The Social Network (2010)


Neymiş, onun fikri değildi, çaldıydı, çırpttıydı; geçin arkadaş bu işleri, herkesin derdi para koparmak!.. 10 sene geçti üstünden, zaten yeterince konuşuldu film, benim de üçüncü izlemem sanırım. Önceki izlediklerimden aklımda kalan şey, elemanın çok hızlı konuşması ve altyazı takip ederken bazı şeyleri kaçırıyor gibi hissetmem, bi dahakine Türkçe dublaj izleyeyim ki iyice pekişsin diye düşnmem! Dublajlı açtım bu sefer, daha ilk sahne bitmeden döndüm orijinal diline, siz de sakın yapmayın, filmleri orijinal dilinde izleyin..


Filmde olanı biteni anlatmak değil niyetim; yurt odasında, kampüsteki öğrencilerin birbirini takip edebileceği bir okul ağı olarak ortaya çıkarıp sonra onu dünya markası yapmanın anlatılacak bir tarafı yok zaten.. Hepimizin yapabileceği bi şey bu! Hangimiz milyarder olmak istedik de olamadık şu hayatta!

Filmin ilginç özelliklerinden biri, yönetmeninin David Ficher olması; çok güzel film olmasına rağmen nedense hiç Fincher filmi gibi hissetmiyorum. Ama baya güzel film. Ben Mezrich'in kitaplaştırdığı hikayeyi sinemaya taşımak için kolları sıvayan senaristin adı Aaron Sorkin. Bu çabasıyla da Oscar kazandı zaten. Sorkin'in En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ının haricinde film adına iki Oscar daha kazanıldı, biri Film Kurgusu diğeri Film Müzikleri.. En İyi Film adaylığı dahil toplam 8 kategoride ismi geçen film sadece bu 3 ödülü alabilmişti o gece!.. Ne geceydi ama, The King's Speech (2010) kazandı o seneyi.


Filmde Jesse Eisenberg başrolde ve bu film kariyeri için doping etkisi yaptı, sonrasında resmen uçuşa geçti eleman. Kadrodaki diğer öne çıkan isimler ise şöyle: Andrew Garfield, Justin Timberlake, Armie Hammer, Rashida Jones, Rooney Mara ve Dakota Johnson... Zaten filmi şimdi tekrar izleme sebebim de Rashide Jones, çünkü geçenlerde rol aldığı I Love You, Man (2009) filminde izleyip beğendim, bir baktım burda da oynamış. Hatırlayamadım tabii, merak ettim ne oynamış diye, özellikle onu takip ettim, çok tatlı küçük bir rolle dahil oluyormuş.. Ondan daha küçük bir rolle de Dakota Johnson var ekipte, -10 yaşında göründüğü bi filmi saymazasak- ilk filmi bu!.. Sonra aldı yürüdü biliyosunuz, bişelerin 50 tonu peşinde..


Çok fazla bilgimizi emanet ettiğimizi düşünerek güvenlik endişesi duyan ve "Artık Facebook'a çok girmiyoz ya" diyeniniz varsa 2012'den beri Instagram'ın da sahibi Facebook, ona da girmiyor olamazsınız. Bir üzücü haber daha, 2014'ten beri WhatsApp'ın sahibi de Facebook. Yani bu NewYorklu Zuckerberg'e hayatımızı teslim etmiş durumdayız. Umalım da bize kankisi Eduardo'ya davrandığı gibi davranmasın!..


14 Mart 2020
Oku..

Gone Girl (2014)


Kitap uyarlaması denince ilk akla gelen yönetmenlerden olan David Fincher, bu sefer Gillian Flynn'ın romanıyla harikalar yaratmış. Bazıları iyi roman yazar, bazıları da iyi film çeker; herkesin bir hikaye anlatış şekli vardır yani.. Bir de yani Fincher sever böyle hikayeleri, yapımcı da bu tarz bir işle kime gidileceğini bilen bir adammış..
Bu arada konusu açılmışken David Fincher'ın yapımcılığını üstlendiği House of Cards dizisine de bir göz atın bence..


Aşırı mutlu başlayan bir ilişki, ikisi de yazar ama kadın çok satan çocuk kitabı yazarı, eleman erkek dergisi köşe yazarı, biri zengin biri fakir yani. Adam kızı tavlar, zor kızdır, ulaşılmazdır falan ama adam bir yolunu bulur. Hatta evlenir, New York'a yerleşirler.
Zaman gelir, ekonomik kriz, durumlar bozulur. Süper bir fikir gelir akıllarına, elemanın memleketine yerleşip kalan az birikimle aynı lükste devam edebilecekleri sonucuna varılır. Sosyete kızı kasabada çok edemez öyle.. Bir dönem güzel geçer ama evlilik de eskir bir yandan.

Adam kadını aldatır / Kadın içten pazarlıklıdır



Kadın kaybolur. Adam karısını arar. Kadının ailesi arar ha arar. Kadın, öldürülme ihtimaliyle beraber yok olmuştur. Kadın ünlü olduğu için, gazeteler, televizyonlar coşar. An olur herkes adamı suçlar.. Kadın, kimseye çaktırmadan işler çevirmeyi seven bir tiptir. Ayık olun!..

Siz tam, iyi mi kazanacak, yoksa kötü mü kaybedecek derken film biter. Dedim ki, iki buçuk saat film yapmışın, bir yarım saat daha yapıp rahatlatsaydın ya a Fincher.. Öyle bir yerde bırakıyor ki sanırsın bir dizinin sezon finali..



Aslında başta oyuncularını görüp çok ilgilenmemiştim filmle, yönetmenini öğrenince bir kıpırdandım.
Son dönem yönetmenliğe büyük oynayan Ben Affleck, Argo (2012)'yla en iyi film Oscar'ını almıştı.
Bu filmle hayatının çıkışını yapan İngiliz Rosamund Pike, kötü kadınlıktan yürür bence bundan sonra..
HIMYM'ın Barney'si Neil Patrick Harris, çok başarılı bulamadığım ama yine de çok sırıtmayan bir diğer tip..
Affleck'in ikizi ve 'The Bar'ın barmeni rolünde Carrie Coon'u izliyoruz. Olayları kurtarabilecekler rolünde bir avukat Tyler Perry, bir de dedektif Kim Dickens var.. Kim Dickens, hiç benzerlik olmamasına rağmen bana Amy Adams'ı andırdı durdu, keşke Amy oynasaymış..


Asıl bomba sayılabilecek hareket ise, geçen sene Robin Thicke ve Pharrell Williams'ın düeti 'Blurred Lines'ın klibinde gördüğümüz ve "Yok artık" dediğimiz Emily Ratajkowski'nin küçük bir rolle kadroda olması..

Neden "Yok artık" dedik, çünkü memeler ortada klip boyunca, ve çok güzeller..
Hatta Ekşi'de kızın başlığında şu tanım var: "Memesi kendinden güzel kız.." Hakikat öyle..
Ve bir tanım daha yine Ekşi'den "Memeleri Ben Affleck tarafından emilmiş Hollywood dişisi.."

Merak eden varsa Emily'nin öyle çok bi oyunculuğu yok.. Çok öyle sevişme sahnesi de yok eğer onun için izlemek isteyen varsa..



Film için de diyeceğim şudur, finali hariç çok beğendim.. On üzerinden sekizdir bende hakkı, vereyim.. Oscar savaşına girerse eğer, ki bence girer ama, sadece Pike en iyi kadın oyuncuyu alsın derim, gerisi biraz fazla olur.. Ama tabii rakipleri de bir görmek gerekir..

Sıralı Tam Liste: Oscar 2015

18.12.14
Oku..

The Curious Case of Benjamin Button (2008)


Önce film... Herkes gibi ben de çok beğendim, mükemmel bir teknikle çekilmiş, ustaca kullanılmış bilgisayar hileleriyle, keyifle izlenecek bir görsel yaratılmış. Hikaye zaten dikkat çekici. Fitzgerald'ın öyküsü.. Kadro desen, tek kişilik dev kadro kurulmuş Brad Pitt'le. Cate Blanchett da yancı olmuş, prim yapmış; hiç sevmiyorum bu kadını yea.. Cate, Daisy'yi oynuyor; Daisy'nin çocukluğunu da Elle Fanning oynuyor - şimdinin genç kızı oldu o da..

Dayrektır, David Fincher; Raytır, Eric Roth. Fincher'ı bilirsiniz de Roth kim biliyonuz mu; Forrest Gump (1994), The Postman (1997), Munich (2005) gibi kült filmlerin senaristi; dikkat edin, hepsi uyarlama.. Belki kendi uydurduğu senaryoları da vardır ama bunlar uyarlama. Yalnız şöyle bi şey var, Benjamin uyarlamanın ötesinde...


Fitzgerald'ın ilk kez 1921'de Collier dergisinde yayımlanan bu öyküsü, bir sene sonra Jazz Age Stories kitabına girdi. Öyküye yazdığı önsözde; Mark Twain'in, 'hayatın en iyi dönemini başta, en kötü dönemini sonda yaşamamızın ne kadar acıklı olduğu'nu söylediğinden ve bu fikri bir tek insanın üzerinde denediğinden bahseder. 33 sayfalık bu öykü, deneysel bir çalışma gibi durmakta zaten, o kadar gerçeküstü, o kadar absürt detaylar içeriyor ki... Daha yeni okudum Caz Çağı Öyküleri'ni; filmi üç dört sene önce izlemiştim işte. Tekrar indirdim, izledim.

Kitapla filmin tek ortak noktası Button adı ve karakterin gittikçe gençleşmesi. Bu. Yani kesinlikle uyarlama değil, esinlenme bile demeye dilim varmıyor ama esinlenilmiş işte, n'apalım.

Kitaptaki Benjamin 1.70 boyunda bir ihtiyar olarak doğuyor... Oğul, durumdan rahatsız olup "Kimsin sen?" diye isyan eden babasına:
"Sana tam olarak kim olduğumu söyleyemem," dedi o mızmız şey, "çünkü doğalı daha birkaç saat oldu - ama soyadım kesinlikle Button."

Bununla da kalınmıyor kitapta; gri saçlarını kahverengiye boyuyor, yeni doğmuş yaşlı bebeklerine çocuk reyonunun en büyük beden kıyafetlerini giydiriyor Mr. & Mrs. Button.
Ama filmde, annesi doğumda ölen Benjamin normal bebek boyutlarında, sadece kırış kırış bir yüze ve vücuda sahip. Yaşamaz bu hasta diyorlar..


Öyküden bağımsız düşünüldüğünde çok başarılı bir film. Dönemin edebiyat şımarıklığı bazen sınır tanımaz işler yaptırmış işte ama biraz gerçekçi hale getirildiğinde sindirilmesi daha kolay oluyor. 1,70 boyunda çocuk nasıl doğacak di mi.. Öyküdeki haliyle çekselerdi filmi muhtemelen bu kadar dikkat çekmeyecekti. Ve tabii bu kadar uzun (~170dk) olmayacaktı.


Bazı uyarlamalar da var ki tam bir 'esere saygı duruşu', yine Fitzgerald'ın aynı isimli romanından uyarlama The Great Gatsby (2013)'yi de izleyin derim.

Bu bahsettiklerimle hiç ilgilenmeyen, sadece filmin ne hakkında olduğunu merak edenler için hızlıca bir 'filmin' konusunu vereyim:
Mr. Button'ın oğlu normal doğmamış, 70-80 yaşındaki bir insanı andıran cildiyle dünyaya gelmiştir. Doğumda karısını kaybeden Mr. Button, oğlunun da hasta doğmasıyla kafayı yer, bebeği öldürmeye kalkışır beceremez, bir evin önüne bırakıp kaçar. O ev huzurevidir ve gerçek ihtiyarlarla yaşamaya başlar, ihtiyar bebek Benjamin. Doğar doğmaz az bir ömrü kaldığından şüphelenilen Benjamin, seni-beni gömer bir hırsla, gittikçe dinçleşiyordur. 10 yaşında baston kullanan Benjamin, 60 yaşında ergen tribine girmiştir. Gittikçe çocuklaşır ve bilmemkaç aylık bi bebek boyutlarındayken, uykusunda ölür gider. Tuhaf yaşamına ise bir büyük aşk, bir kız çocuğu, bir savaş sığdırır.

Film, 13 dalda Oscar adayı olup, sadece üçünü, Sanat Yönetimi, Makyaj ve Efekt ödüllerini almıştır. Bu arada Brad Pitt de bu film dahil 4 kez en iyi oyuncuya aday gösterilmiş ama henüz heykelcik alamamıştır. Oscar aldığı dallara bakarak yaşlandırma efektini nasıl yaptıklarını görmek isteyebilirsiniz: Buyrun. Göreceğiniz üzere, Pitt sadece mimikleriyle halletmiş filmin bi yarısını. Sonra kendi oynuyor zaten, makyaj da orada devreye giriyor: Buyrun. Hadi David Fincher'ı kocaman bi tebrik edelim..

24.12.13
Oku..

Alien BoxSet


'Cumhuriyet Bayramı'nın 89.'su kutlamak amacıyla film izliyeyim dedim. Genelde kutlamalarımı böyle yaparım, kutlama dediğin iyi zaman geçirmek değil midir? 117 dakikalığına günün stresinden sıyrılıp dipsiz bir seriye başladım. Yaratık serisinin ilk filmi olan Ridley Scott yönetimindeki Alien (1979), korku / bilim-kurgu türünün başarılı örneklerinden biri olarak gösterilir ve imdb.com'un en iyi 250 filminin arasında 40. sırada yer alır. Film en iyi efekt Oscar'ını da kazanmıştır 1980 senesinde.


Filme büyük bir şevkle başlayıp, biraz hayal kırıklığıyla bitirdim. Ne bekledim bilmiyorum çünkü zaten korku filmi sevmem ama bu film de zaten korku filminden çok gerilim havasındaydı; bilim-kurgusunun yanında tabii. Bir uzay mekiği ticari bir görevle boşlukta dolanırken, uzayda bir yerlerden sinyal alırlar ve prosedür gereği -belki yardıma ihtiyacı olan başka bir uzay gemisidir diye- neler olduğunu öğrenmek için belirlenen yeni rotayı takip ederler. Dünya dışı bir varlıkla çok hoş olmayan bir tanışma ve kaynaşma seyrinden sonra ucu açık bir şekilde film biter.

Devam filmi Aliens (1986)'in hikayesinin uzun bir aradan sonra ve başkası tarafından yazıldığını düşünürsek filmin senaristi ve hikayenin yaratıcısı Dan O'Bannon'ın neden Alien (1979)'i böyle bir sonla filmi bitirdiğini anlamak güç. Yani ''Nasıl olsa başkaları devam eder bu hikayeye, sonunu açık bırakalım da çok zorlanmasınlar bağlarken'' dediyse büyük adammış.


Ridley Scott'ın yönettiği serinin ilk filmine kaldığı yerden devam eden yönetmen James Cameron oluyor. Hikayede, Ellen Ripley'nin uzayda salınımı elli küsur yıl sürmüş ve tesadüfen bulunup incelemeler için şirketin kontrolünde bir uzay gemisine alınmıştır. Şirket kaybolan mürettebatı unutmuş, geçen film kahramanlarımızın yaratıkla karşılaştığı gezegene koloni kurmuş ve koloniyle irtibatı kesilmiştir. Ripley'nin de anlattıkları doğrultusunda askeri bir timle olaya müdahale etmeye gidilir ve danışman olarak da Ripley'i yanlarında götürmeye ikna ederler. Vardıklarında koloniden sadece küçük bir kız kalmıştır ve Alien kendi sistemini kurmuş Aliens olmuştur.

İlk filme göre daha aksiyon bir türe bürünmüş konusu; askerler, silahlar, alevler derken gayet güzel bir film yapmış Cameron. İlk filme göre daha çok beğendim bunu, üstelik Cameron, Avatar (2009) filminde kullandığı makinanın prototipini bu filmde kullanmış taa ne zamandan; görünce bi sevindim. Ayrıca iki filmdir Ripley karakteriyle baş rolü üstlenen Sigourner Weaver da Avatar (2009)'dan hatırlayacağımız bir yüz. Yine ayrıca, iki filmde de yer yer kilotla dolaşıyor; kendi modasını yaratmış kadın.


Scott'ın başlayıp Cameron'ın devam ettiği yaratıık filmlerini Fincher uzatıyor. Alien³ (1992) diğerlerinden daha kötü bir film değil. Zaten uzatıyor derken de kötü anlamda değil. İkinci filmin 6 yıl sonrasında gelen bu devam filminde de başrolde Sigourney Weaver devam ediyor Ripley rolüyle. En son yaratıklardan kurtulup, ufak kızla teğmeni kurtarıp atlamışlardı gemiye; bu film gemiden ayrılan kapsülün bir hapishanenin yakınlarına düşmesiyle başlıyor. Ripley hariç herkesin öldüğü kapsül hapishane doktoru tarafından bulunuyor ve Ripley'ye kurtarma gemisi gelene kadar da orda sığınma izni veriliyor. Ama Ripley tabii ki eli boş gelmemiş.. Yaratık tehlikesi buraya taşınmış oluyor. Ve kötü kalpli şirketimiz yine yaratığın incelenmesi için çabalıyor.


Filmin önemli özelliklerinden biri, yönetmeni David Fincher'ın ilk uzun metraj sinema filmi olması. Konuyla ilgili denk geldiğim röportajlarında hep hayallerden bahsediyor, "hayranı olduğum yönetmenlerin hayranı olduğum filmlerine devam filmi çekerek başladım kariyerime" diyor. Duygusal. Bu arada seri boyunca yaratığın en belirgin olarak gösterildiği ilk film de bu; ilk filmlerde düşünülen yaratık tipi biraz daha geliştirilmiş sanki.. Ayaklı mayaklı bir yaratık..


İlk filmden, nereden baksan 250 yıl sonra.. Alien: Resurrection (1997).. Ne yalan söyliyim serinin en sevdiğim filmi bu. Üçüncü filmde Ripley kendini ateşlere atmıştı. Artık bitti dedik yani ama Ripley'nin DNA'sıyla kopyalama teknolojisi güçlerini birleştirmiş ve içindeki yaratıkla Ripley yeniden  yaratılmış (Bir sürü istenmeyen sonuçla beraber). Tabii ki kötü kalpli şirketimizin başının altından çıkan bu yaratığı inceleme merakı çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Bu sefer atraksiyona misafir bir grup katılır. İlk defa çok insanlı bir Alien kadrosu..

Önceki filmde Ripley'e tecavüz eden yaratık, insan sistemini kendine adapte edip normal doğumla çoğalmaya başlar. Ayrıca iki ayağı üstünde durma yeteneği olan yeni yaratık insan formuna yakın çizilmiş. Son iki filmdir gelişen teknolojiyle yaratığı daha ayrıntılı seyirciye sunmaya başladıkları görülüyor, önceki filmlerin korku-gerilim unsurları biraz da yaratığı göremememizden kaynaklanıyordu. Bu filme bir kaç ince espri de yerleştirilmiş, biraz zorlama da olsa havayı yumuşatmış en azından. En güzel yanı da dünyada bitiyor film.

Filmi, bundan 4 sene sonra Le Fabuleux Destin d'Amelie Poulain (2001)'ı yönetecek olan Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet çekmiş. Bu filmin kadrosunda Sigourney Weaver'ın yanında Ron Perlman, Winona Ryder ve yönetmenin yurttaşı Dominique Pinon bulunuyor.



Sinema tarihi bunun gibi tutulmuş hikayelerin devam filmleriyle doludur. Örneğin, Cameron'ın Predator Serisi yine dünya dışı bir varlıkla kurgulanmış, distopik bir hikayedir. Predator (1987) ve Predator 2 (1990)'den sonra popüler bu iki türü savaştırmaya karar veriyorlar. AVP: Alien vs. Predator (2004) ve AVPR: Aliens vs. Predator - Requiem (2007) gibi iki vasat film yapıyorlar...


Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Ridley Scott, Alien'larına geri dönmek istiyor. Olayı başa sarıyor, en öncesine gidiyor. Prometheus (2012), kürtaj sahnesiyle aklımdan çıkmayacak bir film oluyor. Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Idris Alba ve Guy Pearce gibi isimlerle seri devam ediyor. Hem teknolojinin gelişmesi bu tarz filmlerin daha görsel tatmin içeriği sunmasına imkan verdiği için hem de Ridley Scott'un tekrar işin başına geçme isteği olumlu sonuçlar veriyor.

17.01.14

Scott bu sefer hikayenin peşini bırakmıyor; Alien: Covenant (2017) ise Prometheus (2012)'un devamı olarak, tıpkı ilk filmde olduğu gibi tesadüfen alınan bir sinyalle kontrol amaçlı inilen bir gezegende yaratıklarla karşılaşmayı anlatıyor. Hikaye, Elizabeth Shaw'un yaşadığı olaylardan yıllar sonra da, 2104 senesinde geçiyor. Çok bayıldığım filmler değil ama belirli bir seyir zevki sunan işler..


2019 senesine gelindiğinde ilk film Alien (1979)'ın 40. yılı vesilesiyle, altı yönetmenden altı kısa film geliyor. Yaklaşık 10'ar dakikalık bu kısa filmler, o dünyaya ait olanlar için, Alien hayranları için güzel bir hareket olarak karşımızda. Alien hayranı olmak doğru değildir tabii de, sonuçta insanlığı yok etmeye çalışan bir yaratıktan bahsediyoruz. Bizi yok etmek isteyen şeylere zaaflarımız olsa da hayranlık duymayız genelde.. Alien filmlerine hayran olanlar diye düzelteyim..


güncelleme 19 Temmuz 2020
Oku..

David Fincher Sineması


62'li, Amerikalı yönetmen. Liseden sonra animasyona merak salmış ve kursa gitmiş. 18-20 yaşlarında efekt konusunda uzmanlaşmasını sağlayan bi şirkette çalışmış. Star Wars: Episode VI (1983) ve Indiana Jones and the Temple of Doom (1984)'ta kamera asistanı olarak yer almış. Zamanında 'Life' dergisinin müdürü olan babasının da çevresiyle beraber yönetmenlik işlerine girişmiş. Müzik klipleri, reklam filmleri derken sonunda ilk uzun metraj filmi olarak efsaneleşmiş bir serinin üçüncü ayağı Alien³ (1992)'ü çekmiş. Ve serinin neredeyse en zayıf filmi olarak kayıtlara geçmiş. Ridley Scott ve Alien (1979) hayranı biri için seriye devam filmi çekme şansı yakalamak ve çıkan sonuçla çok da başarılı görülmemek üzücü olmalı... Ayrıca kendisi de suçu stüdyoya atıyor, filmi istediği gibi yapamadığını iddia ediyor.

Reklam filmleriyle devam eden kariyerinde, baş rollerini Brad Pitt ve Morgan Freeman'ın bölüştüğü, Brad Pitt'in karısını da Gwyneth Paltrow'un oynadığı bir dedektif filmi olan Se7en (1995) ile tekrar sinema filmi yönetmiş oluyor. En Beğendiğim Filmler listeme de giren bi film bu, çok severim. Filmden her bahsedişimde de aklıma ilk gelen sahne, Freeman'ın Pitt'lere yemeğe geldiği, yemek yerken de evin yanından geçen trenin evi baya silkelediği sahne.


Se7en (1995) ile güzel yorumlar alan Fincher'a, yine bi dedektif filmi olan Micheal Douglas'lı The Game (1997) veriliyor, gişede önceki kadar başarılı olamasa da bence yine güzel bir film; hadi idare eder diyelim...

Dünya sinemasının Altın Yılı olarak bilinen 99'da ise Chuck Palahniuk'un sevilen romanı 'Fight Club' perdeye taşınıyor ve tabii ki hikaye-kadro-yönetim üçlüsünün uyumu üst seviyede yaşanıyor. Fakat Fincher, "normal bi filme harcananın 3 katı fazla makara harcandığı, filmin bol miktarda subliminal mesajlar içerdiği" söylenen Fight Club (1999)'la önce pek ilgi göremiyor. Filmin oyuncuları da Edward Norton, Helena Bonhem Carter ve artık Fincher'ın kankası olan Brad Pitt gibi isimler yani... Sonra ne oluyorsa, fark edilip çok güzel eleştiriler alıyor. Gösterildikten birkaç sene sonra ilgi görmesinin sebebi olarak benim şöyle bir tezim var - The Matrix (1999), American Beauty (1999), The Sixth Sense (1999), Magnolia (1999), Being John Malkovich (1999), The Green Mile (1999) gibi çok popüler ve güzel filmlerin çok olmasıyla o sene çok ilgi görmemiş, gözden kaçmış olabilir. 


Efsane filmin yazarı Palahniuk hakkında bi şeyler okurken karşılaştığım bi paragrafı paylaşayım sizle: yazarımız, ''..arkadaşlarıyla birlikte tatildedir. Bitişikteki kamp yerinde müzik rahatsız edici derecede açılır ve bu nedenle başlayan tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck, tatilden döndüğünde iş yerinde kimse tarafından ilgi görmez çünkü kimse korkunç derecedeki yüzü hakkında bir şey sormaya, yorum yapmaya cesaret edemez. Bunun üzerine Chuck, eğer insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından devam ettiği bir edebiyat grubu bünyesinde yaptıkları çeşitli gösteri ve eylemler 'Kargaşa Projesi'ni esinler. Kısa bir süre sonra aynı isimle bir kısa öykü yayımlar ve bu öykü,üç ay içinde Fight Club romanına dönüşür''

Bir korku filmi olarak kategorize edilebilecek Panic Room (2002)'u çekerken Finch, aşkımız Kristen Stewart 12 yaşında daha.. Annesini Jodie Foster oynuyor ve film hakkaten geriyor izleyeni ama diğer filmleri kadar eleştirel başarıya ulaşamıyor. Bir de Fight Club (1999)'ın etkileri artınca, bu iki farklı tür kıyaslanıyor ve Panic Room (2002) başarısız gibi görülüyor. Bundan 5 sene sonra karikatürist Robert Graysmith'in anı kitabından uyarlanan, polisiye-gerilim türünde olan Zodiac (2007)'ı yönetiyor.. Filmde, Robert Downey Jr. gibi klas bir isim gayet sönük kalırken baş rol Jack Gyllenhaal çok güzel bir performans sergiliyor. Ama her şeye rağmen sıkıcılıktan kurtulamayan, süresi gereksiz uzun, temposu düşük bir film var ortada.


Scott Fitzgerald'ın öykü kitabından, aynı isimle uyarlanan The Curious Case of Benjamin Button (2008)'ı yöneterek, kariyerindeki üçüncü kitap uyarlaması ve Brad Pitt'le beraber çalıştığı üçüncü filmini çekmiş oluyor. Filmin bir güzelliği, Brad Pitt'i bize her yaşta gösteriyor olması... Ve çok iyi bir film bence. Ki sadece bence olmadığı aldığı ödüllerden de anlaşılıyor: 3'ü Oscar olmak üzere 39 ödül kazanmış ve 79 ödül adaylığı var şimdiye kadar.. Filmde, Brad Pitt'e, pek sevemediğim Cate Blanchett eşlik ediyor. Niye sevmiyorum bu kadını bilmiyorum...

Fincher, 2010'da, hayatımızın yarısı olan facebook'un, doğuş hikayesini anlatıyor; The Social Network (2010), başrolde, Mark Zuckerberg rolünde, Jesse Eisenberg.. Çok iyi bir film olmakla beraber, dijital dünyaların evrimini anlamamıza da büyük katkısı olabilecek bir film. En İyi Senaryo dahil 3 Oscar'ı olan bir film!.. Bu arada The Curious Case of Benjamin Button (2008) ve The Social Network (2010) ile 2 kez En İyi Yönetmen'e aday gösterildi, henüz kazanmışlığı yok..

Geçenlerde de, daha 2 sene önce Avrupa'da çekilen 'Ejderha Dövmeli Kız' gençlik romanı serisinin İsveç uyarlamasını, bir de Hollywood'da çekelim, n'olcak diyerek The Girl with the Dragon Tattoo (2011)'yu yönettirdiler.. Seri The Girl Who Played with Fire (2016)'la devam edecek. Başrolünde yeni dönem James Bond'u Daniel Craig var, dövmeli kızı da Rooney Mara oynuyor. Kate Mara'nın kardeşi..


Netflix'te yayınlanan House of Cards (2013-18) dizisinin yapımcılığını üstlenen Fincher, ilk iki bölümünün yönetmenliğini de yaptı. Dizi aynı zamanda bir kitap serisi uyarlaması olan eski bir dizinin yeniden uyarlaması.. 6 sezon süren House of Cards (2013-18)'ın son sezonu baş rol Kevin Spacey'siz çekildi, çünkü kendisi zamanında setlerde taciz suçu işlemiş ve bu ortaya çıkınca da itiraf edip kariyerini noktaladı. Sadece Spacey değil, başlatılan #metoo hareketiyle herkes geçmişteki suçları dillendirdi, bir çok sinemacının foyası ortaya çıktı. İnsan düşünmeden edemedi, bir sene daha bekleseydiniz de dizi layıkıyla finallenseydi ama olan oldu, son sezonda eşi rolündeki Robin Wright dümene geçti ve diziyi bitirdi.

Bu arada, Gillian Flynn'ın kendi senaryolaştırdığı aynı isimli romanından Gone Girl (2014)'ü film yaptı. Fincher tam bir 'roman mı o, film yapalım film' adamı.. Ben Affleck ve Rosamund Pike'ın baş rollerini paylaştığı film güzel oldu, Bayan Pike'ın performansı Oscar'a aday oldu falan...

House of Cards (2013-18) ile başlayan Netflix macerasına 2017'de bir yenisi eklendi; Mindhunter (2017- ). Yapımcısı olduğu dizinin bazı bölümlerinin yönetmenliğini de yapıyor Fincher; en son ikinci sezonunu izlediğimiz filmin bu sıralar üçüncü sezonu çekiliyor. FBI'ın psikolojik analizlerle suçluların davranışlarını öngörme hatta engelleme maksadıyla yaptığı çalışmaları anlatılıyor. Dizi 70'lerde geçiyor, o zamanların meşhur seri katilleriyle -o zaman seri katil bile denmiyor, çok insan öldüren katiller falan deniyor- görüşmeler yaparak raporlar hazırlayan, bir yandan da tabii aktif seri katilleri bu yöntemlerle yakalamaya çalışmak üzerine bir esinlenilmiş kurgu.. Bu diziyi izlerken hangi bölümü Fincher yönetmiş hangi bölümü başkası anlaşılmıyor haliyle.. 


Uzun zamandır yapmak istediği ama yapımcıları ikna edemediği bir film için Netflix'e nazı geçmiş ve Mank (2020) ortaya çıkmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollywood'ta geçiyor hikaye, Gary Oldman baş rolde. Sinema klasikleri arasında görülen Citizen Kane (1941) filminin senaryo yazım sürecinde senarist Mankiewicz'in Orson Welles'le çalışması işleniyor. Aslında Fincher, her zamanki gibi bir şeyleri anlatırken devasa bir arka planda başka şeyler anlatıyor. Ana tema, Welles'in Mank'e ittire ittire bir film yazdırma çabası gibi görünüyor fakat biz bir yandan Hollywood'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bir yandan savaş döneminin buhranına halkın verdiği tepkiyi görüyoruz. Çok yönlü bir hikayeye sahip, flashbacklerle Mank'in hayatını aydınlatan güzel bir hikaye. Teknik olarak da Citizen Kane (1941)'e selam vermek ve o dönemin havasını yakalamak için siyah beyaz sunulan bir film. Bu arada filmin senaristi de baba Jack Fincher, hani zamanında Life Dergisinde yöneticilik yapan baba, 2003'te vefat eden rahmetli baba..

Şubat 2012 / İskenderun, edit- Ağustos 2015 / İstanbul, edit- Aralık 2020 / Gazimağusa
Oku..