Rumor Has It... (2005)


Var böyle tipler! Bir kadınla beraber olup sonra onun kızıyla sonra da onun kızıyla.. "Lan n'oluyo, daha ilk cümleden" dediğinizi duyar gibiyim. Ama öyle, var böyle tipler!

Bir kadın varmış, tuttuğunu koparan, kendisinden epey küçük, genç ve yakışıklı sevgilisiyle partilerde boy gösterirmiş. Kadının bir de genç kızı varmış; ne zaman ki kadının kızıyla genç sevgilisi tanışmış, olan olmuş. Kadın mevzuyu öğrenir öğrenmez genç adamı hayatından çıkarmış, tabii kızından da uzak durmasını sağlayarak. Sonra bu olay böylece kapanmış. Ta ki birkaç sene sonra genç adamın arkadaşı Charles Webb bu aşk üçgeni olayının romanını yazana kadar. İsimleri değiştirerek yazdığı için bu 'true story' olay şehir efsanesi olarak kalmış ve bir süre sonra ilk yayınlandığı zamanki heyecanını kaybetmiş. Kadın ve kızı rahat bir nefes almış, ta ki romanın filmi yapılana kadar. Dustin Hoffman'ın baş rolünde olduğu The Graduate (1967) filmiyle hikayenin ünü almış yürümüş ama kimse o karakterlerin gerçekte kime tekabul ettiğini sorgulamamış. Beau Burroughs'nun önce Katharine'le, sonra da kızı Jo'yla olan aşkı, kitap sayfalarından sonra VHS kasetlerle de arşivlenmiş ve tarih olmuş.


Şehirde işinde gücünde olan Sarah, avukat sevgilisi Jeff'le beraber, kardeşi Annie'nin düğünü için yıllar sonra baba ocağına döner. Özlemiştir aslında ailesini ama bir yandan da kendini çok o aileye ait hissetmez. Babasını çok sever mesela ama hiç onun kızı gibi değildir, kız kardeşi bambaşka bir tiptir, annelerini zaten küçük yaşta kaybetmişlerdir. Çocukluğundan beri "Ulan ben evlatlık mıyım acaba" diye düşünmeden edemez. Bir yandan da sevgilisi Jeff'in evlenme teklif etmesi onu biraz sarsmıştır, ne düşüneceğini bilemez. Anneannesiyle dertleşir biraz, akıl alır, "Kızım kafanın karışması çok normal, annen de öyleydi, o da evlenmeden önce birkaç günlüğüne kaçıp gitmişti."

Nereye gitmişti, ne olmuştu derken, "Acaba benim babam bu bildiğim babam değil mi, annem o arada nereye, ne yapmaya gitti!" diye kıllanır. Araştırmaları sonucunda annesinin o birkaç günlük kaçamağında anneannesinin eski sevgilisi Beau Burroughs'nun yanında olduğunu öğrenir. O meşhur kitabın ve filmin kendi annesi ve anneannesinin hikayesi olduğunu da bu arada öğrenir. Beau'yu bulup "Sen benim babam mısın?" diye sormak zorundadır. Hem anneannesini hem annesini ayartan bu yakışıklı, artık kır saçlı ve bir de ultra zengin adam, Sarah'ya neler yapmaz?! 


Çok güzel di mi ya, yıllar önce yazılan bir roman ve çekilen filmi için böyle bir arka plan hazırlama fikri çok yaratıcı.. Güzel de iş, tavsiye ederim valla, Netflix'te var hem... Anneler gününde böyle anneli-anneanneli film önermiş olayım. Kadro çok tatlı: ekmek surat Jennifer Aniston baş rolde, Kevin Costner, Mark Ruffalo, Shirley MacLaine, Richard Jenkins ve Mena Suvari diğerleri.. Rob Reiner yönetimindeki filmin senaryosu Ted Griffin'e ait..

10 Mayıs 2020 Anneler Günü Kutlu Olsun
Oku..

The Shape of Water (2017)


13 Dalda Oscar Adayı oldu bu film. Hepsine tek tek bakalım. Ama önce şunu hatırlayalım, 7 dalda aday olduğu Golden Globe'ta En İyi Müzik ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanmıştı. Oscar'a dönelim..

Prodüksiyon Tasarımı: prodüksiyon nedir bir kere, çoğu zaman filmin bütçesiyle doğrudan ilişkili olan, hikaye ekseninde, izleyiciyi dünyasına sokabilmek için, o proje için tasarlanıp kullanılan malzemelerdir. İşte ne var bu filmde, Amerika'nın gizli projeleri için hazırlanmış, anormal bir canlı formunun incelendiği laboratuvar, o anormal canlının kendisi; işte 60'larda geçiyor hikaye, sokak, sokakta görünen her şey, evler, arabalar.. Evet gayet güzeldi, izlerken sahte gelen, göze batan hiçbir şey yoktu. Ve bu alanda senenin en iyilerinden olduğunu düşündü Akademi. Teşekkür ediyoruz.


Görüntü yönetimi ve görüntü kurgusu adaylıkları var. Açıkçası çok da öyle pırıl pırıl bir ekranda izlemedik filmi, internetten, bulabildiğimiz en iyi haliyle işte izleyiverdik. Truffaut diyor ki, "Bir film hakkında eleştiri yazabilmek için en az on kere falan izlemek gerek filmi. Bir insan manyak mı ki birden fazla izlesin?" diye de ekliyor sonra. İlk birden fazla izlediği filmi şöyle anlatıyor: "Kasabaya gelir gelmez izlemeye gittiğim bir filmdi, okuldan kaçıp, ilk gününde ilk seansta izlemiştim. İki gün sonra halam filme gitmeyi önerdi. İzlediğimi söyleyemedim ve böylece filmi ikinci kez izledim." Ve o zaman anlamış filmi tekrar tekrar izlediğinde ne kadar farklı hissettirdiğini. Ama benim konumla ilgisiz bu, ben eleştiri metni yazmıyorum :)

En iyi kostüm tasarımı, prodüksiyondan aldığı tam notu pekiştiriyor. Film müziği, ses kurgusu ve miksajı da başarılı görüldüğü diğer teknik konular.
En iyi yönetmen, en iyi senaryo ve en iyi film kategorilerindeki adaylığı ise tamamen siyaset olarak yorumlayabilirim. Yazan ve yöneten Guillermo del Toro.. Başarılı bir senaryo diyebiliriz belki ama en iyi olacağına inanmak mümkün değil. Yahu, bir numarası olmayan, gayet düz bir aşk hikayesi yazılmış. Tamam belki aşıklardan biri için amfibiyen diyoruz ama mantık düz, aşk hikayesi, imkansız aşk. Diğer kategorilere geçersek, e, tabii başarılı bir yönetim, oturmuş bir karakter var ortada. Ama senenin en iyi filmlerinden biri olarak bunu göstermeleri, henüz izlemediğim üç aday filmden de ümidimi kesmeme sebep oluyor. Bu sene çok da güzel filmler yapamamış dünya demek ki... Ne dersiniz?!


Ve son olarak da kadrodan, Sally Hawkins, Richard Jenkins ve Octavia Spencer filmin performans kategorisinde Oscar adayları.. Octavia Spencer ne yaa.. Yani bence bu film 13 dalda aday olmayı hak etmiyor, dediğim gibi durumun böyle olması izlemediğim diğer 2017 yapımı filmler leş gibi herhalde diye düşündürtüyor. Benim filme genel puanım 6/10 oldu, imdb ortalaması ise 7,9... Kadroda olup da bi şeye aday gösterilmediği için adını söylemeyi unuttuğum kimse var mı diye bakıyorum: Michael Shannon.. En iyi de o ha ekipte, te allam..

25 ocak 2018
Oku..

Friends with Benefits (2011)


Durun, Mila Kunis'im geldi!.. Oluyo mu arada size de, sizin de Mila'nız değil de ne bileyim, Justin Timberlake'iniz geliyodur.. Hani böyle, "dur ya şunun bi filmini izleyeyim moralim yükselsin, dur keyfim tavan yapsın, aman şekerim düzelsin" bahaneleriyle, "epeydir izlemiyorum ya" özlemiyle yandığınız biri elbet vardır. Yoksa da olsun canım, bulun böyle birini, süper oluyo.. Benim bu biri genelde birkaçı oluyo.. Natalie olur, Scralett olur.. Yalnız bi ara Mila'yı, onun da özellikle eğlenceli diye bu filmini çok izledim, demin akıma geldi, epeydir izlemiyordum..


Dört kişinin anca güzelleştirebildiği senaryoyu Will Gluck yönetiyor. Justin ve Mila başrol işte.. Patricia Clarkson, Richard Jenkins, Jenna Elfman ve Woody Harrelson kadrodaki diğer isimler. Öyle çok kalabalık bir mevzu değil. Bi derginin görsel bilmem ne sorumlusu Dylan, Los Angeles'tan New York'a terfi teklifi alır. Aslında çok istemez New York'ta yaşamayı ama muhteşem becerikli tatlış İK'cı Jamie onu bu işe ikna etmekle görevlidir. Jamie, Dylan'ı New York'ta çalışmaya ikna etmek için ona şehri tanıtır, arkadaş edinmesini sağlar. Hatta sevişme teklif eder. Bi dakka ilk teklif Dylan'dan geliyodu.. Ama arkadaşça.. Nasıl iki arkadaş tenis oynuyor, onun gibi, spor olarak, güzel sanatların bir dalı olarak seks..


Duygusal bir ilişki içinde olmadan, eli yüzü düzgün iki insan, -hatta arkadaş derecesinde kafaları uyuşan iki insan- seviştikten sonra normal arkadaşlıklarına devam edebilirler mi?!

Eğlenceli, sevimli, Mila'lı, Justin'li, -tam da aynı dönem No Strings Attached (2011) diye benzeri bir iş olan- fakbadi filmi.. İkisini de çok severim, Allah'ın bildiğini kuldan saklayacak değilim..

4-10-2016
Oku..

Happythankyoumoreplease (2010)


Josh Radnor'un ilk yönetmenlik deneyimi.. Radnor, HIMYM Ted oluyor bu arada.. İkinci yönetmenliği Liberal Arts (2013)'ta tatlı filmdi, bu da.. Böyle tatlı filmlerin yönetmeni olmaya devam ederse, üç beş film sonra artık örnek alınan adamlar sınıfına girer. Güzel bir tarzı var çünkü; ancak devamlılık da önemli bu mevzularda.


Kate Mara.. House of Cards'ın güzel gazetecisi olarak izlendi yakın zamanda. Ben ilk olarak bu filmde izledim sandım, sonra bi baktım, diğer filmlerinden de izlediğim varmış.. 127 Hours (2010)'da azıcık, Iron Man 2 (2010)'de azıcık ve Shooter (2007)'da ideal bir süre oynuyor.. Ama aşırı derecede sevimli bi şey bu kız.. Filmdeki adı da Mississippi..


Filmdeki adı demişken; yazıp yönettiği filmin başrolünde de yer alan Josh Radnor'ın filmdeki karakteri de Sam.. Bi tane daha Sam var filmde, Sam 2 diyolar kendi aralarında.. Hemen gelir aklıma.. Bi arkadaşım bi zaman bi tivit atmıştı: "Gerçek hayatta çok denk gelmemize rağmen, filmlerde, dizilerde veya romanlarda hiç aynı isimli karakter olmaması çok saçma.." civarı bi şeydi.. Çok katılıp bastım retiviti ancak hemen geri aldım ve favorilerime eklemekle yetindim ve hemen sonra tiviti silmesini istedim.. Kafam bulandı ve alay konusu oldu.. O an aklımdan geçen, hemen bi hikayeye başlamak ve aynı isimli iki karakter kullanmaktı.. Hırsızlığın böylesi yani.. Üşendim yazmadım ama hep aklımda tuttum bu çakallığı.. Ve işte bu filmde denk gelip, büyünün bozulmasıyla, omuzlarımdaki bu saçma yükten kurtuldum. Vefakat hala daha ince bi eksiklik var bu konuda kanaatindeyim. Bu benim hayatıma bi yansıması oldu filmin.. İsimler dışında pek çok tatlı detayla süslenmiş bir film. Bence kesin izleyin..


Dağınık bir hayatı olan kısa hikaye yazarı kahramanımız bir iş görüşmesine giderken metroda ailesini kaybeden küçük bir çocuğa yardım etmeye çalışırken olaylar gelişiyor. Çocuk evlatlık olduğu aileye zaten gitmek istemezken, kahramanımız Sam de tam ne yapacağını kestiremeyip çocuğu evine getiriyor. Çok iyi anlaşıp ayrılmak istemiyorlar ama teknik olarak bir çocuk alıkoyma mevzusu ortada. Öte yandan yeni tanıştığı güzel şarkıcı-garson kızla bi şeyler yaşamaya çalışıyor. Ve bi yandan da en yakın arkadaşı ve onun en yakın arkadaşı ve bunların da ilişkileri işleniyor.. Üç güzel hikaye bir arada ilerliyor yani..


Teknik dersen, ilk yönetmenliğe göre iyi iş, yazarlığına zaten diyecek yok, oyuncular çok tatlı.. Çocuktan tut Zoe Kazan'a kadar..

Bu arada Zoe'nin yazıp oynadığı Ruby Sparks (2012)'ı iki sene önce 'Yok Böyle Bir Kız' adıyla tiyatroya taşıdılar İstanbul'da, Yunus Günçe başrolde, Gamze Topuz, Pamela Spence falan var kadroda.. Ben daha ne olduğunu bilmezken Pamela ile denk gelmiştim; "Bi oyuna başladık işte, prova yapıyoruz" falan demişti, sonradan öğrendim bu olduğunu.. Merakım da şu, telif melif nasıl yaptılar o işleri.. Bi daha denk gelsem soracam da, denk gelemiyorum..

12.07.2014
Oku..

Liberal Arts (2012)


'Liberal Arts' bir eğitim sistemi; yani üniversiteye/'kolıc'a ne okuyacağınıza karar vermeden başlayabileceğiniz, istediğiniz derslere girip ilgi alanlarınızı belirleyip uzmanlaşabileceğiniz bir eğitim sistemi. Türkiye'de yok değil, var, ama az var.. Ben bi Sabancı'yı biliyorum, kuzenimden.. Liberal, zaten bireyin ön planda tutulduğu anlamına geliyor ya, giriyorsun bir sürü derse, "Hmm, edebiyat medebiyat olaylarını sevdim ben" deyip ona göre dersler seçip o konuda uzmanlaşabiliyorsunuz..


Filmdeki karakterimiz Jesse de edebiyata ilgi duymuş zamanında, üniversite bitince de New York City'ye yerleşmiş.. Yüksek binalar arasında yaşamaktan çok sıkılmış, kendini kitaba vermiş, eski zamanlarını çok özleyen bir adam.. Gelmiş yolun yarısına, 35'ine.. Bir telefon geliyor, eski hocasından.. Emekli oluyormuş, veda gecesi düzenleniyormuş, eski öğrencilerinden birini de konuşmacı olması için çağırması icap etmiş.. Eski günlerine döndüğüne çok sevinir Jesse.. Kampüsünü çok özlemiştir.. Çimlere uzanıp kitap okur falan, eski günlerdeki gibi.. Bir kızla tanışır, iyi anlaşırlar, tatlı kızdır Zibby ama 19'undadır.. Zibby, olduğundan biraz olgun davranırken, Jesse ise biraz çocuk kalmıştır.. Kız, yaş mevzusunu çok takmaz ama Jesse çok takar..


Tabii anlaşamadıkları falan da oldu filmde. Jesse, çok kitap okuyan, entelektüel bir tip olduğu için, samimi olunan ortamlarda sevdiği/sevmediği şeyleri biraz abartarak ve aşırı hevesle dile getiriyor. İnsanlar ilgilendiği konular denk gelince sohbete heveslenir, çok normal. Kız vampir kitapları okuyo tamam mı, eleman çok bozuluyo, kız diyo ki "Okumadan nasıl nefret edebiliyosun bu kitaplardan" diyo, eleman "Tamam" diyo, okuyo ve nefret ediyo. Kız diyo ki "Bi şeylerden nefret etmenin havalı bi şey olduğunu düşünüyosun ama değil" diyo. "Sevdiğin şeyleri abartarak anlat ama sevmediysen konuşma" diyor. Eleman da "İnsanlar çok kötü şeylerin etkisinde kalıyor ama" diyor, kız da "Sana göre kötü onlar" diyor.. Sonra da "Ya ne saçma sapan bi şey tartışıyoruz" deyip konuyu değiştiriyolar..

Çeşitli kurumlarca yılın yazarı seçilen Stephenie Meyer hanımefendi, Josh Radnor bir filminde vampir kitaplarını aşağıladı diye olay çıkarmadı, çıkarmaz, ne gerek var. Hatta anlayana, bulunmaz nimet. Negatif geri dönüş kadar geliştirici bi şey olabilir mi yahu.. Bi ürüne "Çok iyi, çok güzel, muhteşem" dersen daha iyisinin önünü kaparsın inceden.. Güzellikleri zaten -görebilen- insan kendi görür. Birbirimizi yanlışlara karşı uyarmalıyız.. Yani ben Jesse'yi tutuyorum. Sonuçta bir sanat eseri ve sanat eleştiriye açık bir alandır, öyle öyle gelişir.


Filmin yazanı yöneteni başrolü, HIMYM Ted, Josh Radnor. Zibby'yi ise daha önce hiçbir filmini izlemediğim halde çok tanıdık gelen Elizabeth Olsen oynuyor. Ot kafası gençlik rolüyle de Zack Efron, eski hocaları olarak da Richard Jenkins, Allison Janney kadroya renk katmış.. Bu film, Radnor'ın Happythankyoumoreplease (2010)'den sonraki ikinci filmi.. Oyunculuktaki başarısını yönetmenliktede göstermeye devam ediyor. Tatlı hikayeler bulup tatlı tatlı filmler yapıyor. 8/10

19.03.2014
Oku..

Killing Them Softly (2012)


Son zamanlarda izlediğim en kötü film.

Daha önce Ron Hansen'ın romanından uyarladığı The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) gibi muhteşem bir filme imza atan yönetmen Andrew Dominik, bu kez Massachusettsli yazar George V. Higgins'in Cogan's Trade adlı romanını perdeye taşımış. Keşke yapmasaymış. Bir iki felsefesi var onda da tam anlatamıyor derdini.

Filmde tek iyi duran şey Brad Pitt'in top sakalı. Brad Pitt'e Ray Liotta, James Gandolfini ve Richard Jenkins eşlik ediyor. Ama gelin görün ki bu ustalar bile kötü duruyor filmde. Anlam veremedim ya nasıl bu kadar boş, gereksiz bir hikayeye böyle adamları oynatmaya ikna edersin. Filmdeki bütün oyuncular kötü. Hikaye zaten kötü.

Bir önceki filminin hatırına izleyenler olacaktır; Brad Pitt'in, Ray Liotta'nın ismine kanan olacaktır; ben şimdiden uyarayım millet.


8.1.13
Oku..