Justice League (2017)


Film üç ay önce falan gösterildi sanıyorum, ben yeni izledim. Çünkü DC filmleri artık çok heyecanlandırmıyordu beni. Ama bu filmle görüyoruz ki, DC de bu eksiğini kapatmanın yollarını aramaya başlamış ve yazar ekibine -Marvel'in adamı diyebileceğimiz, The Avengers (2012)'ın da yönetmeni- Joss Whedon'u katmış. Ve bu hareketle DC, tarz olarak Marvel'a çok yaklaşmış. Kendi karanlık dokusunu da korumayı başarmış ama. Ben bu filmi çok beğendim.

Man of Steel (2013) ile merak uyandırmışlardı ama hemen arkasından gelen Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)'i kendileri de beğenmemişti, daha fenası çok müşteri kaybetmişlerdi. Sene başında çıkan Wonder Woman (2017) toparlanacakları sinyallerini vermişti ve Justice League (2017) de içimizi rahatlattı.


Hatırlayacağınız üzere 2016'daki filmde Batman ölmüş, şehir korumasız kalmıştı. Araları çok iyi olmayan Bruce Wayne bile üzülmüştü bu gidişe. Onun suçu olmamasına rağmen aralarındaki rekabetten dolayı o yaptı sanılıyordu. Bruce, nereden icap ettiyse özel güçlere sahip insanlardan bir ekip kurmak istiyor bu filmde. Wonder Woman Diana zaten arkadaşıdır. Efsaneyi takip ederek uzak diyarlarda Aquaman Arthur'un peşine düşer. Sonra hızlı çocuk Barry'ye ulaşır; Flash. Diana da Victor'la görüşür, babası onu bir Cyborg'a dönüştürmüştür yanlışlıkla. Barry hemen kabul eder ama diğer iki süper adamı ikna etmek kolay olmaz.

Ve kötü adam da çıkar meydana, uzayın derinliklerinden dünyayı fethetmeye gelir Steppenwolf. Yıllardır sürgündür falan.. Çok klasik mevzu.

Avengers hareketleriyle, topluca bi düşman için savaşılacak. Uh, çok heyecanlı. Ama bir de Süpermen'imiz olsaydı ne güzel olurdu. Düşmanın peşinde olduğu 'güç taşları' ölüyü diriltir nitelikte şeyler olduğu için, acaba Clark'ı geri getirsek mi diye düşünmeden edemiyorlar. Hatta fikir Bruce'dan çıkıyor. Allaaaah, Süpermen geri geliyor, Süpermen geri geliyor!! Tabii bu duruma en çok sevinenlerden biri Lois Lane oluyor. Filmde adı başroller arasında yazıyor ama iki sahnede görünüyor, ayıptır, mahrum kaldık yüzünden.


Zack Snyder'in yönettiği filme puanım tıpkı imdb ortalaması gibi 7,0. Bitmedi, bi dakka! Gal Gadot'yu kim yemek ister?! Bu arada çok kısacık da Amber Heard izliyoruz filmde, Aquaman'in 'kraliçesi' Mera rolünde. Sene sonuna doğru çıkması beklenen Aquaman (2018)'de rol daha da büyüyecek belli ki. Holley!

9 ocak 2018
Oku..

Assassin's Creed (2016)


MUN-TA-ZAM!.. Aman, muhteşem.. Muntazam nerden çıktı.. Çok iyi film, çok. Aşırı beğendim, çok sevdim, tam da beklediğimi buldum. Gerçi geçen hafta fragmanını izlediğimde çıtayı biraz düşürmüştüm ama geçen sene -Macbeth (2015) sonrası- geliyo haberini aldığımdaki beklentim tam da bu ayardaydı. Macbeth (2015)'in yıldızları Fassbender ve Cotillard'ı tekrar beraber izleyecektik, ve yine Justin Kurzel yönetiminde. Bu muhteşem ikili haricinde kadrodaki isimlerden Jeremy Irons ve Ariane Labed'in en az bir kez isimlerini anmak lazım. Ki Ariane zaten özel ilgi alanım; Attenberg (2010)'ten beri beğenerek izliyorum.


İber Yarımadası'nda, şimdiki İspanya'da 15. yy sonlarında Arapların hakim olduğu bölgeler var, Endülüs deniyor bu bölgelere. Burada Tapınakçılar yani aşırı dinci Hıristiyanlar ile Assassin yani suikastçılar arasında bir mücadele yaşanıyor. Hedef: Elma.
Elma'ya da artık bilgelik ruhu mu dersin, kutsal kase mi dersin, mutluluğun resmi mi dersin ne dersen de. Bu iki aşırı grup Elma'nın peşinde. Zamanın Assassin'i Aguilar bir dizi mücadele sonucu Elma'yı almış saklamış. Hop günümüz.

Bir araştırma grubunun yürütücülerinden Sofia, Cal'ı uzun süredir takip ediyormuş. Cal, küçükken babasının annesini öldürdüğüne tanıklık eden sorunlu bir çocukken biraz kriminal bir kişilik olmuş. Hapis yatmış bir süre ve idam edilecek. Ediliyor, resmen ölüyor. Fakat Sofia bu resmiyette ölmüş arkadaşı dalavereyle programına dahil ediyor.
Peki neden Cal? Çünkü Cal, Aguilar'ın nesiller sonraki torunu, son Assassin geni. Sofia'nın programı sayesinde gen eşleşmesiyle anılarına gidilen Cal yani Aguilar ile Tapınakçılarla çatışılıyor. Yani zamanında yaşanan çatışmaya, Cal, Aguilar'ın bedeniyle dahil oluyor ve Elma'nın yeri öğrenilmeye çalışılıyor.


Sofia'nın babası Dr. Rikkin bu şirketin yöneticisi ve Elma ile çılgın planları var. Maria ise Aguilar'ın yoldaşı çılgın bir Assassin. Bizimkiler Elma'yı saklayıp herkesten korumak isterken, Tapınakçılar Elma'yı elde edip şov yapma peşinde. Onun için bizimkiler diyorum, ben Assassinleri tutuyorum.
Suikastçı anlamındaki Assassin kelimesinin Haşhaşi'den geldiği filmde de geçiyor. Haşhaşiler de zaten zamanında Hasan Sabbah liderliğinde asilik eden bir grup Arap. Yani bu bilgisayar oyunu asıllı filmin hikayesinin esin kaynağı Haşhaşiler.
Geçen gün yine oyun uyarlaması olan Warcraft (2016)'ı izledim, o oyunun takipçileri beğenmişti mesela onu; bu oyunun takipçileri filmi görünce ne düşünecek bakalım. Çünkü asıl muhatap onlar gibi, yıllarca o hikayeyle yaşayan var sonuçta; onu üzmemek lazım. Oyunu hiç oynamayan biri olarak filmin hastası oldum, aşırı beğendim. Hikayenin çekiciliği yüksek, Elma'nın ince bir kolpalığı da yok değil ama olur o kadar; filmin tekniği muazzam. Efekt, müzik, kostüm YI-KI-LI-YOR!..

261216
Oku..

Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)

Konuk Yazar // Seçkin Sürücü


Batman v Superman nedir arkadaş, Arka Sokaklar v Kurtlar Vadisi birleşsin bence...

Öncelikle THY'nin bir Hollywood filmine ana sponsor olması çok güzel bir durum, ama bu, 'reklamın iyisi kötüsü olmaz' denilen türden bir reklam olmuş çünkü film, Batman Serisinin en kötü filmi. DC Comics'in "Marvel yaptı oldu, hadi biz de yapalım, parayı vuralım" mantığı ile yaptığı, yaparken de içine senaryo koymayı unuttuğu film, tam anlamı ile sanki bir Türk Filmi.

Dağılan inci kolye klişesi ile başlayan (ama ben bu klişeyi çok severim), Bruce Wayne'in yarasa mağarasına düştüğü, daha önceki The Dark Knight Rises (2012) filminden araklanmış yarasalı sahne daha ilk dakikalarda 'Acaba yanlış filme mi geldim' etkisi uyandırıyor insanda. Sonrasında Superman 1 [Man of Steel (2013) kast ediliyor] filminden alıntı sahnelerle Superman savaşırken aşağıdan olan biteni anlattığı sahneler gerçekten çok iyiydi. Ama filmin buradan sonrası tam bir rezalet.


Batman'in obsesif bir şekilde Superman'e düşman olması, hatta rüyalarına girmesi rüyalarında buna "Luis, Luis" diye seslenmelerine ben anlam veremedim. Aaaa galiba Luis'den Superman'e ulaşacak diyoruz. Yok, o da olmuyor. Bu arada filmin kötü adamının ilerleyen serilerde Joker'e dönüşeceği çok belli. Ama karakter ve konuşmalar yine Nolan'ın yönetiği The Dark Knight (2008)'tan çakma.

Sonrasında, ne oluyor bitiyor, bizim Batman'le Superman kapışmaya başlıyor. Tabii Batman daha güçsüz ya... 20 ton zırh yaptırmış kendine, Maslak Oto Sanayi'de daha güzelini yapar, üzerine de kamyon yazısı yapıştırırlardı. (Tek Rakibim THY) Superman bir dayak yiyor, bir dayak atıyor. Bir pestili çıkmış bir 'Man of Steel'. Ulan ne oluyor derken Batman Superman'i tam öldürecek, o da ne, Superman'den bir ses "Martha!" Batman şokta, Batman anlam veremiyor, Batman duygusal (dokunsan ağlayacak), Batman soruyor: "Bu ismi nereden biliyorsun?" Superman'de konuşacak hal bırakmadın tabii, araya Luis giriyor ve sanki olayı başından beri izliyormuş gibi "Annesi, annesi!" diyor. Bizim Türk Kızı olsa orada bile Superman'e "Martha kim?" diye sorardı. Sonra 'minareden at beni, in aşağı tut beni' hızında Batman ve Superman kanka oluyorlar. Hoooop kötü adamla savaşa. O da ne kötü bir adam, Godzilla yapmış. Yanlış okumadınız Godzilla, salıyor bunların üstüne...

Reeklamlaaar... İşte burada gururumuz THY görünüyor, içinde de, hiç alt metin yazılmamış başka bir süper kahramanımız. Ekranlarda Godzilla görünüyor. Bak DEMO demiyorum GODZILLA... Alıyor bagajlarını, -nereden aklına geldiyse- bagajlarla iniyor uçaktan. Tabii purser arkadan bağırıyor, "Hanımefendi durun, durun!" Eee, purser haklı, kadın kafasına göre indi uçaktan, şimdi bagaj ID yap, harekata haber ver, uçak üç saat gecikmede.

Ne olduğu, ismi cismi belli olmayan, aşırı sexy süper kahramanımız da olay yerine varınca, başlıyorlar savaş. Ama ne savaş.. Yapılan special effectleri, iki çakmak, kibrit ve kız kaçıranla biz de yaparız. Zaten sırf bu yüzden gece dövüşüyorlar ki bu Hollywood'un en tembel numarasıdır.

Neyse çok uzattım, Superman ölüyor. Al bir klişe daha, Superman'in mezarındaki yazıya bak, kesin Gotham'a çalışmaya giden bir Türk yazdı onu: "Superman'i Görmek İstiyorsanız Etrafınıza Bakın!" Yani diyo ki, Superman içimizde... Aa bu arada THY'nin filmin sonundaki subliminal reklamı harikaydı. Ama ne olduğunu söylemeyeceğim. Sonuç olarak o kadar beğenmedim ki, bu yazıyı yazdım...

Sevgiler :))


Yönetmen: Zack Snyder
Senaryo: Chris Terrio ve David S. Goyer
Oyuncular: Henry Cavill (Clark Kent / Superman), Ben Affleck (Bruce Wayne / Batman), Gal Gadot (Diana Prince / Wonder Woman), Amy Adams, Jesse Eisenberg, Diane Lane, Michael Shannon, Jeremy Irons, Laurence Fisburne ve azıcık Kevin Costner..

(Seçkin Sürücü bu yazıyı facebook'undan paylaşmıştı filmi izlemesinin ardından.. Martın sonlarıydı işte, film vizyondayken.. Ben filmi sinemada izlememeye zaten kararlıydım; DC filmerine para vermezsem kendimi daha marvelist hissediyorum.. Film internete düştü ve hemen indirdim.. Ama çok da istemiyorum ha izlemeyi.. Bi de baktım üç saat.. Neyse başladım, olacak gibi değil, çok kötü, ilk bi saatinde bıraktım filmi.. Dedim ki böyle olmaz, iki gün sonra kaldığım yerden devam, bi bi saat daha.. Ertesi gün son bi saat.. Anca yani, tahammül sınırlarında izledim.. Sonra yaziyim diye oturdum başına.. Hiç istemiyorum, yazsam çok küfür edecem.. Sonra dedim ki, dur, Seçkin Abi yazmıştı zamanında, onu paylaşayım.. Bu oldu.. Seçkin Abi'nin işi film yazmak değil, fotoğrafçı kendisi; ama anlatıyor derdini yazı..)

040716
Oku..

High-Rise (2015)


İngilizlerin yakın geleceğin James Bond'u olarak gördüğü Tom Hiddleston başrolde. Önce bunu bi gördüm, sonra baktım neymiş film diye, Ballard'ın Gökdelen romanından uyarlama bir işmiş. İngiliz bilim-kurgu yazarı Ballard, romanlarında teknoloji ve kapitalizm eleştirileriyle dikkat çekiyormuş. Okumamıştım hiç, filminden önce bi gazla şu Gökdelen'i okuyayım dedim. 2012'de Türkçe'ye çevrilen roman 75'te yazılmış. Zamanının yeni moda gökdelende yaşama durumlarını işliyor.


Dr. Laing, istediği sosyal çevreye sahip olmak ve kaliteli bir yaşam sürmek için, hala diğer kuleleri inşaat halinde olan bir projenin tamamlanan bi binasında 25. kata taşınır. -Nerdeyse- tamamlanmış bu gökdelenin bütün daireleri satılmıştır, yani komple dolu durumdadır. En üst 40. katta ise projenin mimarı Royal, kendisine özel bi teras tasarlamıştır. Baya böyle ağaçlı yeşilli, hayvanlı mayvanlı bi teras. Kral gibi durur en tepede.
Alt kat daireler üst katlara göre daha ucuz olduğundan herkes bütçesine göre yerleşir bu dışarıya gerek duymadan her ihtiyacını kendi içinde çözen binaya. İşte 15. katta süpermarket, 20. katta spor salonu, 10. katta havuz falan.. Sabah işe git akşam gökdelene gel, gerisi komple burda, restoran falan zaten..
Ve fakat alt ve üst katlar arasında -tıpkı sokakta olduğu gibi- sınıf ayrımı başlar. Birbirlerine kötü davranan komşular zamanla kavga etmeye, hayatı dar etmeye başlar.
Hikayenin fantastikliği gereği de işler çığrından çıkar, ortak kullanılan asansörler, havuz, otopark gruplarca işgale uğrar. Market yağmalama işi kendini geliştirir, evler yağmalanmaya başlar. Henüz tamamlanmayan binada teknik aksaklıklar yaşanır, elektrik kesintileri aydınlıkta yapılamayan pislikleri yapmaya yarar.


Önce kitabı okudum ya. Kitabın ne zaman yazıldığına dikkat etmek aklıma gelmeden şimdiki gökdelen hayatıyla düşündüm. Hayır ev partisi oluyor mesela, bir kişi uyuşturucu madde kullanmıyor, varsa yoksa alkol, şampanya, en fazla ilginç kokteyller. Şimdiki ev partileri öyle mi, kokosuz, dumansız parti ben duymadım. Eskiden çok masummuş, gittikçe sıçıyoruz. Sıçıyoruz deyince aklıma geldi, kitapta komple binaya sıçtılar insanlı hayvanlı, filmde o kadar yoktu mesela. Dur kıyas bölümüne geldik galiba.

Filmi daha güzel. Kesinlikle. Çünkü kitapta -belki tarz meselesidir bilmiyorum ama- çok fazla tekrar var. Yeni bilgi veriyo gibi önceden söylediklerini söyleyip durması beni biraz rahatsız etti. "Asansörler tutulmuştu, birileri bi katta kapısını açık tutup kullanımı engelliyordu." diyor mesela. On sayfa sonra yine asansörler kullanılamıyordu falan.. Anlatabildim mi acaba ya, tam olmadı gibi.. Yani şey, 'ulan aynı yeri bi daha mı okuyorum yanlışlıkla' tribine girdim yer yer. Ve bazı bölümlerdeki mantık hataları ya da mantık hatası gibi duran üstü kapalı anlatımlar filmde daha net verilmişti.

Filmin senaryosunu Amy Jump yazmış, Ben Wheatley yönetmiş. Kitabından iyi filmler grubuna dahil edilmek bir film için çok iyi şeydir. Gerçi bir de Ballard hayranı birini bulup sormak lazım. Tom Hiddleston'a 70'ler kostümleriyle, Jeremy Irons, Sienna Miller, Luke Evans, Elisabeth Moss ve Sienna Guillory eşlik ediyor. Filme puanım 6. Aa, dur süpermarketteki kasiyer kızı unuttum, Nymphomaniac (2013)'taki Stacy Martin..

090516
Oku..

Kafka (1991)


Gerçek karaktere kurgu hikaye yazmak güzel fikir bence. Senarist Lem Dobbs, Çek yazar Franz Kafka'nın 'Dönüşüm' romanını yazdığı zamanlarına denk getirdiği, kafkaesk bir hikaye yazmış. Ana karakter Kafka, bir hukuk bürosunda sekreterlik yapmaktadır.


Kafka, boş zamanlarında da öykü yazıp, diğer yazar arkadaşlarıyla edebiyat konuşur. Bir iş arkadaşı ortadan kaybolmuş, birkaç gündür haber alınamamıştır. Kafka, evine gider, arkadaşının nerede olabileceğini araştırır. Bir haber gelir, arkadaşı intihar etmiştir. "Beni şaşırtan zamanlamasıydı, eylemine şaşırmadım" açıklamasını yapar arkadaşının sevgilisine. Kadın, sisteme karşı duran bir grubun üyesidir ve Kafka'yı da aralarına almak ister. Çünkü, adamın ölümü intihar değil cinayettir ve bunu yapan sistemin üst mercileridir. Bir şato vardır, devlet binası. Orada gizli işler döndüğü düşünülür. Ve olaylar gelişir.


Filmin sonlarına doğru Kafka, ağzından kan gelme hastalığına yakalanmıştır. Sonra, bütün bu olaylar üstüne babasına yazdığı mektubu, 'Babaya Mektup'u yazdığını görürüz. Bu da bize 1917-18 senelerinde geçen bir olay olduğunu hatırlatır. Belki de hatırlatmaz, bozulmuş tarih olabilir..

'Değişim' ne kadar gerçekse bu hikaye de o kadar gerçektir. Değişim'i biliyorsunuz di mi, hani adam bir gün uyanıyordu da, kocaman bir örümcek olduğunu görüyordu. Odasından çıkamıyordu utancından. Okumadıysanız lütfen okuyun, muhteşemdir.


Filmin vikipedia sayfası da şunu diyor:
"Ostensibly a biopic, based on the life of Franz Kafka, the film blurs the lines between fact and Kafka's fiction (most notably The Castle and The Trial), creating a Kafkaesque atmosphere."
Yani, biraz kafanız karıştırılmak isteniyor. Biraz ondan biraz bundan hesabı; Şato ve Dava romanlarından sahneler içermektedir..

Yönetmen Steven Soderbergh. Traffic (2000) filmiyle, hiç olmadı Ocean's Eleven (2001), Ocean's Twelve (2004), Ocean's Thirteen (2007) serisiyle tanınan bir yönetmendir. Kafka'yı, Daniel Day-Lewis ile arasında bir akrabalık olduğundan şüphelendiğim, birbirlerine çok benzettiğim, Oscar'lı aktör Jeremy Irons oynuyor. Film yer yer siyah-beyaz, yer yer komedi ve 98 dakika. İyi seyirler.

15.12.13
Oku..

The Words (2012)


Neil Burger'in yönettiği Alan Glynn'in romanından uyarlanan Limitless (2011)'ta, başarıya çakallıkla koşan yazar Eddie Morra karakterinin hakkını veren Bradley Cooper, The Words (2012) ile de çakal yazarlığa devam ediyor. Sevdi bu mesleği herhalde..

Lee Sternthal ve oyuncu Brian Klugman'ın beraber yazıp yönettikleri; bir zamanlar birilerinin yazdığı kitaplaşmamış bir hikayeyi bulup üstüne yatan, sonra da vicdanıyla okuyucusu arasına sıkışmış bir yazarın hayatının konu edildiği bir kitap yazan Clay Hammond'ın, kurgu ve gerçek üstüne düşündüren bir kitap tanıtımı. Filmde, yazar, kitabının tanıtımını yapıyor. Evet, asıl hikaye bu yani.


Hammond'ı Dennis Quaid; Hammond'ın yazdığı kitabın kahramanı Rory Jansen'i Bradley Cooper; Jansen'in kabusu olan yaşlı adamı Jeremy Irons canlandırıyor. Jansen'in karısı Dona rolünde Zoe Saldana; zeki, güzel, tez canlı ve eğlendirilmeyi bekleyen genç bir Amerikalı olan Daniella rolünde ise Olivia Wilde yer almakta. Fransız güzel'i Nora Arnezeder, bu kıza aşık Amerikalı genci de Ben Barnes oynuyor.


Bu arada filmden önce belki bilmek istersiniz, bir genel kültür bilgisi olarak paylaşayım: Hemingway'in genç yaşlarda ilk yazdığı ve güzel eleştiriler alan yazıları bir tren yolculuğu sırasında çantasıyla beraber çalınır; bu duruma üzülen genç Ernest'in umudunu kaybetmeden aldığı eleştiriler doğrultusunda tekrar kaleme aldığı ve günümüze kadar gelen hikayeleri günümüzde kitapçıların dünya klasikleri raflarında yer almakta. Bu meraklısı için paha biçilmez bir hikaye.. Belki meraklısı biri okur diye yazdım..

Bu arada filmin sonuyla ilgili de birkaç cümlem olacak. Kurgu mu gerçek mi diye düşünürken aklınızda olsun, kurgu karakterler, sadece kendisini kurgulayan kişiyle iletişim halindedirler. Nitekim filmde ne o adam, ne de çantadan çıkan eski yazılar kimse tarafından görülmüyor. Bi de böyle düşün..

11.12.12
Oku..