorgularken kullanılan 'kovada sıçan' işkencesiydi 2 Fast 2 Furious (2003) filminden..


Game of Thrones dizisinin bir edebiyat uyarlaması olduğunu ve yazarı George R.R. Martin'in 7 bölüm olarak planladığı ve henüz beşini yazdığı Buz ve Ateşin Şarkısı serinin ilk kitabı Taht Oyunları'nın 1996 yılında yayımlandığını da biliyoruz.. Yine yemiyor.. Kitapta da var mı acaba bu sahneler hakkaten.. Ayrıca bu sahneler kitapta olsa da senaristlerden biri çıkıp "Yahu bu sahne şu filmde var, değiştirmesek mi biraz?" demiyor mu?

19.05.12 güncelleme Eylül 2015
Oku..