The Ballad of Buster Scruggs (2018)


TRT'nin Pazar sabahları kovboy sineması yayınlama adeti vardır hani. Yani eskiden vardı, bilmiyorum hala var mı, artık televizyon izlemiyoruz... Denk geldi Pazar sabahına, Netflix'te, baktım kovboy filmi, açtım hemen... Coen Kardeşler'in çalışmasına 10 üzerinden 8 puan verdiğimi söyleyerek başlayayım. Aslında 9'da verebilirdim ama henüz 6 bin kişinin oyladığı filmin imdb puanı 7.4 biraz yönlendirdi beni; ama eminim artacaktır bu ortalama.. Oscar'da da bahsi geçmesi kuvvetle muhtemel bir yapım.. Ama Oscar'dan önce Venedik'te En İyi Senaryo ödülü aldığını belirtelim. Ethan & Joel Coen'in yazıp yönettiği filmin kadrosunda çok fazla yıldız isim yer alıyor; yıldız olmayanlar da yıldızlaşıyor zaten..

Ballad, hikaye demek ama daha sanki acıklı hikaye, trajedi gibi tınlıyor kulağa. Müzikte de kullanılır bazen, hafif tempolu şarkılar için... Böyle köy, kasaba hikayeleri için belki.. Ve tabii ki kovboy hikayeleri...


Saymadım ama sanırım altı yedi öykünün bir araya getirildiği öykü kitabı - 'nın sinema uyarlaması gibi. Ama böyle bir kitap yok, kitap uyarlaması efekti vermek var. Çok sevimli, sıkmayan, başka başka kovboy hikayeleri anlatan bir film. (Bu arada postere bir kez daha bakınca altı öyküden oluştuğu fikri ağır bastı, yedinciyi hatırlayamadım..)

Buster Scruggs açılış hikayesinde gönülleri fetheden bir kanun kaçağı; sonra ilginç bir banka soygunu girişimi; bir kafilenin parçası güzel bir hanımefendinin hazin sonu; çılgın bir madencinin başından geçen ama kimsenin başına gelmesini istemeyeceği bir takım olaylar...

En son bu öykü keyfini Melisa Kesmez'in Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz adlı ilk öykü kitabında almıştım. Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'i de keza öyleydi... Birbirinin devamı gibi ama başka karakterle başka hikayeler anlatmak insana akıcı bir roman okuyormuş hissi verebiliyor. Yani bu filmin kitabı olsa baş ucu kitabım olurdu. En azından birilerine hediye edebileceğim güzel bir seçenek olarak dururdu. Şimdi de sizlere önerebileceğim bir film oldu işte..


Kadroda, O Brother, Where Art Thou? (2000)'da Coen Kardeşlerle çalışmış Tim Blake Nelson ve daha önce bu kardeşlerle çalışıp çalışmadığını hiç hatırlamadığım Liam Neeson, James Franco, Zoe Kazan ve Tom Waits yer alıyor.

Pazar günü bitmeden bir bakın derim...

18.11.18

En İyi Orijinal Şarkı, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Uyarlama Senaryo kategorileriyle 3 dalda Oscar'a aday gösterildi. Her kategoride de güçlü aday, benden söylemesi..

22.01.2019
Oku..

Silence (2016)


Filmle ilgili kötü yorumlarımı biraz geciktirmek için yıllar önce Martin Scorsese ve Woody Allen'ın bir sohbetinde denk geldiğim ilginç ifadeye yer vermek istiyorum: "Oyuncu seçimi filmlerin en zor şeylerinden biri. Bir sürü küçük ve zavallı oyuncu görüyorsunuz, hepsi de rol için geliyorlar. Bu korkunç bir şey. İyi oyuncular da 'Rol çok küçük, eğer seninle çalışacaksam daha büyük bir rol isterim' diyorlar." 90'ların başında sanırım, Scorsese tarafından söylenmiş bu sözler.

Japon yazar Endo'nun tarihi romanından uyarlanan Silence (2016), usta yönetmen Scorsese imzası taşıyor. Yönetmenin bütün filmlerini olmasa da tarzı, tavrı, sineması hakkında fikir sahibi olacak kadar işini gördüm, saygı duydum. Bu filmi için çok olumlu hisler bulunmasa da içimde, bakınca diyorsunuz bir ustanın elinden çıkmış diye. Hikaye etkili ama biz ne acılar gördük sinemada, onun için bu teğet geçti. Sıkıcıya düşen filmin süresi üç saate yakın, rahipler gayet acemi.


Çok yıllar önce -17. yy falan yazmıştı galiba- Hıristiyanlık inancını yaymaya çalışan bir grup üst düzey pederin yolu Japonya'ya düşmüş. Japonlar Budist, hiç olmadı putist.. Pederlerin çalışmaları sonucu bir Hıristiyanlık ışığı görülünce ortamlarda, yönetim sert tedbirler almaya başlıyor; öldürüyor milleti. Koyuyor İncil'i yere, bas bakiyim üstüne, basamazsa "Hıristiyan bu, yakın!". Orada durum böyleyken, yıllar sonra bir peder mektubu Avrupa'ya ulaşıyor. Bir tapınaktaki cevval iki genç din adamı, orada hayatta kalan Hıristiyan kardeşlerimize yardıma gitmeliyiz deyip düşüyorlar yola. Hayatta kalmak için o dönem dinden dönen Peder Ferreire, karşısında uzun yoldan gelen Rodrigues ve Garupe'yi görünce ne yapacak dersiniz?!

Tamam, aslında vurucu hikaye ama bir saati çöp yani hocam, ustam, efsanem Scorsesem, yapma.. Kadrodaki isimler, Liam Neeson, Andrew Garfield ve Adam Driver şeklinde. Gerisi Japon.. Oyuncu seçimi hakkındaki konuşmasına tekrar bakarsak, çok da içine sinerek seçtiğini söyleyemeyiz zaten. Ama her yönetmenin bir oyuncusu vardır derler ya, bunun ki de malumunuz üzre DiCaprio, gerisi fasa fiso sanki.

Ben bu filmi sevmedim arkadaş.. Oscar'da En İyi Görüntü Yönetimi Adayı idi, doğru adaylıkmış ona lafım yok..

090417
Oku..

Third Person (2013)


Yazan-yöneten Paul Haggis'i tanıyalım önce.. Crash (2004)'le iki Oscar kazanan Kanadalının, senaryosunu yazdığı Million Dollar Baby (2004) de epey meşhurdur. Tamam, yeterince tanıdık..

Hemingway diyor ki: "Bir hikaye gerçekse kötü olma ihtimali yoktur." E, bunu düşünen bi tek Ernest değildir bence.. Ki bu yüzden de çok fazla yazar hikayesi okuyoruz, izliyoruz falan.. Çünkü diyelim ben bir yazarım, ve gerçek bir hikaye yazmam lazım, en iyi bildiğim gerçek hikaye ne? Kendim!..

Tabii ki tamamen olmaz ama çoğunu insan kendinden, kendi çevresinden yazar.. Şimdi kim demiş hatırlamıyorum ama şöyle de bir söz var: "Her resim biraz otoportredir, her yazı biraz otobiyografi.." Bu tarzın en güzel örneklerini Woody Allen sinemasında görürüz; ana karakter ya yazardır, ya komedyen, ya yönetmen; çoğu psikiyatra gider, çoğu Yahudi.. Dönem dönem çok eleştirildi, hep kendini oynuyor diye.. Ya n'olcaktı, iyi iş olsun isteyen kendinden bi şeyler vermeli zaten..


Third Person (2013), ilk kitabıyla Pulitzer kazanan bi yazarın, ikinci, üçüncü, dördüncü kitabıyla daha kötüye gitmesi konu edilmiş. Yayıncısı diyor kötüye gittiğini de.. Son kitabı için aldığı kötü eleştiriler, kitabının gidişatını değiştirmesine sebep oluyor. Başta yazdığı hikayenin de gerçek olduğunu öğreniyoruz, devamında yazdığı ve zaten gerçek bir hikaye olan kısım hayale dönüyor. Farkındayım, burası biraz karışık. Bak şimdi..


Adam, zamanında başına gelen bir olayın acısını temele bir oturtmuş. Bu gerçek. Sonra biraz kurguyla etrafını doldurmuş, süslemiş. Hikayenin bu hali yayıncıdan eksi alıyor. Tamam diyor yazar. Gerçek bir hikayeyle devam ediyor. Sevgilisinin acısını koyuyor temele, çok süslemiyor. Salt acı olunca sert oluyor, dikkat çekiyor.. Kitap basılıyor, sevgilisi adamı terk ediyor; hayal oluyor. İtalya sokaklarında kurgu gerçek bir arada gidiyor..


İtalya'da bi otel odasına kapanıp, kafa gidik, bazen sevişip bazen yazı yazmak..
Yazarlık, insana acılarından para kazandırma şansı sunuyor. Biraz canınız yanıyor ama güzel oluyor. Yaranız varsa ve kaşımaktan çekinmiyorsanız, hatta işi ilerletip bu durumdan haz alıyorsanız iyi bir yazar olabilirsiniz. Ben de bazen yazıyorum, çevremde de yazan insanlar var. Bu tarz gözlemler yapabilme şansım oluyor.


Ve filmin kadrosunda yıldızlar: Liam Neeson, Olivia Wilde, Mila Kunis, James Franco, Adrien Brody.. Henüz yıldızlarla beraber adı anılmasa da yakın zamanda o seviyeye gelecek bir Loan Chabanol var, ki geçen küçük bir rolle de Fading Gigolo (2013)'da izledik kendisini..

Tavsiye meraklılarına çok isterlerse tavsiye ederim. Ben sevdim.. imdb.com puanı: 6,5..

30 Eylül 14
Oku..

The Haunting (1999)


Zaten güzel bir şey beklemiyordum da bu kadar da leş olabileceğini tahmin etmemiştim. Sırf Catherine Zeta-Jones var diye izledim, onun da bir numarası yok filmde. Owen Wilson çok iyi bir tek. Bu ikisi dışında Liam Neeson ve Lili Taylor diye alakasız bir kadın var.

Liam Neeson, araştırmacı doktor olarak bu üç uyku sorunu yaşayan vatandaşı bir şatoya toplar, uyku sorunu ile ilgili araştırma yaptığını söyler. Ama aslında korku üzerine araştırma yapmaktadır ve kaldıkları şatoyla ilgili korkunç bir hikaye anlatır. Gerisi deneklerin hayal gücüne kalmıştır. Mı acaba?


Roman uyarlaması filmin yönetmeni Jan de Bont. Die Hard (1998) ve Basic Instinct (1992) gibi filmler başta olmak üzere bir çok filmin görüntü yönetmenliğini yapmış. 
92'den bu yana da yönetmenliğe atılmış. The Haunting (1999)'ten önce yönettiği 3, sonra yönettiği 2 film var.

İzlemek isteyen olursa diye sonunu sürpriz bıraktım ama bence izlemeyin ya. Zaman kaybı yeminle. Gerçi ben korku filmi sevmem, onun için de beğenmemiş olabilirim ama bu filmde amatör sahneler de var onlar rahatsız ediyor. Hikayesini zaten sevmedim. Benim tek sevdiğim korku filmi Ghost Ship (2002) galiba. Çok kaliteli filmdi. Yani madem izleyeceksiniz onu izleyin.

16.06.2013
Oku..

Taken 2 (2012)


İlk film Taken (2008)'da, işi gereği aşırı dikkatli, her şeyde bir şey arayan, sürekli tedirgin, fazla korumacı bir yapısı olan babanın, biricik kızının bir arkadaşıyla Avrupa'ya gezmeye gitmek istemesi ve orada başlarına gelen bir olay akabinde 'ben size demiştim' deyip aksiyona atılması konu edilmişti.

Ahanda meşhur Haliç


O filmde kızını kaçıran elemanları bir güzel öldürüp kızını kurtaran baba, devam filmi Taken 2 (2012)'de, ilk filmde öldürülen kötü adamın babasının intikam istemesiyle yeni bir aksiyona girişiyor. Bir iş için İstanbul'a gelen Bryan Mills (Liam Neeson), kızı Kim (Maggie Grace) ve eski karısı Lenore (Famke Janssen)'u  da tatil için İstanbul'a gelmeye ikna edip, bu güzel şehrin tarihi ve mistik sokaklarında turistik geziler yapıp kaliteli zaman geçirmek istemiştir.

Çatılarımıza zaten film çekerken rahat koşulsun diye yol yapılmıştır.
Ki Türkiye'de geçen tüm amerikan filmlerinde bu sahne vardır. Ben olmayanını izlemedim yani.

Ama şehrin kültürel dokusu aksiyona o kadar uygundur ki, her çatıya bir el bombası atmak icap eder. Şimdi öyle yok hep çarşaflı kadın çekmişler, sanırsın Suriye falan diye geyiklere girmeyeceğim. Hollywood çekiyor sonuçta, bir çarşaflı görse bin tane görmüş gibi davranıyor. Ama benim takıldığım konu günümüzde geçen hikayede o polis arabaları ne geziyor. Hadi çarşaflıyı gördün bir tane çektin, o arabayı nerede gördün Oliver Megaton? Hiç bu açıdan aşağılanmamıştık.

Park halindeki güncel arabaların yanından hızla geçen 80'lerden kalma polis arabaları..


Leon (1994)'un yönetmeni Luc Besson ve  hep Besson'la çalışan senarist Robert Mark Kamen'in yine beraber yazdıkları senaryoyu, Transporter 3 (2008)'ün yönetmeni Megaton yönetmiş. Çok büyük bir kısmı İstanbul'da geçen filmde tanıdık sokaklar görünce hoşumuza gitmesi filmi beğeneceğimiz anlamına gelmiyor, kötü filmdi genel olarak.


12.01.13

Oku..

Schindler's List (1993)


Bir film düşün 3 saat ve sıkılmaktan değil dramdan bunalıyosun artık.. Ne güzel film yapmış adam.. İzlemeyen çok azdır tahminimce, kısaca özet geçmek gerekirse.. Polonya'ya saldıran Hitler Almanyası, bütün ülkede Yahudi kim varsa büyük şehirlere toplanmasını istiyor. Toplarken de insanlıktan nasibini almamış -özellikle üst rütbeli- askerleriyle tarih yazıyor Hitler. Klasik hikayeler işte, bilirsiniz, sırf Yahudi olması bile sebepsiz ölmesine yeterken, itiraz eden, taşkınlık yapan, kafası çalışanlar önce olmak üzere pek çok insan öldürülüyor.


Savaşın yarattığı ekonomik açıktan yararlanmak isteyen Çekoslavakya vatandaşı Oskar Schindler, Polonya'ya gelip hoş sohbet becerisiyle Alman safında kendine çok güzel izlenimler bırakıyor ve bir Yahudinin terk etmek zorunda bırakıldığı fabrikasına çöküp Alman Emaye Fabrikası'nı faaliyete geçirmek istiyor. Ancak yeterli parası yok, zaten emayeden de anlamaz ama pazarlama onun işi. Çok başarılı olduğunu duyduğu Yahudi muhasebeci Itzhak Stern'i yanına alıyor.


Diyor ki böyle böyle "Ben sizle iş yapacam, parası olan tanıdığın varsa bana destek olsun, ben de sizi fabrikamda çalışıyolar diye yanıma aliyim, hem şimdikinden daha rahat yaşarsınız hem de iş yapmış oluruz" Macera böyle başlıyor. Zaman içinde "Onlar bana lazım, vurmayın" diyerek çok kez hayatlarını kurtardığı bir kısım Yahudinin sevgisini kazanıyor Schindler. Asıl amaç tabii ki o değil, adam para peşinde ama hikayedeki diğer Yahudi olmayanlar o kadar gaddar ki bu adam peygamber gibi dolaşıyor.


Hele bi de Alman subay Amon Goeth var ki, kötü adamlıkta çığır açıyor piç. Bunların yanında vicdan adamı Schindler, dayanamıyor ve zaten koruması altında olan Yahudilerin sayısını gün geçtikçe artırıyor ve bir süre sonra bu iş, paradan daha önemli bir hal alıyor. O meşhur liste de bu amaçla hazırlanıyor. Schindler, Goeth'e adam başı rüşvet veriyor ve servet harcayıp kamptan çıkardığı Yahudileri kuracağı silah fabrikasında çalıştıracağını söylüyor. Ve çalışanlarına diyor ki "Bu fabrikada gerçekten ateşlenebilecek bir silah üretilirse üzülürüm."


Film, Thomas Keneally'nin gerçek bir hikayeyi anlattığı romanından Steven Zaillian tarafından senaryolaşmış ve Steven Spielberg yönetiminde çekilmiş. imdb top#250'de 6. sırada olan siyah-beyaz filmde, Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes başroldeler. Caroline Goodall ve Embeth Davidtz de kadrodaki güzel hanımlar.. 12 dalda Oscar adaylığı olan film, en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo, sinematografi, sanat yönetimi, kurgu ve müzik kategorilerinde 7 ödül kazanmış.


Yalnız bu Schindler's List (1993) filminin bir sahnesi bana çok tanıdık geldi. Geçen ay yayınlanan Game of Thrones s02e03'te, Arya'nın bir sahnesi vardı, çok güzeldi.. Hani kötü adamlar geliyordu önce bir ortalığı yakıp yıkıp sonra milleti tek sıra dizip "Bilmem kimi arıyoruz, kimse çıksın ortaya" falan gibi şeyler söylüyorlardı. Arkadaşını ele vermek istemeyen Arya da daha fazla kimsenin canını yakmasınlar diye "Aradığınız adamı demin öldürdünüz zaten" gibi bi şey söyleyip yerde yatan adamı gösteriyordu ve halkın sevgisini kazanıyordu. Akıllı hareketti.


Bundan yaklaşık 20 sene önce çekilen Schindler's List (1993)'in bir sahnesinde de, toplama kampında, hırsızlık yapan birini arıyorlar. Korkutmak için içlerinden birini öldürüp "Hırsız ortaya çıkmazsa daha çok adam ölür ha" diyor Amon. Çocuğun biri de ortaya çıkıp, öldürülen adamı gösterip "Aradığınız adam buydu" diyor.


Bununla beraber Game of Thrones'un diğer filmlerden kopyalanan -benim sayabildiğim- 3. sahnesi oluyor. İlki sarhoş bir askere yapılan işkenceydi, hani Caligula (1979) filminden araklanılan; ikincisi, esirleri sorgularken kullanılan 'kovada sıçan' işkencesiydi 2 Fast 2 Furious (2003) filminden..


Game of Thrones dizisinin bir edebiyat uyarlaması olduğunu ve yazarı George R.R. Martin'in 7 bölüm olarak planladığı ve henüz beşini yazdığı Buz ve Ateşin Şarkısı serinin ilk kitabı Taht Oyunları'nın 1996 yılında yayımlandığını da biliyoruz.. Yine yemiyor.. Kitapta da var mı acaba bu sahneler hakkaten.. Ayrıca bu sahneler kitapta olsa da senaristlerden biri çıkıp "Yahu bu sahne şu filmde var, değiştirmesek mi biraz?" demiyor mu?

19.05.12 güncelleme Eylül 2015
Oku..