The King's Speech (2010)


Kralsın, konuşamıyorsun!

Kral olsan ne yapamamak istersin?! İşinin en büyük kısmı kalabalıklara hitap etmekken, bunun dışında herhangi bir sorunun olduğunda çözebilecek onlarca danışmanın varken, konuşamıyorsun! Ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor. Üstelik gerçek hikaye.. Britanya Kralı 6. George, sene 1936...


Harikulade eşinin muhteşem eşliğiyle büyük ezikliği kekemelikten kurtulmayı bir çok kez deneyen Kral, büyücülerden ve tıpçılardan tam ümidi kesmişken karısı bir terapist bulur. Merdiven altı konuşma terapisti Lionel Logue aslında -çok para kazanamayan bir- oyuncu, Şekspir oyunlarını ezbere biliyor, çocuklarına oynuyor falan.. Haliyle ufak bir kaçıklığı var.. Kekeme Kral karısının ısrarıyla geldiği muayenehanede bu seviyesiz oyuncu bozuntusu terapistle tanışıyor. Birbirlerine ısınmaları kolay olmuyor.


Sonrası tahmin edebileceğiniz üzere güzel bir dostluğa dönüşen, hasta-terapist ilişkisinden çıkan ama karşındaki kral olduğu için çok da çıkamayan bir durum.. İki adamın da karılarıyla ilişkileri izlenmeye değer.

Tom Hooper yönetimindeki filmin En İyi Film dahil 4 Oscar'ı var: En İyi Yönetim, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu..

Oscar'lı Colin Firth'e, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Adayı olan Geoffrey Rush eşlik ediyor. Kral'ın eşini oynayan Helena Bonhem Carter ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Adayı idi. Bunlar haricinde 6 Oscar adaylığı daha sayılabilir filmin ama şimdi saymayacağım.. Çok merak eden ba-ba-kabilir!..


Film aynı zamanda 7 Golden Globe Adayı olarak tanıtılmış, sadece Firth'e ödül çıkmıştı.. O sene Golden Globe'ta The Social Network (2010) En İyi Drama Film ödülünü kazanmıştı.

29.05.2019
Oku..

The Book Thief (2013)


İkinci Dünya Savaşı Almanya'sı, Hitler önüne geleni öldürüyor, yahudisini komünistini komuyor ortalıkta. Küçük Liesel'in bir tren yolculuğunda ondan daha küçük kardeşi hastalığa yenik düşüyor, sonra da annesine Hitler yönetimi el koyuyor - öğreniyoruz ki komünistmiş annesi. Liesel'e bir aile bulup, evlatlık veriyorlar. Kardeşinin yol üstü cenaze töreninde mezarlık rahibinin düşürdüğü kitabını aşırarak başladığı kitap hırsızlığına, Hitler'in meydanlarda toplatıp marş eşliğinde yaktırdığı kitap yığınından yanmamaş olanı kaçırarak devam ediyor.

Bazı çocuk oyuncak araba sever, bazısı plastik çay takımı, Liesel ise kitapları seviyor. Kaçak misafirleri Alex'i hayatta tutan da yine Liesel'in ödünç aldığı kitaplar oluyor. Ölüm, kızın etrafındaki herkesi alıyor teker teker; Liesel'i sona bırakıyor. Liesel bu arada hikayeleriyle insanlara ulaşıyor.


Markus Zusak'ın romanından Michael Petroni'nin senaryolaştırdığı filmi Brian Percival yönetmiş. Kadroda Geoffrey Rush, Emily Watson gibi tecrübeli isimlerin yanında genç yetenekler Sophie Nelisse, Nico Liersch ve Oliver Stokowski yer alıyor. John Williams'ın yaptığı film müzikleri hem Golden Globe'da yarıştı, hem de Oscar'da yarışacak. Filmde akordiyon şov var.


Genel olarak beğendim filmi ama başlarda bi anlamadım olayı; 1938 Almanya diye başladı film, bazen Almanca konuşuldu çoğunlukla İngilizce. Tam İngilizce de değil, nayn-und-yah falan karıştı İngilzce'lerine. Dil konusunda kafaları karışıktı yani ama sanat yönetimi olsun görüntüleri olsun baya başarılıydı.. Kızı da çok sevdim, bu seneki gelecek vaadeden genç oyuncu ödülümü ona veriyorum. Siz de görün bence filmi.. Bu bir tavsiye midir? Evet tavsiyedir..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

27.01.14
Oku..

Shakespeare in Love (1998)


Çok çok iyi, muhteşem, ilk on filmim arasına girecek kadar etkileyici bir film. Captain Corelli's Mandolin (2001) gibi pek beğenmediğim bir filmin yönetmeni John Madden harika bir iş çıkarmış. Senaryosunu Marc Norman ve Tom Stoppard'ın beraber yazdıkları, aşk hikayesinden aşk hikayesi çıkarma işini çok sevdim.


Oyuncu seçimleri zaten mükemmelmiş, Viola rolüne, Gwyneth Paltrow'dan başka kimse bu kadar yakışamazdı bence. Keza William'ı Joseph Fiennes'ten başkasına oynatsa, tamam yine beğenirdim ama bu kadar etkilenmezdim herhalde. Film 13 dalda Oscar'a aday gösterilmiş 7'sini almış 'en iyi film' ve 'en iyi kadın oyuncu' dahil. Paltrow'un kariyerindeki tek Oscar heykeli buradan. Diğer rollerde Geoffrey Rush, Tom Wilkinson ve yeni dönem yönetmeni Ben Affleck'i izlerken, Kraliçe Elizabeth rolüyle, James Bond'un M'i Judi Dench çıkıyor karşımıza.


'London 1593' diye açılıyor sahne, Elizabeth dönemi tiyatrosu işte, seviyorlar tiyatroyu ama komedi olursa, sahneye köpek çıkarsa çok gülüyorlar. Sahnede kadın oyuncunun yasak olduğu zamanlar, kadın karakterleri de erkekler oynuyor; makyajlar, kostümler, inceltilmiş sesler. Londra'da iki tiyatro var, birinin patronu bir aktör, diğerinin ki ise üç kağıtçının teki ama elinde usta bir yazar var. Patron, William yeni bir komedi yazsa da paramıza baksak diye koşturuyor peşinde, Shakespeare ise düşmüş aşkının, ilham perisinin derdine. Bir oyun var diyor, çalışmalar başlıyor, oyuncular seçiliyor. William'la Viola böyle tanışıyor. Romeo ve Juliet'e ve daha nice oyunların yazılmasına zemin hazırlıyor bu aşk hikayesi.


Filmden sonra Romeo ve Juliet'i bir kez daha okudum, kitap nasıl değişti anlatamam. Okuduktan sonra dedim ki "Bundan daha iyi bir aşk hikayesi yazılamaz", niyetim mi vardı acaba? Son sahnede ağlamadım tabii nereden çıkarıyorsunuz. Ama etkileyici evet.. Ama ağlamadım. Bu yaptığınıza provokatörlük, Şekspir'e çapulcu, Olivia'ya kırmızılı kadın derler..

29.06.13
Oku..

Frida (2002)



Frida Kahlua diye kokteyl var mıdır acaba? diye düşünmüştüm filmden hemen sonra. Baktım yokmuş, yani varsa da kimse literatüre geçirmemiş demek ki. Ben şu an bir tarif vereyim size:

1 ölçü kahlua
2 ölçü vodka
1/2 ölçü hindistan cevizi şurubu
ve buz.
Uzun bardakta limon dilimi ile servis edilir.

(Vodkanın biri geçirdiği kazayı diğeri Diego'yu temsil ederken, hindistan cevizi şurubu yaşama sevinci olan resim yeteneğinin verdiği tat olarak bardakta)

Evet sevgili okur ne umdun ne buldun. Film yorumu diye girdiğin blogta koktey tarifi öğrenmek de varmış..



Frida Kahlo, Meksikalı, birleşik kaşlı, komünist bir kadın ressamdır. Geçirdiği trafik kazasının da etkisiyle hayatının zor bir hal alması, sert bir karaktere sahip olmasına neden oldu. Tabii hayatının aşkı olan ünlü ressam Diego Rivera'nın çapkınlıkları da çok çektirdi bu kadına.

Pera'da sergisi olmuştu, baya oldu ama bi iki sene kadar önceydi sanırım; ilginçti hayatı boyunca yaptığı resimlerin yarısından fazlasında kendi olması. Tamam ressam dediğin zaten duygularıyla yaptığı için baktığında ondan bi şeyler görürsün ama Frida'nın yaptığı resimlerde direk Frida vardı. Yaşamının bir dönemini yatalak olarak geçirmesine bağlanıyor bu durum. Yatağı ve aynası. İşte o sergiden beri bu film izlenecekler listemdeydi.


İlginç bir hayat hikayesi ve muhtemelen filmini yaparsak güzel olur diyerek yola çıkılmış ve muhteşem bir film yapılmış. Salma Hayek zaten Frida bence, çok oynamamış gibi. Sadece tip olarak değil, karakter olarak da Frida - çok yakından tanıyorum çünkü. Ufacık bir rolle Antonio Banderas, New York Valisi Rockefeller rolüyle Edward Norton ve Diego Rivera rolüyle de Spider-Man 2 (2004)'deki Dr. Octavius olan Alfred Molina'yı izliyoruz. Bir de Geoffrey Rush'ı.

Ayrıca tabloları filme o kadar güzel yerleştirmişler ki Amerikalı yönetmen Julie Teymor hanımefendiyi tebriğe boğuyorum. Across the Universe (2007)'in yönetmeni kendisi.

Film 6 adaylıktan 2 Oscar heykelciği koparmış, makyaj ve müzik dalında. Saygılar.

28.04.13
Oku..