Click (2006)


Biraz nostalji yapmak istedim. Seneler önce ilk defa izlediğimde de sonra sonra defalarca izlediğimde de aynı tadı aldım, her seferinde ağlamaklı oldum. Mesele ağlamaktan zevk alma meselesi değil elbette, insana dokunan bir tarafı var. Hadi genellemiş gibi olmayayım, bana dokunan bir tarafları var. Neden genellemekten kaçındım, çünkü bunun gibi birkaç filmim daha var benim, imdb puanı idare eder olup da benim göklere çıkardığım, içime sokmak istediğim ama arkadaşlarıma izlettiğimde "E bu mu efsane?" dedikleri. O filmlerden ikisini söyliyim hemen, August Rush (2007) ve Juno (2007) mesela.


Bunu da dün tekrar izlemek istedim, o kadar güzel ki, dedim Sevcan'la izlerim haftaya yanına gidince. Yani o muhteşem dakikaları onunla yaşamak istedim. Akşam anlattım ona da, dedim böyle böyle, izliyordum ama o kadar güzel ki, kapattım seninle izlemek istediğim için. "Alla alla," dedi, "sen yapmazsın normalde böyle incelikler." Ya, heves kırma işte di mi.. Neyse.. Sabah oldu, yine kavga ettik, sürekli tartışacak bir şey buluyoruz, bi dolu gergin mesaj falan. Sakinleşmek için film izlemek istedim, onu izliycem ya bana ne dedim, açtım dün kaldığım yerden devam ettim.

Steve Koren ve Mark O'Keefe'nin beraber yazdığı filmin yönetmeni Frank Coraci. Yönetmen Adam Sandler'la çalışmayı seviyor ya da Sandler yapımcı olduğu filmleri Coraci'ye emanet ediyor da diyebiliriz. İyi arkadaşlar ellam. Filmde Sandler'a, muhteşem zarafetiyle bir zamanlar 'yaşayan en güzel kadın' seçilen Kate Beckinsale eşlik ediyor. Kadrodaki diğer isimler şöyle: Değişmeyen adam Christopher Walken, babasının oğlu Jake Hoffman, kara şimşek David Hasselhoff, Banu Alkan Jennifer Coolidge, bir sahnecik Jonah Hill ve Shameless'ın Ian'ının küçüklüğü Cameron Monaghan. İki de güzelcik kız, Lorraine Nicholson ve Katie Cassidy, Samantha'nın farklı yaşlardaki hallerini canlandırıyorlar. Sandler'ı çok güzel yaşlandıran filmin makyaj dalında Oscar adaylığı var.


Peki ne anlatıyor da ben bu kadar etkileniyorum bu filmden? Filmin ne anlattığını söylerim ama neden bu kadar etkilendiğimi ben de tam bilemiyorum. Hikaye şu: Sürekli çalışan, ailesine yeterince zaman ayıramayan Michael'ın hayatı, terfi alıp rahata kavuşacağı günü beklemesiyle geçen, kaçan, kaybolan anlardan oluşuyor. Ama bunun farkında değil. Bunu ona birinin fark ettirmesi gerekiyor. Milenyum çağının evlerimize getirdiği her alete bir kumanda yeniliğiyle hayatı zindan olan Michael, evrensel kumanda denen şu birkaç aleti birden kontrol edebilen cihazdan almak istiyor. Bir mağazada karşısına çıkan koca yürekli bir çalışan Michael'a istediği kumandayı veriyor. Hatta o kadar iyi ki, Michael'a hayatının dersini veriyor. Bu kumandanın sahibi sadece televizyonu değil hayatını da kontrol edebiliyor. Gecenin bir saati havlamaya başlayan köpeğinin sesini de kısabiliyor, trafikte kaybedeceği zamanı ileri sararak kendini direkt işte de bulabiliyor. Tüm o trafikte geçen zaman yaşanmamış değil elbette, zaman akıyor ama Michael ileri sararak hiç hatırlamayacağı sıkıcı bir bir saatten kurtulmuş oluyor sadece.

Başta muhteşem bir fikir gibi görünse de, zaten ailesine yeterince zaman ayıramayan Michael'ın, terfi alıp rahata kavuşacağı güne göre yaşarsa, hayattan hiç zevk alamayacağını ve pişmanlıklarla dolu bir geçmişi olacağını gösteriyor. Komedi hatta absürt olan filmin bu derece dram yüklü olması belki de beni etkileyen. Tam bir ters köşe. Tam bir ara ara aç izle.


Film bittiğinde fark ettim ki, ne olursa olsun, ne yapmış olursan ol, o anı kurtar. Boşa geçen, kaçan, kaybolan anlardan olmasın. Belki doğru, belki yanlış; film diyor ki, "Anca iş iş, başka bi şey bildiğin yok. Bu seni mutlu etmez Michael!" Bu Michael için böyle, belki siz sadece iş yaparak mutlusunuzdur, onu ancak siz bilirsiniz. "Ne yaparsam daha mutlu olurum?" sorusunu sormak gerekiyor. Hatta bunu da sık sık yapıp değişen kendimizle iletişimde olmamız lazım. Yani benim çıkarımım budur en azından.

Sonra dedim ki, hiçbir şey birbirimizi üzdüğümüze değmez Bebek, al sana kalp. Haklılık, haksızlık yok, seviyor muyuz, gerisi hallolur. Maksat hallolana kadarkiler boşa geçen, kaçan, kaybolan anlardan olmasın. Herkes sevdiklerinin kıymetini bilsin, sevilmek de güzel ama yine en güzeli sevmek. Önce herkes bi sevsin kocaman karşısındakini, gerisi hallolur. Az kaldı, kavuşmalar yakındır. Beraber de izleriz.

20 mart 2018
Oku..

The Jungle Book (2016)


Yıllarca Orman Çocuğu ismiyle birçok yayınevinden, geçen sene de Orman Kitabı ismiyle İthaki etiketiyle yayımlanan kitabın yazarı Rudyard Kipling, ilk çocukluk ve gençlik dönemini İngiltere'de geçirmiş bir Hintlidir. Peki bu kelime Hintli midir, Hindu mudur? Küçük bir bakınmayla kimsenin Hindu demediğini gördüm, Hintli'ye ısınmam zaman alacak. İngiliz edebiyatının kilittaşlarından olan bu romanın ilk sinema uyarlaması 1942 senesinde yapılmış ve günümüze kadar çizgi filmleri ve dizileriyle bir sürü uyarlaması izletilmiş. Ama tahmin edersiniz ki orman gibi bir görsel şöleni günümüz teknolojisiyle izlemenin tadı başka.. Hele bir de yönetmene bak: Jon Favreau..

Çok çok küçük yaşta tek başına kalan Mowgli, Tarzan gibi ormanda hatta Tarkan gibi kurtlarla büyür. Farklı olduğunu bilir ama farkı kapatmak için çok uğraşır. Kurt gibi koşup, kurt gibi yer. Orman onu biraz yadırgasa da kurtlar onun ailesi olur. Acımasız kaplan Shere Khan'ın insan nefretiyle hikayesini öğrenir. Zamanında babasıyla bu ormandayken, elindeki ateşle cehennem etmişler hayvanlara ormanı. O gün kinlenen Shere Khan ille öldürcem Mowgli'yi der. Kurtlar kaçmasına yardım eder ama gurur yapan Mowgli kaçmaktan vazgeçip geri dönüp Shere Khan'la savaşır. Kızıl Çiçek'in sahibi insan oyuna girer.


Etkileyici orman görselleri eşliğinde dostluk, aile, iç savaş konuları işlenir. Kitabını okumadım ama bu detaylardan mahrum mudur acaba, güzel anlatılıyosa efsanedir ya o kitap.. Biraz gaza geldim filmden sonra, okuyabilirim.. Gerçi okunacak sırasında zilyon kitap oldu..

Filmin seslendirici kadrosu ise Favreau Effect olmuş: Bill Murray, Ben Kingsley, Idris Elba, Lupita Nyong'o, Christopher Walken ve Scarlett Johansson.. Yalnız böyle ekipleri topluyolar mesela, sonra bize bi geliyo film bambaşka ekip, bütün büyü bozulmuş.. Bizimkiler kötü seslendiriyo demiyorum, hatta başarılıyız o konuda ama şu orijinal ekip kayboluyo bi anda.. E altyazılı izle diyosun, çok beklersin, bu kadar animasyonu olan filme bizim sinemalarda çocuk filmi muamelesi yapıldığını ve hemen dublaja girdiğini unutuyosun galiba.. Televizyonda komple dublaj zaten..

Ayrıca merak eden varsa çocuk oyuncu insan olduğu için film animasyon diye geçmiyo.. Ama onun da birçok atlama zıplama sahnesi animasyon.. Aslında mekanlar falan da gerçek.. Benim beynim yandı ya animasyonla gerçek arasına sıkıştım kaldım şu an.. Film baya güzel.. 7

Bonus: Soundtrack'ten I Wan'na Be Like You-uu-u..

040117
Oku..

Domino (2005)


Bir hanım kardeşimiz olan Domino Harvey'nin gerçek hayat hikayesinden esinlenerek hazırlanmış bir film. Hayata tam neresinden tutunacağını tam kestiremeyen Domino, henüz gencecik ve sorunlu bir küçük memeli ergenken çeşitli işlerde çalışıyor. En son denk geldiği bir 'Bounty Hunter' yani ödül avcılığı seminerinde bi şekil Ed ve Choco'yla tanışıyor. Memleketin en ünlü ödül avcısı Ed, Domino'ya hem baba, hem patron oluyor. Peki ödül avcısı dediğin tam napıyor. Bunlar yasal kötü adamlar. Bunların yaptığı işi pekala polis de yapabilir ama nasıl ki özel dedektif diye bi şey var bu da o. Zor ve uğraştırıcı işler bunlara geliyo -kah devlet kah özel kanal- belli bir ücret karşılığı zorla güzellik sağlanıyor.

Ekibe iş sağlayan Claremont'un bi işinde hesap hatası yüzünden ortalık karışıyor ve ekipten yardım isteniyor. Normalde yapılacak şey olmamasına rağmen sırf yardım maksadıyla boka basılıyor.

Hikayesini Domino'nun kendisinden dinliyoruz. Bir FBI ajanına ifade verdiği bi sırada, ani bir kararla bütün gerçeği anlatmaya başlıyor; işe nasıl başlayıp, o sorgu odasına nasıl gediğine kadar.


Gerçek bir hikayeden uyarlanması filmi zaten ilgi çekici yaparken, yönetmenin taktiksel yeteneği ve kurgu başarısı filmi neoklasik yapıyor. Başrol Keira Knightly başta olmak üzere Mickey Rourke, Edgar Ramirez, Delroy Lindo, Mo'Nique ve küçük bir rolle Mena Suvari ve Christopher Walken..

Film Keira'nın fare gülüşüne odaklı ilerlerken bi sahnede sevişmek için üstünü çıkarıp küçücük memelerini gözümüze sokuyor ama pantolonları çıkarmayı unutarak sevişiyorlar. Hikayenin bütünü tek kafada anlatılıyor. Aslında geniş bir zaman dilimi anlatılmasına rağmen aynı saat içinde gerçekleşiyor hissi verilmiş. İleri geri sıçramalı anlatımda bol bol uçuk, ters ve negatif renkler kullanılmış: tek kafada dediğim de o, sanki bi uyuşturucu etkisinde gibi bütün hikaye..

Tony Scott yönetimindeki filme puanım 7, imdb ortalaması 6.. Scott, en son Unstoppable (2010)'ı çekip 2012'de hakkın rahmetine kavuşmuş bir Amerikalı amca idi.. En bilinen filmi, Top Gun (1986)..
Oku..

One More Time (2016)


Ömrü billah değiştirmediği saçlarıyla hafızalara kazınan Christopher Walken'ın ve güzelliği destan dillere Amber Heard'ın başrollerini paylaştığı, Kelli Garner ve Hamish Linklater'ın da renklendirdiği bir aile dramı.. Öyle aman aman bir film olmamakla beraber çok kötü de değil.. Yani desen ki ben Amber Heard için izliycem, otur izle, öyle büyük zaman kaybı denecek bir film değil.. Ama bi numarası yok, 4 verdim 10 üzerinden..

Paul Lombard, 80'lerin ünlü sanatçılarından, şimdi pek hayranı kalmamış belki ama zamanında albümler konserler coşmuş.. Ergenliğinden beri ailesinden kopma hevesiyle dolu Jude da, müzisyen babanın müzisyen kızı ama daha rakçı tabii. Hayatını geçindirmek için reklamlara falan seslendirme yapıyor. Büyük şehirlerde kendi ayakları üstünde durabiliyor şirin pembe bulut.. Genç ve güzel bir kız olmanın verdiği enerjiyle her istediğiyle sevişiveren Jude'un özel hayatı biraz bulanık, kafa dinlemeye ailesinin yanına geliyor.. Çok anlaşamadığı ablası ve ablasının yakışıklı kocası da orda.. Çatlak annesi ve eski popülerliğini geri isteyen babasıyla -içten içe özlediği- didişmeleri devam ediyor..


İlk uzun metrajı Land of the Blind (2006) ile şöhreti yakalayan Robert Edwards'ın bu ikinci filmi.. Kendi yazdığı senaryoları çeken sinemacının biyografisini ilginç bulduğum için paylaşıyorum:
Liseyi Obama'yla beraber okuyan Robert, 1996'da hevesle bir kısa film çekti. Sonra 2001'de belgeselci Ferne Pearlstein ile evlenen Robert, ara ara karısının belgesellerine yardım etti. 2003'te Amerika Irak'a girdi. 2005'te Robert, yıllarca hazırlığını yaptığı sinema filmini çekti, festivallere katıldı. Daha sonra dayanamayıp askere yazıldı, altı buçuk sene hava kuvvetleri subayı olarak görev yaptı. 2011 Aralık'ta Amerika Irak'ı resmi olarak özgür kıldı. Robert uzun süre durdu. Sonra bi film daha yazdı ve çekti. En son -senaryosuna da yardım ettiği- karısının son belgeselinde beraber çalıştılar.
Böyle bir biyografi başka bi yerden alınmış olamaz herhalde, anlamışsınızdır. Ben yazdım, biz buna İthaki Biyografi diyoruz. Siz de deyin..

150616
Oku..

The Family Fang (2015)


Kevin Wilson'ın romanından aynı adla uyarlanmış bir film, yönetmen Jason Bateman. Oyunculuğuyla gönüllere taht kuran Bateman'ın Bad Words (2013)'ten sonra ikinci yönetmenliği bu, ikisini de izleyip gelişmeyi görebilirsiniz. Baya güzel film olmuş The Family Fang (2015). Türkçeye Domingo Yayınları işbirliğiyle kazandırılan Fang Ailesi romanını okusam mı okumasam mı diye çok düşünmüştüm. Çünkü Domingo, yayınladığı kitaplarda, içeriğe kapaklar kadar önem vermediğini gösterdi bana zamanla. Çok güzel romanlarını da okudum fakat kapağına kanılan zaman kaybı romanları da var. Güzel kapak yapıyolar yani. Filmi gördüm, Bateman yönetmiş diye indirdim, başladığında fark ettim bu romanın uyarlaması olduğunu. İyice isteyerek izledim. Sonra Nicole Kidman falan çıktı ortaya, şenlik oldu. Bateman, Kidman ve Christopher Walken var başrolde.

Seksenlerde falan başlıyor hikaye. Bay ve Bayan Fang, sanat fakültesi çıkışlı yani okullu sanatçılar. Dönemin aykırı tipleri bunlar, resim falan yapıp hayatlarını sürdürmenin yanında, sürekli bir durumlara dikkat çekmek için çeşitli mizansenlerle şovlar yapıp videoya çekiyorlar. Yani diyor ki, "Ben şimdi saçma bi şey yapcam şurda, bakalım insanlar ne tepki verecek. Olay iyice saçmalaşınca tepkileri nasıl değişecek. Aslında vermeleri gereken tepki nasıl olmalı peki.." Böyle alternatif bir sanat yapıyorlar. Sonra da videoya çekiyor bunları Bay Fang. Çocukları olunca da onları da olaylara dahil ediyorlar. Gerçek birer sanatçı olmaları için eğitiyorlar.


Günümüzde, çocuklar büyümüş. Annie, oyuncu olmuş; Baxter, yazar. Çok sık görüşmüyorlar artık ailece. Eskiden yaptıkları o 'eğlenceli' şeyleri yapmıyorlar artık. Baxter ufak bir kaza geçiriyor ve hastane ailesine haber veriyor. Durduk yerde aile tekrar bir araya geliyor ve Bay Fang'in süper bir planı var.

Kendi dertleri halihazırda bir kenarda duran bu iki kardeş, eski günlerdeki gibi babalarının sanat aktivitelerine ayak uydurmak istemiyorlar. Onlar istemedikçe hikaye onları içine çekiyor.
Film bitince, "Aslında güzel hikayeymiş de, o niye öyle oldu ki şimdi, bu şöyle bu böyle olsa" derken finali hariç baya beğendiğimi fark ettim. Yani aslında kitap hali okunsa okunurmuş. Neyse, şimdi yeni öykü kitabı çıktı Kevin Wilson'ın, Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak. Muhtemelen öyküleri daha güzeldir zaten, karakterleri çok başarılı çünkü.

Jason Bateman, iki filminde de görüntü yönetmeni Ken Seng'le çalışmış; ki kendisi Deadpool (2016)'un da görüntücüsü.. Hele acemi yönetmenseniz görüntü yönetmeni hayat kurtarır. Çünkü film çekerken uğraşılacak çok şey vardır ve en konsantrasyon isteyen kameradır. Diğer şeylerle uğraşırken kamerayı güveneceğiniz birine emanet etmek gerekir. İşte bu yüzden görüntü yönetmeni önemlidir. Bu böyledir. Ayrıca, yönetmen aynı zamanda filmin başrol oyuncusuysa zaten olan olmuştur.

Filme puanım 7'dir.

240516
Oku..

Catch Me If You Can (2002)


Steven Spielberg'ün başyapıtlarından biri olarak kabul ettiğim, gerçek bir hikayenin anlatıldığı ve insanda hayranlık uyandıran bir film Catch Me If You Can (2002). Hikayesi kadar oyuncuların performanslarıyla da büyük takdir toplar izleyenlerden.

Sanırım bu, filmi üçüncü izlemem.. Geçen aydı, bir sohbete kulak misafiri olmuştum "...DiCaprio işte, o filmde parasız geziyordu bütün dünyayı.." denmişti.. Önce kestiremedim, hangi film acaba diye düşündüm bir süre, öyle bir yerden yakalamışım ki ben de muhabbeti, sonra fark ettim bu filmden bahsedildiğini. Düşündüm de çok net hatırlayamadım hikayesini, zamanında izleyip beğenmiştim ama... Ben bunu bir daha bi izleyeyim dedim.


Frank, ailesinin ekonomik çöküşünün ardından, annesinin babasından boşanıp başka bir adamla evlenecek olmasıyla küçük bir sinir krizi geçirip evden kaçar. Beş parasız, on dokuz yaşında bir çocuktur Frank. Ufak sahtekarlıklarla geçinmeye, hatta sahtekarlıkların çapını büyütüp sahte meslekler edinmeye başlar. Doktordur, pilottur..

Bankaların zaafı olan çek üzerinde yoğunlaşıp, sahte çekler hazırlar ve fark edilmeden yaşamını sürdürür. Çek olayı dikkat çekmeye başladığında FBI ajanı Carl, işi ciddiye alarak Frank'i yakalamaya çalışır. Ancak Frank çok zeki bir kalpazandır. Carl ve Frank'in kurduğu dostluk, Frank'in aile dramı ve mesleki gelişimi kesinlikle izlenmesi gereken bir hikaye..


Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks'e, Christopher Walken, Martin Sheen ve tüm sevimliliğiyle Amy Adams, ufacık tatlı rollerle Elizabeth Banks ve Jennifer Garner eşlik ediyor. Walken, bu filmle zamanında 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar'ına aday gösterilmiş. Ayrıca 'en iyi orijinal müzik' kategorisinde de yarışmış. Kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir, hala izlemediyseniz en yakın zamanda izlemeniz tavsiye edilir.


31.08.13

2017'nin Kasım ayında gördüğüm bir rüyamı not etmişim. Rüyada bu filmin etkileri açıkça görüldüğü için bir çeşit uyarı mahiyetinde, filmi izlemek isteyenlerle de paylaşmak istedim aldığım notu. Adı, Korkunç Bir Rüya..

Ben, tıpkı doğum günündeki gibi sürpriz yapıp Kıbrıs'a sevgilicim Sevcan'ın yanına gelmişim. Fakat ortam gergin. Sevcan'ın internette tanıştığı, arkadaş oldukları pilot bir çocuk varmış. (Bu arada biz de internette tanıştık) Adı da Onur mu, Kemal mi neymiş çocuğun.. (Bu iki isim Sevcan'ın halihazırda yakın arkadaşlarının da isimleri) Sevcan anlatıyor bana, Kıbrıs'a geldiği zaman uğramak üzere konuşuyorlarmış ve gün olmuş çatmış, uçuş çıkmış, yarın geliyormuş çocuk. Ama benim, sırf Sevcan için geldiği yönünde kuvvetli hislerim var tabii. [Zaman atlaması var burada, çünkü çocuk da ortamda artık] Ben baş başa kalabilelim diye, elinden tutup 'hadi yatalım artık' diyerek Sevcan'ı odaya çekiyorum. Ama Sevcan hala onunla konuşuyor. Pilotların maaş alırken bankada yaşadıkları bir sorunla ilgili şeyler anlatıyor çocuk, yok efendim çekler çok sıkı kontrol ediliyormuş falan. Sevcan da sordukça soruyor. [Yalnız kalıyoruz] Ben, 'tamam neyse, boş ver artık' dedikçe Sevcan bana ısrarla o konudan bahsediyor. 'Yarın bankaya gitmemiz lazım onunla' diyor. Ben de, 'bırak gitsin kendi' diyorum. 'Olmaz ayıp olur, misafir sonuçta' falan diyor. Ben sinirleniyorum, 'ne misafiri ya, senle takılmaya gelmiş piç, sen de hep onunla ilgileniyosun' falan diye deliriyorum. 'Saçmala' diyor ve soğuk davranmaya başlıyor bana. [Bir zaman atlaması da burada] Sabah mutfakta çocukla karşılaşıyorum, 'nerdeydiniz ya' diyo bana, 'Yatıyoduk, geceydi sonuçta' falan diye tripli tripli konuşuyorum çocukla. [Bir zaman atlaması daha] O bankaya giriyor, çekini bozdurmaya, biz Sevcan'la kapıda bekliyoruz. Sevcan içerdeki çocuğu izliyor. Ben sürekli, 'şimdi niye bekliyoruz ki biz burada' diyorum. O, 'şş, ayıp' falan diyo hep. Benim tabii aklımdan geçenler fena, herifin an itibariyle zenginliğine zenginlik kattığı, her geçen saniye daha yakışıklı ve kaslı ve tabii ki cinsel aktivite performanslarının tavan olduğu falan... Sıçtık, diye düşünüyorum yani, kesin Sevcan beni bu herif yüzünden terk edecek düşüncesiyle uyanıyorum..

Uyandığıma sevinemiyorum yalnız.. O kadar kötü hissediyordum ki kendimi.. Korkularımdan arınmak için onlarla yüzleşmek ihtiyacı hissedip yazmışım.. Ulan yazmasam on dakika sonra unutacağım şeyi yazarak sonsuza kadar hatırlayacam diye düşünmemişim hiç.. Te allam..

Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz, müthiş bir özgüven eksikliğinden kaynaklanan 'süper kaygı' diye şimdi uydurduğum durumla karşı karşıya kalmışım. Allah kimseyi özgüvenle sınamasın.. Süper kaygı, birkaç kaygı semptomunun bir arada görünmesi olsun. Kaybetme kaygısı, yetmeme kaygısı, güvenememe kaygısı, falan filan kaygısı.. Hepsi çok açık görülüyor bu bilinçaltı kesitinde..

Peki bu süreci nasıl atlattım? Özgüven denen şeyin, kendini iyi hissetmek olduğunu öğrenerek.. Kendine iyi davranıp, iyi hisseden biri, karşısındakine de iyi davranmaya başlıyor.. İnsan sosyal bir varlık olduğu için; empati, insanlığı kurtaracak önemli bir şeydir. İkincisi de, başarı hayal edildiğinde gerçek olmaya başlar; inanmak, önemli olan başka bir şeydir. Fakat özgüven sürekli değildir, zaman zaman düşer, işler karışabilir tekrar.. Hala ara ara çeşitli kaygılarım oluyor.. Böyle durumlardan kaynaklanan korkunç rüyaların tekrar etmemesi için onları önemsizleştirmemiz gerekir diye düşündüm ben de.. İçimde tutmaktansa, yazıp, konuşup, bilinçüstü yaparak kaygıları ortadan kaldırabildim.. Saygılar..

4 Mayıs 2018
Oku..

Seven Psychopaths (2012)


Ben pek sevmedim peşin peşin söylüyorum bak. Ama kadro çok iyi Sam Rockwell, Christopher Walken, Tom Waits, Woody Harrelson, Colin Farrell ve azıcık Abbie Cornish'le azıcık da Olga Kurylenko.


Colin Farrell bir film senaryosu üzerinde çalışan yazarı oynuyor. Hikayesinde -kaç tane oldukları konusunda biraz sıkıntılarım var- psikopatlar yer alıyor. Film boyunca anlatılan psikopatlık hikayelerinin gerçek hayattan seçildiği fark ediliyor ama bir tek Vietnamlı olayı kurgu kalıyor sanki. Bilmiyorum ya çok sarmadı ya film, çok düşünmedim de üstüne. Ama işte genel olarak bir yazar ve bir avuç psikopat hikayesi. Ha köpekler var bir de.


Filmin yazarı ve yönetmeni Martin McDonagh'ın, daha önce bir kısa bir de uzun metraj filmi bulunuyor. Six Shooter (2006)'la 'en iyi kısa film' Oscar'ını almış ve başrolünde Colin Farrell'ın olduğu In Bruges (2008) filmiyle de 'en iyi senaryo' Oscar'ına aday olmuş ama ödülü Milk (2008) filmiyle Dustin Lance Black'e kaptırmış. Önceki filmlerinin bu şekilde dikkat çekmiş olması, bu filmdeki kadroyu kurmasına yardımcı olmuş olabilir. Ama film olmamış yani..

29.03.2013
Oku..

Wedding Crashers (2005)


Romantik komedi severlere tavsiye edilebilecek kalitede bir film olmasının yanısıra oyuncu kadrosunda güzel kızları bulundurması da tercih sebebi olabilecektir. Yönetmenliğini, Shanghai Knights (2003)'ın da yönetmeni olan David Dobkin yapmış.

Tanımadıkları insanların düğünlerine davet edilmeyi beklemeden gidip, ortamın enerjisinden yararlanıp güzel kızlarla tanışıp eğlencenin dibine vuran iki arkadaş.. Düğün düğün geziyorlar gün geliyor bir düğünde plandan sapmak zorunda kalıyorlar.


Bu iki arkadaşı 2 metrelik Vince Vaughn ve Owen Wilson canlandırıyor. Filmdeki bayan oyunculara gelince Isla Fisher ve Rachel McAdams isimlerini görüyoruz. Hatta Fisher'ın hayranları için 'extra'sı olan bir film olduğunu da belirtmek gerekir. Kızların babası rolünde Christopher Walken yerini almış. Bir de sorun çıkaran, istenmeyen adamımız var Bradley Cooper. Kadro eğlenceli gibi dimi? imdb.com puanı 7.0


1 Ağustos 2012
Oku..