Once Upon a Time... in Hollywood (2019)


Hiç unutmam, bir röportajında "Şimdiye kadar 6 film yaptım, 10 gibi falan bırakmayı düşünüyorum. Yaşlı bir yönetmen olup kötü işler yapmak istemiyorum. Filmografimde az ama çok güzel filmler olmalı." demişti zamanında. Bu filmle etti 9... Eeey Tarantino, şimdi gözler bundan sonra yapacağın final filminde!..

Once Upon a Time... in Holywood (2019), tıpkı adı gibi bir zamanlar Holywood'da yaşanan bir olaya ucundan köşesinden yaklaşıyor. Quentin Tarantino, Polanski'nin eşi oyuncu Sharon Tate'in hamileliğinin son zamanlarında bir grup hippinin kafası güzel saldırıları sonucunda öldürülmesine kafa tutarak bir hikaye hazırlıyor. Televizyonun sevilen yüzü Rick Dalton ve dublörü Cliff Booth'un sinema sektörüne geçme aşamasındaki hayatını izlerken, bir yandan da komşuları Sharon Tate'in kıskanılası yaşamından kesitler görüyoruz. Rick, yaşının ilerlemesi ve popülerliğinin silinmesi tehlikesiyle karşı karşıyayken kankisi Cliff hep yanında.


Cliff, karısını öldürdü mü öldürmedi mi bilinmez bir dilemmayla dolanırken, yoldan aldığı seksi hippi kızı götürdüğü yerde eski bir tanıdığını ziyaret etmek istemektedir. Bu sahne sayesinde tanık olduğumuz bir hippi grubu, filmin sonuna doğru tekrar ortaya çıkacak ve ortalığın karışmasına sebep olacaktır.


Söz konusu filmografideki 6. film olan Inglourious Basterds (2009)'ı hatırlatmak isterim hızlıca.. Hitler, akıllıca bir girişimle bir sinema salonunun kundaklanması sonucu yanarak can veriyordu -yaverleriyle birlikte-!.. 7. filmi Django Unchained (2012)'ta da malum siyah beyaz hikayesinden üstün çıkmayı başaran bir siyahi kahramanın hikayesini izledik. Tarih saptırılarak mutlu sona bağlanıyor yani. Bu filmde de benzer bir teknik olduğunu söyleyerek sürprizi çok bozmayalım. Bu örnek verdiğim iki filmde başrol isimler, bu anlattığım filmde başrolü paylaşıyorlar beraber.

Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Rick Dalton filmde kalifiye oyunculuğuyla dikkat çekerken ya DiCaprio n'apıyor?! DiCaprio çok iyi oynuyor. Brad Pitt ise yakalardan paçalardan karizma akıtarak dolaşıyor. İki yıldız ismin beraber devleştiği çok tatlı film izliyoruz. Tam sıkılacakken devreye giren Tarantino işçiliğiyle keyifleniyoruz. Keyiflenmek dediğim sahne, ne bileyim kafasını duvara vurdura vurdura ezdiren bir adamın çıkardığı komik iniltiler, yüzme havuzunda cayır cayır yanan bir takım bedenler.. Bunlar Tarantino işçiliğine sayılıyor. - Ayrıca zeki adamdan dönem filmi izlemek gibisi var mı ya?!..


Ben çok beğendim. Duyuyorum etrafta, birkaç hikayeyi zayıf bulan kişi olmuş, kınarım üşenmem. Brad Pitt ve DiCaprio haricinde mutlaka adını anmak istediğim bir Timothy Olyphant var filmde, adamımdır, çok yeteneklidir. Bir de bakın burası çok önemli: Margot Robbie, Kurt Russell, Al Pacino ve tabii ki Margaret Qualley..

DiCaprio geçen sene Oscar'ı aldı yırttı, gözler Brad Pitt'e döndü şimdi, Oscar adaylığı gelir mi, gelirse alır mı bilinmez... Zayıf olmakla beraber ihtimali saklı tutalım!.. Bir Brad Pitt'e Oscar ayarlayıp, bir de Beyaz'ı evlendirirsek gözümüz açık gitmeyiz artık.

31.08.19
Oku..

Inception (2010)


Rüyanızdaki kişilerle iletişim kurduğunuzda, konuştuğunuzda veya beraber bir şeyler yaptığınızda o an çok normal gelir bu durum. Dünyanın en saçma şeyi bile rüyadayken çok normaldir. Mesela çok samimi olmadığınız bir komşunuzun birkaç kez gördüğünüz annesiyle beraber ata binebilirsiniz rüyanızda ve uyanana kadar bunun saçma olduğunu düşünmezsiniz. Her şey mümkündür. Küçük bir kalabalığa bilimsel bir konuşma yapabilirsiniz ve ben bunları nereden biliyorum diye düşünmezsiniz. Daha önce hiç görmediğiniz bir kiliseyi gezerken bulabilirsiniz kendinizi. Rüyanızdaki gördüğünüz her şey sizin tasarımınızdır ve her şeyi bilebilirsiniz. Bu fikir benim aklıma geldiğinde lisede falandım. Normalde %3'ünü falan kullandığımız söylenen beynimizin, rüyalarda tamamını kullanıyor bilinçaltımız diye düşünmüştüm.


Bir süre sonra da, -daha doğrusu kitap okuma alışkanlığımın geliştiği dönemlerde Tanrı kavramına başka açılardan bakan hatta bazen sorgulayan nitelikte metinler okuduğumda- farklı şekillerde düşünmenin mümkün olduğunu buldum. Dedim ki, rüya gibi düşün. Şu an gördüğüm her şeyi ben uydurdum, sabah okula gittiğimde ders anlatan bir öğretmen olmasını kurguladım ve oradaydı, onu oraya ben yerleştirdim. Öğretmenin derste anlattığı her şeyi ona ben söyletiyorum, tıpkı rüyadakiler gibi. Peki neden bu ben her şeyi bilmiyor o zaman, sınavlardan düşük not almalar falan neden?!  Çünkü böyle olmasını istiyor, her şeyi bilmemem gerektiğini düşünüyorum. Neden çok zengin değilim? Tamam hadi değilim de neden çok zenginler var?

Şöyle cevaplamıştım bu sorularımı: Diyelim, çok beğendiğim bir film var, inanılmaz çok aşırı keyif alıyorum onu izlerken. Ya da bir müzik olsun. İşte bu tarifsiz keyfi almak için böyle bir rüya tasarladım. Tam da o anda, bu zeka seviyesinde, bu maddi imkanlara sahip ve bu tarz kıyafetler tercih ettiğim için o keyfi alıyorum. Onun için rüyamın böyle olması gerekiyor. O an için ne daha zengin olmalıyım, ne de bir tık daha yakışıklı bir hal almalıyım, yoksa denge bozulacak. Atıyorum beş sene sonra da başka bir şeyden aldığım keyif için geçerli olacak o anki ben. Ve buna hayat, hatta kader deniyor.

Aşık olduğum ama benimle ilgilenmeyen kızı, ailemi, okul üniformamı, telefonumu, hepsini ben tasarladım ve yerleştirdim buraya. Daha iyi olamaz mıydı, tabii ki olabilirdi, başkalarında gördüğüm daha iyilerini de ben kurguladım zaten ama o zaman bu ben olmazdım. Peki bu rüyadan uyanabilir miyim?! Bu haliyle, basit bir yaradılış teorisi gibi duruyor di mi..


Evet şimdi film hakkında yazabilirim. İleri psikolojiyle mimari bilgisini birleştiren tipler var filmde. Teknikte boğulmadan hızlı geçiyorum, birinin bilinçaltını ele geçirip, yarattığınız rüyasına girmenizin mümkün olduğu bir ortam. Mesela, müşteri geliyor, "unutmak istediğim anılarım var" diyor. Müşterinin bilinçaltını kullanarak, mimari tasarımını yaptığınız, her detayını kurguladığınız rüyasına giriyorsunuz ve o anıyı yok ediyorsunuz. Müşteri uyandığında sadece rüyasını bile hatırlamadığı bir uykudan uyanıyor ve öyle bir anısı olduğunu unutuyor. Peki tam tersi istenirse, birinin aklına bir fikir gelmesi gibi basit bir şeyi, kendi duygularıymış gibi göstermek gerekirse.. Buna fikir ekimi diyorlar, bir fikrin başlaması, inception..


Rüya içinde rüya diye, zamanında çok konuşuldu film. Çok başarılı bir Nolan Sineması örneği: Felsefesi iç gıdıklayıcı, tekniği göz doldurucu! İnanılmaz bir dünyada, sürükleyici bir aksiyon izletiyor film. Hikayenin yeterince derinliği yokmuş gibi başrol Cobb'un eski eşiyle mücadelesi de filmin dram yönünü yükseltiyor. Size başta anlattığım 'gerçek, aslında rüya olabilir' fikri, filmde de ortalığın karışmasına sebep oluyor..

İyice kavramak için birkaç kez izlenmesi gereken filmlerden belki, zira izledikten sonra kafasının yandığını söyleyenlerin sayısı pek az değildi. imdb.com'un En İyi 250 Film listesinde 14. sırada yer alan, 4 teknik Oscar sahibi -En İyi Film dahil 4 de ödülsüz adaylığı olan- filmin kadrosu da yıldızlar geçidi: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy ve Cillian Murphy.. Muhteşem film..

22 şubat 2018
Oku..

Leonardo DiCaprio ve Filmleri


İtalyan-Alman baba ve Alman-Rus annenin, 74 Hollywood doğumlu sarışın oğlu.. E sarışın mavi gözlü, şeker gibi çocuk, zaten Hollywood'ta yaşıyosun; yazdırmıycan mı ajansa, oyuncu olmasın mı çocuk?!. Ama yok, oğlumuz asi, "Bana ne, bana ne" diyerek her söylenene karşı geliyor, gıcıklık yapıyor..

Anca 17 yaşında falan, kızları etkilemeyi düşününce giriyor sektöre.. Önce ufak dizi oyunculukları.. Bi yerlerde görülünce seviliyor ve karakter kapıyor, bi dizide 12 bölüm, sonra başka dizide 24 bölüm oynuyor.. Kısa zamanda sinemaya da geçiyor: Critters 3 (1991), Poison Ivy (1992) derken başrolde oynadığı Robert De Niro'lu This Boy's Life (1993)'ta gösteriyor kendini..

Hemen sonra, Johnny Depp'li What's Eating Gilbert Grape (1993)'te rol alıyor ve o dönem bu performansı Oscar'a aday gösteriliyor.. Daha 19 yaşında En İyi Yardımcı Aktör adaylığı alıyor yani.. Ama kazanamıyor tabii; neden, çünkü öyle bir döneme denk gelmiş ki, rakipleri arasında Schindler's List (1993)'teki efsane rolüyle Ralph Fiennes var ve o bile alamıyor, Tommy Lee Jones'a gidiyor o sene bu ödül..


Sonrasında kariyeri şu şekil devam ediyor:
The Quick and the Dead (1995)
The Basketball Diaries (1995)
Total Eclipse (1995)
Romeo + Juliet (1996) / yönetmen Baz Luhrmann
Marvin's Room (1996)
Titanic (1997) / yönetmen James Cameron
The Man in the Iron Mask (1998) / yönetmen Randall Wallace
Celebrity (1998) / yönetmen Woody Allen
The Beach (2000) / yönetmen Danny Boyle
Don's Plum (2001)
Gangs of New York (2002) / yönetmen Martin Scorsese
Catch Me If You Can (2002) / yönetmen Steven Spielberg

Bu filmlerden Titanic (1997), 14 dalda Oscar'a aday gösterilip rekor kırarken, kadroda bi tek DiCaprio adaylık alamamıştı.. İlk dışlanma geyikleri böyle başladı.. Bi de o sene film, 11 Oscar kazanmasın mı?!. Bu durumun bi benzeri Gangs of New York (2002)'ta oluyor, 10 dalda aday gösterilen filmde Leo'nun performansını kimse sallamıyor.. Yahu bir de bakar mısın nasıl filmlerde, nasıl yönetmenlerle çalışmış, üstelik hiç de fena değil performanslar yani.. Gerçi bütün filmlerini izlemedim ama yönetmenini bildiklerimi gördüm en azından..


Titanic (1997) ve Catch Me If You Can (2002) ile Golden Globe'a aday gösteriliyor kazanamasa da.. Gerçi ödül kazanamaması işler kötü anlamına gelmiyor.. Gençliğinden beri bu işin içinde olan Leo, yapımcılığa girişiyor kazandığı paralarla.. Mesela, yine Martin Scorsese'nin yönettiği başrol oynadığı The Aviator (2004)'e ortak oluyor.. Ve bu filmle En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Oscar'a ilk kez aday oluyor.. Kazanamıyor.. Film 11 adaylıktan 5 heykel çıkarıyor..

The Aviator (2004) / yönetmen Martin Scorsese
The Departed (2006) / yönetmen Martin Scorsese
Blood Diamond (2006) / yönetmen Edward Zwick
Body of Lies (2008) / yönetmen Ridley Scott
Revolutionary Road (2008) / yönetmen Sam Mendes
Shutter Island (2010) / yönetmen Martin Scorsese
Inception (2010) / yönetmen Christopher Nolan
J. Edgar (2011) / yönetmen Clint Eastwood
Django Unchained (2012) / yönetmen Quentin Tarantino
The Great Gatsby (2013) / yönetmen Baz Luhrmann

Bak bak, filmlere bak, yönetmenlere bak, hepsi en az üçer beşer Oscar'da adı geçen filmler, bütün ekip ayakta alkışlanıyor, DiCaprio hep bi kenara itiliyor.. Sadece Blood Diamond (2006)'daki performansı aday gösterildi ama alamadı tabii..

Şimdi anlaşıldı mı, neden DiCaprio'nun dışlandığını düşünüyor seyirci?! Hayır, kötü oyuncu ise yıllardır bu filmlerde nasıl oynadı.. Oynadığı filmlerde herkese adaylıklar/ödüller yağarken sadece DiCaprio'ya yüz verilmemesi ne kadar doğru.. Bu adam, arkadaşlarıyla vakit geçiremez oluyor yahu, kime gitse "İşte, ben de bilmem ne Oscar'ına aday gösterildim, kısmetse bekliyoruz sonuçları falan.."


Neyse Scorsese yeni film yapacak, Leo da varını yoğunu yatırıyor, "Gözünü seveyim şaşaalı film yapalım, ben de süper oyniim, n'olur bi şey olsun bu sene" diyor, The Wolf of Wall Street (2013) yapılıyor, tribüne oynanıyor ve film En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dahil 5 dalda Oscar'a aday gösteriliyor.. Leo durduk yerde -yapımcı ve oyuncu olarak- iki kategoride birden yarışan adını görüyor, bu bir işaret diyor, bu sefer kesin kazanıyorum.. Yok, kazanamıyor.. Daha iyi çekebilirdin diye kankim dediği koca Scorsese'yle arası açılıyor..

Sonra bakıyor, "En son kim kazandı lan bu Oscar'ı, bana en kolay kim kazandırır bu Oscar'ı?" diyor.. Türlü çeşit iletişimle Inarritu'ya ulaşıyor -ve rol arkadaşlarını da kendi seçerek- The Revenant (2015)'ı yapıyorlar.. Ve emeklerinin karşılığını alıyor Leonardo DiCaprio.. Dördüncü kez aday olduğu 'En İyi Erkek Oyuncu' Oscar'ını kazanıyor..

Oscar'ı avuçlamaya sahneye çıktığında, bütün kariyeri saniyede gözünün önünden akıyor.. Ama kendini kaybetmeyip aşırı cool, hiç de umrunda değilmiş hareketlerle teslim alıyor altın heykelciği.. Parmaklarının boğumlarında hissediyor ılıklığını metalin, içi kıpır kıpırken dışı dünyanın türlü badirelerine kafa tutulması gerektiğini, insanın insanlıktan çıkmadan yaşaması dileğini dillendiriyor.. Akademi'ye falan teşekkür ediyor çok istemeden.. Yıllarca beni bu duygudan mahrum bıraktığınız için çok sağ olun falan geçiyor içinden.. Ama bütün salon, ne salonu, bütün dünya anlıyor gerçek duygularını, ayakta alkışlanıyor uzun süre.. Bu sene de alamasa şu Oscar'ı, oyunculuğu bırakacağı konuşulurken, kazanmış olmanın rahatlığı var şu an üstünde.. Sahneye çıktığı cool'lukla iniyor, arkasından iki kadın geliyor.. Demin ödülü verenler, kimdi onlar, hatırlamıyor yüzlerini.. "Hassiktir be," diyor içinden, "aldım valla!"

010316
Oku..

The Revenant (2015)


Geçen sene Birdman (2014)'le durduk yerde büyük olay yaratan (4 Oscar kazandı) Alejandro Inarritu'nun bu seneki filmi The Revenant (2015)'ta, bir intikam hikayesi anlatılıyor. Başrolde, bu yönetmenle ilk defa çalışan Oscar muzdaribi Leonardo DiCaprio (4 Oscar adaylığı) var. Filmi izlerken bir sahnede "Umarım onca başarılı performanstan sonra bu oyunuyla Oscar vermezler herife" dedim içimden..

Görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki, son iki senedir Gravity (2013) ve Birdman (2014)'le kazandığı En İyi Görüntü Yönetimi Oscar'ı için bu sene sekizinci kez aday gösterilir diye tahmin ediyorum. Filmde DiCaprio'ya Tom Hardy ve Domhnall Gleeson eşlik ediyor.. Film, Michael Punke'nin 2002'de yayımlanan ilk romanının uyarlamasıdır, imdb.com "bir kısmından uyarlama" diye not düşmüş. (Türkçe çevirisi bulunmayan kitabın adı 'The Revenant: A Novel of Revenge')


Dönem, 1800'lerin sonları.. Yer, Amerika bozkırları.. Kızılderili-Beyazadam savaşı var.. Bir grup beyazadam, kürk şirketi için çalışıyor: ekip başı, ekip ve avcı.. Kızılderililerle karşılaşmamayı umarak hayvan avlayıp, kürk topluyorlar.. Avcı Glass, biraz yabani bir karakter, yarı Kızılderili melez oğlu da yanında.. Ekipten Fitzgerald, Glass'a duyulan saygıya anlam veremiyor; onu ve oğlunu aşağılıyor sürekli fakat Glass gayet bilge kişilik, sesini çıkarmıyor hiç.. Bir av sırasında Glass ters köşe oluyor, silahsız yakalanıyor ve dev bir ayıyla boğuşmaya başlıyor. Kapışma sonucunda ölen ayı Glass'ı da neredeyse ölü hale getiriyor. Sayısız kırık ve pençe yarasıyla öldü ölecek gözüyle bakılan Glass'ı daha fazla yanlarında taşıyamıyorlar. Son anına kadar yanında kalmak isteyen oğlu ve yanlarına koruma olarak verilen Fitzgerald'la ekibin büyük kısmı bu küçük kısmından ayrılıyor.. Nöbeti kısaltmak isteyen Fitzgerald, Glass'ı öldürmek isterken oğlu engel oluyor ve ölen o oluyor.. Ölüme terk edilen Glass'ın hayatta kalıp, oğlunun intikamını alma macerası böyle başlıyor..


Yaklaşık iki buçuk saatlik filmin hiç sıkmadığı bir gerçek.. Başarılı görüntü yönetimi dillere destan.. Oyuncular tabii ki çok iyi, ama DiCaprio için yukarıda sarf ettiğim cümlenin hizmet ettiği amaç şu: ödül alamadığı hatta bazen aday dahi gösterilmediği nice güzel performanstan sonra, ayağının sakatlandığı bir sahnenin devamında geniş planda iki üç kere sakat ayağının üstüne basarak yürüdüğü bir filmle oyunculuğunu takdir etmek -her ne kadar genelde iyi de olsa- ince bir dalga geçmek sayılabilir.. Bu arada DiCaprio'nun, karda, kanlı kapışma sahnelerini gördükçe aklım Django Unchained (2012)'e gitti. Yoğunluğundan dolayı başta rolü kabul etmeyen Tom Hardy'yi ise DiCaprio'nun ısrarları sete getirmiş.


Epey güzel film, çok etkileyici sahneler güzel görsellerle aktarılmış. Hele ayıyla kapışma sahnesi, Kızılderili yoldaşın yemeğini paylaştığı sahne, atla uçurumdan düşülen sahne ve akabinde ata girme sahnesi.. Ya şu ata girme sahnesini biraz anlatayım, kafama takıldı..

Ben Vedat Özdemiroğlu'ndan duymuştum, o da Erden Kıral'ın kitabında okumuş, o kitap da Tarık Akan'ın anı kitabını sanırım kaynak göstermiş: Yılmaz Güney pek çok etkileyici hikaye ve sahneyle kendi sinemasını yaratmış bir sanatçı -aynı zamanda kıronun teki ayrı mesele- çektiklerinin yanında çekmek istediği ama imkan bulamadığı sahneler dillerde dolanırmış. Bunlardan biri de, aynı filmdeki gibi, <soğukta, donda kalmış bir adam, ölen/öldürdüğü atının karnını yarıp, iç organlarını çıkarıp geniş kaburgalarının arasında oluşan sıcak boşluğa sığışır> şeklinde..

Yılmaz Güney dünya çapında bir sanatçı, eğer onun hikayesi ise, ortada böyle bir arak var; eğer bu durum atlı dönemlerde her zaman kullanışlı hareketse ve Yılmaz Güney de atalarından edindiyse bu sahneyi zaten durum yok; son eğer de, aynı sahne iki farklı hikayecinin kalemine tesadüf etmiş olabilir -imkansız değil-, bundan ne çıkar.. Durum böyleyken böyle.. En nihayetinde o haliyle efsaneydi, bu haliyle adamlar çekti film oldu, güzel oldu.. 8/10

Adaylar Açıklandı, 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim yazıldı..

030116
Oku..

The Wolf of Wall Street (2013)


Jordan Belfort. Bu gerçek bir isim. Zamanında, küçük bir borsacılıktan milyarder bir dolandırıcılığa yükselmiş bir adam. Wall Street'te, gökdelenlerin kalın camları ardında büyük paraların konuşulduğu ofisler vardır. Borsa denen kanala hiç kafa yoramıycam, kazananın çok kazandığı, kaybedenin sıçtığı bir sistem. Kapitalizmin kalbi, şirket hissesi satmak üzerine kurulmuş ofislerde, ağzı laf yapan adamlar. Çok korkunç bence. Tam da hayal ettiğim bir borsacılık ortamı anlatılıyor zaten.


Rahat davranabilmen ve cesaretini kaybetmemen için ihtiyacın olan şey seks ve uyuşturucu. Bunlar seni hayatta tutar, duyguları köreltir. Belfort, işteki ilk gününde piyasa hakkında çok şey öğrenir, başarılıdır ancak kriz diye bir gerçek vardır. Sıfırdan başlar, hatta öğrendikleriyle kendi şirketini kurar. Çok para kazanır, çok güzel bir kadınla tanışıp karısını boşar. Artık uyuşturucu bağımlısıdır; o ve arkadaşları. Borsanın hangi çizgiden sonra illegal bir hal aldığını anlayamasam da bir süre sonra FBI peşlerine düşer, hayatı son sürat dalışa geçer.


Ve biz bunları bizzat Belfort'un kendi hikayesini anlattığı kitabından uyarlanmış olarak izleriz. Terence Winter'ın yazdığı senaryoyu usta isim Martin Scorsese yönetiyor. (İkili en yakın Boardwalk Empire dizisinde beraber çalışmışlardı, Winter, dizinin yaratıcısı, Scorsese ise ilk bölümün yönetmeniydi.) Bu filmin başına Scorsese getirildiğinde Belfort rolünü kimin oynayacağı da az çok belirlenmiş oldu; Leonardo DiCaprio. Aynı zamanda yapımcılardan birisi kendisi.. Muhteşem uyumlu yönetmen-aktör çifti Gangs of New York (2002), The Aviator (2004), The Departed (2006), Shutter Island (2010) ve bu filmle beşinci kez beraber çalışmış oluyorlar. Yardımcı oyuncu kadrosunda yancı Jonah Hill, seksi Margot Robbie, eski Matthew McConaughey, favori Jon Favreau, fransız Jean Dujardin, yazık Cristin Milioti ve slo-am Katarina Cas isimleri yer alıyor.


3 saatlik film, bir Scorsese filmi olmasından mütevellit hiç sıkmıyor. Oyuncu yönetimindeki başarıyı film kurgusunda göremesem de 8/10 puanlık bir film olduğunu düşünüyorum. Bir de o baştaki aslanlı sahneyi fazla gösterişli buldum, ya gerçekten gereksizdi o hareket ya da ben anlamadım. Oscar'da da 5 kategoride (film, erkek oyuncu, yardımcı erkek oyuncu, yönetmen ve uyarlama senaryo) adaylığı bulunan film, imdb.com top250'de yerini almış bile. Golden Globe'da da DiCaprio en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.

Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

25.01.2014
Oku..

Catch Me If You Can (2002)


Steven Spielberg'ün başyapıtlarından biri olarak kabul ettiğim, gerçek bir hikayenin anlatıldığı ve insanda hayranlık uyandıran bir film Catch Me If You Can (2002). Hikayesi kadar oyuncuların performanslarıyla da büyük takdir toplar izleyenlerden.

Sanırım bu, filmi üçüncü izlemem.. Geçen aydı, bir sohbete kulak misafiri olmuştum "...DiCaprio işte, o filmde parasız geziyordu bütün dünyayı.." denmişti.. Önce kestiremedim, hangi film acaba diye düşündüm bir süre, öyle bir yerden yakalamışım ki ben de muhabbeti, sonra fark ettim bu filmden bahsedildiğini. Düşündüm de çok net hatırlayamadım hikayesini, zamanında izleyip beğenmiştim ama... Ben bunu bir daha bi izleyeyim dedim.


Frank, ailesinin ekonomik çöküşünün ardından, annesinin babasından boşanıp başka bir adamla evlenecek olmasıyla küçük bir sinir krizi geçirip evden kaçar. Beş parasız, on dokuz yaşında bir çocuktur Frank. Ufak sahtekarlıklarla geçinmeye, hatta sahtekarlıkların çapını büyütüp sahte meslekler edinmeye başlar. Doktordur, pilottur..

Bankaların zaafı olan çek üzerinde yoğunlaşıp, sahte çekler hazırlar ve fark edilmeden yaşamını sürdürür. Çek olayı dikkat çekmeye başladığında FBI ajanı Carl, işi ciddiye alarak Frank'i yakalamaya çalışır. Ancak Frank çok zeki bir kalpazandır. Carl ve Frank'in kurduğu dostluk, Frank'in aile dramı ve mesleki gelişimi kesinlikle izlenmesi gereken bir hikaye..


Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks'e, Christopher Walken, Martin Sheen ve tüm sevimliliğiyle Amy Adams, ufacık tatlı rollerle Elizabeth Banks ve Jennifer Garner eşlik ediyor. Walken, bu filmle zamanında 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar'ına aday gösterilmiş. Ayrıca 'en iyi orijinal müzik' kategorisinde de yarışmış. Kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir, hala izlemediyseniz en yakın zamanda izlemeniz tavsiye edilir.


31.08.13

2017'nin Kasım ayında gördüğüm bir rüyamı not etmişim. Rüyada bu filmin etkileri açıkça görüldüğü için bir çeşit uyarı mahiyetinde, filmi izlemek isteyenlerle de paylaşmak istedim aldığım notu. Adı, Korkunç Bir Rüya..

Ben, tıpkı doğum günündeki gibi sürpriz yapıp Kıbrıs'a sevgilicim Sevcan'ın yanına gelmişim. Fakat ortam gergin. Sevcan'ın internette tanıştığı, arkadaş oldukları pilot bir çocuk varmış. (Bu arada biz de internette tanıştık) Adı da Onur mu, Kemal mi neymiş çocuğun.. (Bu iki isim Sevcan'ın halihazırda yakın arkadaşlarının da isimleri) Sevcan anlatıyor bana, Kıbrıs'a geldiği zaman uğramak üzere konuşuyorlarmış ve gün olmuş çatmış, uçuş çıkmış, yarın geliyormuş çocuk. Ama benim, sırf Sevcan için geldiği yönünde kuvvetli hislerim var tabii. [Zaman atlaması var burada, çünkü çocuk da ortamda artık] Ben baş başa kalabilelim diye, elinden tutup 'hadi yatalım artık' diyerek Sevcan'ı odaya çekiyorum. Ama Sevcan hala onunla konuşuyor. Pilotların maaş alırken bankada yaşadıkları bir sorunla ilgili şeyler anlatıyor çocuk, yok efendim çekler çok sıkı kontrol ediliyormuş falan. Sevcan da sordukça soruyor. [Yalnız kalıyoruz] Ben, 'tamam neyse, boş ver artık' dedikçe Sevcan bana ısrarla o konudan bahsediyor. 'Yarın bankaya gitmemiz lazım onunla' diyor. Ben de, 'bırak gitsin kendi' diyorum. 'Olmaz ayıp olur, misafir sonuçta' falan diyor. Ben sinirleniyorum, 'ne misafiri ya, senle takılmaya gelmiş piç, sen de hep onunla ilgileniyosun' falan diye deliriyorum. 'Saçmala' diyor ve soğuk davranmaya başlıyor bana. [Bir zaman atlaması da burada] Sabah mutfakta çocukla karşılaşıyorum, 'nerdeydiniz ya' diyo bana, 'Yatıyoduk, geceydi sonuçta' falan diye tripli tripli konuşuyorum çocukla. [Bir zaman atlaması daha] O bankaya giriyor, çekini bozdurmaya, biz Sevcan'la kapıda bekliyoruz. Sevcan içerdeki çocuğu izliyor. Ben sürekli, 'şimdi niye bekliyoruz ki biz burada' diyorum. O, 'şş, ayıp' falan diyo hep. Benim tabii aklımdan geçenler fena, herifin an itibariyle zenginliğine zenginlik kattığı, her geçen saniye daha yakışıklı ve kaslı ve tabii ki cinsel aktivite performanslarının tavan olduğu falan... Sıçtık, diye düşünüyorum yani, kesin Sevcan beni bu herif yüzünden terk edecek düşüncesiyle uyanıyorum..

Uyandığıma sevinemiyorum yalnız.. O kadar kötü hissediyordum ki kendimi.. Korkularımdan arınmak için onlarla yüzleşmek ihtiyacı hissedip yazmışım.. Ulan yazmasam on dakika sonra unutacağım şeyi yazarak sonsuza kadar hatırlayacam diye düşünmemişim hiç.. Te allam..

Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz, müthiş bir özgüven eksikliğinden kaynaklanan 'süper kaygı' diye şimdi uydurduğum durumla karşı karşıya kalmışım. Allah kimseyi özgüvenle sınamasın.. Süper kaygı, birkaç kaygı semptomunun bir arada görünmesi olsun. Kaybetme kaygısı, yetmeme kaygısı, güvenememe kaygısı, falan filan kaygısı.. Hepsi çok açık görülüyor bu bilinçaltı kesitinde..

Peki bu süreci nasıl atlattım? Özgüven denen şeyin, kendini iyi hissetmek olduğunu öğrenerek.. Kendine iyi davranıp, iyi hisseden biri, karşısındakine de iyi davranmaya başlıyor.. İnsan sosyal bir varlık olduğu için; empati, insanlığı kurtaracak önemli bir şeydir. İkincisi de, başarı hayal edildiğinde gerçek olmaya başlar; inanmak, önemli olan başka bir şeydir. Fakat özgüven sürekli değildir, zaman zaman düşer, işler karışabilir tekrar.. Hala ara ara çeşitli kaygılarım oluyor.. Böyle durumlardan kaynaklanan korkunç rüyaların tekrar etmemesi için onları önemsizleştirmemiz gerekir diye düşündüm ben de.. İçimde tutmaktansa, yazıp, konuşup, bilinçüstü yaparak kaygıları ortadan kaldırabildim.. Saygılar..

4 Mayıs 2018
Oku..

The Great Gatsby (2013)


Çok nadir denk gelinecek güzellikte bir uyarlama olmuş. Çok beğendim.. Kitabı okuduğumda tam anlayamadığım mevzular aydınlandı, çok sevdim hikayeyi.

F. Scott Fitzgerald'ın en bilinen romanı olan Muhteşem Gatsby daha önce de sinemaya uyarlanmış. Yazarın çoğu hikayesinde işlediği 'caz çağı' bu romanında da hikayenin iskeletini oluşturuyor.


Amerika'da, alkol yasağının kalkmasının ardından, ardı arkası kesilmeyen legal partilerle elit tabakanın hikayelerini izliyoruz. Gatsby, çok zengin bir adamdır, sürekli evinde parti verir, hızlı arabalara biner. Ama aslında Gatsby kimdir? Derdi nedir? Nick Carraway'in (Tobey Maguire) ağzından dinleriz hikayeyi. Nick, Daisy'nin (Carey Mulligan) kuzenidir. Daisy, Tom Buchanan (Joel Edgerton) ile evlidir. Myrtle (Isla Fisher), Tom'un metresidir. Peki ya Gatsby, Jay Gatsby (Leonardo DiCaprio) kimdir?


Yönetmen Baz Luhrmann, senaryoyu da Craig Pearce ile beraber hazırlamış. Moulin Rouge! (2001) ve Australia (2008) filmleriyle epey beğeni toplayan Luhrmann, bence çok güzel bir iş çıkarmış. Zaten hevesle ve merakla bekliyordum, değdi beklediğime..

Görüntüler çok hoşuma gitti, oyuncu seçimi desen yine efsane olmuş. DiCaprio, Django Unchained (2012)'taki Calvin Candie ile bazen küçük ortak noktalar yakaladığım Gatsby'yi gayet iyi oynamış. Carey Mulligan var ki bi de, Shame (2011)'de de çok iyiydi zaten, efsane bi kız..


Filmi heyecanla beklememe sebep olan şey de fragmanıdır. Fragmanında müzikler çok sağlam duruyor ama filmde sanki biraz geri planda kalmış. Önce fragmanı sonra filmi izleyin.. Film beş Oscar adayı, takipte kalın..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

18.08.2013
Oku..

Django Unchained (2012)


Oscar adayı filmleri izlemeye-yazmaya, Tarantino'nun Django Unchained (2012) isimli eseriyle devam ediyorum. Spielberg'ün Lincoln (2012)'ü gibi bu da o dönemlere denk gelen, Amerika'da ki 'zenci köleliği'ni konu ediniyor. Ama çok daha hareketli bir şekilde.


Kelle avcılığı (yani bilmem kimi ölü yada diri getirene şu kadar para) ile geçinen Dr. King Schultz (Christoph Waltz) diyar diyar gezerken bir işi sırasında -yetenekli köle- Django (Jamie Foxx) ile tanışır; onu azad ve ortak ilan eder. Hikayenin ilerleyen kısımlarında ortaklar, çiftlik sahibi-tüccar Calvin Candie (Leonardo DiCaprio) ve yardımcısı/kölesi Stephen (Samuel L. Jackson) ile tanışacaklardır.


Aksiyonunu -artık her filminde bekler olduğumuz- cinsten sahnelerle süsleyen Tarantino, muhteşem müzik seçimleriyle de dikkat çekiyor. Bu filminde de kendine küçük bir rol ayarlayan Tarantino'nun bu sene 'en iyi yönetmen' kategorisinde adaylığı bulunmamakta. Ancak, senaryosunu da kendi yazdığı filmi: en iyi senaryo, ses kurgusu, sinematografi, film ve yardımcı erkek oyuncu (Waltz) dallarında yarışacak. Yine diğer filmleri izlemeden çok net yorum yapamamakla beraber, 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' ve 'en iyi senaryo' ödülünü kapabilitesi yüksek gibi duruyor.


Nadiren 9/10 veririm bir filme..

Oku..