Sofra Sırları (2017)


Neslihan, akşama kadar evde kocasını beklerken mutfakta ustalaşmış bir ev kadını. Neslihan'ı hepimiz tanıyoruz, anamız, bacımız, komşumuz falan.. Eşinin mesleği icabı İstanbul'dan küçük bir şehre taşınan Neslihan'ın İstanbul'da zaten kimsesi kalmamış, parayla pulla, gezme tozmayla da işi yok. O seviyor ev hanımlığını, akşama kadar evde kocasını beklemeyi... Belki de mecbur kalınca seviyor insanlar böyle şeyleri, bilemeyiz.. Ama kocası her akşam eve geldiğinde onu görmekten çok sıkılmış..


Ve o gece işler değişiyor.. Cinnet anı bile değildi Neslihan'ı değiştiren, küçücük bir aydınlanma, küçücük bir boş vermeydi.. O kadar masum bir şekilde kurtuldu ki kocasının gerisi çorap söküğü gibi geldi..

Ümit Ünal'ın, sevimli işlerinden biri daha.. İzlemesi keyifli en azından.. Hikayenin girişi biraz dengesiz gelse de sonradan toparlıyor ve çok keyifli bir tempoyla hiç beklenmedik yerlere gidiyor. Galiba benim tek sevmediğim tarafı stüdyo sahneleri oldu, o kısım beni hikayeden koparıyordı. Ama yine de güzel bir kara mizah filmi daha sinemamıza kazandırılmış bu filmle!


Çok da güzel kadro kurulmuş film için.. Demet Evgar zaten anasını ağlatıyor rolün, çok şahane performans.. Zaten ben Demet Evgar'da hep böyle bir 'madalyonun öteki yüzü' olduğunu hissediyordum, belki kocaman renkli gözleri korkutuyordu, bilemiyorum :) ama şahane kadın, çok talı oyuncu, kalp.. Fatih Al, Ferit Aktuğ, Alican Yücesoy, Fırat Altunmeşe ve Elit Andaç Çam..

Elit Hanım'ın çok da büyük olmayan ilginç bir rolü var. Keyifli performans aslında.. Başka neler yapmış diye baktım bir youtube videosuyla hakkında çok şey öğrendim.. Oyuncu ama bir yandan da tiyatro yöneticisiymiş, Karaköy'deki ikincikat'ın ortağıymış; tatlı kızmış bildiğin, Elit Andaç ismi, Çam soyadı imiş..

8.12.19
Oku..

Katie Says Goodbye (2016)


Çok güzel film... Ama filmden önce hadi kadınları konuşalım. Zırt pırt öldürülen, erkek şiddetinden muzdarip, ne giydiğine ne sevdiğine karışılan kadınlar! Seçme seçilme hakkını hangi ülkenin daha önce verdiği gurur meselesi yapılan kadınlar! "Kadına kalkan eller kırılsın!" diye bağrınılan kadınlar... Affınıza sığınarak belirtmeliyim ki işlerin buraya gelmesinde kadınların da payı epey büyük! Yanlış tondan bağırıyorlar çoğu zaman. 'Güçlü kadın' diye laf var, 'güçsüz erkek' var... Neden bu ayırarak genelleştirme hiç anlamıyorum. Güçlü-güçsüz insan var ortada!..

Adem Bey ve Havva Hanım arasındaki ilişkide şiddet uygulandığını varsayarak 'erkek şiddeti' olarak adlandırılacak bir durum, Habil&Kabil Biraderlerin peydah olmasıyla beraber üç erkeği birden zan altında bırakacağından direkt şiddeti uygulayanın ismiyle, örneğin 'Adem şiddeti' olarak anılmalıdır. Zaman içinde Havva Hanım'ın gücü yeten çocuklarına uyguladığı olası bir şiddet eylemi de aynı şekilde 'Havva şiddeti' olarak anılacaktır. Hemen farklı bir noktadan bakmaya çalışalım. Herhangi bir olası şiddet olayında duruma 'insan şiddeti' dendiği vakit nasıl ki bütün insanlar suçlanıp, hep beraber o yüz kızartıcı eylemi gerçekleştirmişiz gibi geliyorsa kulağa, 'erkek şiddeti' de o derece üzücü bir söylemdir. Günümüzde çoğu haysiyetsiz yaratığın cinsinin erkek olması suçu bütün erkeklerin sırtına yüklenirse bu ancak cezayı paylaşarak hafifletmek olur. Ama suçu, örneğin, "Ahmet Suphi Altındöken şiddeti" veya "Melek Subaşı şiddeti" olarak anmak hedefe giden yolda daha kalıcı çözümler sunar. Çünkü hedef kesindir, çözüm daha etkili olacaktır.

Epeydir bir yolunu bulup üzerine konuşmak istediğim bir konu şu: 'erkek şiddeti' söylemi bize bir şey kazandırmıyor. Suçu genelleştirmek, toplumca kabul edilebilir seviyeye çekmek oluyor. Çok basit bir örnek daha vereyim, hiç 'erkek hırsızlığı' diye bir şey duymayız ama hırsızların çoğu erkek, kapkaça uğrayanların çoğu da kadındır. Aksi gibi dünya üzerinde şiddete uğrayanların çoğunun erkek olduğunu, erkek erkeğe her gün milyonlarca kavga dövüş olduğunu da tahmin edebiliyoruz.
Erkek erkeğin parasını çalınca suç ama erkek erkeğe yumruk atınca normal!
Erkek kadının parasını çalınca suç ama erkek kadına yumruk atınca... (bu kesinlikle normal değil, üstteki neden normal o zaman)
Söylemek istediğim, ancak şiddetin her türlüsüne odaklanılırsa çözüm için bir yere varılabilir.

"Kadın Cinayeti" normalde habercilerin durumu dramatize etmek için kullanacağı bir şey değil miydi, "Bebek Katili" gibi hani, daha vurgulu oluyordu haber... Bu sosyal medya marifetiyle artık çok sık yapılınca başka bir noktaya gitti olay sanki. Normal "Cinayet" yazınca çok dikkat çekmiyor artık, gece vakti sokakta yürüyememekten şikayetçi kadınların haberleri çıkıyor ama aynı sokakta erkek de yürüyemiyor, ona da sokuyolar bıçağı ama haber değeri bile olmuyor çoğu zaman.

Bir düzenek kurulu, psikopatın biri hiç tanımadığın bir kadın bir erkek bağlamış karşına, "birini seç hayatı kurtulacak" diyor.. Nasıl seçersin ki?! Eşit yani senin için, tanımadığın iki insan... Neden şiddete uğradığında kadın daha mağdur... Barın önünde dayak yiyen erkek de güçsüz olduğu için yiyor tekmeleri... Eğer oysa vicdan, güçsüzün yanındaysak nereden biliyoruz kim güçsüz?!..


Katie fiziken güçsüz ama tatlı bir genç kız. Garsonluk yapıyor, arada bir de devamlı görüştüğü birkaç erkek var, para biriktirmek için onlarla beraber oluyor. Annesi bütün gün tv izleyen, sorumsuz bir tip, babası yok. Hep güleç, herkesin sevdiği bir kız Katie. Kasabaya yeni gelen Bruno'ya aşık oluyor, hayatında ilk defa çok farklı duygular yaşadığı için çok mutlu oluyor Katie. Bruno artık başkalarıyla birlikte olmasını istemiyor, Katie de eğer bu önemliyse tabii ki yapmayacağını söylüyor. Ama tatlı Katie'nin sevgili yapmasına bozulan bazı s*k kafalılar kızın canını yakıyorlar.

Wayne Roberts'in yazıp yönettiği hikaye bize Katie'nin kalbinin derinlerinde bir yerde büyük bir savaşçı olduğunu gösteriyor. Yaşadığı olaylar, verdiği kararlar, yetiştiği çevre ve verdiği büyük savaş! Wayne'in The Proffesor (2018) filmini izleyip, takip edilmeye değer bir sinemacı olduğunu düşündüğüm için bu filmini de izledim. Şimdiye kadar bu iki filmi yapan Wayne, sonraki işlerini sabırsızlıkla beklediğim isimlerden oldu. Hikaye anlatma şeklini sevdim. Filme puanım 7/10.


Katie'yi Olivia Cooke oynuyor, daha önce Me and Earl and the Dying Girl (2015), Thoroughbreds (2017) ve Ready Player One (2018) filmlerinde beğenerek izledim. Mary Steenburgen, Mireille Enos, Christopher Abbott, Natasha Bassett ve Jim Belushi kadrodaki diğer isimler..

Filmin, girişte yazdığım konuyla doğrudan bir ilgisi yok aslında. Katie'nin yaşadığı olaylar için güçsüz kadınlığına sığınmaması, başka bir tavırlar takınma çabası, güçlü durmaya çalışması biraz çağrışım yaptı da döktüm içimi.. Ama doğrudan Katie'ye yönelik şiddetin işlendiği bir film değil!.. Şiddet görüyor tabii -doğal olarak- ama onun daha büyük dertleri var...

6.12.19
Oku..

The Professor (2018)


Johnny Depp'in ne kadar klas bir adam olduğunu bir kez daha gördüğümüz, efsane havalı göründüğü bir film daha!.. Kız olsam çok fena aşık olabilirdim, veya kanser olsam!

Akciğer kanseri teşhisi geç bir aşamada konmuş Richard, üniversite binası yapılmış eski bir kalede edebiyat profesörüdür. Çok mutlu ilerlemeyen bir evliliğinden genç bir kızı vardır. Ayrıca aynı üniversitede görev yaptığı karısı onu rektörüyle aldatıyordur. Zaten mesleği gereği hafif melankolik olması gereken Richard, kanser olduğunu öğrenince iyice gevşer. Tedavi olsa en fazla bir yıl yaşayacağını öğrendikten sonra da tedaviyle uğraşamayacağını düşünür, 3-5 ay neyse bekleyip ölmek ister.


Edebiyat profesörlerinin biraz değişik olmaları adettendir, çünkü görevleri sonraki nesillere değişik olmayı öğretmektir. Richard da onu yapar derslerinde. Ve bu aşamadan sonra kendi sınırlarını da gayet güzel zorlayacaktır. Richard'ın açık zihninden nemalanmak isteyen kalbur üstü öğrencileri, ne olduğunu anlamasalar da bir şeyler olduğunu hissederler.

Wayne Roberts isminde, hakkında çok bi şey bilinmeyen birinin, çok tatlı teknikler kullanarak anlattığı bu hikaye umut vaadediyor; yazmış ve yönetmiş. Başrolde Johnny Depp'in çok güzel oynadığı filmde diğer rollerde, Rosemarie DeWitt karısını, Odessa Young kızını, Danny Huston kankasını ve Zoey Deutch da güzel bir öğrencisini oynuyor.


Film, öleceğini bilen birinin -hala hayattayken- son günlerini nasıl geçirmesi gerektiği arayışıyla geçiyor. Tabii ki merak ettiği şeyleri denemek listenin en başında!.. Filme puanım 7/10. Tavsiye çanları çalıyor.

6.12.19
Oku..

The Money Pit (1986)


Hay, boşluğuma geldi, gül gül, manyak gibi krize girerek izledim. Normal durum komedisi aslında, Chaplin filmleri gibi, o ona çarpıyo, şu bunu deviriyo falan.. Bütün film öyle değil tabii ama o sahneleri de var işte, komik baya. Hikayesi de basit ama eğlenceli.. Steven Spielberg sunar...


The Sunshine Boys (1975) filmindeki rolüyle Altın Küre sahibi olan aktör Richard Benjamin'in yönetmen koltuğuna oturduğu filmin senaristi -ancak bilimkurgu senevlerin tanıyacağı- David Giler. Başrolde henüz çok toy bir Tom Hanks var, o zaman iki Oscar sahibi değil henüz, aşırı tatlı gençliği; eşlikçi rolünde de dünyalar güzeli Shelley Long var, canım, nasıl çıtır filmde; onun iki Altın Küre'si var ama film çekilirken.. Alexander Godunov da güzel Shelley'nin eski zengin sevgilisini oynuyor, rahmetlik.


Walter ve Anna, çok kısa bir sürede kalacak bir yer bulmalıdır. Ama hiç paraları yoktur. Anna bir orkestrada keman çalıyor, Walter da birkaç müzik grubunun avukatlığını yapıyordur. İkisi de baya züğürttür ama parayla işleri yoktur zaten, sadece kalacak bir yerleri olsun istedikleri için şimdi para bulmaları gerekecektir.

Walter'ın bir emlaçı arkadaşı aşırı kelepir bir malikane önerir, gerçek değeri bi milyondur ama kadın evi hemen satıp gitmek istediği için $200.000'a bırakacaktır. Borç harç bulurlar tanıdıklardan, bir şekilde alırlar evi. İlk etapta ufak tefek ihtiyaçları var gibi görünen evin neresini tutsalar ellerinde kalır. Ama çok komik..


Tadilat için ekip bulmak zor, ekibin işi bitirmesini beklemek daha da zordur. Her şeye rağmen mutlu kalmaya çalışırlar. Bir sürü komik şey yaşarlar. Ama gerilirler de zaman zaman.

Ev sahibi olmak isteyen çiftlerin mutlaka izlemesi gerekir. Neden çünkü, evlerinde sorun çıktıkça hatırlayıp gülebilmeleri için, sinir olmamak için güzel bir yöntemdir. Azıcık sabır!.. Çok şahane, unutulmaz bir film değil ama eğlenceli işte.. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle!..

5.12.19
Oku..

Consenting Adults (1992)


Alan J. Pakula yönetimideki filmin senaristi Matthew Chapman. Başrollerde Kevin Kline ve Kevin Spacey, yan rollerde ise Mary Elizabeth Mastrantonio, Rebecca Miller ve Forest Whiteaker var. Kevin Kline, No Strings Attached (2011)'teki rolüyle hafızamda hep, bir sürü filmini izledim tabii de, o filmdeki hali gitmez gözümün önünden, "Great Scott!"; bu filmde de gençliğini izliyoruz tabii, bıyıklıyı oynuyor. Kevin Spacey, geçen seneki taciz iddialarından sonra komple kaybolan, resmen kendi başını yakmış çok sevdiğimiz bir abimiz. Film setlerinde genç oğlanları kenarda köşede sıkıştırıyormuş eskiden, birbirlerinden görüp görüp şikayetçi oldu hepsi.. Yandı adam!..


Richard ve Priscilla, lise çağında kızları olan mutlu bir çifttir. Bir gün yan eve yeni komşuları taşınır, Eddy ve Kay çifti. Özellikle Eddy, enerjik, girişken, cana yakın ve biraz da tehlikeli bir tiptir. Eğlenmeyi, koşmayı, sulu şakalar yapmayı, insanların kafasını karıştırmayı sever. Kay çok güzel şarkı söyler, komşu Richard çalar o söyler.

Richard ve Priscilla'nın bir miktar borçları vardır ve buna canları sıkkındır; Eddy marifetlerini konuşturur, kandırmacalı bir kazayla sigortadan tam da borçları kadar bir para alır. Bunu da sadece dostlarına iyilik olsun diye yapar.


Kay, Richard'a her fırsatta göz devirip duran güzel bir komşudur. Eddy de durumu fark eder ve bir gün Richard'ın kanına girer, bir gece yatakları değişsek sence karılarımızın hoşuna gider mi?! Piiii, nasıl saçma sapan bir hal alır bu andan sonra hikaye.. "Nanet olsun sizin gibi heriflere" söylemleri eşliğinde izlemeye devam ederiz.. Çok geçmeden anlarız ki Eddy'nin bambaşka planları var. Dostlarının borcunu ödeyebilmek için çevirdikleri küçük dümenin biraz daha büyüğü dönmek üzeredir.


Eddy türlü kandırmacalı plan kurar ve planları da tıkır tıkır işler.. Olan Richard-Priscilla çiftine olur. Kader mahkumu Richard, bu işin peşini bırakmayacaktır.

Heyecanla izlenecek bir film olmuş, tebrik ederim, tavsiye edene teşekkür ederim. Ben de sizlere tavsiye ederim, 10 üzerinden 7 veririm, veririm, verdim!..

Bu arada film, ev kredisi reklamı gibi.. Hep o tanıtımlarda kullanılan güzel evlerden, evin en güzel açısı kullanılmış falan hep.. İlginç geldi sadece; belki de o dönem bütün evler böyle diyecem ama yok şimdi de ev kredisi satarken bu evleri gösteriyor reklamlar.. Demek dönemle alakası yok, hayallerdeki ev bu!.. Hayır reklamları ben hazırlıyorum oradan biliyorum..

4.12.19
Oku..

İlk Öpücük (2017)


Adam Sandler ve Drew Barrymore'un başrollerinde oynadığı 50 First Dates (2004), ülkemizde bilinen adıyla '50 İlk Öpücük' filminin coğrafyamıza uyarlaması olan bu saçmalığın yönetmeni Murat Onbul. Senarist de, daha doğrusu çevirmen de Çağlar Yurt. Saçmalık diyorum çünkü hak ediyorlar.

Bakın, 1920'lerde çekilen bi filmi günümüzde uyarlamak isteyebilirsiniz, 1970'lerde çekilen bi filmi de yapabilirsiniz, geçen sene çekilen bi filmi dahi tekrar çekebilirsiniz; teknoloji gelişiyor, yeni teknikler öğreniliyor, daha çok bütçe bulunabiliyor. Yani değer verdiğin, beğendiğin bir işi bir üst seviyeye taşımak için uyarlarsın. Ama sırf dilini bilmiyorsun diye, bir de bizim ülkenin güzel kızı oynasın, bir de Mudanya'da geçsin diye zaten güzel yapılmış biri işi daha alt seviyeye çekmek nedir ama... Hayır, hiç bir açıdan iyileştiremedikleri gibi -haliyle- daha kötü bir film yapmak hangi aklın ürünü. Türkçe dublajı var zaten, geliştirmiyorsan nedir yaptığın?! İstediğin kadar hikayenin orijinalinin yazarı George Wing'e telif öde, bu saçmalığı telafi edemezsin. Ki umarım en azından telif işini atlamamışlardır.


Yanlış anlaşılmak da istemem, fikrimin doğru geçmesi önemli. Geçen senelerde, bir İtalyan filmi, Perfetti Sconosciuti (2016), çok tuttu da bize uyarlandı, Cebimdeki Yabancı (2018), sonra yok İspanya uyarladı, yok öbür ülkeler derken en son Amerika yapıyordu. Birbirinin aynı seviyede, farklı dillerde aynı hikaye. Bu da ilk düşünüldüğünde saçmalıktı, ama üçten beşten fazla ülke ortama girip olayı bir sosyal deneye dönüştürdükleri için saçma olmaktan çıktı. Bir bakıma bu da orijinalini bir üst seviyeye taşımak için bir algı yaratmak oldu aslında ve bu anlamda yine misyonunu tamamladı. Yani beğenilen orijinal işi, hikayeyi, hak ettiği düşünülen seviyeye çekmek için uğraş vardı ve bu sayede çok daha fazla kişiye ulaşması sağlandı.

Şimdi bir de Murat Yıldırım ve Özge Gürel'in başrollerini paylaştığı İlk Öpücük (2017)'e bakalım. Belli ki yapımcının beğendiği bir filmdi 50 First Dates (2004) ve dedi ki, bu film çok güzel hadi onu biraz bok edelim. Bu orijinale zarar vermeyecek elbette, sadece İlk Öpücük (2017)'ü değersiz film yapacak. Ya en azından kızla erkeğin rollerini değişseydi de hafızasını kaybeden erkek, her gün onu kendine aşık etmeye çalışan kız olsaydı. Belki derdik ki, "Çakmış ama toplumsal bir eleştiri getirmiş, memleketimizde erkek egemenliği o kadar absürt ki sırf daha fazla sahnesi var diye hasta karakteri erkek yapmış, vay be!" falan.. 0 yenilik, 0 gelişim, 0 ruh.


Özge Gürel, 'husky' tabir edilen sesiyle Medcezir (2013-15)'den bildiğim güzel bir kız; Murat Yıldırım da o iğrenç gülüşüyle bu filmde iyice devleşen, daha da itici bir tip olan sevimsiz.. Hayrettin Karaoğuz da kadroda, tabii ki o da çok itici.. Beyti Engin'i normalde severim, iyi adamdır ama o bile bu filmde itici.. Bir de Cezmi Baskın, zaten..

3.12.19
Oku..

Yönetmenler: Onur Ünlü..


Onur Ünlü, gerçek anlamda üretken bir adam. Konuştuğu gibi filmleri de bazen anlaşılmayabiliyor ama genel anlamda 'kafası' sevilen bir sinemacı. Aslında küçükken hikaye falan yazarak başlamış yanlış hatırlamıyorsam; bir röportajında falan mı denk geldim emin değilim ama kitap giren bir evde büyüdüğünden bahsederek, bunun mesleğine çok faydası olduğunu anlatıyordu. Sinemacılığının dışında sahip oldukları; bir şiir kitabı, bir roman, bir röportaj derlemesi şimdi bir de stand-up. Sloganı da: "Hayatta tek mantıklı şey stand-up yapmakmış gibi geliyor"


73 İzmit doğumlu Ünlü, bir süredir oyuncu Hazar Ergüçlü ile beraber. İkili evlilik dedikolnjvvnçö.. Şimdi Onur Ünlü'nün filmografisine bir göz atalım. 1999'da birkaç televizyon dizisine senaryo yazarak sektöre giren Ünlü, asıl çıkışını Deli Yürek (1998-2002) dizisindeki mafya rolüyle sağlamıştır. Şaka şaka tabii ki öyle meşhur olmadı, meşhur olduktan sonra öğrendik zaten orada oynadığını..

Sinemacılığa girişi Haluk Bilginer'li Polis (2007) filmiyle oldu. Silahiye ve hatta polisiye hikayelere merakı da ilk filminden görülmüş oldu.Çılgınlıklar peşinde koşacak bir sinemacı olacağının sinyallerini de veriyordu bu filmde. Sonra da Hayko Cepkin'li çocuk filmi Çocuk (2008), yine Haluk Bilginer ve Özgü Namal'la Güneşin Oğlu (2008) ve bol ödüllü Beş Şehir (2009)'le devam etti kariyerine.. Ve sonra belli bir kesimin tanıdığı sinemacılıktan tüm ülkenin tanıdığı ünlülüğe terfi etmek üzere Leyla ile Mecnun (2011-13)'a başlıyorlar. Dizi devam ederken arada iki sinema filmi çekiyorlar: Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi (2011) ve Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013).. Bir yandan da Şubat (2012-13) dizisi 32 bölümlük bir macera olarak tv tarihine geçiyor. Derken, Gezi Olayları oluyor ve TRT, muhtelif nedenlerle Leyla ile Mecnun (2011-13)'un yayın hayatına son veriyor.


Dizileriyle, filmleriyle enteresan bir kariyer noktasına ulaşan Onur Ünlü, TRT darbesinden sonra zor toparlar diyenlere inat o kadar istikrarlı ve üretken devam etti ki, hayranlıkla izledik. Önce Leyla ile Mecnun (2011-13)'un devamı niteliğinde yeni mini bir dizi yaptılar: Ben de Özledim (2013-14) ve hemen ardından bir sinema filmi daha İtirazım Var (2014), çok güzel filmdi. Sonra Galiba Star TV'yeydi galiba, 13 bölüm sürebilen bir mini dizi daha yaptılar, Beş Kardeş (2015). Bir yandan da Türkan Şoray'ın yönetmen koltuğunda oturduğu Uzaklarda Arama (2015)'nın senaryosunu yazdı.

Henüz ikisini izleyemediğim Kırık Kalpler Bankası (2017), mini internet dizisi Görünen Adam (2017), Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok (2017) ve Put Şeylere (2017) filmleri bereketli bir yıl geçirdiğini gösteriyor. Bu üretkenlik Yeşilçam'ı akıllara getiriyor. Hani üretimin arttığı kalitenin düştüğü dönemler. Eskiden, seyirci istiyor diye yapımcı bastırıyor, iki haftada bir film çıkıyordu. Tabii aceleyle sanat sepet dolmaz, dandik dandik işler çıktı aralarda. Ama Onur Ünlü hiç de öyle olmamış, sıkıştırmışa benzemiyor, gayet rahat rahat hepsine zaman ayırmış, güzel filmler yapmış. Hatta bir de Peyami Safa'nın romanından uyarlama Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü (2017)'nü yönetiyor, güzel de gişe yapıyor ama tırt film oluyor. Aslında turt değil de Onur Ünlü filmi gibi durmuyor..


Geçen sene de bizim sarı bıyıkla Manyak (2018) diye bir film yapıyor; skeç gibi film - Cahit Kaşıkçılar'ın yazdığı filmde sadece yönetmenlik yapıyor Onur Ünlü. Sonra internet dizisi Dudullu Postası (2018), 13 bölüm de bunu çekiyorlar. Ve son olarak da bu hafta vizyona giren Topal Şükran'ın Maceraları (2019)'nı yazıp yönetiyor.

Üretken adam, demiştim.. Youtube kanalları Eflatun TV'ye de sürekli bir şeyler koyuyorlar. Takipte kalmak isteyebilirsiniz..

1.12.19
Oku..