Pearl Harbor (2001)


Benim gayet sevdiğim bir film, tekrar izledim, bakiyim kaç puan vermişim zamanında diye imdb sayfasına girince imdb puanının 6.1 gibi vasat bir seviyede olmasına şaşırdım. Ben gayet 8 vermişim, başarılı filmdir benim nazarımda. Ama hızlıca bi baktım neden sevilmemiş diye, internetteki çaşitli yorumlar içinde: "Klişe zafer filmi!", "Hollywood'un klasik Amerika yüceltmesi!" ve "Sistemin maşası olan bir film!" tadında şeylerle düşük seyirci puanları açıklanıyor. Bunları zaten biliyoruz canım, farkında olarak izliyoruz zaten, Hollywood filmi izleyip de tarafsız olduğunu düşünmek zaten dunkofluk. Eğlenmemize bakalım. Tarih öğrenmek istiyorsak, bir de Japon filmi izleriz üstüne. O kadar.


İkinci Dünya Savaşı sürerken, Avrupa'ya silah yardımı yapan Amerika, herhangi bir alanda savaşmamasına rağmen donanmalarını hazır bulunduruyor. Japonlar tedirgin! Olası bir müdahalesi anında Amerika bizi duman eder düşüncesiyle, bir yandan barış görüşmeleri yapan Japonya, bir yandan da Amerika'ya gizlice saldırı planları kuruyor. Japon savaş uçaklarının Amerika'nın Havai'deki en gösterişli savaş gemilerini hedef aldığı Pearl Harbor Saldırısı o kadar başarılı oluyor ki, Amerika çok sinirleniyor. Durup dururken gelip bize saldırdılar diyerek ve resmi savaş ilanı yapıyor. Burada mesele, Japonlar, saldıracak halleri kalmasın diye gizliden saldırdığı ve büyük hasar verdiği halde, Amerikalıların zor koşullara rağmen kahraman pilotlarıyla karşı saldırı yapacak cesareti göstermesi oluyor. Japonlar da, "Off hiçbir işe yaramamış saldırımız, uyuyan devi uyandırdık hazır!" diyorlar.


İnsanlık tarihinin en kanlı savaşı olan 2. Dünya Savaşı, 1937-1945 yılları arasında sürmüş. Hali hazırda uzak diyarlarda Japonya Çin'e saldırıp topraklarını büyütme peşindeyken, 1939'da Almanya da Polonya'yı işgal ederek aksiyonu Avrupa'ya taşımıştı. Japonya, Avrupalıların sömürdüğü Asya topraklarına da el uzatınca Asya-Avrupa komple birbirine girdi o zaman. Amerika sadece Avrupa'ya silah yardımı yapıyordu, savaşla ne işi olurdu. Dünya çalkalanırken, o paraları topluyordu yani. Bir şekilde Amerika'yı savaşa çeken bir takım enerjik güçler, Rusları da gıdıklamıştı. Bilin bakalım nolmuştu, savaş bittiğinde Amerika ve Rusya, Avrupa'ya yardımlarının karşılığını almış, süper güç olmuşlardı. Aradan kaç sene geçti bak, çok bile dayandılar; bu hafta içinde Trump'ın Great America!'sı, Rusya'ya saldıracaklarını duyurdu. Bakalım nasıl olacak halimiz, diğer süper güç devletler Çin ve İran'dan henüz hareket yok. Gizli süper güç olan Türkiye ise tabii ki ateş altında olmaktan çekinmeyecek!


Bu kadar savaş yeter. Bu aslında aşk filmi. Çocukluktan beri beraber pilot olma hayalleri kuran Rafe ve Danny, ona göre eğitimler alıp gökyüzünün çılgın çocukları oluyorlar. Orduya katıldıklarında uçakla yaptıkları yaramazlıkları hep komutanın odasında son buluyor. Hep Rafe yüzünden, Danny sessiz sakin çocuk aslında. Bu arada ordu da güzel hemşireler de giriyor kadraja. Rafe, Evelyn ile sevgili oluyor. Sonra komutanı, İngiletere'ye destek için gönüllü olmak ister mi diye soruyor Rafe'e. Aksiyon çocuğu Rafe, kankisini de sevgilisini de bırakıp savaşa gidiyor, öldü haberi tez geliyor. Aylar sonra kendini anca toparlayan Evelyn ve Danny aslında birbirlerinden hoşlandıklarını fark ediyorlar, nasıl olur ki acaba diye diye, sevgili oluyorlar. Sonra Rafe ölmemiş mi, çık gel sen bi anda. Al sana aksiyon, bırakıp gidersen sevdiğini, aksiyon uğruna, olacağı bu. Kız napsın?!

Michael Bay'i Michael Bay yapan yapan filmdir bence, savaş efekti yönetmenidir çünkü kendisi, boş versin Transformers falan, böyle şeyler yapsın hep. Bak 17 sene geçmiş üstünden hala benim gözümde en iyi işi budur. Bad Boys (1995)'tan günümüze 13 film yapmış, 5'i Transformers. Neyse, keyfi bilir.

Çok güzel kadrosu olan filmde: Ben Affleck, Josh Hartnett, Kate Beckinsale başrolken; Alec Baldwin, Jaime King, Jennifer Garner ve Michael Shannon'ın da başımızın üstünde yeri var. Teknik yönden dört Oscar Adaylığı olan film, En İyi Ses Kurgusu Oscar'ı kazanmış. Senenin En İyi Film ödülü kazananı da A Beautiful Mind (2001) olmuştu, dipnot olsun.

13 nisan 2018
Oku..

Justice League (2017)


Film üç ay önce falan gösterildi sanıyorum, ben yeni izledim. Çünkü DC filmleri artık çok heyecanlandırmıyordu beni. Ama bu filmle görüyoruz ki, DC de bu eksiğini kapatmanın yollarını aramaya başlamış ve yazar ekibine -Marvel'in adamı diyebileceğimiz, The Avengers (2012)'ın da yönetmeni- Joss Whedon'u katmış. Ve bu hareketle DC, tarz olarak Marvel'a çok yaklaşmış. Kendi karanlık dokusunu da korumayı başarmış ama. Ben bu filmi çok beğendim.

Man of Steel (2013) ile merak uyandırmışlardı ama hemen arkasından gelen Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'i kendileri de beğenmemişti, daha fenası çok müşteri kaybetmişlerdi. Sene başında çıkan Wonder Woman (2017) toparlanacakları sinyallerini vermişti ve Justice League (2017) de içimizi rahatlattı.


Hatırlayacağınız üzere 2016'daki filmde Batman ölmüş, şehir korumasız kalmıştı. Araları çok iyi olmayan Bruce Wayne bile üzülmüştü bu gidişe. Onun suçu olmamasına rağmen aralarındaki rekabetten dolayı o yaptı sanılıyordu. Bruce, nereden icap ettiyse özel güçlere sahip insanlardan bir ekip kurmak istiyor bu filmde. Wonder Woman Diana zaten arkadaşıdır. Efsaneyi takip ederek uzak diyarlarda Aquaman Arthur'un peşine düşer. Sonra hızlı çocuk Barry'ye ulaşır; Flash. Diana da Victor'la görüşür, babası onu bir Cyborg'a dönüştürmüştür yanlışlıkla. Barry hemen kabul eder ama diğer iki süper adamı ikna etmek kolay olmaz.

Ve kötü adam da çıkar meydana, uzayın derinliklerinden dünyayı fethetmeye gelir Steppenwolf. Yıllardır sürgündür falan.. Çok klasik mevzu.

Avengers hareketleriyle, topluca bi düşman için savaşılacak. Uh, çok heyecanlı. Ama bir de Süpermen'imiz olsaydı ne güzel olurdu. Düşmanın peşinde olduğu 'güç taşları' ölüyü diriltir nitelikte şeyler olduğu için, acaba Clark'ı geri getirsek mi diye düşünmeden edemiyorlar. Hatta fikir Bruce'dan çıkıyor. Allaaaah, Süpermen geri geliyor, Süpermen geri geliyor!! Tabii bu duruma en çok sevinenlerden biri Lois Lane oluyor. Filmde adı başroller arasında yazıyor ama iki sahnede görünüyor, ayıptır, mahrum kaldık yüzünden.


Zack Snyder'in yönettiği filme puanım tıpkı imdb ortalaması gibi 7,0. Bitmedi, bi dakka! Gal Gadot'yu kim yemek ister?! Bu arada çok kısacık da Amber Heard izliyoruz filmde, Aquaman'in 'kraliçesi' Mera rolünde. Sene sonuna doğru çıkması beklenen Aquaman (2018)'de rol daha da büyüyecek belli ki. Holley!

9 ocak 2018
Oku..

Live by Night (2016)


Bu seneki filmlere bakınca prodüksiyon tasarımı konusunda gayet tatmin edici olan bu filmin neden Oscar ve Golden Globe gibi büyük etkinliklerde adının geçmediğini merak etmekle başlıyorum. Nasıl oluyor, mesela Oscar'da bir filmin adaylığı, kim tarafından ve nasıl öneriliyor da akademi üyeleri kazananı belirlemek için oyluyor bu filmleri? Dün arkadaşlarlayken de muhabbeti açıldı, merak ettik ve ben bugün küçük bir araştırmayla cevabını buldum.

Klasik festival tipi başvuru toplanıyor, başvuran filmler bir seçici ekip tarafından izleniyor ve adayları böylece belirliyorlar diye düşündüm önce. En azından Oscar için bunun böyle olmadığını öğrendim. Sürekli artmakla beraber bu sene 5800 civarı bir üyeye sahip olan AMPAS'ta, yapımcılar, yönetmenler, yazarlar, oyuncular, müzisyenler, kostümcüler gibi sinema sanatı ve bilimi alanında çalışan kişiler yer almakta. "Senenin en iyi filmi için birer aday istiyoruz" dendiğinde, sadece yapımcılar o sene izledikleri ve beğendikleri bir film adı söylüyor. "Senenin en iyi animasyon filmi için bir aday istiyoruz" dendiğinde, sadece animasyoncular birer animasyon film adı söylüyor. (Böylece herkes uzmanı olduğu alanda kendinin veya dayı oğlunun filmini öne çıkarmaya çalışıyor. Her sene çok dikkat çeken birkaç isim dışında genelde aynı isimleri görüyor olmamız demek ki bu sebeple.) Yani bu 5800 üyenin içinde -atıyorum- 300 yapımcı varsa, o 300 yapımcı arasında en çok önerilen 9 film Oscar adayı oluyor. Ve üyeler de adayları herkesle beraber öğreniyor. Sonra da bütün üyelere her kategoriden bir favori belirlemeleri söyleniyor ve kazananlar belli oluyor. Bildiğin Survivor. "Kimi yazalım?", "Sen kimi yazcan?" falan dönüyodur yani. Kazanan isimleri de bir tek Beyoğlu 1. Noter'i falan biliyor.


Ben Affleck de pek tabii yıllardır sinema sektöründeki popüler isimlerden olduğu için kesin akademi adayıdır. Baktım da bulamadım aday listesini ama kesin adaydır ya. Çevresi de var aslında ama bu film için demek ki iyi kulis yapamamış. Sadece Critics Choise Awards'ta adaylığı var prodüksiyon tasarımı dalında; yetmez.
Neredeyse yazdığı her kitap film yapılan, sinema sosyetesinde epey popüler olan edebiyatçı Dennis Lehane'in aynı isimli romanından uyarladığı senaryoyu, yöneten ve yapımcılığını da yapan Affleck başrolü de kendi oynuyor. (Aga sen hiç işi bilmiyon, sadece senin oyunla yürümez bak.) Güzel kadro kurmuş ama Allah'ı var: Zoe Saldana, Sienna Miller, Elle Fanning ve birkaç iyi adam.


Küçük çetesiyle banka soyan Joe, çılgın sevgilisi Emma'yı bölgenin mafya babasının yanına köstebek olarak yerleştirir ve işler böyle yürür. Daha büyük bir mafya babası, Joe'nun namını duyar ve iş teklif eder; Joe, mafyayla işi olmayacağını söyler. Son işim dediği bir soygunda işler karışır, hapse girer ve Emma ölür. Hapisten çıktığında o daha büyük mafya babasının teklifini kabul eder. Bir bölgesi olur, kaçak içki diye başlar, kumarhane, uyuşturucu diye büyüyecekken engeller çıkar. Graciela'ya aşık olur.

Ahım şahım bir hikayesi olmamakla beraber, 20'ler Amerikasında koldan vitesli arabaların kovalamacasını izlemek keyifliydi. E kızlar güzeldi falan. Yani tavsiye etmem kesin izleyin diye ama prodüksiyon tasarımı konusundaki emeklerini ve başarılarını da görmezden gelemiycem. Puanım 5/10.

260317
Oku..

Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)

Konuk Yazar // Seçkin Sürücü


Batman v Superman nedir arkadaş, Arka Sokaklar v Kurtlar Vadisi birleşsin bence...

Öncelikle THY'nin bir Hollywood filmine ana sponsor olması çok güzel bir durum, ama bu, 'reklamın iyisi kötüsü olmaz' denilen türden bir reklam olmuş çünkü film, Batman Serisinin en kötü filmi. DC Comics'in "Marvel yaptı oldu, hadi biz de yapalım, parayı vuralım" mantığı ile yaptığı, yaparken de içine senaryo koymayı unuttuğu film, tam anlamı ile sanki bir Türk Filmi.

Dağılan inci kolye klişesi ile başlayan (ama ben bu klişeyi çok severim), Bruce Wayne'in yarasa mağarasına düştüğü, daha önceki The Dark Knight Rises (2012) filminden araklanmış yarasalı sahne daha ilk dakikalarda 'Acaba yanlış filme mi geldim' etkisi uyandırıyor insanda. Sonrasında Superman 1 [Man of Steel (2013) kast ediliyor] filminden alıntı sahnelerle Superman savaşırken aşağıdan olan biteni anlattığı sahneler gerçekten çok iyiydi. Ama filmin buradan sonrası tam bir rezalet.


Batman'in obsesif bir şekilde Superman'e düşman olması, hatta rüyalarına girmesi rüyalarında buna "Luis, Luis" diye seslenmelerine ben anlam veremedim. Aaaa galiba Luis'den Superman'e ulaşacak diyoruz. Yok, o da olmuyor. Bu arada filmin kötü adamının ilerleyen serilerde Joker'e dönüşeceği çok belli. Ama karakter ve konuşmalar yine Nolan'ın yönetiği The Dark Knight (2008)'tan çakma.

Sonrasında, ne oluyor bitiyor, bizim Batman'le Superman kapışmaya başlıyor. Tabii Batman daha güçsüz ya... 20 ton zırh yaptırmış kendine, Maslak Oto Sanayi'de daha güzelini yapar, üzerine de kamyon yazısı yapıştırırlardı. (Tek Rakibim THY) Superman bir dayak yiyor, bir dayak atıyor. Bir pestili çıkmış bir 'Man of Steel'. Ulan ne oluyor derken Batman Superman'i tam öldürecek, o da ne, Superman'den bir ses "Martha!" Batman şokta, Batman anlam veremiyor, Batman duygusal (dokunsan ağlayacak), Batman soruyor: "Bu ismi nereden biliyorsun?" Superman'de konuşacak hal bırakmadın tabii, araya Luis giriyor ve sanki olayı başından beri izliyormuş gibi "Annesi, annesi!" diyor. Bizim Türk Kızı olsa orada bile Superman'e "Martha kim?" diye sorardı. Sonra 'minareden at beni, in aşağı tut beni' hızında Batman ve Superman kanka oluyorlar. Hoooop kötü adamla savaşa. O da ne kötü bir adam, Godzilla yapmış. Yanlış okumadınız Godzilla, salıyor bunların üstüne...

Reeklamlaaar... İşte burada gururumuz THY görünüyor, içinde de, hiç alt metin yazılmamış başka bir süper kahramanımız. Ekranlarda Godzilla görünüyor. Bak DEMO demiyorum GODZILLA... Alıyor bagajlarını, -nereden aklına geldiyse- bagajlarla iniyor uçaktan. Tabii purser arkadan bağırıyor, "Hanımefendi durun, durun!" Eee, purser haklı, kadın kafasına göre indi uçaktan, şimdi bagaj ID yap, harekata haber ver, uçak üç saat gecikmede.

Ne olduğu, ismi cismi belli olmayan, aşırı sexy süper kahramanımız da olay yerine varınca, başlıyorlar savaş. Ama ne savaş.. Yapılan special effectleri, iki çakmak, kibrit ve kız kaçıranla biz de yaparız. Zaten sırf bu yüzden gece dövüşüyorlar ki bu Hollywood'un en tembel numarasıdır.

Neyse çok uzattım, Superman ölüyor. Al bir klişe daha, Superman'in mezarındaki yazıya bak, kesin Gotham'a çalışmaya giden bir Türk yazdı onu: "Superman'i Görmek İstiyorsanız Etrafınıza Bakın!" Yani diyo ki, Superman içimizde... Aa bu arada THY'nin filmin sonundaki subliminal reklamı harikaydı. Ama ne olduğunu söylemeyeceğim. Sonuç olarak o kadar beğenmedim ki, bu yazıyı yazdım...

Sevgiler :))


Yönetmen: Zack Snyder
Senaryo: Chris Terrio ve David S. Goyer
Oyuncular: Henry Cavill (Clark Kent / Superman), Ben Affleck (Bruce Wayne / Batman), Gal Gadot (Diana Prince / Wonder Woman), Amy Adams, Jesse Eisenberg, Diane Lane, Michael Shannon, Jeremy Irons, Laurence Fisburne ve azıcık Kevin Costner..

(Seçkin Sürücü bu yazıyı facebook'undan paylaşmıştı filmi izlemesinin ardından.. Martın sonlarıydı işte, film vizyondayken.. Ben filmi sinemada izlememeye zaten kararlıydım; DC filmerine para vermezsem kendimi daha marvelist hissediyorum.. Film internete düştü ve hemen indirdim.. Ama çok da istemiyorum ha izlemeyi.. Bi de baktım üç saat.. Neyse başladım, olacak gibi değil, çok kötü, ilk bi saatinde bıraktım filmi.. Dedim ki böyle olmaz, iki gün sonra kaldığım yerden devam, bi bi saat daha.. Ertesi gün son bi saat.. Anca yani, tahammül sınırlarında izledim.. Sonra yaziyim diye oturdum başına.. Hiç istemiyorum, yazsam çok küfür edecem.. Sonra dedim ki, dur, Seçkin Abi yazmıştı zamanında, onu paylaşayım.. Bu oldu.. Seçkin Abi'nin işi film yazmak değil, fotoğrafçı kendisi; ama anlatıyor derdini yazı..)

040716
Oku..

State of Play (2009)


Takip edenlerin bildiği üzere İskenderun'dayım.. Kaçtım İstanbul'dan.. da ne kadar kaçabilirsin ki, işte, oyumuzu kullanıp geri dönecez.. Geçtiğimiz Eylül'de çeyrek asırı doldurdum, galiba oy kullanabileceğim 4 seçim falan atlattım, hiç de oralı olmadım, apolitik kişiliğim oy kullanmamı engelledi her seferinde ama kullanmak lazım artık, görüyorum etrafta ben gibileri, bu seçimde bi gazlıyız, bi şeylerin önüne geçmek gerek artık.. Neyse mesele bu değil, ben İskenderun'a geldim ama havalar burda da kötü, yine otur film izle..
Babamın Türkçe dublaj film arşivine dadandım, her gün bir film izliycem, genelde eski filmler, hep izlediğim ama unuttuğum şeyler, tam da baba filmleri yani; aksiyon, politik, CIA, FBI falan hep..


State of Play, 2003'te BBC için Paul Abbott tarafından yazılan altı bölümlük bi mini-dizi imiş.. Beş altı sene sonra bunu sinema seyircisine sunmak istemişler, One Day in September (1999)'la en iyi belgesel Oscar'ı kazanan Kevin Macdonald'a emanet edilmiş filmin yönetmenliği.. Kadro ise epey sağlam: Russell Crowe, Ben Affleck, Rachel McAdams, Helen Mirren, Robin Wright ve küçük bir rolle de Jason Bateman..


Usta gazeteci Cal'la, eski arkadaşı -şimdinin kongre üyelerinden- Stephen tekrar bir araya gelirler. Ama Stephen'ın başına gelen trajik bir olay sonucunda.
Stephen, gizli operasyonlarda kullanılan paralı asker tedarikçisi şirketlerle işleri yürüttüğü görevinde beraber çalıştığı kızın öldürülmesiyle soluğu eski dostu Cal'ın yanında alır.. Stephen evlidir ve kızın ölüm haberini verdiği basın toplantısında ağlayarak kendini ele verir, gerçi karısı da Cal'la yasak aşk alevlendiriyordur, eskiden beri. Kızın öldürülmesi haberiyle ilgilenen Cal, Stephen'ın ona gelmesiyle habere boyut kazandırır. Bi gazeteci kız daha vardır yanında, Della, hep beraber cinayeti aydınlatmaya ve şöyle mükellef bir haber yapmaya kalkarlar..


Diyeceksiniz ki, bu gazeteciler neden polis gibi çalışıyor, bırak cinayeti çözsün polis, sen bas gazeteyi.. Yok, polis dediğin bürokrasi yuvası, ne kadar iyi de çalışsalar kanun onları yavaşlatıyo.. Onun için gerçek bir haber yakalamak isteyen harbi gazeteciler, Cal ve Della, cinayeti çözüyor, Stephen'a rağmen..

Filmin imdb.com puanı 7.1 yazılısinema puanı 6,5'tan 7..
Oku..

Gone Girl (2014)


Kitap uyarlaması denince ilk akla gelen yönetmenlerden olan David Fincher, bu sefer Gillian Flynn'ın romanıyla harikalar yaratmış. Bazıları iyi roman yazar, bazıları da iyi film çeker; herkesin bir hikaye anlatış şekli vardır yani.. Bir de yani Fincher sever böyle hikayeleri, yapımcı da bu tarz bir işle kime gidileceğini bilen bir adammış..
Bu arada konusu açılmışken David Fincher'ın yapımcılığını üstlendiği House of Cards dizisine de bir göz atın bence..


Aşırı mutlu başlayan bir ilişki, ikisi de yazar ama kadın çok satan çocuk kitabı yazarı, eleman erkek dergisi köşe yazarı, biri zengin biri fakir yani. Adam kızı tavlar, zor kızdır, ulaşılmazdır falan ama adam bir yolunu bulur. Hatta evlenir, New York'a yerleşirler.
Zaman gelir, ekonomik kriz, durumlar bozulur. Süper bir fikir gelir akıllarına, elemanın memleketine yerleşip kalan az birikimle aynı lükste devam edebilecekleri sonucuna varılır. Sosyete kızı kasabada çok edemez öyle.. Bir dönem güzel geçer ama evlilik de eskir bir yandan.

Adam kadını aldatır / Kadın içten pazarlıklıdır



Kadın kaybolur. Adam karısını arar. Kadının ailesi arar ha arar. Kadın, öldürülme ihtimaliyle beraber yok olmuştur. Kadın ünlü olduğu için, gazeteler, televizyonlar coşar. An olur herkes adamı suçlar.. Kadın, kimseye çaktırmadan işler çevirmeyi seven bir tiptir. Ayık olun!..

Siz tam, iyi mi kazanacak, yoksa kötü mü kaybedecek derken film biter. Dedim ki, iki buçuk saat film yapmışın, bir yarım saat daha yapıp rahatlatsaydın ya a Fincher.. Öyle bir yerde bırakıyor ki sanırsın bir dizinin sezon finali..



Aslında başta oyuncularını görüp çok ilgilenmemiştim filmle, yönetmenini öğrenince bir kıpırdandım.
Son dönem yönetmenliğe büyük oynayan Ben Affleck, Argo (2012)'yla en iyi film Oscar'ını almıştı.
Bu filmle hayatının çıkışını yapan İngiliz Rosamund Pike, kötü kadınlıktan yürür bence bundan sonra..
HIMYM'ın Barney'si Neil Patrick Harris, çok başarılı bulamadığım ama yine de çok sırıtmayan bir diğer tip..
Affleck'in ikizi ve 'The Bar'ın barmeni rolünde Carrie Coon'u izliyoruz. Olayları kurtarabilecekler rolünde bir avukat Tyler Perry, bir de dedektif Kim Dickens var.. Kim Dickens, hiç benzerlik olmamasına rağmen bana Amy Adams'ı andırdı durdu, keşke Amy oynasaymış..


Asıl bomba sayılabilecek hareket ise, geçen sene Robin Thicke ve Pharrell Williams'ın düeti 'Blurred Lines'ın klibinde gördüğümüz ve "Yok artık" dediğimiz Emily Ratajkowski'nin küçük bir rolle kadroda olması..

Neden "Yok artık" dedik, çünkü memeler ortada klip boyunca, ve çok güzeller..
Hatta Ekşi'de kızın başlığında şu tanım var: "Memesi kendinden güzel kız.." Hakikat öyle..
Ve bir tanım daha yine Ekşi'den "Memeleri Ben Affleck tarafından emilmiş Hollywood dişisi.."

Merak eden varsa Emily'nin öyle çok bi oyunculuğu yok.. Çok öyle sevişme sahnesi de yok eğer onun için izlemek isteyen varsa..



Film için de diyeceğim şudur, finali hariç çok beğendim.. On üzerinden sekizdir bende hakkı, vereyim.. Oscar savaşına girerse eğer, ki bence girer ama, sadece Pike en iyi kadın oyuncuyu alsın derim, gerisi biraz fazla olur.. Ama tabii rakipleri de bir görmek gerekir..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

18.12.14
Oku..

To the Wonder (2012)


Bir Terrence Malick filmi. Yani sıkıcı, anlaşılmaz, çok kendine özgü bir tarz. O adam şimdi niye öyle yaptı? Bunlar niye hep susuyor? E, o neymiş şimdi? demekten kendimi filme veremiyorum. İki filmini izledim, ikisi de pişmanlık. İlki The Tree of Life (2011), ikincisi bu işte. Bu filmlerini de oyuncuları merak edip izledim ha, yine Malick'lik bi durum yok.


Ben Affleck, Olga Kurylenko, Javier Bardem ve Rachel McAdams oynuyo. Olga'nın oynadığı karakter Fransız, Ben'le sevgililer ve Amerika'dalar. Olga'nın karakteri az konuşuyo ama zaten genelde de iç sesi anlatıyo bize olayı. Olay da şu: "Güneş doğdu. Gördüm. Sıcakta yürüdük. Uyuduk." Görüntüde ise sevgililer takılıyo, geziyo, öpüşüyo, sarılıyo. Olga'nın karakterinin, önceki ilişkisinden bir kızı var, aile gibiler böyle. Sonra vizesi doluyo bunların, Fransa'ya dönüyolar.


Boşa çıkan Ben'in karakteri hemen Rachel'ın karakteriyle tanışıyo. Sevgili oluyolar durduk yerde. Sonra Olga geri geliyo, bu sefer yalnız; kızı bırakmış orda. Rachel ne ara kayboldu hiç belli değil. Javier Bardem dolaşıyor filmin içinde papaz kılığında. Papaz mı artık neyse o da, din adamı işte. Milleti izliyo falan, "Canın sıkılmıyo mu senin?" diyolar buna, "Yok" diyo. Olga'nın karakteri başka bi adamla sevişiyo. Tam n'oluyo hiç bilmiyoken film bitiyo zaten. Oh diyosun.

Tamam bu kadar da kötü değil tabii ama iyi değil yani. Ben sevmedim diye gömdüm iyice.


Yalnız hakkaten şu hatunlar oynamıyor olsa çekilecek film değil. Rachel yine az oynuyor da, Olga'nın çok hayranıysanız izlenebilir anca. Yoksa işkence olur söylemedi demeyin.

Bu arada 35'lik çıtır Rachel, beraber rol aldıkları Midnight in Paris (2011)'teki kıl kuyruk Michael Sheen ile o dönemden beri birlikteymiş ya lan. Ben yeni öğrendim. Yakışmışlar ama.


4.10.13
Oku..

Shakespeare in Love (1998)


Çok çok iyi, muhteşem, ilk on filmim arasına girecek kadar etkileyici bir film. Captain Corelli's Mandolin (2001) gibi pek beğenmediğim bir filmin yönetmeni John Madden harika bir iş çıkarmış. Senaryosunu Marc Norman ve Tom Stoppard'ın beraber yazdıkları, aşk hikayesinden aşk hikayesi çıkarma işini çok sevdim.


Oyuncu seçimleri zaten mükemmelmiş, Viola rolüne, Gwyneth Paltrow'dan başka kimse bu kadar yakışamazdı bence. Keza William'ı Joseph Fiennes'ten başkasına oynatsa, tamam yine beğenirdim ama bu kadar etkilenmezdim herhalde. Film 13 dalda Oscar'a aday gösterilmiş 7'sini almış 'en iyi film' ve 'en iyi kadın oyuncu' dahil. Paltrow'un kariyerindeki tek Oscar heykeli buradan. Diğer rollerde Geoffrey Rush, Tom Wilkinson ve yeni dönem yönetmeni Ben Affleck'i izlerken, Kraliçe Elizabeth rolüyle, James Bond'un M'i Judi Dench çıkıyor karşımıza.


'London 1593' diye açılıyor sahne, Elizabeth dönemi tiyatrosu işte, seviyorlar tiyatroyu ama komedi olursa, sahneye köpek çıkarsa çok gülüyorlar. Sahnede kadın oyuncunun yasak olduğu zamanlar, kadın karakterleri de erkekler oynuyor; makyajlar, kostümler, inceltilmiş sesler. Londra'da iki tiyatro var, birinin patronu bir aktör, diğerinin ki ise üç kağıtçının teki ama elinde usta bir yazar var. Patron, William yeni bir komedi yazsa da paramıza baksak diye koşturuyor peşinde, Shakespeare ise düşmüş aşkının, ilham perisinin derdine. Bir oyun var diyor, çalışmalar başlıyor, oyuncular seçiliyor. William'la Viola böyle tanışıyor. Romeo ve Juliet'e ve daha nice oyunların yazılmasına zemin hazırlıyor bu aşk hikayesi.


Filmden sonra Romeo ve Juliet'i bir kez daha okudum, kitap nasıl değişti anlatamam. Okuduktan sonra dedim ki "Bundan daha iyi bir aşk hikayesi yazılamaz", niyetim mi vardı acaba? Son sahnede ağlamadım tabii nereden çıkarıyorsunuz. Ama etkileyici evet.. Ama ağlamadım. Bu yaptığınıza provokatörlük, Şekspir'e çapulcu, Olivia'ya kırmızılı kadın derler..

29.06.13
Oku..

Argo (2012)


Oscar adayı filmler listeme 3. sıradan giriş yapan Argo (2012), aynı zamanda filmin başrolü olan Ben Affleck tarafından yönetilmiş. Bu film Affleck'in 3. uzun metraj yönetmenliği olurken, aynı zamanda sıradan bir aksiyon filmi olmaktan pek ileri gidememiş. Bu sene 7 dalda Oscar kovalayacağını görünce şaşırdım.


Joshuah Bearman'ın 'Escape From Tehran' makalesinden -yani yaşanmış bir olaydan- Chris Terrio'nun uyarladığı senaryo 'en iyi uyarlama senaryo' ödülüne aday gösterildi. Diğer adaylıklar şöyle: en iyi film, yardımcı erkek oyuncu, kurgu, film müziği, ses miksajı ve ses kurgusu. Filmin 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' adayı Alan Arkin olurken, dükkanının fotoğrafının çekilmesine fena sinirlenen bir İranlı çarşı esnafını oynayan -Kurtlar Vadisi'nin Abuzer Kömürcü'sü (bkz: zürriyetsiz)- Afganistan doğumlu Muhammed Cangören, kendisine verilen ufacık rolle bile dikkatleri çekmeyi başarıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: İran'da ki ABD Büyükelçiliği'ne saldırılıyor, çalışanlarından altısı Kanada Büyükelçiliğine sığınıyor. Ve CIA de, İran'da mahsur kalan vatandaşlarını kurtarmak için bir çözüm yolu arıyor. Ajan Tony Mendez (Ben Affleck), Kanadalı film yapımcıları gibi gidip, oradaki vatandaşlarını da ekipten gösterip daha sonra hep beraber dönebileceklerini düşünüyor. Bu gizli operasyon için yapım şirketi ayarlanıyor, tanınmış oyuncu ayarlanıyor ve tabii ki senaryo ayarlanıyor: Argo. (Bu film için "Hollywood'un aslında ne işe yaradığını gördük" gibi yorumlar yapıldı, ne alakaysa.)


Küçük bir kısmı da İsatnbul'da geçen ama aslında büyük bir kısmı için şehri kullandıkları (İran sokakları da burda çekildi) ve dediğim gibi aslında çok da büyük bir numarası olan bir film değil, sıradan bir aksiyon/dönem (80'ler) filmi. Tamam, o en sondaki gerilim sahnesi baya hoş olmuştu ama bu kadar büyütülmesine anlam veremedim. Hatta dün gece Golden Globe'da 'en iyi film' ve 'en iyi yönetmen' ödüllerini almış, yine şaşırdım.

14.01.2013

Sıralı Tam Liste: Oscar 2013
Oku..