Free Fire (2016)


Sinema tarihinin en masrafsız dönem filmi!.. Tek mekanda, o da hangarda geçen hikaye bir buçuk saatlik Meksika açmazına sahne oluyor. 70'lerin sonlarında Boston'da terk edilmiş bir fabrikada yasa dışı silah alışverişi yapmak için buluşuyor iki grup; silahları ver, paraları al, para-çokomel, bu. Yok para sayma makinesi şır şır, yok silahları test etcez diye bam bam...

Millet gergin, bir an evvel kontroller bitsin, herkes yoluna gitsin diye bakılıyor ama bir yandan da birbirlerine artislik yapıp duruyorlar. Takımlardan birer kişi bir gün önce bir münasebet yaşamışlar, birbirlerini fark edince bir anda bağrış çağrış üste yürüme oluyor. Adamlardan biri tam bir pislik çıkıyor Rıza Baba, sonra biri bi el ateş ediyor dayanamayıp, sabahlar olmasın...


Yönetmen Ben Wheatley'nin Amy Jump'la beraber yazdığı filmin, bir değil iki değil üç değil beş değil baş rolü ama öne çıkan birkaç isim var tabii, Brie Larson gibi, Sharlto Copley, Cillian Murphy ve Armie Hammer gibi... Ara ara dinlenerek, mütemadiyen birbirine sıkan 8-10 kişiden kim ayakta kalacak diye merakla izleniyor. Bi de Brie tek kız ortamda, birkaçı yürüyor o hengamede kıza..

Bu filmi, sinema tarihinin en masrafsız dönem filmi yapan şeyi de anlamışsınızdır herhalde, sadece ceket pantolon, ankesörlü telefon ve mekana geldikleri iki araba.. Sonrası kapalı kutu ve çok akıllıca bence, 70'lerde de terk edilmiş bir depo böyle görünüyor, günümüzde de. Sonuçta günümüzde terk edilmiş bir depo pek ala 70'lerden beri kullanılmayan bir yer olabilir. Tatlı iş yani, tavsiye..

29 Nisan 2020
Oku..

The Social Network (2010)


Neymiş, onun fikri değildi, çaldıydı, çırpttıydı; geçin arkadaş bu işleri, herkesin derdi para koparmak!.. 10 sene geçti üstünden, zaten yeterince konuşuldu film, benim de üçüncü izlemem sanırım. Önceki izlediklerimden aklımda kalan şey, elemanın çok hızlı konuşması ve altyazı takip ederken bazı şeyleri kaçırıyor gibi hissetmem, bi dahakine Türkçe dublaj izleyeyim ki iyice pekişsin diye düşnmem! Dublajlı açtım bu sefer, daha ilk sahne bitmeden döndüm orijinal diline, siz de sakın yapmayın, filmleri orijinal dilinde izleyin..


Filmde olanı biteni anlatmak değil niyetim; yurt odasında, kampüsteki öğrencilerin birbirini takip edebileceği bir okul ağı olarak ortaya çıkarıp sonra onu dünya markası yapmanın anlatılacak bir tarafı yok zaten.. Hepimizin yapabileceği bi şey bu! Hangimiz milyarder olmak istedik de olamadık şu hayatta!

Filmin ilginç özelliklerinden biri, yönetmeninin David Ficher olması; çok güzel film olmasına rağmen nedense hiç Fincher filmi gibi hissetmiyorum. Ama baya güzel film. Ben Mezrich'in kitaplaştırdığı hikayeyi sinemaya taşımak için kolları sıvayan senaristin adı Aaron Sorkin. Bu çabasıyla da Oscar kazandı zaten. Sorkin'in En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ının haricinde film adına iki Oscar daha kazanıldı, biri Film Kurgusu diğeri Film Müzikleri.. En İyi Film adaylığı dahil toplam 8 kategoride ismi geçen film sadece bu 3 ödülü alabilmişti o gece!.. Ne geceydi ama, The King's Speech (2010) kazandı o seneyi.


Filmde Jesse Eisenberg başrolde ve bu film kariyeri için doping etkisi yaptı, sonrasında resmen uçuşa geçti eleman. Kadrodaki diğer öne çıkan isimler ise şöyle: Andrew Garfield, Justin Timberlake, Armie Hammer, Rashida Jones, Rooney Mara ve Dakota Johnson... Zaten filmi şimdi tekrar izleme sebebim de Rashide Jones, çünkü geçenlerde rol aldığı I Love You, Man (2009) filminde izleyip beğendim, bir baktım burda da oynamış. Hatırlayamadım tabii, merak ettim ne oynamış diye, özellikle onu takip ettim, çok tatlı küçük bir rolle dahil oluyormuş.. Ondan daha küçük bir rolle de Dakota Johnson var ekipte, -10 yaşında göründüğü bi filmi saymazasak- ilk filmi bu!.. Sonra aldı yürüdü biliyosunuz, bişelerin 50 tonu peşinde..


Çok fazla bilgimizi emanet ettiğimizi düşünerek güvenlik endişesi duyan ve "Artık Facebook'a çok girmiyoz ya" diyeniniz varsa 2012'den beri Instagram'ın da sahibi Facebook, ona da girmiyor olamazsınız. Bir üzücü haber daha, 2014'ten beri WhatsApp'ın sahibi de Facebook. Yani bu NewYorklu Zuckerberg'e hayatımızı teslim etmiş durumdayız. Umalım da bize kankisi Eduardo'ya davrandığı gibi davranmasın!..


14 Mart 2020
Oku..

Call Me by Your Name (2017)


Senenin en iyi filmleri arasında sayılıp duran bir Luca Guadagnino filmi. İtalyan sinemacı geçtiğimiz dönem ortaya koyduğu 69 yapımı bir filmin yeniden uyarlaması olan A Bigger Splash (2015) ile çektiği dikkati üçe beşe katlıyor yeni filmiyle. Call Me by Your Name (2017), Andre Aciman'ın 2007'de yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanmış; başrollerinde Timothee Chalemet ve Armie Hammer yer alırken yardımcı rollerde de Amira Casar ve Michael Stuhlbarg'ı izliyoruz.

Entelektüel bir ailenin, müzikle uğraşan ergen oğulları Elio, bu yaz odasını bir misafirleriyle paylaşmak durumunda. Yazlıkta bir süre misafir edecekleri kişi, genç, yakışıklı, cool Oliver. Başta birbirlerine alışmaları sıkıntılı görünse de, Elio ve Oliver kaynaşıveriyorlar. Birbirlerinden hoşlandıklarını belli etmeye çalışsalar da çok başarılı olamıyorlar. Ta ki Oliver'ın tatilinin sonlarına kadar. Her aşk hikayesi gibi bu da geç kalınmışlık içeriyor. Yani az kalsın geç kalınıyorluk. Ucuna yetişilmişlik.


Her aşk hikayesi gibi dedim ama diğer aşk hikayeleriyle çok yan yana koyabileceğim türden değil bu. Ne bileyim, erkek erkeğe bir aşk hikayesini çok samimi bulamıyorum ben. Bi derdim yok geylikle, sadece içime sinen bir görüntü değil. Kadın vücudu dururken.. Olacak iş değil bence.. Filmdeki genç yetenek Elio da deniyo gerçi, kız arkadaşı da var, sevişiyolar, öpüşüyolar.. Sonra bi de Oliver'la öpüşüyo, öyle yapıyo tercihini. Ama.. Bak şimdi, eğri oturup doğru konuşalım. Kız arkadaşı pek güzel bir kız değil, Oliver dünya yakışıklısı cool bir herif. Bence sağlıklı karar veremedi, çok aceleye getirdi Elio..

Neyse ne, çok sevdiler birbirlerini. Nereden anlıyoruz bunu? Filme adını da veren, romantizm yüklü o cümleden. Bana adınla seslen, sen ben olmalıyım, ben sen olsunlar.


Filmin üç Golden Globe adaylığı var, En İyi Film ve iki başrole ait En İyi Oyuncu ve En İyi Yardımcı Oyuncu kategorilerinde. 95'li Chalemet bu senenin bir diğer dikkat çeken filmi Lady Bird (2017)'te de yer alıyor.

Oscar adaylıkları 23 Ocak'ta! Bekliyoruz!

3 Ocak 2018
Oku..

The Man From U.N.C.L.E. (2015)


Arkadaşlarım yeni eve taşındı da, gece öyle uğradım; sağda solda birkaç sandalye ve bir sürü döküntüyle beraber salonun orta yerinde -şöminenin hemen önünde- yerde bir yatak duruyor. Etrafa rastgele oturulan salonda, televizyona takılı samsung marka harddisc görülünce dendi ki "Film izleyelim, ne var Erol?", dedim böyle böyle, Guy Ritchie'nin son filmi var. Abareyler havada uçuştu. Ses seviyesi gece şartlarına ve tarihi bina standartlarına uyduruldu ve film herhangi bi şeye yaslanma suretiyle yerde oturarak izlendi.


Guy Ritchie filmi denince neden coşkulu nidalar duyuldu anlamayanlar için hatırlatalım, İngiliz yönetmenin çok beğenilen filmleri RocknRolla (2008) veya Snatch. (2000)'i duymuşsunuzdur, en olmadı Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998)'ı görmüşsünüzdür. Çok keskin bi tarzı vardır, filminin birkaç sahnesini izlediğinizde belli eder kendini; özellikle kurgudaki hatta sahne geçişlerindeki çatır çatırlıkla tanınır. Son dönem Robert Downey Jr.'lı Sherlock Holmes filmlerini yapmıştır. Şu sıralar da Knights of the Roundtable: King Arthur (2016)'la uğraşmaktadır.


The Man From U.N.C.L.E. (2015) filminin hikayesi, 64-68 seneleri arası İngiliz televizyonlarında oynayan -ki o dönem bizde daha televizyon yok- aynı isimli diziden alınmıştır. Bi dakka ya öyle bi cümlecikle geçiştirmemem lazım bizim hikayeyi, aslında bizde ilk yayın 52'de İTÜ'den yapılmış, kapalı devre deneme yayını ama prosedürler, izinler, devlet kanalı falan derken anca 68'de ilk açık yayın yapılmış. Konuyu da çok dağıtmadan, eski bi televizyon dizisi hikayesini tekrar canlandırmışlar yani..


Şık bi Amerikan ajanı, başarılı ama ailevi sorunları olan bi Rus ajanı.. Birbirlerini öldürmeye çalışırlarken yeni bi görev geliyo, beraber başka bi maceraya atılmak icabediyo. Bi tatlı bi tamirci kız buluyolar, o kızın yıllardır görüşmediği babası önemli bi adammış da onla ilgili bi şeymiş.. Aksiyon aksiyon, eğlence macera derken bir İngiliz ajan çıkıyor ve sürpriz.. Falan filan, öyle çok ahım şahım bir hikaye değil, eğlenceli ama, karakterler çok tatlı, her Guy Ritchie filmindeki gibi..

Amerikalı ajanı -tutmayan Superman- Henry Cavill oynuyor, gerçi düşününce yeni dönemde tutan Superman buydu galiba ya.. Rus ajanı Armie Hammer oynuyor, The Lone Ranger (2013)'da eş başroldü, Lone Ranger'dı. Tamirci kızımızı Alicia Vikander, kötü kadınımızı da Elizabeth Debicki oynuyor.


Film, Ritchie'nin ne en iyi, ne de en kötü filmi bence, normaldi, eğlenceliydi.. Ama Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) hastası arkadaşım "Adamın en kötü filmi!" dedi hemen. Yakıverdi gemileri. Ertesi gece de aynı harddisc'ten dizi izledim ve işe gittim, o, o harddisc'ten son bi şey izleyişim oldu, akşamına eve geldiğimde çalınmıştı..

30.11.15
Oku..

The Lone Ranger (2013)


Sanırım ilk kez George W. Trendle tarafından televizyon dizisi için yaratılan bu karakterlerin zaman içinde pek çok film uyarlamaları yapıldı. Tonto ve The Lone Ranger yani bizdeki Maskeli Süvari'nin bu son uyarlamasını ise Karayip Korsanları ile tanınan yönetmen Gore Verbinski yapıyor ve Tonto'yu yine Karayip Korsanları ile tanınan Johhny Depp, Lone Ranger'ı ise Armie Hammer oynuyor. Bu maceradaki kötü adamımız Butch Cavendish'i ise William Fichtner canlandırıyor. Kadınlar ise Ruth Wilson ve Helena Bonham Carter..


Filmin bi önceki sene vizyona girmesi beklenirken bazı yapım aksaklıklarından dolayı ertelenmiş ve gösterildiğinde de pek olumlu eleştiri görememiş. Yani ben de çok beğenmedim açıkçası normal bi western-aksiyon filmi olmuş. Tek artısı Johhny Depp denebilir. Yalnız, filmin façasını kurtarmak için midir bilinmez görsel efekt ve makyaj kategorilerinden Oscar adayı gösterildi. Bi iki üç ay önce izlememe rağmen şimdi tanıtım yazmamın da tek sebebi budur yani. Çok iddialı olduğunu sanmıyorum ama Akademi'nin Verbinski'ye güzelliği olmuş bu bence...


Sıralı Tam Liste: Oscar 2014

26.01.2014
Oku..