X-Men: Dark Phoenix (2019)


Bununla beraber 10 filmlik dev bir seriye döndü X-Men Sinema Filmleri, tıpkı çizgiromanları gibi DVD'lerini de rafta yan yana koyup, geçip karşısına seyredebilirsiniz artık, güzel bir hacme kavuştular. Böyle bir şey var değil mi, kitaplığınızın karşısına geçtiğinizde, çok önce okuduğunuz ama şimdi sadece sırtını gördüğünüz kitaplarınızın içerikleri canlanır zihninizde. Onun için kitaplık önemlidir, o kitapların sürekli karşınızda durması önemlidir. Filmler için de geçerli aynı şey; ama hepimiz biliyoruz ki -DVD mi kaldı, film arşivlemek mi kaldı-; hatta daha yakın geçmişte harddiskler dolusu filmlerimiz vardı hepimizin, artık hiç ihtiyacımız kalmadı öyle arşivlere...

Ama önemliydi, izlediğimiz, izleyeceğimiz, okuduğumuz şeylerin karşımızda, elimizin altında olması önemliydi, hatırlamak, tekrar tekrar bilgiyi tazelemek için gerekliydi. Ben çözüm olarak imdb.com kullanıyorum mesela, izlediğim filmleri puanlıyorum ve bana özel bir arşiv oluşuyor orada. Bir de bu blog var tabii, 10 senedir izlediğim filmlerden hakkında bir şeyler yazabileceğim ne varsa yazdım, arşivledim buraya. Arada bir geriye dönüp okuyorum ama en çok sol kenarda bulunan kronolojik arşiv listesini gözümün önünde tutuyorum. Orası benim bir çeşit DVD rafım. Bu 10 senelik arşivde 1000 başlık olmasına son 10 kaldı. Bine ulaşınca yeni başlık eklemek istemiyorum, biraz eskilere dönüp temizlik ya da düzenleme yaparım diye düşündüm. Okuyanlara şimdiden duyurmuş olayım.


X-Men: Dark Phoenix (2019)'i yazıp yöneten Simon Kinberg, Mr. & Mrs. Smith (2005) ve Jumper (2008) gibi çok sevdiğim filmlerin senaristidir ve bunlar dışında ağırlıklı olarak X-Men filmleri için kafa patlatmıştır ve serinin bu son filmiyle de hayatında ilk kez yönetmenlik yapmıştır. Aynı zamanda bir çok popüler filmin de yapımcısıdır.

X-Men'in ne olduğunu bilmeyen yoktur herhalde ama bir cümleyle hatırlatmak gerekirse; Kendisi de bir mutant olan Prof. Xavier'in, toplumda tehlikeli olabilen mutant kardeşlerimizi -çoğu çocuk yaşta olmak üzere- özel bir okulda bir araya toplayıp güçlerini eğitmelerini ve vatana millete hayırlı birer evlat olmalarını sağlamayı kendine görev edinmesiyle ortaya çıkan süper kahraman topluluğudur. Bu grup, bazen toplumsal kötülüklerle, bazen dünya dışı varlıklarla ama çoğunlukla da kendileri gibi mutanlarla savaş halindedir. Yüzlerce kitabı olan çizgiroman serisinin sinema filmleri şöyle:

X-Men (2000)
X2 (2003)
X-Men: The Last Stand (2006)
X-Men Origins: Wolverine (2009)
X-Men: First Class (2011)
The Wolverine (2013)
X-Men: Days of the Future Past (2014)
X-Men: Apocalypse (2016)
Logan (2017)
X-Men: Dark Phoenix (2019)


Bazı filmlerde bazı karakterler öne çıkar, -Wolverine'den zaten bahsetmeye gerek yok, sadece onun hikayesine odaklanan birkaç film var, her filmde hikayeye dahil değilse bile Hugh Jackman sonda onur konuğu olarak gelir, bir tek bu son filmde görünmüyor; bir de ekipten ayrı filmleri yapılan Deadpool var, neyse- X-Men: Dark Phoenix (2019), üstün telekinezi becerisine sahip Jean Grey'in hikayesine odaklanıyor. NASA'nın uzaya yolladığı mekikte bir sorun çıkınca yardıma giden X-Men ekibi, astronotları kurtarır ama Jean, bir çeşit güneş patlamasına maruz kalır ve süper gücüne güncelleme gelir. Onunla uğraşırlar.

Başrol Jean Grey'i seride ikinci kez olmak üzere Sophie Turner canlandırıyor, Game of Thrones (2011-19)'ta Sansa olarak meşhur olup coolluğun zirvesine çıktıktan sonra kadroya dahil edilmişti. Kocaman güpgüzel kadın oldu gözümüzün önünde... Bir Hermione iki Sansa... Ve tabii ki X-Men filmlerinin sabit kadrosu James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence falan... Bu filmde kötü karakter olarak da Jessica Chastain'imiz gelmiş. Bu arada filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, tekrara düşmüş gibi bir halleri var, hayırlısı...

Aa unutuyordum, bu film, X-Men'in kendi içinde resmen özeleştiri gibi bir ayarını barındırıyor. Mystique zaten filmin başından beri Profesör'e dikleniyor ama bir noktada, "Zaten hep kadınlar kurtarıyor günü, acaba ekibin ismini X-Women olarak değiştirsek mi?!" Cinsiyetçi duyarın önemli bir yer tuttuğu günümüzde bu çıkış çok manidar olmuş. Bakalım sinemada bu konuda nasıl bir evrim göreceğiz.

21 Haziran 2020
Oku..

Inglourious Basterds (2009)


Inglourious (Şerefsiz, haysiyetsiz) Basterds (Piçler)

En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Sinematografi, En İyi Kurgu, En İyi Ses ve En İyi Ses Kurgusu kategorilerinde Oscar'a aday gösterip de vermeyip; sadece performans dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını Christopher Waltz'a verdikleri; zaten onu da vermeseler insanlık suçu işlemiş olacakları bir film. Bütün oyuncularının takdirleri en abartılı şekilde hak ettiği, senaryosuyla, kurgusuyla kusursuz bir film Inglourious Basterds (2009). Benim en sevdiğim Quentin Tarantino filmi. Muhtemelen kendisinin de sevdiği üçüncü filmi falandır..

Yönetmenin yapımı en uzun süren filmi olduğu söylenir, beş altı sene uğraşmış bu filmle, özellikle senaryosuyla. Death Proof (2007)'tan sonra aldığı eleştiriler üzerine artık böyle ağır oturaklı şeyler çekmesi gerektiğini fark etmiş. Öyle sırf kan fışkırsın diye kan fışkırtarak ömür mü geçer demiş kendi kendine.


Nazi işgalindeki Fransa'da geçiyor hikaye, öldüremedikleri Yahudilerin peşindeler, kaçanlar ve saklananlar var. Yahudi Avcısı adı verilen bir Alman Subayı Hans Landa, muhteşem dedektiflik becerisiyle Führer'e hizmet etmekte. Ailesi katledilen ve kimliğini gizleyen Yahudi Shosanna, Paris'te bir sinema işletmekte. Amerika'dan gelen bir grup Yahudi Basterds da, Nazi üniforması giyen herkesin kafa derisini yüzme hedefi gütmekte. Bitmedi! İngiliz ajanlar da Amerikalılara destek olarak büyük bir katliam yapmak niyetinde.

Nazi nişancısı Zoller, savaş kahramanı ilan edilmiş ve başarıları filme alınmış. Filmde de kendisi oynuyor. Filmin galası Paris'te yapılacak. Galaya Führer'in de katılması bekleniyor. Nazi düşmanlarının ağzını sulandıran bir fırsat. Eğlence başlasın.


Muhteşem bir intikam senaryosu. Etkileyici bir karmaşa. Karakterler çok şık. Özellikle Hans Landa. Landa'yı, Waltz oynuyor; kazandığı Oscar ödülüyle bir de rekora imza atmış Avusturyalı aktör, bir filmde 4 farklı dil konuşarak ödül kazanan ilk oyuncu. İngilizce, Fransızca, Almanca yardırıp, çok azıcık da İtalyanca konuşuyor filmde. Brad Pitt, Basterds'ın lideri, Aldo Raine, harika işçilik.. (Brad Pitt kaç dil biliyor acaba gerçekte? Filmde Raine'e "Siz Amerikalıların konuşabildiği ikinci bir dil var mı ki?" diye söyleniyor -İngiliz ajanı Alman aktris- Hammersmark... Amerikalılar, İngilizceyi zaten herkes biliyor diye hiç kasmıyolar hakikaten.. Avrupalılar çok iyi o konuda ya..) Ve daha bir sürü efsane isim var kadroda.. Melanie Laurent, Michael Fassbender, Diane Kruger, Eli Roth, Daniel Brühl ve Lea Seydoux.. 2,5 saatlik filmin küçük bir kısmında Eli Roth da yönetmenlik yapmış gözüküyor imdb.com'da.. Top #250'de de 96. sırada..

6 Mayıs 2018
Oku..

Jane Eyre (2011)


Yönetmeni Cary Joji Fukunaga'yı Beasts of No Nation (2015) ve True Detective (2014- )'in ilk sezonuyla tanıyorum. Kaliteli bir adam olduğunu hemen belli ediyor. İngiliz klasik edebiyatının nadide eserlerinden olan Jane Eyre'yi, Moira Buffini senaryolaştırmış. Kadrodaki isimler, Mia Wasikowska, Michael Fassbender, Jamie Bell, Judi Dench, Sally Hawkins ve Jayne Wisener.

Geçen gün izlediğim The Piano (1993)'dan sonra bu film için de söylenegelen kalıplarla uyuşmadığımı fark edince durup bir düşünmem gerektiğini anladım. Bu film için, "Sınıf ayrımı ve erkek üstünlüğünü gerçekçi bir dille anlatan..." ifadesi kullanılıyor. Sınıf ayrımı tamam ama bu hikaye için erkek üstünlüğü anlatılıyor demek bende biraz algı yaratılmaya çalışıldığını düşündürüyor. Düşünelim bakalım.


Jane, küçük yaşta anne babasını kaybetmiş, ilgilenmesi için dayısının eşine emanet edilmişti. Sağ olsun kötü kadın yengesi Jane'i hiç sevmediği için çeşitli bahanelerle onu bir yatılı okula vermiş, parasal imkanlardan mahrum bırakmış, zerre sevgi göstermemişti. Sözde eğitim süresi dolup Jane'in okuldan ayrılma vakti geldiğinde yengesinin yanı yerine hiç bilmediği bir yerdeki malikaneye mürebbiye yani dadı hatta öğretmen olmuştu. Filmin üçte biri bu, şimdiye kadar bir tane erkek gördük o da yurdun müdürüydü, dayakçı öğretmenlere "Aferin" diyordu. Yine de filmin gördüğümüz kadarında kadının kadına şiddeti daha bariz. Erkek üstünlüğü? Ben görmedim.

Daha sonra, malikanenin sahibi, asabi Mr. Rochester teşrif edecek haberi geliyor. Evde bir telaş, bir hazırlıklar. Evet bir üstünlük muhabbeti var burada şu an ama bu erkek olmasından çok zenginlik veya asabilik olarak yorumlanabilir. Zamanla, Jane'in tanıdığı hiçbir kadına benzemediğini fark eden ve ondan etkilen beyfendi, hislerini açıyor sonunda. Bir bakıyoruz ki, Jane de ona karşı boş değilmiş; 'ama nasıl olur'lar, 'siz zengin bir efendi, ben ise bir mürebbiye parçası' fikirleri arasında ilişki evliliğe yürüyor. Ben hala cinsiyet üstünlüğü göremiyorum. Zengin olan kadın olsaydı da evdeki öğretmen beye açılsaydı ne olurdu ki? Gururlu, zeki, terbiyeli bir genç öğretmen olacaktı o zaman karakterimiz; artık genç sayılamayacak yaştaki ev sahibesi hanımımız da bu beye hislerini açacaktı. Kuvvetle muhtemel aynı şeyler yaşanırdı.

Rochester'ın yıllardır sakladığı sır düğün zamanı açığa çıkmasa belki seyirci onu melek bile sanabilirdi. Hatasının da farkında hatta ama yıllar önce bulaştığı bu işten kendini bir türlü kurtaramıyormuş. Durun o işi de söyleyeyim ki şu üstünlük mevzusunu oradan da görün; karısı varmış, delirmiş bir zaman, akıl hastanelerinde iyi bakmıyorlar diye bir oda yaptırmış, saklıyormuş herkesten. O ortaya çıkıyor.

Bir de rahip var en son, ona mı deniyor üstünlük taslıyor diye acaba?! İyi de o din adamı, her türlü gideri var, etekleri öpülesice. Yok yok, orada da erkek üstünlüğü göremiyorum.


Maalesef cinsiyet eşitsizliği de sınıf farkı gibi insanoğlunun baş edemeyeceği, nesilden nesile aktarılan büyük bir sorun. Ama bu hikayede erkek üstünlüğü konusu işleniyor demek abesle iştigal. Ha desen ki, "Filme konu olan romanın yazarı Charlotte Bronte neden oluyor da Currer Bell erkek adıyla yazmak zorunda kalıyor, bu nasıl terbiyesizlik?!" Sonuna kadar arkandayım, zamanında kadın diyerek ciddiye alınmayan nice yetenek kendini göstermek için bu tarz hileler yapıyorsa, yaptırtanın çükünü kesmek gerekir belki de.

Modern toplumlardaki çalışma kanunlarında belirtilen, eşit ücret ödemek şartıyla, çocuk ve kadın çalışanları ayrıcalıklı saymak, kelli felli adamlarla aynı işi yaptırmamak şartı kafa karıştırıyor. Aynı yasalar bedenen zayıf erkekle güçlü erkeği de işe göre eşit görmüyor, herkes yapabileceği işte çalıştırılmalı diyor. Yani kadına eşitlikten ziyade kolaylık tanınıyor.
Şöyle bir düşününce, eski dönemlerde de kadının iş hayatındaki rolü kısıtlıydı çünkü işler ağırdı; kadına görece daha hafif olan ev işleri tavsiye edilmişti. Bu durum, kadının daha eve kapanık, daha sinik olmasına sebep oldu denilebilir. Yine dışarıda çalışan kadın vardı, yine kendini ifade edebilen kadın vardı ama genel olarak toplumda kadınlar biraz geri planda kaldı.
Modern yasalardaki mevzuat da buna sebep olmaya devam ediyor o zaman.
Peki en başa dönüp, ağır işleri kadınların da yaptığı, tamamen eşit imkanların olduğu bir ortam düşünelim. Muhtemelen beden ona göre evrilecek ve bu kadar narin olmayacaklardı ama erkek doğası gereği yine öne çıkacaktı.
Anlamalıyız ki kadın-erkek eşitliği böyle olmaz, eğitimle olur, insanın kendini eğitmesiyle olur. 'Yazar' dediğin zaman kafanda bir adam silueti canlanıyorsa, çalışmalara devam et, 'insan' düşünmek gerek. Bir adam, karısını dövdüğünde haberlere 'kadın şiddeti' diye çıkıyorsa, çalışmaya devam, sadece 'şiddet' demeliyiz, insana şiddet o.


Dönecek olursak. Bu film için zaten erkek üstünlüğü tanımını kabul etmiyorum. Yok öyle bi anlatım çünkü.
Kadın o saatte dışarı çıkmaz, kadın öyle konuşmaz, kadın kitap yazmaz vb. ifadeler de tamamen kalıplaşan düşüncelerin ürünüdür, alışkanlıktır. Bir değil de birkaç kadın çıkmaya başlarsa, kimse "Kadın o saatte dışarı çıkmaz" diyemez. Bu sefer de buna alışılır çünkü. "Erkek adam etek giymez" deniyor, neden ki, görmediğin için olabilir mi, sokakta görmeye başlasak alışırız bence; selam sana İskoçya.

Peki neden durduk yerde erkek üstünlüğü deyip, hikayeyi bize böyle pazarlıyor olabilirler? Neden, siyah olduğum için mi?! Hadi bunu da siz düşünün, yoruldum ben. Kaç saattir yazıyorum ya..

28 mart 2018
Oku..

Song to Song (2017)


Neredeyse altı yedi ay önce indirdiğim, o zamandan beri de ara ara başlayıp bıraktığım bir film. Her seferinde "Bu sefer olacak, artık izliyim de kurtulayım" diyordum. İlk yarım saati aşamadan sıkılıp durduruyorum filmi, araya bi şeyler giriyo, kalıyo sonra.. Hatırlıyorum, Terrence Malick'in diğer filmleri de hep böyle zorlamıştı, To the Wonder (2012), Three of Life (2011) falan.. En sonunda nasıl izledim biliyo musunuz, size de tavsiye ederim: kısa diziler oluyo ya, onlar gibi, 23'er dakikalık beş parça halinde..

İlk parçayı dört beş kere falan izlediğim için baya hakimdim. Faye, bir takım arayışlar içinde olan genç bir kız. Yapımcı gibi, girişimci gibi bir tip olan Cook'un ev partisinde çalışırken, müzisyen BV ile tanışıyor. Faye, BV ile yakınlaşıyor ama ev sahibi Cook'un da dikkatini çekiyor. Kesik kesik ilerliyor hikaye. Faye ve BV'yi tatlı bir ilişkinin içerisinde izlerken, başka bir zamanda da Faye'in Cook'la flörtünü görüyoruz.

İkinci 23 dakikalık kısmı, bundan 2 saat sonra falan izledim. Yetenekli müzisyen BV, Cook'la çalışmalarını ilerletiyor, albüm yapacaklar! Faye de BV'yle sevgili bu gelişmeler yaşanırken. Sonra hep beraber turnelere gidiyorlar, eğlenceli bir üçlü olarak gezip dolaşıyorlar. Ama normalde çok rahat olan Cook'un bu manzaraya zaman zaman canının sıkıldığını hissediyoruz. Sonra BV ve Cook tartışıyorlar işle alakalı bir konuda, bozuşuyorlar.


Üçüncü bölümü bunlardan 2 gün sonra izleyebildim. Faye ve Cook haftalar sonra karşılaşıyorlar bir yerde ve görüşmek için bahane yaratıyorlar. Sonra beraber de oluyorlar tekrar. Faye pişman oluyor, Cook'tan uzak durma kararı alıyor; BV'ye anlatıyor olanları, bir süre sonra ayrılıyorlar. Cook da Rhonda ile tanışıyor ve dünyasının kapılarını ona aralıyor bu sefer.

Bunlardan bir gün sonra da kalan 4. ve 5. bölümleri beraber izliyorum. Arayışları bitmeyen Faye'in Miranda ile, BV'nin de Amanda'yla ilişkisi oluyor. Cook'un da bambaşka dünyalar deneyimlediğini görüyoruz.. Daha sonra bütün arayışların sona ermesi ve Faye ile BV'nin bir partide tekrar karşılaşmaları.. Ve arayışlarının hala devam ettiği sinyalleri...

Aslında şöyle bir bakınca, baya güzel, kesinlikle izlenmesi gereken bir görsel anlatım. Aktüel kamera şov! Fakat seyirciyi bu kadar mı düşünmez bir film, bir yönetmen, bir insan. Neden daha rahat izlenebilir hale getirmezsin ki sen işlerini Malick Amca. Sinemanın altın kuralı değil miydi bunlar, birincisi sesler üst üste binmeyecek, ikincisi nolursa olsun ama sıkıcı olmayacak! Cidden bu tavsiyemi aklınızda tutun bakın, bölün filmi, azar azar izleyin çok izlemek istiyorsanız. Sinemada da bu adamın filmleri oynarken ekstra aralar konsun, yapılsın bu!

Kadro: Rooney Mara, Ryan Gosling, Michael Fassbender, Natalie Portman, Cate Blanchett, Holy Hunter, Lykke Li ve kendisi olarak Patti Smith.. Bir de böyle olağanüstü isimleri bir araya getiriyor, mecbur bırakıyor izlemeye!..

3 mart 2018
Oku..

Assassin's Creed (2016)


MUN-TA-ZAM!.. Aman, muhteşem.. Muntazam nerden çıktı.. Çok iyi film, çok. Aşırı beğendim, çok sevdim, tam da beklediğimi buldum. Gerçi geçen hafta fragmanını izlediğimde çıtayı biraz düşürmüştüm ama geçen sene -Macbeth (2015) sonrası- geliyo haberini aldığımdaki beklentim tam da bu ayardaydı. Macbeth (2015)'in yıldızları Fassbender ve Cotillard'ı tekrar beraber izleyecektik, ve yine Justin Kurzel yönetiminde. Bu muhteşem ikili haricinde kadrodaki isimlerden Jeremy Irons ve Ariane Labed'in en az bir kez isimlerini anmak lazım. Ki Ariane zaten özel ilgi alanım; Attenberg (2010)'ten beri beğenerek izliyorum.


İber Yarımadası'nda, şimdiki İspanya'da 15. yy sonlarında Arapların hakim olduğu bölgeler var, Endülüs deniyor bu bölgelere. Burada Tapınakçılar yani aşırı dinci Hıristiyanlar ile Assassin yani suikastçılar arasında bir mücadele yaşanıyor. Hedef: Elma.
Elma'ya da artık bilgelik ruhu mu dersin, kutsal kase mi dersin, mutluluğun resmi mi dersin ne dersen de. Bu iki aşırı grup Elma'nın peşinde. Zamanın Assassin'i Aguilar bir dizi mücadele sonucu Elma'yı almış saklamış. Hop günümüz.

Bir araştırma grubunun yürütücülerinden Sofia, Cal'ı uzun süredir takip ediyormuş. Cal, küçükken babasının annesini öldürdüğüne tanıklık eden sorunlu bir çocukken biraz kriminal bir kişilik olmuş. Hapis yatmış bir süre ve idam edilecek. Ediliyor, resmen ölüyor. Fakat Sofia bu resmiyette ölmüş arkadaşı dalavereyle programına dahil ediyor.
Peki neden Cal? Çünkü Cal, Aguilar'ın nesiller sonraki torunu, son Assassin geni. Sofia'nın programı sayesinde gen eşleşmesiyle anılarına gidilen Cal yani Aguilar ile Tapınakçılarla çatışılıyor. Yani zamanında yaşanan çatışmaya, Cal, Aguilar'ın bedeniyle dahil oluyor ve Elma'nın yeri öğrenilmeye çalışılıyor.


Sofia'nın babası Dr. Rikkin bu şirketin yöneticisi ve Elma ile çılgın planları var. Maria ise Aguilar'ın yoldaşı çılgın bir Assassin. Bizimkiler Elma'yı saklayıp herkesten korumak isterken, Tapınakçılar Elma'yı elde edip şov yapma peşinde. Onun için bizimkiler diyorum, ben Assassinleri tutuyorum.
Suikastçı anlamındaki Assassin kelimesinin Haşhaşi'den geldiği filmde de geçiyor. Haşhaşiler de zaten zamanında Hasan Sabbah liderliğinde asilik eden bir grup Arap. Yani bu bilgisayar oyunu asıllı filmin hikayesinin esin kaynağı Haşhaşiler.
Geçen gün yine oyun uyarlaması olan Warcraft (2016)'ı izledim, o oyunun takipçileri beğenmişti mesela onu; bu oyunun takipçileri filmi görünce ne düşünecek bakalım. Çünkü asıl muhatap onlar gibi, yıllarca o hikayeyle yaşayan var sonuçta; onu üzmemek lazım. Oyunu hiç oynamayan biri olarak filmin hastası oldum, aşırı beğendim. Hikayenin çekiciliği yüksek, Elma'nın ince bir kolpalığı da yok değil ama olur o kadar; filmin tekniği muazzam. Efekt, müzik, kostüm YI-KI-LI-YOR!..

261216
Oku..

The Light Between Oceans (2016)


İngiltere'de yaşayan Avustralyalı yazar hanım Stedman'ın, yayımlandığı 2012'de ödüller kazanan ve 2014'te Türkçe'ye çevrilen aynı isimli romanından uyarlanan filmin yönetmeni Derek Cianfrance. Yönetmeni, Blue Valentine (2010) ile tanıyorum, etkili filmdi o da. Son iki filmdir Derek'in Ryan Gosling'le çalışması ve güzel işler çıkarması "Ayrılmaz bunlar gayrı" dedirtse de bu filmde Gosling görmüyoruz. Michael Fassbender, Alicia Vikander ve Rachel Weisz görüyoruz. Çok da güzel görüyoruz valla, büyük oyunculuklar var, o kadar iyi oynuyor ki nefret ediyorsunuz tiplerden, çok gerçek, çok 'Allah başa vermesin'..


1920'lerde geçen hikayede, askerde psikolojisi bozulan ve kendini toplumdan soyutlayan Tom, bir iş ilanı görür. Avustralya açıklarında bir adada deniz feneri görevlisi aranıyormuş. Var olan görevli, karısı öldükten sonra adada tek başına kalınca rahatsızlanmış ve altı aylığına Tom işe başvuruyor. Tam Tom'luk iş olan fenercilikte, tek sorumluluk geceleri feneri açık tutmak, denizcilere yol göstermek. Hasta fenercinin intihar haberiyle iş komple Tom'a kalınca, Avustralya'ya ilk geldiğinde tanıştığı müzmin bekar Isabel atak yapar. Evlenirler ve fenerde beraber yaşarlar. Çocuk diye yanan çift iki kez doğmaya yakın canı kaybeder.

Psikolojilerin iyice bozulduğu bir anda adaya bir tekne vurur ve içinde ölü bir adamla en fazla bir aylık bir bebek vardır. Isabel bunun kader olduğunu söylese de Tom yetkililere haber verme taraftarıdır. Fakat karısının gözünün önünde eriyip bitmesine dayanamaz; ölü adamı gömer, kızı kendi kızları ederler. Kızlarının vaftiz töreni için kasabaya gittiklerinde Tom acı gerçekle yüzleşir. Bir kadın, denizde kaybolan kocasının ve kızının sembolik mezarı başında dua etmektedir. Hayat Tom için hiç kolay değildir artık. Birkaç yıl sonra durumu karısına anlattığında ise ortalık iyice karışır, Isabel "Vermiycem, vermiycem" diye tutturur. Zaten o saatten sonra versen bi dert, vermesen ayrı.


Hadi Tom'u ayrı tut, iki annenin yaşadığı travma, hele dört yaşında çocuğun yaşadığı travma çok büyük olur, oldu da. Ağlamadım ama ağlasam niye ağlıyom demem, o derece. Teknik anlamda büyük ustalık hissettiren film, ödül törenlerinde kesinlikle adı geçmesi gereken bir iş bence ama Golden Globe adayları açıklandı ve yok yani, Oscar'da durum ne olacak bakalım. Vikander bu sene de geçen sene gibi çok başarılıydı. Ex Machina (2015), Danish Girl (2015) ve En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını hatırlayın. Bu arada -en azından şu sıralar- sevgili de olan Alman Fassbender'la İsveç Vikander'in bu ikinci birlikte işleri, ilki The Man From U.N.C.L.E. (2015) idi. Aaa yok yok, dur, o Henry Cavill'dı; Michael'la Alicia'nın ilk işi bu.

Ayrıca Fassbender'ın Assassin's Creed (2016)'i vizyonda, onu kaçırmamak lazım, Macbeth (2015) ekibi komple orada. Bu filmde de resmen Macbeth'le aynı kaderi yaşıyo Tom, karısının gazıyla bok yiyip vicdan kasıyo; çok üzüldüm Tom'a..

251216
Oku..

Steve Jobs (2015)


"Abi ne Jobs'muş be!" demeyen bizden değildir, net. Çünkü, bak, tamam efsane bir iş adamısın, mucitsin, dehasın ve aşırı büyü bir başarıya imza atmışsın, yetmemiş yıllar sonrasını düşünerek kazık çakmışsın, belgeselin de yapılır, filmin de yapılır, ama bu nedir:
Steve Jobs: The Lost Interview (2012) belgeseli yapıldı, sonrasında öldü, ölür ölmez Jobs (2013) diye, baya adamın kırkı çıkmadan film vizyona girdi.. Sonra bu durum çok dikkat çekti, iSteve (2013) diye bir parodi biyografi yapıldı. Üstünden biraz zaman geçti, tekrar belgesel, Steve Jobs: The Man in the Machine (2015) ve Steve Jobs (2015), doğru kalitede bir sinema filmi sonunda.


Artık herkes biliyor, Steve çevresindeki insanlara çok ibnelik etmiş bir dahi. Çünkü kafa başka çalışıyor, toplumun, yani bizim anladığımızdan farklı çalışıyor. Filmlerin ortak özelliği, başta Steve'den nefret ettirip sonra sevdirmesi.. Jobs (2013)'u izleyip pek beğenmemiştim, bunu izledikten sonra karşılaştırma yazacaktım güya, hiç karşılaştırılacak işler değilmiş ya.. Jobs (2013), biyografik bir süreç anlatırken, Steve Jobs (2015), durumlar, diyaloglar, hisler anlatıyor. Yine de ufak bir kıyas yapacam dayanamayıp: Jobs (2013), yüzeysel kaldığı için beğenilmedi; Steve Jobs (2015), o kadar derin ki her şeyi anlatamadı..


Walter Isaacson'ın kitabına dayanan konuşmalar, The Social Network (2010)'ten Oscar'lı senarist Aaron Sorkin tarafından yazılmış; Slumdog Millionaire (2008) ve Trainspotting (1996)'in yönetmeni Danny Boyle tarafından yönetilmiş.
Steve'i Michael Fassbender çok güzel canlandırmış. Asistanı Joanna'yı hiç sevmediğim Kate Winslet, adaş Wozniak'ı Seth Rogen, pis CEO'yu Jeff Daniels ve film boyunca Joaquin Phoenix'e benzetip durduğum Michael Stuhlbarg, Andy Hertzfeld'i oynuyor. Eski sevgilisi Chrisann rolü ise Katherine Waterston'ta.


Film Steve Jobs'un hayatını değil de hayatından belirli kesitleri anlatıyor. Mesela lansmanlara çıkmadan hemen önce özel hayatındaki, arkadaş ve iş çevresindeki insanlarla yaptığı beyin yakan konuşmalar; yuva yıkan, devlet yıpratan, şirket batıran konuşmalar. O konuşmaları, nasıl, kimle, ne psikolojilerle yaptığını çok güzel anlatan bir film olmuş. Film, iki dalda Oscar adayı -ki bence dahası olabilirmiş-, sadece iki ana karakteri canlandıran, Fassbender ve Winslet oyunculuklarıyla yarışacaklar. Diğer adaylar için 4. Geleneksel: Oscar Adayları ve Kehanetlerim'e bakınız; En İyi Aktör Oscar'ı için Fassbender'ın en sağlam rakibi bence Trumbo (2015)'dan Bryan Cranston.. Winslet'ın ise rakipleri kesinlikle daha muhtemel kazananlar. Filme puanım 8/10 bu arada..

şubata sarkmak
0003-010216
Oku..

Macbeth (2015)


Filmi izleyip, sadece "Harikulade, izleyin!..", "Güzeldi, izleyin!.." gibi iki kelimelik tanıtım yazmayı falan düşünüyordum başta. Beğeneceğimi zaten biliyordum yani, her türlü tavsiye edecektim. Konusundan falan bahsetmeyi zerre düşünmemiştim. Dün, filme mi gitsem, vizyondan kalkmadan izleyeyim artık şu filmi derken şarjım bitti. Bi arkadaşıma uğradım, "Baksana hangi sinemada, kaçta oynuyo.." falan diyerek.. "Macbeth ne ya, geçen biri daha gidiyodu, güzel mi ki?" dedi. "E, klasik hikaye işte, oyuncular iyi falan..", "Ne konusu, ne anlatıyo?" falan dedi.. Şaka yapıyo sandım ama yok, baya bilmiyodu ve duymamış hiç Macbeth'i.. O an uyandım ben mevzuya, ben Shakespeare okurken, o Kierkegaard okuyo; aynı yörenin insanları ama bambaşka dünyalar.. Gayet olağan bi şey aslında.. Artistlik yapmanın lüzumu yok!..

William Shakespeare, 16. yy'da yaşamış İngiliz yazar, şair. O dönem zaten yazar dediğin ya bilimadamıdır, kitap yazıyordur ya da drama yazarıdır tiyatro yönetiyordur. Shakespeare göremedi sinema dünyasını ama sinemada onun eserleri çok görüldü. Sinemaya ilk uyarlanan oyunu Macbeth (1898)'ten sonra -imdb.com'a göre- 1109 kez eserleri filme alındı, alınıyor; sadece şu dönem bile yapım aşamasında olan 27 eseri var. En meşhur hikayeleri, Romeo & Juliet, Hamlet ve Macbeth.. Toplamda 38 oyunu 150'den fazla şiiri var.. Oyunlarındaki şiirsel replikler, onun alametifarikası..


Macbeth (2015), üç kişilik senaryo ekibinin emeği olan bir uyarlama; güncelleştirme yapılmadan, Justin Kurzel tarafından yönetilmiş. Bir Shakespeare oyununu -hem de güncelleştirme yapılmayacaksa- senaryoya çevirmek çok zor değil, zaten dili İngilizce - sıfır dert; çünkü adam sahne sahne yazmış, o kadar güzel anlatmış ki atmosferi geriye sadece iyi bir oyuncunun o replikleri okuması kalıyor. Bu sene Hollywood'un kralı ilan ettiğim Michael Fassbender Macbeth'i, sadece Hollywood'un değil dünya sinemasının kraliçesi Marion Cotillard da Lady Macbeth'i oynuyor. Kadrodaki diğer öne çıkan isimler: Macduff rolünde Sean Harris, Lady Macduff rolünde Elizabeth Debicki, kuzen Banquo rolünde Paddy Considine ve onur konuğu olarak Kral Duncan rolünde David Thewlis.


Peki ne anlatıyor Macbeth?
Macbeth, cesurluğuyla aleme nam salmış İskoç bir asker, komutan. Girdiği her zorlu mücadele kralının lehine sonuçlanıyor. Bir gün yine bir cenk kazanılıyor ve sislerin içinde üç kadın görüyor Macbeth ve yoldaşı Banquo. Kadınlara yaklaştıklarında, onların birer büyücü, sözlerinin ise kehanet olduğunu anlıyorlar. Macbeth'e "Selam sana Glamis Beyi" der ilk büyücü, ikincisi "Selam sana geleceğin Cawdor Beyi", üçüncüsü "Selam sana geleceğin kralı.." der. Bunlar ne güzel sözler. Banquo, "Bana da malumat verin" der, "Selam sana geleceğin kral babası.." sonra sislerin içinde yok olurlar. Macbeth'le Banquo gördükleri şeyin gerçek olup olmadığını anlayamadan dönerlerken kralın habercileri gelir. "Kral Duncan başarılarını duydu ve seni tebrik ediyor Macbeth, Cawdor'un yönetimini sana verdi."


Karısı Lady Macbeth'e olanı biteni mektubunda anlatan Macbeth, ertesi gece Kral'ı otağında ağırlayacaktır. Lady Macbeth, madem kral olacaksın zaten, neden süreci hızlandırmıyoruz diye Macbeth'e akıl verir ve o gece Duncan misafirlikte öldürülür; kayıplara karışan oğlu suçlanır ve kral, Macbeth olur. Psikolojisi bozulan ve çevresinde sürekli öldürdüğü insanların hayaletini gören Macbeth'e, karısı sahip çıkmaya çalışır. O şeytanlar Macbeth'e görünüp yalan müjdelerini vermeseydi, Macbeth hala onurlu ve cesur bir komutan olarak bilinirdi.

Böyle hikayelerin klasik olmasının sebebi, insanlık hallerine -sadece yazıldığı dönem de değil- yaşanılan her saniye inanılmaz bir bilgelikle ışık tutuyor olmasıdır. Onun içindir ki, bu tarz hikayeler, mümkün olduğunca ileriye taşınabilecek çağ şartlarında revize edilmeli ve işlenmelidir. Bundan yüz yıl sonra belki sinemanın modası geçer, içtiğimiz su bize hikayeler anlatır - o suya bu kıssaları yükleyecek beceride olmalıyız. Yani bu klasiklere özen gösterip, bir yandan da kendi klasiklerimizi yaratmalıyız. Çünkü insanın buna ihtiyacı var.


Filme teknik yorumum ise kurgusunun, görüntüleri kadar iyi olmadığıdır. Ama yapmaya çalıştığı şeyden dolayı tebrik etmek gerekir. Ancak filmdeki cadı sayısındaki artışa anlam veremedim, bi tane de çocuk cadı vardı falan..
Yönetmenin seneye gösterilecek bilgisayar oyunu uyarlaması filmi, Assassin's Creed (2016)'e hazırlık yaptığı sezilmektedir. Nitekim yeni filmin kadrosu da bu filmin başrollerini kapmış. Merakla beklemeyip de n'apacaz?! Filmin Oscar'daki tutunacak dalı oyunculuklardır, adaylık olursa öyle olur. imdb.com puanı 7,4 olan filme puanım 7/10..

23.12.15
Oku..

Slow West (2015)


Aşırı romantik, tertemiz film, kesin izleyin, kafadan 8 veriyorum 10 üzerinden. Hikaye western'de geçiyo, Amerika'da. Britanya'da İskoçya diyarında başlayan masal, zengin oğlan fakir kız temalı. Köylü kıza tutulmuş bir soylu sıkotiş genç, ailesini silmiş aşkı uğruna. Oğlana söz geçiremeyen aile, kız ve babasını tehdit etmişler, onlar da kaçmış çok uzaklara. Western'de aranan tiplere 'ölü ya da diri' ödül koymak adettendir. Kızı bulmaya çalışan genç mecnun Jay, tekinsiz yol macerasında ödül avcısı Silas'la tanışır. Silas, hiç ses çıkarmadan Jay sayesinde Rose ve babasına ulaşıp 2.000,00 $ (iki bin dolar) ödüle konacaktır. Jay de garibim, habersizdir ödülden falan.


Ama Rose ve babasının peşindeki tek ödül avcısı Silas değildir. Eski dostu Payne ve çetesi bir yandan, sinsi bir başka pislik öte yandan hep beraber hedefe yaklaşırlar. Yol boyunca arkadaş olan Jay ve Silas, Rose'ların evine geldiğinde ortalık zaten karışmıştır. Ve öyle bir final olur ki, gel de ağlama, zor tut kendini. Çok beğendim romantizmini.. Ya da bilmiyorum o an çok beğenmiştim ama şimdi düşününce o kadar da etkileyici değil mi ne.. Fakat o kadar güzel detaylar var ki filmde - bunlardan bir tanesi alttaki sahne mesela..



En sonda, çok şık fotoğraflarla ölüler anılıyor, çok güzel olmuş.. Yazan ve yöneten, ödüllü iki kısadan sonraki ilk uzun metrajını çeken John Maclean. Kadroda ise ergen kardeşimiz Kodi Smit-McPhee, kralımız Michael Fassbender, The Dark Knight Rises (2012)'tan hatırlayacağınız Ben Mendelsohn ve geçtiğimiz üç seneyi dizi setlerinde geçirmiş ama bundan sonra bol bol filmlerde izleyeceğimizi umduğum 85'li Caren Pistorius var.


Fassbender galiba bu senenin kralı hakkaten: Macbeth (2015), Slow West (2015) ve Steve Jobs (2015).. Hepsi de öne çıkan, ses getiren, kaliteli yapımlar. Geçtiğimiz sene benzer durum Matthew McConaughey için böyleydi: The Wolf of Wall Street (2013), Dallas Buyers Club (2013) ve Interstellar (2014)..
İki üç senede bi kral yetiştirse Hollywood çok şık olur, hatta benim adayım Sam Rockwell valla, şöyşe çat çat çat diye iki üç bomba koysalar önümüze de aklımızı alsalar.. Aynı durum aktris klasmanında da işliyor, buyrun: Jennifer Lawrence, 4 senede 3 Oscar adaylığı gördü, birini zaten adlı, bu sene de kuvvetle muhtemel aday.
Neyse efendim, Slow West (2015) güzel film, izleyin!..


17.12.15
Oku..

12 Years a Slave (2013)


Steve McQueen, Shame (2011) diye etkileyici bir film yapınca kalmıştı aklımda, sonra bir önceki ve ilk uzun metrajı olan Hunger (2008)'ı izleyip beğenmemiştim. Ama Shame (2011)'de yakaladığı enerjiyi kaçırmaz diye bir sonraki filmi 12 Years a Slave (2013)'i bekler olmuştum. Geçen de Golden Globe'da en iyi film seçilince gazı aldım, buldum izledim. Basit ya. Nerde Shame (2011), nerde bu yani. Bulmuş hazır etkili damar yürümeye kalkmış, zenci hakları, kölelik falan derken klişede boğulmuş... Shame (2011)'in enerjisini, özgünlüğünü yakalayamamış tekrar.


Ödül almış, alır tabii. Ben de desem ki Hitler kötü, Afrika'da çocuklar aç, eşcinseller dışlanıyor falan bana da çok güzel olmuş diyecekler... Kötü derlerse millet kıllanacak çünkü. Özgün sinemacılara yaraşmayan bir durum. Ha Tarantino n'aptı geçen sene, bunun da nasıl yapılacağını gösterdi. Duygu sömürmedi. Bkz. Django Unchained (2012)..

Üçüncü uzun metrajında da Michael Fassbender'le çalışmayı ihmal etmemiş McQueen. Brad Pitt'in de rol aldığı kadroda bir de geçenlerde izlediğim Ruby Sparks (2012)'taki eleman Paul Dano oynuyor. Filmi izlerken onu düşündüm, nerden biliyorum bu çocuğu diye.. Ama tabii bu beyazlar kötü adamlar. Asıl kahramanımız Solomon'u Chiwetel Ejiofor oynuyor. Bu arada olay bir gerçek hikaye, hatta biyografi; Solomon Northup'un otobiyografik romanından uyarlama bir film. Ailesiyle mutlu mesut yaşayan bir adamken, kaçırılıp köle olarak satılıyor diyar diyar.. Özgürlüğüne kavuşan az sayıda köleden biri olmayı başarmasının hikayesi..

Film top#250'de..
Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

15.01.14
Oku..

Shame (2011)


En sevdiğim filmleri sorduklarında aklıma bi şey gelmiyo, sonra bi Woody Allen filmi söyleyiveriyorum kestirmeden. Ama biraz düşününce güzel bi ilk beş çakarım gibi, bana göre güzel tabii. Bi dönem çevreme çok sık tavsiye edip hediyelik eşya ettiğim August Rush (2007), pek kimseyi benim kadar etkilemiyordu. Ben yine de ilk beşimde tutarım bu filmi; keza Shame (2011) de benim için özel filmlerden, vefakat beğenmeyen beğenmez.. Elim değmişken gelsin diğer üçü de: Back to the Future (1985), Iron Man (2008) ve Midnight in Paris (2011).. Daha bir sürü favorim var da ilk beş bu gibi.. Shame (2011)'i de epey bir zamandır yazmak isteyip fırsat bulamıyordum, bugün tekrar izledim ve artık yazma zamanı gelmiş dedim..


İlk gösterimini 2011 Eylül'ünde Venedik'te yapan filmin yönetmeni Steve McQueen, senaryoyu Abi Morgan'la beraber yazmış. Filmde birinci yönetmen yardımcısı Atilla Salih Yücer ismi dikkatimi çekti, Hollywood'ta bir Türk.
Kadro şahane, Michael Fassbender ve Carey Mulligan başrolde; küçük rollerle de James Badge Dale ve Nicole Beharie yer alıyor. Film hikaye gereği biraz açık saçık, hatta şılap şılop ah oh şeklinde sahneler içeriyor. Fassbender ve Mulligan, kariyerlerinde böyle bir film kaydettikleri için çok şanslılar bence. Çünkü, açıkça görülüyor ki sanat için soyunulmuş, vizyona koşan bi iş değil ki -çok para verdiler soyundum n'apiyim- durumu olsun..


Anne baba yok piyasada, Brandon ve Sissy, abi kardeş. Brandon düzenini kurmuş, New York'ta rezidansta oturup, her gün işe gidip geliyor. Etliye sütlüye bulaşmadan yaşıyor, seks takıntısı hat safhada; yakışıklı adam olduğu için, bi ortama girince eli boş çıkmıyor, eve gidiyor otuz birden de vazgeçmiyor.. Hiç bi şey bulamazsa kadın çağırıyor, veriyor parayı.. Bizdeki Issız Adam (2008) vakası işte.. İlişki durumlarına inanmıyor, varsa yoksa vur kaç..


Kızkardeşi Sissy, sürekli telesekretere mesajlar bırakıyor, "Ara bi!", "Ya arasana, sesini duyayım.." falan diye.. Brandon belli ki abilikten feragat etmiş bir adam, umrunda değil Sissy. Bir gün Sissy direkt gelir eve, "Niye açmıyosun, arıyorum o kadar" diyerek.. "Burda kalcam bir süre" diyor.. Brandon'ın canı sıkılıyor ama kovamıyor da, kız tam bir baş belası ama çok güzel, sesi de efsaneymiş, şarkıcılık yapıyor.. Sonra Brandon'ın patronuyla yatıyor, iyice ayar oluyor abi, bi şey diyemiyor ya patrona.. Ne kadar geniş de olsa mezhep, ters durum, abiyle aynı evde falan..


Bu abi kardeş muhabbetleri, bizim bizden başka kimsemiz yok temalı sonuçsuz konuşmalar.. Brandon, kovuyor Sissy'yi ama Sissy inatçı, abilik yap bana diyor.. Bu arada Brandon sevgili olayına mı girsem lan acaba diyor..


Çok güzel hikaye, bazen fazla sert ama efsane.. Bu filmden sonra yönetmenin bütün filmlerini izleme sözü verdim kendime.. İzledim de ama yok yani, bu klasa yetişemiyo hiçbiri: Hunger (2008) ve 12 Years a Slave (2013) diğer iki uzun; bunlar haricinde bir düzine de kısa filmi var gözüküyor, bir yerler de denk gelirseniz paylaşın hayrınıza..

Ocak 2014, Güncellendi Aralık 2015
Oku..

Hunger (2008)


Çok aşırı beğendiğim, acayip rahatsız olup etkilendiğim bir filmdi Shame (2011). Yönetmeni -İngiliz zenci- Steve McQueen'in diğer filmlerine göz attım sonra, bu Hunger (2008)'ı buldum. Bu da fena değil ama çok da bir numarası yok. İngiltere'de bir hapishanede, bir zamanlar, mahkumlara uygulanan polis şiddeti ve tepki olarak mahkumların açlık grevine başvurmaları anlatılıyor.


Senaryosunu McQueen'in Enda Walsh'la beraber yazdığı filmde, Michael Fassbender, Rory Mullen, Stuart Graham ve Liam McMahon oynuyor. İrlanda-Almanya melezi Fassbender zaten McQueen'in bütün filmlerinde (kısalar hariç, 4 tane kısası 3 tane uzunu var) oynuyor.


Michael Fassbender'in canlandırdığı Bobby Sands karakteri, hapishanedeki kötü muameleye karşılık veren ilk mahkumlardan, bize de onun grevi gösteriliyor. Grev sürecinde verdiği kiloları, vücudundaki yaraları bereleri çok güzel görüyoruz. Grev boyunca yetkililer pek ilgilenmiyor ama 8 mahkum açlık grevi sonucunda ölünce millet ayaklanıyor. Sonrasında mahkumların tüm şartları kabul edilmiş, yasa çerçevesinde. Yalnız olaylarda hayatını kaybeden 14 tane de gardiyan varmış. Filmde bir de Stuart Graham'ın oynadığı gardiyan Raymond Lohan karakterinin hayatına da ufak bir göz atılıyor ama çok da üstünde durulmuyor yani.


Genel olarak sabit kamera planları kullanılmış, bir de upuzun rahiple Bobby'nin görüşme sahnesi. McQueen'in ilk uzun metrajı bu, kısa kafasıyla çekilmiş görüleceği üzere. Baya festival filmi. Zaten Shame (2011)'i izleyince gelişmeyi görebiliyorsunuz.

Sonuç olarak hani çok tavsiye edilebilecek bir film değil, sıkıcı biraz; aklınızda bulunsun. Ama Shame (2011)'i utanmadan tavsiye ederim.. Sert film..

12-09-13
Oku..

Alien BoxSet


'Cumhuriyet Bayramı'nın 89.'su kutlamak amacıyla film izliyeyim dedim. Genelde kutlamalarımı böyle yaparım, kutlama dediğin iyi zaman geçirmek değil midir? 117 dakikalığına günün stresinden sıyrılıp dipsiz bir seriye başladım. Yaratık serisinin ilk filmi olan Ridley Scott yönetimindeki Alien (1979), korku / bilim-kurgu türünün başarılı örneklerinden biri olarak gösterilir ve imdb.com'un en iyi 250 filminin arasında 40. sırada yer alır. Film en iyi efekt Oscar'ını da kazanmıştır 1980 senesinde.


Filme büyük bir şevkle başlayıp, biraz hayal kırıklığıyla bitirdim. Ne bekledim bilmiyorum çünkü zaten korku filmi sevmem ama bu film de zaten korku filminden çok gerilim havasındaydı; bilim-kurgusunun yanında tabii. Bir uzay mekiği ticari bir görevle boşlukta dolanırken, uzayda bir yerlerden sinyal alırlar ve prosedür gereği -belki yardıma ihtiyacı olan başka bir uzay gemisidir diye- neler olduğunu öğrenmek için belirlenen yeni rotayı takip ederler. Dünya dışı bir varlıkla çok hoş olmayan bir tanışma ve kaynaşma seyrinden sonra ucu açık bir şekilde film biter.

Devam filmi Aliens (1986)'in hikayesinin uzun bir aradan sonra ve başkası tarafından yazıldığını düşünürsek filmin senaristi ve hikayenin yaratıcısı Dan O'Bannon'ın neden Alien (1979)'i böyle bir sonla filmi bitirdiğini anlamak güç. Yani ''Nasıl olsa başkaları devam eder bu hikayeye, sonunu açık bırakalım da çok zorlanmasınlar bağlarken'' dediyse büyük adammış.


Ridley Scott'ın yönettiği serinin ilk filmine kaldığı yerden devam eden yönetmen James Cameron oluyor. Hikayede, Ellen Ripley'nin uzayda salınımı elli küsur yıl sürmüş ve tesadüfen bulunup incelemeler için şirketin kontrolünde bir uzay gemisine alınmıştır. Şirket kaybolan mürettebatı unutmuş, geçen film kahramanlarımızın yaratıkla karşılaştığı gezegene koloni kurmuş ve koloniyle irtibatı kesilmiştir. Ripley'nin de anlattıkları doğrultusunda askeri bir timle olaya müdahale etmeye gidilir ve danışman olarak da Ripley'i yanlarında götürmeye ikna ederler. Vardıklarında koloniden sadece küçük bir kız kalmıştır ve Alien kendi sistemini kurmuş Aliens olmuştur.

İlk filme göre daha aksiyon bir türe bürünmüş konusu; askerler, silahlar, alevler derken gayet güzel bir film yapmış Cameron. İlk filme göre daha çok beğendim bunu, üstelik Cameron, Avatar (2009) filminde kullandığı makinanın prototipini bu filmde kullanmış taa ne zamandan; görünce bi sevindim. Ayrıca iki filmdir Ripley karakteriyle baş rolü üstlenen Sigourner Weaver da Avatar (2009)'dan hatırlayacağımız bir yüz. Yine ayrıca, iki filmde de yer yer kilotla dolaşıyor; kendi modasını yaratmış kadın.


Scott'ın başlayıp Cameron'ın devam ettiği yaratıık filmlerini Fincher uzatıyor. Alien³ (1992) diğerlerinden daha kötü bir film değil. Zaten uzatıyor derken de kötü anlamda değil. İkinci filmin 6 yıl sonrasında gelen bu devam filminde de başrolde Sigourney Weaver devam ediyor Ripley rolüyle. En son yaratıklardan kurtulup, ufak kızla teğmeni kurtarıp atlamışlardı gemiye; bu film gemiden ayrılan kapsülün bir hapishanenin yakınlarına düşmesiyle başlıyor. Ripley hariç herkesin öldüğü kapsül hapishane doktoru tarafından bulunuyor ve Ripley'ye kurtarma gemisi gelene kadar da orda sığınma izni veriliyor. Ama Ripley tabii ki eli boş gelmemiş.. Yaratık tehlikesi buraya taşınmış oluyor. Ve kötü kalpli şirketimiz yine yaratığın incelenmesi için çabalıyor.


Filmin önemli özelliklerinden biri, yönetmeni David Fincher'ın ilk uzun metraj sinema filmi olması. Konuyla ilgili denk geldiğim röportajlarında hep hayallerden bahsediyor, "hayranı olduğum yönetmenlerin hayranı olduğum filmlerine devam filmi çekerek başladım kariyerime" diyor. Duygusal. Bu arada seri boyunca yaratığın en belirgin olarak gösterildiği ilk film de bu; ilk filmlerde düşünülen yaratık tipi biraz daha geliştirilmiş sanki.. Ayaklı mayaklı bir yaratık..


İlk filmden, nereden baksan 250 yıl sonra.. Alien: Resurrection (1997).. Ne yalan söyliyim serinin en sevdiğim filmi bu. Üçüncü filmde Ripley kendini ateşlere atmıştı. Artık bitti dedik yani ama Ripley'nin DNA'sıyla kopyalama teknolojisi güçlerini birleştirmiş ve içindeki yaratıkla Ripley yeniden  yaratılmış (Bir sürü istenmeyen sonuçla beraber). Tabii ki kötü kalpli şirketimizin başının altından çıkan bu yaratığı inceleme merakı çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Bu sefer atraksiyona misafir bir grup katılır. İlk defa çok insanlı bir Alien kadrosu..

Önceki filmde Ripley'e tecavüz eden yaratık, insan sistemini kendine adapte edip normal doğumla çoğalmaya başlar. Ayrıca iki ayağı üstünde durma yeteneği olan yeni yaratık insan formuna yakın çizilmiş. Son iki filmdir gelişen teknolojiyle yaratığı daha ayrıntılı seyirciye sunmaya başladıkları görülüyor, önceki filmlerin korku-gerilim unsurları biraz da yaratığı göremememizden kaynaklanıyordu. Bu filme bir kaç ince espri de yerleştirilmiş, biraz zorlama da olsa havayı yumuşatmış en azından. En güzel yanı da dünyada bitiyor film.

Filmi, bundan 4 sene sonra Le Fabuleux Destin d'Amelie Poulain (2001)'ı yönetecek olan Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet çekmiş. Bu filmin kadrosunda Sigourney Weaver'ın yanında Ron Perlman, Winona Ryder ve yönetmenin yurttaşı Dominique Pinon bulunuyor.



Sinema tarihi bunun gibi tutulmuş hikayelerin devam filmleriyle doludur. Örneğin, Cameron'ın Predator Serisi yine dünya dışı bir varlıkla kurgulanmış, distopik bir hikayedir. Predator (1987) ve Predator 2 (1990)'den sonra popüler bu iki türü savaştırmaya karar veriyorlar. AVP: Alien vs. Predator (2004) ve AVPR: Aliens vs. Predator - Requiem (2007) gibi iki vasat film yapıyorlar...


Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Ridley Scott, Alien'larına geri dönmek istiyor. Olayı başa sarıyor, en öncesine gidiyor. Prometheus (2012), kürtaj sahnesiyle aklımdan çıkmayacak bir film oluyor. Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Idris Alba ve Guy Pearce gibi isimlerle seri devam ediyor. Hem teknolojinin gelişmesi bu tarz filmlerin daha görsel tatmin içeriği sunmasına imkan verdiği için hem de Ridley Scott'un tekrar işin başına geçme isteği olumlu sonuçlar veriyor.

17.01.14

Scott bu sefer hikayenin peşini bırakmıyor; Alien: Covenant (2017) ise Prometheus (2012)'un devamı olarak, tıpkı ilk filmde olduğu gibi tesadüfen alınan bir sinyalle kontrol amaçlı inilen bir gezegende yaratıklarla karşılaşmayı anlatıyor. Hikaye, Elizabeth Shaw'un yaşadığı olaylardan yıllar sonra da, 2104 senesinde geçiyor. Çok bayıldığım filmler değil ama belirli bir seyir zevki sunan işler..


2019 senesine gelindiğinde ilk film Alien (1979)'ın 40. yılı vesilesiyle, altı yönetmenden altı kısa film geliyor. Yaklaşık 10'ar dakikalık bu kısa filmler, o dünyaya ait olanlar için, Alien hayranları için güzel bir hareket olarak karşımızda. Alien hayranı olmak doğru değildir tabii de, sonuçta insanlığı yok etmeye çalışan bir yaratıktan bahsediyoruz. Bizi yok etmek isteyen şeylere zaaflarımız olsa da hayranlık duymayız genelde.. Alien filmlerine hayran olanlar diye düzelteyim..


güncelleme 19 Temmuz 2020
Oku..