Pearl Harbor (2001)


Benim gayet sevdiğim bir film, tekrar izledim, bakiyim kaç puan vermişim zamanında diye imdb sayfasına girince imdb puanının 6.1 gibi vasat bir seviyede olmasına şaşırdım. Ben gayet 8 vermişim, başarılı filmdir benim nazarımda. Ama hızlıca bi baktım neden sevilmemiş diye, internetteki çaşitli yorumlar içinde: "Klişe zafer filmi!", "Hollywood'un klasik Amerika yüceltmesi!" ve "Sistemin maşası olan bir film!" tadında şeylerle düşük seyirci puanları açıklanıyor. Bunları zaten biliyoruz canım, farkında olarak izliyoruz zaten, Hollywood filmi izleyip de tarafsız olduğunu düşünmek zaten dunkofluk. Eğlenmemize bakalım. Tarih öğrenmek istiyorsak, bir de Japon filmi izleriz üstüne. O kadar.


İkinci Dünya Savaşı sürerken, Avrupa'ya silah yardımı yapan Amerika, herhangi bir alanda savaşmamasına rağmen donanmalarını hazır bulunduruyor. Japonlar tedirgin! Olası bir müdahalesi anında Amerika bizi duman eder düşüncesiyle, bir yandan barış görüşmeleri yapan Japonya, bir yandan da Amerika'ya gizlice saldırı planları kuruyor. Japon savaş uçaklarının Amerika'nın Havai'deki en gösterişli savaş gemilerini hedef aldığı Pearl Harbor Saldırısı o kadar başarılı oluyor ki, Amerika çok sinirleniyor. Durup dururken gelip bize saldırdılar diyerek ve resmi savaş ilanı yapıyor. Burada mesele, Japonlar, saldıracak halleri kalmasın diye gizliden saldırdığı ve büyük hasar verdiği halde, Amerikalıların zor koşullara rağmen kahraman pilotlarıyla karşı saldırı yapacak cesareti göstermesi oluyor. Japonlar da, "Off hiçbir işe yaramamış saldırımız, uyuyan devi uyandırdık hazır!" diyorlar.


İnsanlık tarihinin en kanlı savaşı olan 2. Dünya Savaşı, 1937-1945 yılları arasında sürmüş. Hali hazırda uzak diyarlarda Japonya Çin'e saldırıp topraklarını büyütme peşindeyken, 1939'da Almanya da Polonya'yı işgal ederek aksiyonu Avrupa'ya taşımıştı. Japonya, Avrupalıların sömürdüğü Asya topraklarına da el uzatınca Asya-Avrupa komple birbirine girdi o zaman. Amerika sadece Avrupa'ya silah yardımı yapıyordu, savaşla ne işi olurdu. Dünya çalkalanırken, o paraları topluyordu yani. Bir şekilde Amerika'yı savaşa çeken bir takım enerjik güçler, Rusları da gıdıklamıştı. Bilin bakalım nolmuştu, savaş bittiğinde Amerika ve Rusya, Avrupa'ya yardımlarının karşılığını almış, süper güç olmuşlardı. Aradan kaç sene geçti bak, çok bile dayandılar; bu hafta içinde Trump'ın Great America!'sı, Rusya'ya saldıracaklarını duyurdu. Bakalım nasıl olacak halimiz, diğer süper güç devletler Çin ve İran'dan henüz hareket yok. Gizli süper güç olan Türkiye ise tabii ki ateş altında olmaktan çekinmeyecek!


Bu kadar savaş yeter. Bu aslında aşk filmi. Çocukluktan beri beraber pilot olma hayalleri kuran Rafe ve Danny, ona göre eğitimler alıp gökyüzünün çılgın çocukları oluyorlar. Orduya katıldıklarında uçakla yaptıkları yaramazlıkları hep komutanın odasında son buluyor. Hep Rafe yüzünden, Danny sessiz sakin çocuk aslında. Bu arada ordu da güzel hemşireler de giriyor kadraja. Rafe, Evelyn ile sevgili oluyor. Sonra komutanı, İngiletere'ye destek için gönüllü olmak ister mi diye soruyor Rafe'e. Aksiyon çocuğu Rafe, kankisini de sevgilisini de bırakıp savaşa gidiyor, öldü haberi tez geliyor. Aylar sonra kendini anca toparlayan Evelyn ve Danny aslında birbirlerinden hoşlandıklarını fark ediyorlar, nasıl olur ki acaba diye diye, sevgili oluyorlar. Sonra Rafe ölmemiş mi, çık gel sen bi anda. Al sana aksiyon, bırakıp gidersen sevdiğini, aksiyon uğruna, olacağı bu. Kız napsın?!

Michael Bay'i Michael Bay yapan yapan filmdir bence, savaş efekti yönetmenidir çünkü kendisi, boş versin Transformers falan, böyle şeyler yapsın hep. Bak 17 sene geçmiş üstünden hala benim gözümde en iyi işi budur. Bad Boys (1995)'tan günümüze 13 film yapmış, 5'i Transformers. Neyse, keyfi bilir.

Çok güzel kadrosu olan filmde: Ben Affleck, Josh Hartnett, Kate Beckinsale başrolken; Alec Baldwin, Jaime King, Jennifer Garner ve Michael Shannon'ın da başımızın üstünde yeri var. Teknik yönden dört Oscar Adaylığı olan film, En İyi Ses Kurgusu Oscar'ı kazanmış. Senenin En İyi Film ödülü kazananı da A Beautiful Mind (2001) olmuştu, dipnot olsun.

13 nisan 2018
Oku..

The Shape of Water (2017)


13 Dalda Oscar Adayı oldu bu film. Hepsine tek tek bakalım. Ama önce şunu hatırlayalım, 7 dalda aday olduğu Golden Globe'ta En İyi Müzik ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanmıştı. Oscar'a dönelim..

Prodüksiyon Tasarımı: prodüksiyon nedir bir kere, çoğu zaman filmin bütçesiyle doğrudan ilişkili olan, hikaye ekseninde, izleyiciyi dünyasına sokabilmek için, o proje için tasarlanıp kullanılan malzemelerdir. İşte ne var bu filmde, Amerika'nın gizli projeleri için hazırlanmış, anormal bir canlı formunun incelendiği laboratuvar, o anormal canlının kendisi; işte 60'larda geçiyor hikaye, sokak, sokakta görünen her şey, evler, arabalar.. Evet gayet güzeldi, izlerken sahte gelen, göze batan hiçbir şey yoktu. Ve bu alanda senenin en iyilerinden olduğunu düşündü Akademi. Teşekkür ediyoruz.


Görüntü yönetimi ve görüntü kurgusu adaylıkları var. Açıkçası çok da öyle pırıl pırıl bir ekranda izlemedik filmi, internetten, bulabildiğimiz en iyi haliyle işte izleyiverdik. Truffaut diyor ki, "Bir film hakkında eleştiri yazabilmek için en az on kere falan izlemek gerek filmi. Bir insan manyak mı ki birden fazla izlesin?" diye de ekliyor sonra. İlk birden fazla izlediği filmi şöyle anlatıyor: "Kasabaya gelir gelmez izlemeye gittiğim bir filmdi, okuldan kaçıp, ilk gününde ilk seansta izlemiştim. İki gün sonra halam filme gitmeyi önerdi. İzlediğimi söyleyemedim ve böylece filmi ikinci kez izledim." Ve o zaman anlamış filmi tekrar tekrar izlediğinde ne kadar farklı hissettirdiğini. Ama benim konumla ilgisiz bu, ben eleştiri metni yazmıyorum :)

En iyi kostüm tasarımı, prodüksiyondan aldığı tam notu pekiştiriyor. Film müziği, ses kurgusu ve miksajı da başarılı görüldüğü diğer teknik konular.
En iyi yönetmen, en iyi senaryo ve en iyi film kategorilerindeki adaylığı ise tamamen siyaset olarak yorumlayabilirim. Yazan ve yöneten Guillermo del Toro.. Başarılı bir senaryo diyebiliriz belki ama en iyi olacağına inanmak mümkün değil. Yahu, bir numarası olmayan, gayet düz bir aşk hikayesi yazılmış. Tamam belki aşıklardan biri için amfibiyen diyoruz ama mantık düz, aşk hikayesi, imkansız aşk. Diğer kategorilere geçersek, e, tabii başarılı bir yönetim, oturmuş bir karakter var ortada. Ama senenin en iyi filmlerinden biri olarak bunu göstermeleri, henüz izlemediğim üç aday filmden de ümidimi kesmeme sebep oluyor. Bu sene çok da güzel filmler yapamamış dünya demek ki... Ne dersiniz?!


Ve son olarak da kadrodan, Sally Hawkins, Richard Jenkins ve Octavia Spencer filmin performans kategorisinde Oscar adayları.. Octavia Spencer ne yaa.. Yani bence bu film 13 dalda aday olmayı hak etmiyor, dediğim gibi durumun böyle olması izlemediğim diğer 2017 yapımı filmler leş gibi herhalde diye düşündürtüyor. Benim filme genel puanım 6/10 oldu, imdb ortalaması ise 7,9... Kadroda olup da bi şeye aday gösterilmediği için adını söylemeyi unuttuğum kimse var mı diye bakıyorum: Michael Shannon.. En iyi de o ha ekipte, te allam..

25 ocak 2018
Oku..

Loving (2016)


İzlerken, çok kez "Ya salak mısınız kardeş?!" diye haykırdığım film. Güzel hikaye, hatta güzel de film ama -bak tutamıyorum kendimi- salak mısınız be birader?!

Büyük Amerika'nın büyüklüğünün tartışıldığı, siyah beyaz eşitliğinin ve sosyal haklarının her eyalette bir olmadığı bir dönemde geçiyor mevzu. Gerçek bir hikayeden alınmış. Virginia'da, siyah mahallesinde büyüyen bir beyaz olan Richard Loving'in bir de siyahi kız arkadaşı var, Mildred. Çiftimiz gayet sessiz sakin aşıklar, Richard duvar ustası, araba yarışlarında motor bilgisiyle bilge tip, Mildred ise ev kızı, ailesine çok bağlı falan. Sonra Mildred'in hamile olduğunu öğreniyoruz. Mildred çok üzgün ama Richard heyecanlanıyor. Kalk diyor, Washington'a gidiyoruz, kızı babasıyla beraber alıp gidiyor, evlenip geliyorlar. Ee, resmi nikahlı karısı oluyor artık. Washington'a göre hava hoş, ben evlendiririm, bana ne ten renginden diyor.

Ertesi gece Virginia polisi, çiftin evini basıyor. Duyulmuş tabii mevzu, hadi bunlar hapse. "Siyahlara insan muamelesi yapıyoruz diye başımıza çıkmasınlar" tavırlarıyla mahkemeye çıkan çift için siyahla beyaz evlenemez hesabı "Ya hatanızı kabul edip boşanın, birer sene yatın çıkın ya da s.ktir olup gidin başka eyalete 25 yıl bu topraklara ayak basmayın!" kararı çıkıyor. Karar da değil ki tam, öneri. Bi de niye 25 yıl, ileride biz yumuşarız nasıl olsa bu konularda diyo gibi. Kendi kasabasında aldığı araziye kendi evini yapma hayali olan Richard'ın hevesi kursağında kalıyor, Mildred ailesinden ayrılıyor.

İşte bi ara doğum için kaçak geliyorlar, kabak gibi yakalanıyorlar. Hadi affet bilmem ne, sonra da çocuklar şehirde büyümesin diye gizlice yine Virginia'da uzak bir çiftlik evine yerleşiyorlar. Bu yakalanmalar, gizlice gelinip yerleşilen çiftlik falan tam da gerçek olabilecek kadar saçma hareketler. Kurgu bi şey olsa çok saçma deyip böyle yazmazsın yani.. Yıllar içerisinde de davalar, mahkemeler sürüyor ve bu çiftten sebep 1967 senesinde ırklararası evliliğin kabulü Yüce Mahkeme kararıyla kabul ediliyor.


Vay seni Koca Amerika, hadi geçtim Amerika'yı -biz dahil- koca Dünya Milletleri, neden şu işi parça parça yapıp komple bir eşitlik peşine gitmiyoruz, neden süründürmek gerekiyor insanlığı; hala daha çobanla ben bir miyimciler, hala daha parası var diye kendini üstün ırk sanan götlekler, hala daha geceleri milleti rahatsız eden travestiler yüzünden cinsel tercihlerine saygı duyulamayanlar var. Hayat çok zor be halkların kardeşliği, ezildiğini düşünerek günahsızı ezen de var, huzur bozmaya kafa yoran bir dünya. Bazen diyorum ki gidip çoban olayım, sonra Erol'la benim oyum bir mi diye düşünüp dursunlar.

Filme puanım 5. Çünkü ben biraz sıkıldım. Ama teknik açıdan gayet de başarılı iş, yanlış anlaşılmasın. Ben hikayesindeki saçmalıklar yüzünden tilt oldum filme. Jeff Nichols'ün yazıp yönettiği filmde Ruth Negga ve Joel Edgerton başrolde. Jeff'in daha önce Mud (2012) ve Take Shelter (2011) filmlerini izlemiştim, tarzını bildiğim bir adam, teknik çizgisini çok bozmamış ama hikaye hiç onluk değil gibi. Fakat her filminde olduğu gibi Michael Shannon kadroda tabii. Midnight Special (2016)'ı merak ediyorum asıl, o güzele benziyor.

Agents of S.H.I.E.L.D. (2013- )'ın Raina'sı Ruth Negga ise bu performasıyla Oscar adayı oldu. Çok şansı yok ama yine de dikkat çekici bir hareket tabii ki. Asıl Joel'in oyunculuğu konuşulmalıydı, kendini tutan o.

150217
Oku..

The Runaways (2010)


'75 senesi, Los Angeles Amerikası.. Gençler rock'n'roll hastası.. David Bowie ve Suzi Quatro gibi isimlerin etkisinde olan kızlarımız var. Joan Jett ve Cherie Currie.. Cherie, henüz reşit olmayan, yaşıtlarına göre fazla karizmatik, tarz sahibi bir kızdır. David Bowie'nin stilinden etkilenip onun gibi farklı olmaya çalışır -ona benzeyerek-, şarkı söyler kendi kendine.. Joan ise tam bir rock'n'roll müzisyenidir ve deri ceketini giyip elektrikli gitarıyla erkek işine bulaşır. Joan bi partide müzik yapımcısı Kim'e denk gelir. Kim birkaç müzisyen kızla tanıştırır Joan'ı ve Joan'ın kafasındaki kız grubu kurulur: The Runaways. Bir de star lazımdır gruba, tarzıyla olay yaratacak, güzel şarkı söyleyecek: Cherie de böyle dahil olur.


Sonrası grubun kurulması, ufak konserler, büyük konserler, albümler, kavgalar ve kapanış.. Cherie'nin tarzı tek başına grubun önüne geçince çok meşhur olan grup dağılıverir. Grubun çıkış ve en meşhur şarkısı 'Cherry Bomb'tır. Grup dağıldıktan sonra Joan Jett, Velvet Underground'un 'Rock & Roll'unu farklı yorumlayarak, bambaşka yaparak yine çok meşhur olmuştur. Cherrie ise müziği bırakıp -yalandan- oyunculuk yapmaya başlamıştır. Hatta bu filmin senaryosu da, onun o dönemlerini anlattığı kitabından uyarlanmıştır.


Senarist ve yönetmen, Floria Sigismondi diye bir kadın. Daha önce ve sonra müzik konulu belgeseller ve klipler yönetmiştir. Bu tek uzun metraj sinema filmidir, o açıdan bakarsak muhteşem bi ilk film. Sinematografik anlamda harikalar yaratılmamış belki ama kötü bir durum da yok; sanat yönetimi tabii ki Hollywood standartları işte. Oyunculuklara bayıldığımı da ekleyerek biraz hikayeyi darlayayım. Arkada kalan karakterlerle hiç etkileşimimiz olmadı neredeyse, basçı Lita kavga çıkarmasa adını hatırlamayacak halde oluyoruz. Yani çok silinmiş grubun diğer üyeleri ama Joan ve Cherie çok güzel anlatılıyor. Dönem ve müzik meraklısı zaten izlemeli..

Kadro ise şu şekil kızlardan: Kristen Stewart, Dakota Fanning, Michael Shannon, Stella Meave, Scout Taylor-Compton, Alia Shawkat ve Cherie'nin kız kardeşi Marie'yi de Riley Keough oynuyor..

250716
Oku..

Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)

Konuk Yazar // Seçkin Sürücü


Batman v Superman nedir arkadaş, Arka Sokaklar v Kurtlar Vadisi birleşsin bence...

Öncelikle THY'nin bir Hollywood filmine ana sponsor olması çok güzel bir durum, ama bu, 'reklamın iyisi kötüsü olmaz' denilen türden bir reklam olmuş çünkü film, Batman Serisinin en kötü filmi. DC Comics'in "Marvel yaptı oldu, hadi biz de yapalım, parayı vuralım" mantığı ile yaptığı, yaparken de içine senaryo koymayı unuttuğu film, tam anlamı ile sanki bir Türk Filmi.

Dağılan inci kolye klişesi ile başlayan (ama ben bu klişeyi çok severim), Bruce Wayne'in yarasa mağarasına düştüğü, daha önceki The Dark Knight Rises (2012) filminden araklanmış yarasalı sahne daha ilk dakikalarda 'Acaba yanlış filme mi geldim' etkisi uyandırıyor insanda. Sonrasında Superman 1 [Man of Steel (2013) kast ediliyor] filminden alıntı sahnelerle Superman savaşırken aşağıdan olan biteni anlattığı sahneler gerçekten çok iyiydi. Ama filmin buradan sonrası tam bir rezalet.


Batman'in obsesif bir şekilde Superman'e düşman olması, hatta rüyalarına girmesi rüyalarında buna "Luis, Luis" diye seslenmelerine ben anlam veremedim. Aaaa galiba Luis'den Superman'e ulaşacak diyoruz. Yok, o da olmuyor. Bu arada filmin kötü adamının ilerleyen serilerde Joker'e dönüşeceği çok belli. Ama karakter ve konuşmalar yine Nolan'ın yönetiği The Dark Knight (2008)'tan çakma.

Sonrasında, ne oluyor bitiyor, bizim Batman'le Superman kapışmaya başlıyor. Tabii Batman daha güçsüz ya... 20 ton zırh yaptırmış kendine, Maslak Oto Sanayi'de daha güzelini yapar, üzerine de kamyon yazısı yapıştırırlardı. (Tek Rakibim THY) Superman bir dayak yiyor, bir dayak atıyor. Bir pestili çıkmış bir 'Man of Steel'. Ulan ne oluyor derken Batman Superman'i tam öldürecek, o da ne, Superman'den bir ses "Martha!" Batman şokta, Batman anlam veremiyor, Batman duygusal (dokunsan ağlayacak), Batman soruyor: "Bu ismi nereden biliyorsun?" Superman'de konuşacak hal bırakmadın tabii, araya Luis giriyor ve sanki olayı başından beri izliyormuş gibi "Annesi, annesi!" diyor. Bizim Türk Kızı olsa orada bile Superman'e "Martha kim?" diye sorardı. Sonra 'minareden at beni, in aşağı tut beni' hızında Batman ve Superman kanka oluyorlar. Hoooop kötü adamla savaşa. O da ne kötü bir adam, Godzilla yapmış. Yanlış okumadınız Godzilla, salıyor bunların üstüne...

Reeklamlaaar... İşte burada gururumuz THY görünüyor, içinde de, hiç alt metin yazılmamış başka bir süper kahramanımız. Ekranlarda Godzilla görünüyor. Bak DEMO demiyorum GODZILLA... Alıyor bagajlarını, -nereden aklına geldiyse- bagajlarla iniyor uçaktan. Tabii purser arkadan bağırıyor, "Hanımefendi durun, durun!" Eee, purser haklı, kadın kafasına göre indi uçaktan, şimdi bagaj ID yap, harekata haber ver, uçak üç saat gecikmede.

Ne olduğu, ismi cismi belli olmayan, aşırı sexy süper kahramanımız da olay yerine varınca, başlıyorlar savaş. Ama ne savaş.. Yapılan special effectleri, iki çakmak, kibrit ve kız kaçıranla biz de yaparız. Zaten sırf bu yüzden gece dövüşüyorlar ki bu Hollywood'un en tembel numarasıdır.

Neyse çok uzattım, Superman ölüyor. Al bir klişe daha, Superman'in mezarındaki yazıya bak, kesin Gotham'a çalışmaya giden bir Türk yazdı onu: "Superman'i Görmek İstiyorsanız Etrafınıza Bakın!" Yani diyo ki, Superman içimizde... Aa bu arada THY'nin filmin sonundaki subliminal reklamı harikaydı. Ama ne olduğunu söylemeyeceğim. Sonuç olarak o kadar beğenmedim ki, bu yazıyı yazdım...

Sevgiler :))


Yönetmen: Zack Snyder
Senaryo: Chris Terrio ve David S. Goyer
Oyuncular: Henry Cavill (Clark Kent / Superman), Ben Affleck (Bruce Wayne / Batman), Gal Gadot (Diana Prince / Wonder Woman), Amy Adams, Jesse Eisenberg, Diane Lane, Michael Shannon, Jeremy Irons, Laurence Fisburne ve azıcık Kevin Costner..

(Seçkin Sürücü bu yazıyı facebook'undan paylaşmıştı filmi izlemesinin ardından.. Martın sonlarıydı işte, film vizyondayken.. Ben filmi sinemada izlememeye zaten kararlıydım; DC filmerine para vermezsem kendimi daha marvelist hissediyorum.. Film internete düştü ve hemen indirdim.. Ama çok da istemiyorum ha izlemeyi.. Bi de baktım üç saat.. Neyse başladım, olacak gibi değil, çok kötü, ilk bi saatinde bıraktım filmi.. Dedim ki böyle olmaz, iki gün sonra kaldığım yerden devam, bi bi saat daha.. Ertesi gün son bi saat.. Anca yani, tahammül sınırlarında izledim.. Sonra yaziyim diye oturdum başına.. Hiç istemiyorum, yazsam çok küfür edecem.. Sonra dedim ki, dur, Seçkin Abi yazmıştı zamanında, onu paylaşayım.. Bu oldu.. Seçkin Abi'nin işi film yazmak değil, fotoğrafçı kendisi; ama anlatıyor derdini yazı..)

040716
Oku..

The Night Before (2015)


Mesela bugün itibariyle yılın altıncı ayına girdik, bu film gösterileli altı ay falan olmuş diyebiliriz kafadan. Noel filmi, kasım, aralık o aralar izlenir yani.. Ben tuttum şimdi izledim.. Bazı filmler böyledir di mi, belirli dönemleri anlatıp temsil ederler ve o dönemler dışında izleyince pek bi numaraları yoktur. İşte bunun gibi Noel filmleri, Sevgililer Günü filmleri.. Bunların bi gelişmişi duygu filmleridir, belirli duyguları ifade ederler, o ruh halinde değilseniz tırttırlar. Misal Uyuşturucu Kafası filmleri, Depresyon filmleri, Aşk filmleri..
Ama tabii bunların da kalitelisi yine ayrı tutulur, o kafada değilsen bile sokar sokar çıkarır seni..

The Night Before (2015), bir Noel filmi, geyikli kazaklar, çam ağaçları falan ama aynı zamanda tatlı da bir Arkadaşlık filmi.. (Bugün de benim kategorize etme günüm herhalde..) Evet, güzel de film aslında fakat, senaryo ekibi, Miley Cyrus'un 2013'teki Wrecking Ball şöhretini 'sonsuz şöhret' sanınca (şöyle anlatayım, mesela bi Star Wars veya Harry Potter kültürü var ya, bu klip de öyle oldu sanılmış, beş sene sonra bile bu konuşulacakmış gibi düşünülmüş) anlamsız bir hale gelmiş, saçma durmuş hikayede.. Tamam zamanında ben de günde beş kere bu klibi açıp izlemesem rahat edemiyodum ama artık yok ki öyle bi durum.. Yani film bu seneki değil de iki sene önceki noelde iyi iş yapardı esasen ama yine bi kalıcılığı yok tabii..
23 milyon bütçeli film 43 milyon kazanmış.. Belki de ben hiç anlamıyorumdur ya..
Çünkü yine bu yılbaşı için Netflix filmi olarak Sofia Coppola tarafından çekilen A Very Murray Christmas (2015) filminde de yer alıyordu Miley..


Yönetmen Jonathan Levine'in hikayesini -aynı zamanda yapımcısı da olan- Evan Goldberg ile Ariel Shaffir ve Kyle Hunter senaryolaştırmış.. Bu kızlar her işlerini beraber yapıyorlar.. Goldberg zaten Seth Rogen'la hep aynı işte.. Başroller de Seth Rogen, Joseph Gordon-Lewitt ve Anthony Mackie.. Falcon Anthony'yi daha önce bu ekibin işlerinde gördüğümü hatırlamıyorum, yakışmışlar baya.. Seth ve Joseph, yine Levine yönetiminde 50/50 (2011)'de beraberlerdi.. Bir de bu filme yakışıp yakışmadığına karar veremediğim Lizzy Caplan vardı. Bir ara da James Franco gelip kankisi Seth'in kulağını falan yaladı..

Hikaye de şu, Ethan'ın anne-babası bi noel gecesi trafik kazasında ölür. Arkadaşları Isaac ve Chris onun üzüntüsü azaltmak için, o noeli ve her noeli beraber geçirme geleneği başlatırlar. Geleneksel kazaklarını giyip hayvan gibi eğlenme sözü verirler birbirlerine.. Aradan yıllar geçer, Isaac evlenmiş ve bir çocuğu olacaktır, Chris ise ünlü bir futbolcudur ve artık ünlü kankileriyle takılması gerekmektedir.. Yani bu noelin beraber son noelleri olmasına karar verirler ve final partisi başlar.. Isaac çok kafa olur, mantar, koko, hap, eks ne varsa takılmıştır.. Ethan eski aşkı Diana'ya denk gelir ve aşkı kabarır.. Chris de hayranlarıyla fotoğraf çektirip durur..

Böyle eğlenceli, komik ama tırt bi film yani.. Oyuncular tatlı işte, oturup izliyosun, güzel zaman geçiriyosun.. Seth Rogen her filmindeki burda da hep uyuşturucu içinde.. Sadece oyuncu olarak çalıştığı filmleri saymazsak her filmde kafası güzel adamın.. Filmi izlerken tip olarak etrafımda ne kadar çok Rogen'a benzeyen adam olduğunu düşündüm.. Nasıl ki bana sırf bıyık yüzünden Malkoçoğlu diye derinliksiz bir yakıştırma yapılıyor, bundan sonra ben de esmer olmayan biraz şişko ve sakallı tiplere Seth Rogen diyecem.. Siz de deyin..

010616
Oku..

Freeheld (2015)


Biraz, yani ne bileyim, güzel de film aslında ama bi enerji problemi var gibi, oyuncular doğru seçilmemiş olabilir desem, iyilerdi de aslında.. Ama huzur bozan bi şey var filmde, bulamadım. İzlemeden önce de çok kıvrandım, sürekli erteledim, başka filmlere öncelik verdim falan ama izledim nihayetinde; bu sefer de yazıp yazmamak konusunda arada kaldım. Sonra siz sevgili okurlarımın da benzer arada kalma durumuna çözüm olur belki diye durumu biraz deşmeye karar verdim.

Bir kere gerçek bir hikayeden uyarlanan milyonuncu film oldu yakın zamanda izlediğim, yeni moda da bu, kurgu sıkıntısı yaşayan Hollywood, 'tekrar yapım' filmlere gelen acımasız eleştirilere bu şekilde çözüm bulmuş ama bu da başka bir sorun yaratıyor, çünkü ne yapılsa çok yapılıyor. Bunların yanında roman uyarlamaları daha orijinal kalıyor tabii. Filmin senaristi Ron Nywaner, yönetmeni Peter Sollett.


Çok uzun zamandır New Jersey polis departmanı için çalışan başarılı dedektif Laurel Hester, erkeklerden uzak durmayı tercih eden bir yapıdadır; çünkü o lezbiyendir. (bkz. La vie d'Adele (2013) sonra bi de Carol (2015)) Ama iş hayatında tuhaf bakışlara maruz kalmamak için bunu gizler herkesten, sürekli birlikte olduğu, yeri geldiğinde canını teslim ettiği ortağından bile. Sonra genç ve kendinden hoşlanan bir kızla tanışır. Stacie yaş farkını dert etmeksizin vurulur Laurel'e.

Sonra birlikte yaşamaya karar verilir, hayallerindeki evi alırlar, bahçeye bir köpek falan. Bu arada Stacie, sert kızdır, erkek fatma, tamir işlerinden anlar, kaportacıda çalışır. Sonra Laurel'in hasta olduğu öğrenilir, çok hastadır, kanserdir. Öldüğü zaman emekli maaşının Stacie'ye verilmesi için başvurur ama reddedilir. New Jersey yerel hükümeti reddeder, kanun manun deyip, elimizden bi şey gelmez derler. Sonra eşcinsel bi topluluk olaya el atar. Gey gey hareketlerle belediyeyi bezdirmeye çalışırlar, kanun değişsin diye baskı yaparlar. Laurel eşitlik isterken, olay eşcinsel evliliklere taşınır.


Tarih sayfalarında yer alan bu olay, artık sinema tarihine de girmiş oldu.
Ancak bu filmde, Carol (2015)'da çok az olan gibi veya La vie d'Adele (2013)'deki sahnelerden herhangi biri gibi bi sahne yoktu. Onu aradı bu gözler, belki de eksik oydu, iyi sevişme sahnesiydi.
Çünkü yakın zamanda lezbiyen olduğunu açıklayan oyuncu Ellen Page'in filmde lezbiyen olduğuna inanmadım ben. Belki de Julianne Moore'la beraber olamamışlardır, ısınamamışlardır birbirlerine. Moore'un ortağı rolünde Michael Shannon, LGBT topluluğunun başkanı rolünde Steve Carell ve belediyenin jürisinden Josh Charles var. 
Oyuncular iyi di mi. Ama işte ruh yok filmde. Onlar da inanmamış bu ilişkiye. Yalnız belki de hakikaten böyle ruhsuz bir ilişkiydi gerçekte yaşanan, olamaz mı, olabilir. 
Ama film bu ya, olamaz.. Puanım 5/10.

010216
Oku..

Man of Steel (2013)


Baştan başlanan, yeni bir Superman hikayesi. Dark Knight serisiyle Batman'i adam eden Nolan, bu sefer de hikaye oluşturma kısmında Superman'e el atıyor. Goyer'le beraber hazırladıkları senaryoyu 300 (2006)'ün yönetmeni Zack Snyder'a emanet ediyorlar. David S. Goyer, edebiyat uyarlaması Jumper ve Marvel'in çizgi romanlarından derlenen Blade serisinin senaryolarını yazan adam. Dark Knight'larla beraber DC'ye transfer olmuş belli ki, Superman'in de devam filmlerini yazıyor görünüyor şu sıralar. Bu arada hatırlatmakta fayda var, sonraki film Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'de, Dark Knight serisinden bağımsız, yeni bir Batman yaratılıyor. Ve bunların devamı da Justice League (2017)'e bağlanacak.


Kripton gezegeni, enerji kaynaklarının hunharca kullanılması sonucu yok olmanın eşiğine gelmiştir. Yönetici bilim adamlarından olan Jor-El (Russell Crowe), duruma el koymayı düşünür ama başarılı olamaz. Tek çare olarak, yok olacak olan gezegenin önemli bir parçasıyla beraber oğlu Kar-El (Henry Cavill)'in, o an en gönderilebilir olan 'Dünya'ya nakli için karısına talimat verir. Bu duruma karşı koymaya çalışan, Kripton'un askeri lideri General Zod (Michael Shannon), çocuğun gönderilmesine engel olamaz ama o sinirle aileyi yok eder. Bu davranışı sonucu adamlarıyla beraber askıya alınırlar ve gezegen yok olurken hayatta kalırlar bi şekil. General Zod, yıllar sonra Kar-El'in yerini tespit eder ve gezegenini tekrar yaratmak için o önemli parçanın peşine düşer.


Jonathan-Martha Kent (Kevin Costner-Diane Lane) çiftinin çiftliğine düşen kapsülden çıkan bebek, tanrının bir lütfudur ve artık kendi çocuklarıdır, adı da Clark'tır, Clark Kent.
Farklı olduğunun farkındadır ama toplumdan dışlanmamak için, babasının da önerisiyle bazı şeyleri oluruna bırakması gerekir. Bu babasının ölümünü izlemesine sebep olur. Acayip ipuçlarının peşine düşen ödüllü gazeteci Lois Lane (Amy Adams), patronu Perry White (Laurence Fishburne)'ın dediği gibi 'Bu işin peşini bırakmalıdır'. Olaylar gelişir.

Aslında vasat bir ilk film. Çünkü alıştık biz süper kahraman filmlerinin ilklerinin çok güzel olmasına. Yedi verdim ben. Kadro çok güzel ama. Bi de göğsündeki 'S' sembolüne yükledikleri anlamı çok beğendim, öyle bir hikayeye ihtiyacı vardı bence. Ama filmin beni çok sarmaması herhalde karakterden kaynaklı. Çok sevmem Süpermen'i, bizden değildir çünkü o. Çok Amerikan yahu, bi de uzaylı olacak.. Kaptan Amerika bile bu kadar Amerikalı değil yani :)


Kadrodaki krallardan Russell Crowe, bu aralar, ilk yönetmenliğini yapacağı Çanakkale Savaşı filmi The Water Diviner (2014) için ülkemizde çok takıldığından, ayrı bi sempatim var ona karşı. Normalde de severdim de bu aralar daha çok seviyorum. Yönetmenlikte görece daha deneyimli olan Kevin Costner, en son Open Range (2003)'i yönetmişti. Başrolümüz Henry Cavill ise Immortals (2011)'taki rolüyle tanındı. Ve Amy Adams, aşırı tatlı olduğu konusunda çok kararlı olduğum bir kadın. Bu arada Adams, Akademi üyesiymiş. Hani Oscar'ın sahiplerine karar veren kişiler var ya, onlardanmış.. Daha çok sevip saygı duydum..

22.10.2013
Oku..

Mud (2012)


Küçük adamdan insanlık dersleri almaya hazır mıyız? Aşka olan inancını yitirmemiş -daha yaşı kaç zaten ne yitirecek- daha doğrusu sevenler kavuşsun diye elinden geleni yapan, cesareti ve dürüstlüğüyle dikkat çeken bir çocuk, ergen, delikanlı, Ellis. Bunun bi de kankisi var Neckbone, ikisi beraber ufak tefek işlerde; inci toplayan Neckbone'ın amcasına ve balık tutup satan Ellis'in babasına yardım ederek zaman geçiriyorlar.


Bir nehir kent, -öyle mi deniyor onlara bilmiyorum da- ben sıkılırım mesela öyle yerlerde. Çocuklar da sıkılıyorlar tabii arada ve aksiyon arayıp bulmuşlar kendilerine. Ufak bir ada var yakınlarında, tekne mesafesi, oraya gidiyorlar. Bir doğal afet sonucu o adada bir ağacın üstüne tekne düşmüş, kasırgaydı galiba. Ağacın dallarına tutunup kalmış bir gezinti teknesi, yat. Ağaç ev gibi duruyor tepede. Ama o tekneyi onlardan önce keşfeden biri olmuş.

Mud, sevdiği kızın çapkın olmasından dolayı çok acılar çekmiş. Tamam sevmişler birbirlerini ama kızın bu halleri büyük sıkıntı. Mud da dayanamamış, başını belaya sokmuş. Ve bizim çocuklarla arkadaş olup çok yardımlarını görüyor.


Mud karakteri Matthew McConaughey tarafından canlandırılırken; Ellis,Tye Sheridan; Mud'un Juniper'i, Reese Witherspoon ve her Jeff Nichols filminde olduğu gibi bu filmde de yer alan Michael Shannon, Neckbone'un amcası Galen'i oynuyor. Jeff Nichols da filmin yazan ve yöneteni, Take Shelter (2011)'ını çok beğenmiştim bu da ondan geri kalmaz yani, çok başarılı film bence.

Michael Shannon ve yönetmen Jeff Nichols

Bu arada çok ekstra bir bilgi olarak hatta şu an kafama takıldığı için paylaşmak istedim: daha dün John Steinbeck'in İnci romanını okudum, orada inci toplama işiyle uğraşıyorlardı ve akarsu yatağının da bulunduğu dağlık bölgeye Galen Kayaları demişti. Hemen jeoloji bilgim flaş patlattı tanıdık terim görünce; galen (veya galenit), kurşun sülfür içerikli bir mineral. Neckbone'un inci toplama işi yapan amcasının adı da Galen'di. Var mı acaba bağlantı?

Ya Nichols karaktere isim verirken o kitap aklına geldi ufak bir saygı duruşu yaptı ya da galenitin inci oluşumuyla bir alakası var da; inci varsa ortamda galen de bulunmalı diye bir inanç mı var, bilemiyorum. Gelmişken söyledim, şimdi siz düşünün.

Bu arada film tavsiye edilir, kaliteli vakit geçirtir. Ayrıca Steinbeck'in 'İnci'si de tavsiye edilir. MEB ilköğretim 100 temel eserden biridir.. Ben yeni okudum, kesin okumayanlarınız da vardır ama di mi, yalnız değilimdir geç okuma konusunda.

28.07.13
Oku..