Despicable Me (2010)


Konuk Yazar // İrem Tamer


Türkçe’ye Çılgın Hırsız olarak çevrilmiş olan Despicable Me, tatlı mı tatlı, izlerken ağızda şeker tadı bırakan bi üçlemenin ilk filmi (Araya 2015’te Minions da girmiş ama onu ayrı tutuyoruz herhalde). Filmi izlerken çok keyif aldım ben umarım siz de okurken keyif alırsınız.

Adamımız Gru, işi kötülük yapmak olan, burnu sivri, kafası kel, göbeği şişko bi adam. Ama Gru’nun kötülük koltuğunu sallayan, biri var: Vektör!.. Ayy bunu da görseniz nasıl çelimsiz bir şey, beceriksiz de gibi ama işte engel olmak lazım. Neyse bunlar düelloya tutuşuyorlar, en iyi hırsız hangimiz diye. Vektör'de her şeyi küçülten bi alet var, Gru bunu gözüne kestiriyor, amacı da ne; o aleti Vektör’den çalmak, Ay’ı küçültmek ve böylece çalınabilecek en büyük şeyi çalmış olmak. 


Vektör’ün malikanesi fazla korunaklı, Gru’nun küçültücüyü çalmasını geçtim içeriye bile girmesi imkansız. Ama içeriye başkalarını sokması imkansız değil.. 

İçeriye pıtır pıtır girecek olan da yetiştirme yurdunda kalan üç minik kız: Margo, Edith ve Agnes.. Allahım hani çok tatlılar ama bir o kadar da yaramazlar. Yani böyle reelde görsen sevmezsin ama animasyonda yanak mıncırasın geliyor, öyle. Bu kızlar bir gün Gru'nun kapısına geliyorlar, harçlık için kurabiye satıyorlar, hem de Vektör’ün sevdiği kurabiyelerden. Gru da düşünüyor ki: ben bu kızları evlat edinirim, kendim için çalıştırırım, eve girerler ve bi güzel çalarım ben bu aleti.. Bekle beni Ay!

Küçültücü artık Gru’nun elinde.. Ay’ın çalınacağı büyük gün de yaklaşıyor ama günden güne Gru da kızlara alışıyor çünkü dediğim gibi kızlar çok tatlı ve bir de klişe olacak ama Gru da özünde iyi biri aslında. Hani olur ya dizilerde filmlerde adam kötü, sevmiyoruz etmiyoruz sonra öğreniyoruz ki sevgisiz büyümüş, travmadan travmaya koşmuş falan, biraz öyle gibi yani.


Neyse büyük gün geldi, Ay çalınacak, tesadüfe de bakın ki aynı gün kızların da dans gösterisi var ve kızlar, Gru'nun onları izlemesini çok istiyor. Ama Gru çok uzun süredir bu iş için çalışıyor ve Ay ça-lı-na-cak! Neyse işte Gru Ay’ı çalıyor, sonra diyor ki ben bu gazla gösteriye de yetişirim. Gidiyor ama görüyor ki gösteri bitmiş. Üzülüyor (ben de)!.. Sonra bir de ne görsün, Vektör kendi damgasını bırakmış, kızları kaçırmış, diyor ki: Ay’ı getir kızları götür. Gru, koşa koşa kızları kurtarmaya gidiyor, bu arada da olaylar molaylar tabii ve bir de kimsenin bilmediği bir şey ortaya çıkıyor, küçültme olayının süresi varmış.. Hehe yani bi süre sonra Ay eski büyüklüğüne ulaşacaknış!.. Vektör, Ay’la uğraşırken Gru da kızlarını kurtarıyor. Vee mutlu son, Gru, kızlar için gerçekleşemeyen dans gösterisini tekrar organize ediyor. Ah Gru!..

6 Mayıs 2020


Editörün Notu: Despicable Me 2 (2013), -Gru'suz- Minions (2015) ve Despicable Me 3 (2017) diye 3 devam filmi yapıldı, bu animasyon serisiyle pek çok alanda popüler karakterler olan Minionlar insanlığa armağan edildi. Minionlar, fast-food çocuk menülerinin oyuncaklarından, nevresim takımlarına kadar her alanda hayata dahil oldular. İlginçtir ki yazıda onlardan hiç bahsedilmiyor. Yazarın takdiri.. Ama Minionlar görmezden gelinemeyecek kadar tatlılar, Gru'nun adamları bu Minionlar, vıcır vıcır seslerle konuşuyorlar, git diyorsun gidiyorlar, yap diyorsun yapıyorlar, boş kalınca aşırı eğleniyorlar.. Öyle de bi seviliyorlar ki kendi filmleri falan yapılıyor arada işte..
Oku..

Amadeus (1984)


Konuk Yazar // İrem Tamer


Fragmanını izlemeden, tanıdık oyuncu var mı yok mu, kaç saatmiş, türü neymiş bakmadan, şak diye izlediğim bir film oldu. Hatta ismi hakkında da hiç düşünmedim.. Sonundaki -eus mitolojik bir beklenti yaratmıştı o kadar. Filmin ilk sahnesinde bi adam bağırıyor böyle “Mozart’ı ben öldürdüm! Mozart’ı ben öldürdüm!” diye, orada hemen hııı Wolfgang Amadeus Mozart hıı filan.. Bu arada adam dediğim de Salieri. Salieri kim peki?! Salieri, İtalyan, müzik sevdalısı, yetenekli de ama babası çok köstek olmuş, çok engellemiş.. Daha sonra babasının ölümünü mucize olarak tanımlayacak daha durun!. Kendi imkanlarıyla adam olan Salieri aynı zamanda Beethoven, Schubert gibi isimlerin bir zamanlar hocası olmuş, üretken bir saray bestecisiymiş.. İşin en güzel tarafı; Mozart'ın da büyük bi hayranı olması. 35 yıllık hayatına 626 eser sığdırmış bi dahi Mozart: Opera, senfoni, konçerto derken müzikal yetenek fıskiyesi.. Tabii böyle anlatılınca zihinlerde hemen beliren bir dahi profili oluyor ama madalyonun diğer yüzü diye bir şey var. Tutarsız, patavatsız, sorumsuz, her şeye gülen bir de aşırı çirkin gülen bi adam.. İşte diğer Mozart!


Salieri de Mozart'ı pek tanımadan, sanatına, yeteneğine hayranlık besleyen nicelerden işte. Tesadüfen tanış oluyorlar ve hayranlık kıskançlığa ve hatta nefrete dönüşürüyor. “Tanrım bu nasıl bir cezadır ki bu adama böyle bir yetenek, bana ise sadece bu yeteneği anlayabilecek bilgiyi verdin.”

Salieri saray bestecisiyken Mozart ağustos böceği. Ancak eğlenmesine baksın, olmayan parayla lüks yaşasın. Neden mi bir dahi maddi zorluk çeker?! İki sebep akla geliyor hemen, ya çevresinde yardım edeni yoktur ya da aklı bir karış havadadır ya da her ikisi birden.. Salieri'nin Mozart'a karşı kıskançlığı, öldürme düşüncesine evriliyor artık ama böyle kendi elleriyle yapmak ona göre değil işte. Ve bu hikaye bizim Salieri’yi de Mozart’ı da tanımamızı sağlıyor, tarafımızı seçmemize yardım ediyor.


3 saatlik filmde müzikler ve kostümler hakkındaki fikrimi söyleyeyim: Şahane!! Ehehe müziklerini Mozart yapmış, benimki de laf. Kostüm demişken, Türk modası kıyafet sahnesi de gözümden kaçmadı. Çünkü her Türk, yabancı bir filmde Türk adı geçince heyecanlanır, bu da böyle bi gerçek..
Son olarak, bir şey demek istiyorum. Salieri de haksız değil yani baksanıza tüm filmin merkezi Salieri, olayları anlatan Salieri, Mozart'ı çekemeyen Salieri ama filmin adı Amadeus..

(One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975)'in de yönetmeni geçen sene kaybettiğimiz Milos Forman tarafından çekilen, 8 Oscar'lı Amadeus (1984) hakkında İrem'in açısını okudunuz. Geçen gün bana dedi ki "Yoğunsun galiba bu aralar, işlerinin çok olduğunu blog yazmamandan anlıyorum ekhekekh." Dedim, sen yaz o zaman.. O da film söyle dedi, izlemelik; bunu dedim, yazmalık.. Tamam dedi.. Peter Shaffer'in kendi yazdığı sahne eserinden senaryolaştırdığı filmde Salieri'yi F. Murray Abraham, Mozart'ı Tom Hulce ve sevgili eşini Elizabeth Berridge canlandırıyor. Film senesinde bütün Oscar'ları süpürüyor, aday gösterilip de alamadığı 3 ödül oluyor; iki başrolünü aynı kategoride yarıştırarak kardeşi kardeşe kırdırıyor, Abraham kazanıyor..)

07.01.19
Oku..

Çiçek Abbas (1982)

Konuk Yazar // İrem Tamer


Araştırdım öğrendim bunları... Başroller Şener Şen ve İlyas Salman, -henüz yönetmen olmamış- senarist Yavuz Turgul’un, o dönemler vazgeçilmezi olsa gerek ki Çiçek Abbas’tan önce yazdığı filmlerde Şener Şen beş, İlyas Salman dört kez rol almış. Ayrıca bu film Sinan Çetin’in, yönetmenlik serüveninin başlangıcı oluyor...

Okuduğuma göre çekimler şu şekilde geçmiş: İlk başta mekan olarak seçilen Merter’den vazgeçilerek Alibeyköy’de karar kılınmış. Ve halk dolmuşçu karakterleri çok sevmiş... Hatta o kadar çok sevmiş ki bazı sahneler yoğun ilgiden planlanan zamanda yapılamamış. Bir de o yıl İstanbul’a yağmur sen bi yağ, bi yağ... Çekimlerdeki zorluk yetmiyormuş gibi, İhsan Yüce’nin ses telleri bi tahrip ol; Yaman Okay yapmış seslendirmesini. Bakalım bakalım başka ne varmış: Aslında ilk başta Şakir için Şener Şen düşünülemiyormuş, nedeni ise: Şener Şen'in artık kaba, kötü kalpli birini değil de iyi kalpli, güldüren düşündüren, düşündüren güldüren birini canlandırmak istemesiymiş. Sonrasında Sinan Çetin demiş ki “Gel kardeş seninle birkaç projede birlikte çalışalım, ben sana ileriki zamanlarda istediğin gibi bir rol ayarlayacağım.” Ama ben birazcık baktım öyle bir şey göremedim, Sinan Çetin sonuçta, satışın doğru olma ihtimali yüksek gibi... Şener Şen de ona kaldı sanki...


Gazetelerde bir haber varmış: Bir minibüs şoförü sevdiği kızı kaçırıyormuş falan. İşte Yavuz Turgul da bu haberden esinlenerek yazmış hikayesini... Çapkın, ukala, pis bıyık bir adam olan minibüs şoförü Şakir (Şener Şen), Nazlı (Pembe Mutlu) adında kuaförde çalışan bir hanım kızla sözlüdür. Nazlı’nın babası (İhsan Yüce), Şakir’in minibüsü olduğu için Şakir’i ideal bir damat olarak görmekte ve evlilik konusunda aceleci davranmaktadır. Ama Şakir, Nazlı’yı evlenme konusunda oyalıyordur. Çünkü Şakir çapkın bir adamdır. Bir de muavin Abbas var. Çiçek Abbas... Abbas, Nazlı’ya yanıktır, hem de fena halde... Bir gün Nazlı, Şakir’i minibüste başka bir kadınla ayıpçıl bir haldeyken basar... Söz atılır falan filan.

Abbas’ın rüyalarını süsleyen iki büyük hayali vardır. Ve bu ikisi rüyalarında bir aradadır. Nazlı gelinliğiyle, Abbas’ın kırmızı, süslü minibüsündedir.
Artık hayallerin gerçekleşme vakti gelmiştir. Bu söz atılma olayından sonra, Abbas, tefeciden hurda bir minibüs alır. Canla başla minibüsü adam eder, süsler püsler. Artık o bir muavin değildir. O bir, o bir, o bir, şofördür. Hem de çok iyi kazanan bir şoför. Borçlarını tıkır tıkır ödüyordur. Ufaktan Nazlı da sanki onun oluyordur. Ve artık Şakir’e de "Şakir Abi" değil "Şakir" diyordur. Şakir, tahmin edilebileceği gibi çok sinirlidir. Abbas'ın artık Nazlı’yı sevdiği aşikardır, minibüsü de olduğuna göre.. Vakit, kız isteme vakti.. Takımları çekip babasıyla ve başka bir şoför olan Mustafa (Ahmet Mekin) ile kız evine gidilir. Bu olanlar Şakir’i daha da sinirlendirir ve minibüsün tekerleklerini, motorunu söker. Kötülükler boy boy...

Abbas sabah minibüsün halini görür. Her şey, tersine dönmeye başlar.. Minibüsün taksitini ödeyemeyeceği için minibüs elden gider, minibüs gidince Nazlı elden gider. Savaş başlar. Şakir’in evden dışarı çıkartmadığı kız kardeşi Şükriye (Ayşen Gruda), bir anda kilit rol oynar savaşta. Müthiş dolmuşçular savaşını Abbas kazanır ve hayallerine kavuşur...


Planlanan ilk taslağa göre, son biraz daha farklı olacakmış:
Abbas sevdiği kıza kavuşamayacak ve kuytu köşe bir yerde minibüsün içinde donmuş halde, ölü bulunacakmış. Amma velakin filmin çok dramatik gittiğini ve Abbas’ın mutluluğu hak ettiğini düşünmüşler. Bir de o zamanlar filmler genellikle kötü sonla bitiyormuş ve insanlar evlerine mutsuz dönüyorlarmış. Bu film öyle bitmesin istenmiş, toplumun ruh halini değiştirmek için de bir fırsat olarak gördükleri için filmin sonunu bu şekil değiştirmişler.

(İrem'den yazmasını istediğim ikinci yazı bu, ilki Ulak (2008)'tan sonra baya güzel yazı oldu. Ben daha ikinci filmde amacıma ulaştım sanırım ama devamı gelecektir. Kahvedeki meşhur atışma sahnesinden bahsetmeden bu filme tanıtım yazdığı için ayrıca tebrik ediyorum. Sebebi, farklı bir açıdan bakabilmiş olması, bambaşka halde olması.. Zaten biraz da bu yüzden devam edecektir..) 

110816
Oku..

Ulak (2008)

Konuk Yazar // İrem Tamer


imdb puanı 6.8 olan, -görsel efektleri evlere şenlik- iç güveysinden hallice bir Çağan Irmak filmi.

Başrol Zekeriya’yı Çetin Tekindor canlandırıyor. Çok şaşırdınız değil mi; (Babam ve Oğlum (2005)'un başarısından sonra..) neyse çok da yakışmış.. Sevdiceği Meryem var, onu da Hümeyra oynuyor. (Zaten Çağan Irmak'ın değişmezi bu ikili)

Hiç oluyor mu adam köye gelir gelmez.. Kadını muhallebi yemeğe değil hikaye dinlemeye çağırıyor. Köy de öyle bir köy ki ne ararsan var. Kötü adamımız Adem, gözü sürmeli Yetkin Dikinciler olarak rüyada görülünce korkulan cinsten bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir de geçimini sağlamak için geçmişte kendini şimdi de kızını pazarlayan mahallenin kötü kadını Esma - o da Şerif Sezer. Bakalım bakalım başka kim var: Ha Ömer, kahvehanecinin oğlu, okumayı yazmayı seven, yaşadığı çevreden nefret eden bir delikanlı. O da Kaya Akkaya (Ne  kadar da uyumlu bir isim..) Bir de onun uzaktan uzaktan bakıştığı -bir zamanlar adı çıkmış- fıstıklar fıstığı Emine. Tabii ki bu övgülerim Melis Birkan’a. Ahanda olayları çıkaran Ulak İbrahim, Cemal Hünal. Bir kereliğine de olsa başkasından atraksiyon bekliyoruz.. (Bu filmden hemen sonra Issız Adam (2008) yapılıyor ya..)

Olaya gireyim artık. Şimdi bu Zekeriya bir köye geliyor, giriyor köyün kahvesine. Gözüne hemen kitap karıştıran kahvehanecinin oğlu Ömer’i kestiriyor. Sonra kötü adamımız Adem sürmeleriyle karşımızda. Adem’in artistliği karşısında Zekeriya çıkıyor kahveden. Bir bakıyor, çocuklar.. Topluyor çocukları, anlatmaya başlıyor hikayesini. Diyor ki "Her karakteri gözünüzde canlandırın, bir tek Ulak İbrahim’i canlandırmayın". Bir Ulak var, bir kuyunun yanından geçerken su içiyor, bir haller oluyor adama. Güç bela köye gidiyor, orada yaşlı bir teyze yardımcı oluyor hemen. Burada kesiliyor hikaye. Aileler çocukları çağırıyor çünkü, işlerin aksamasından şikayetçiler. Küçük yerde çocuk demek işçi demek. Ömer-Zekeriya işbirliğiyle gece, çocuklara -ailelerden gizli- bir toplantı organize ediliyor. Hikayeye devam.


Köyün kötü adamı, Ulak'la bi atışıyor.. Sonra o melun kuyudan su içiriyor ona Ulak. Kötü adamımız hayaller görüp kendini asıyor. Ölümüne köy pek bi seviniyor ama sonra adamın yancılarına da bir şeyler oluyor..

Sonra bir çocuğun hayalindeyiz: Adem’in kötürüm oğlu da ayakta olmak üzere, tüm köy meydanda. Bir ses geliyor. Ulağın sesi.. Hikayeyi bilenler anlıyor hemen. Kendi köylerindeki kötülükleri de savuşturacağından hepsi emin. Kötüler kaçışıyor, iyiler meydanda kalıyor. Sonra köye bir hastalık geliyor - daha doğrusu kötülere. İyiler evde, kötüler cüzzamlı halde sokaklarda.. Sahneler zombi istilası gibi, yine görsel efektlerin harikalığından başımız dönüyor. Zombilerden en kötü halde olan da köyün kötüsü, Adem. Bir de karısı adama el sallayıp gitmez mi.. Abooo.. Neyse iyiler, cüzzamlı yakınlarına baka baka uzaklaşıyor bu diyarlardan, gerilerinde ise bitik vaziyette kötüler kalıyor.

İki bey vardı, belden aşağısı tutmayan, yazarla babası, onlar Zekeriya ile oğluymuş. Bu Ulak hikayesi de adamın oğlunun ölümü üzerine içine su serpmek için uydurduğu hikayeymiş. Köy köy gezip anlatıyormuş.

(Bu yazıyı benim isteğim üzerine yazdı İrem. İrem, benim kardeşim. Bana gelen bu yazıya biraz düzelti yapıp paylaşıyorum. Sadece nereye gideceğini görmek istiyorum; birkaç yazı daha istemeyi düşünüyorum abişten. Yazmasını istediğim filmleri belli bir sistematikle seçeceğim, bakalım nasıl bir gelişme olacak..)

270716
Oku..