The Old Man & The Gun (2018)


Filmin ismi, Hemingway'in Yaşlı Adam ve Deniz'ine selam çakıyor, hikaye ise gerçek bir hayata dayanıyor. Forrest Tucker, dünya hırsızlık tarihinin en naif, en centilmen hırsızlarından. 13 yaşında bisiklet hırsızlığı ile başlayan macerası 70'li yaşlarına kadar sürmüş. David Lowery'nin yazıp yönettiği filmin başrolünde Robert Redford'u izliyoruz. Geçen sene Robert Redford'a Golden Globe adaylığı getiren rolü, kesinlikle çok sevimli.

Forrest bankaya girer, vezneye yaklaşır ve görevliye der ki: "Merhaba, nasılsınız? Bu arada bu bir soygundur, lütfen şu çantaya paraları doldurun." Çantayı alır, sakince bankadan çıkar, silahını hayatı boyunca bir kere bile kullanmamıştır. Çok sıkışınca teslim olur zaten. Sonra hapisten kaçar. Son olarak Forrest Teksas'ta yola koyulmuştur ve her geçtiği şehirde banka soyar.


Teksaslı polis memuru John Hunt, bu naif ihtiyar hırsızın iki arkadaşıyla beraber bir dizi banka soyduğunu ve buna ekseriyetle devam ettiğini fark eder. Olayın peşine düşünce Forrest'in hikayesini keşfeder ve onu yakalamak için epey çalışır. İz sürer, hangi bankalardan soygun haberleri geldiğini araştırır ve yavaş yavaş Forrest'a yaklaşır. Bu arada Forrest da yeni bir aşka yelken açar ama bir yandan çalışmaya devam eder. Eskiden Forrest'i yakalamış olan bir polis John'a şöyle der: "16 kere hapisten kaçmış şimdiye kadar. Bu konuda gerçekten yetenekli. Onunla karşı karşıya geldiğimde dedim ki, hayatını daha sakin yollarla da idame ettirebilirsin, o da bana dedi ki, ben hayatı idame ettirmek istemiyorum, yaşamak istiyorum."


Ve bir süre sonra Forrest yine yakalanır. Ve girdiği anda kaçış planı yapmaya başlar. 70 yaşında.

Çok ilginç, sempatik bir hikaye. Tabii ki hiçbir şekilde -bizi soyan- bankaları soymayı veya -herkesin zaten taşıdığı- silah taşımayı meşrulaştırmamak gerek ama bazı hikayeler bazı olayları gerçekten sempatikleştiriyor. Mesela ata binmeye teşvik etsin bu film bizi, bazı olayları çözmek için dedektiflik yapmaya teşvik etsin; silaha soyguna değil di mi?! Filme puanım 7, beğendim.

22.11.19
Oku..

Manbiki Kazoku (2018)


'Shoplifters' olarak dünya sahnesine çıkan Japon filmi, Türkçe dublajda 'Aşırıcılar' olarak seyirciye gösterildi. Market alışverişlerini sadece alışa çeviren bir grubun hikayesi olduğu için bu isim tercih edilmiş ama bence biraz yanıltıcı olmuş. Çünkü 'aşırıcılık' karakterlerde dikkat çeken onlarca huydan sadece biri. 

Osamu ve Nabuyo, yanlış bir teyze, bir kız kardeş ve bir oğlan çocuğuyla çekirdek bir ailde gibidir. Ama gibidir, ne Osamu gerçek bir baba ne de Hatsue gerçek bir ninedir. Shota'nın en keyif aldığı şey Osamu ile marketlerde el çabukluğuyla güzel yiyecekler aşırıp akşam aileye ziyafet vermektir. Shota, bir zamanlar gerçek bir ailesi olan çocukken kaybolmuş ve Osamu onu bulup bakmaya başlamış. Her fırsatta da kendisine 'baba' dedirtmeye çalışıyor. Sadece biri ona baba desin istiyor, belli ki merak ediyor o hissi.


Bir kuru ekmeği bile paylaşmayı öneren hayatlar bunlar. Üstelik o ekmeği beşe bölünce başka tat, altıya bölünce bambaşka tat almaktan bahsediyor. Bir akşam Osamu ve Shota market alışından eve dönerken sokakta bir kenara pısmış Juri'yi buluyorlar. Ufacık kız belli ki evde dayak yiyormuş ve kaçma ihtiyacı hissetmiş. Ve artık o da ailenin bir ferdi. Bu arada dayakçı aile de haberlerde kızı arıyor tabii. Kim gerçek anne şimdi onu görelim.

Hirokazu Koreeda yönetimindeki film, geçen seneki Oscar'da yabancı dilde en iyi film adayı... Tabii Golden Globe, BAFTA falan ne varsa hepsine aday gösterildi ama hepsini de Roma (2018)'ya kaybetti. Üstelik Capharnaüm (2018) dururken. Koreeda'nın ise geçen sene Antalya Altın Portakal'da bu filmle En İyi Yönetmen ödülü aldığını hatırlatalım.


Başrolde Osamu'yu oynayan Lily Franky çok şahane oyuncu. Çocuk oyuncu Jyo Kariri ise Shota rolüyle başarılı iş çıkarmış. Ama Capharnaüm (2018)'ün Zain'i dururken kimse kusura bakmasın yani.. Filmin kızları ise Sakura Ando, Mayu Matsuoka, Miyu Sasaki ve Kirin Kiki..

Bu filmle biraz Japonya'nın arka sokaklarında yaşanan hayatlara göz atılıyor. Japonya hakkında çok da bilmediğimiz şeyler bunlar esasen.

22.11.19
Oku..

Tolkien (2019)


Harry Potter mı Yüzüklerin Efendisi mi desen Harry Potter derim çünkü filmleri çocukluğumdan gençliğime kadar sürekli bana eşlik etti. Yüzüklerin Efendisi hep daha havalıydı ama Harry Potter çok daha samimiydi. Belki de bunun sebebi Yüzüklerin Efendisi serisini okumaya hiç yeltenmemiş olmamdı çünkü önce filmini izlemiştim. İster istemez bu karşılaştırmaya giriyorum çünkü fantastik edebiyat deyince bu iki seri her zaman başı çekiyor.

John Ronald Reuel Tolkien, bu havalı orta dünya hikayesine 1937'de yayımlanan Hobbit ile başlıyor. 57'de de Yüzüklerin Efendisi tamamlanıyor. Arada başka hikayeleri de var tabii ama hem yazarın kendisini hem de dünyayı asıl ilgilendiren -seri olan- bu iki dev eser.


İngiliz Tolkien, yetimken lise çağında bir de öksüz kalıyor. Erkek kardeşiyle beraber koruyucu ailelerde büyüyen Ronald, şans eseri güzel bir eğitim alarak yeteneğini parlatmayı başarabiliyor. Oxford'da okuyabilme fırsatı yakalayan Ronald'ın lise dönemlerindeki arkadaş grubu ve koruyucu ailesindeki ev arkadaşı Edith'le aşkını güzel bir şekilde anlatan ve Hobbit'in başlangıcına tanık olacağımız bir final yapan filmin yönetmeni Dome Karukoski, senaristleri ise David Gleeson ve Stephen Beresford. Filmde Tolkien'in ruhsal altyapısını tanımlayan I. Dünya Savaşı'nın da bir kısmına ışık tutuluyor.


Karukoski, Finlandiya'da yaşayan Lefkoşalı, Kıbrıslı Rum bir sinemacı. Şimdiye kadar Fin Sinemasına hizmet eden 6-7 filmden sonra bu filmle Hollywood macerasına başlamış. Bence kariyerine Hollywood'ta devam edebilecek başarılı bir yönetim izliyoruz. Senaristlerin de çok büyük tecrübeleri olmadığını öğrenerek, filmin, böyle bir yaratıcı ekipten beklenebilecek bir sonucun epey üstünde olduğunu söylemek isterim.


Ronald'ın gençliğini Harry Gilby canlandırırken, Nicholas Hoult'ü başrolde, esas kız rolüyle Lily Collins'i de başrolün kalbinde görüyoruz. Çok yakışan bir çift olmuşlar. Ben Hoult'ün Mad Max: Fury Road (2015)'la alamadığı Golden Globe adaylığını bu filmle alabileceğini düşünüyorum. En azından aday gösterilmesi gerekir bence. Ama Oscar'da bu şansı da bulamayabilir. Oscar için benim filmde aday göstermek isteyeceğim, senaryo kategorisidir; çok doğru işlenmiş bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Ben çok beğendim. Bir kere hikaye çok güzel, efsane bir yazarın hayat hikayesi olması çok güzel, Ronald'ın kelimelere olan tutkusu çok güzel, çok ilham verici.

J. R. R. Tolkien'den sonra tabii ki şimdi de J. K. Rowling'in hayat hikayesini bekliyoruz. Yapımcılara duyurulur!

20.11.2019
Oku..

Kingsman BoxSet


Henüz, Kingsman: The Secret Service (2014) ve Kingsman: The Golden Circle (2017) olmak üzere iki filmi çekilen Kingsman Serisi, Mike Millar ve Dave Gibbons'ın 2012'de yayınlanan The Secret Service çizgi romanından uyarlanmıştır. Geçtiğimiz iki senede de seriye iki çizgi roman daha eklenmiş. Yani demek oluyor ki ve umarız ki filmlerin de devamı gelecek. Zaten halihazırda çekilen üçüncü film The King's Man (2020) var, devamı için de umutluyuz. Filmlerin ikisini arka arkaya çok severek izledim. İkisinin de hatta üçünün de yönetmen koltuğunda Matthew Vaughn oturuyor; yine çok beğendiğim Kick-Ass (2010)'in de yönetmeniydi.


Kingsman: The Secret Service (2014), bize önce Kingsman'ın nasıl bir gizli servis olduğundan bahsediyor. James Bond'un MI6'i gibi devlete bağlı değil, bağımsız olarak ama devlete yerleştirdiği elemanlarıyla oradaki işlerini de hallederek çalışan bir ajan ajansı. Çok eskiden kraliyet terzisi olan ilk Kingsman'ın sağlam bir çevresi ve kraliyet destekli bir sürü imkanı varmış. Bir süre sonra Kral'ın devri bitmiş ama Kingsman imkanlarını sonraki nesillere aktararak bir nevi süper kahramanlık yapan ajanlarıyla dünyanın selameti için ter dökmeye devam etmiş.


Ajanlardan biri öldüğünde onun yerini alması için 10 ajan da birer kişi öneriyor kurula, sınavı geçen Kingsman Ajanı olarak takım elbisesini giymeye hak kazanıyor. Babası eski bir Kingsman Ajanı olan Eggsy (Taron Egerton), sokakta çok talihli olamayan çocuklardan biri olarak büyümüş. Bir ara babasının dostu ajan Harry (Colin Firth), açılan bir ajan pozisyonu için Eggsy'yi kurula öneriyor.

Bu filmdeki düşman, Valentin (Samuel L. Jackson), küresel ısınmanın nüfusun azalmasıyla önlenebileceğini düşünen bir çılgın bilim adamı; teknolojik bir yöntemle insanları öfkeli birer canavara dönüştürüp birbirine öldürterek nüfusun kendiliğinden azalmasını amaçlıyor. Kan görmeye dayanamadığı için kendi kimseyi öldürmüyor, onun için millete birbirini öldürtüyor.


Kingsman: The Golden Circle (2017)'da ise kötü adamımız bir kadın, Poppy (Julianne Moore), uyuşturucu karteli patroniçesi. Uyuşturucunun yasal olmasını isteyen bu çılgın abla, bütün dünyaya sattığı uyuşturuculara bir kimyasal katarak Amerikan Başkanını tehdit ediyor, "panzehiri bende, uyuşturucuyu yasal yaparsan panzehiri veririm bir sürü hayat kurtulur. Yoksa uyuşturucu kullanan herkes ölür." diyor. Başkan da "bırak ölsün amk, zaten biz de bu keşleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz, işimize gelir" diye düşünüyor ve bir şey yapmıyor. İş gizli kahramanlara kalıyor.


Ama Mrs. Poppy, işe koyulmadan önce Kingsman'ın bütün ajanlarını öldürüyor ki kimse bu işe burnunu sokmasın. Kingsman'dan bir tek Eggsy ve masa başı ajanları Merlin (Mark Strong) kalıyor, o da şans eseri. Bu ikili bir yolunu bulup Poppy'yi durdurmalı ve Eggsy'nin kız arkadaşı Prenses Tilde (Hanna Alström) dahil birçok uyuşturucu kullananı kurtarmalılar. Kingsmanların ayvayı yemesiyle başka bir gizli örgüt olan Statesmanler (Halle Berry, Pedro Pascal, Jeff Bridges, Channing Tatum) destekçi oluyor. Konuk oyuncu ise Elton John. (Daha sabah andık kendisini Rocketman (2019) ile; Elton John ve başarılı genç aktör Taron Egerton'u)

Her iki filmde de kötü adamlara azıcık hak veriyoruz galiba ama yine de doğru olanı seçmek çok da zor değil! İkisine de 8/10 verdim. Çok sevdim, o da eminim çok severdi.

101119
Oku..

Mustafa (2008)


Yayınlandığı dönem İstanbul'da meşhur muhteşem öğrenci yurdumuz A.Ö.S.'ün sinema salonunda izlemiştik. Çok olay olmuştu Can Dündar'ın filmi, efendim Atatürk'ü kötülüyor, bu nasıl iş falan diye. Evet bir irkiliyordunuz duyunca, araştırıp sindirmek isteyeceğiniz bilgiler veriyordu film Atatürk hakkında. Bir kere "Mustafa" diyordu koca Atatürk'e, farklı bir pencere açtığı isminden belliydi. Aklıma geldi, bu 10 Kasım sabahı, 9:05'te sirenler duymanın biraz uzağında olduğum bu yerde bu filmi tekrar izlemek ve sizlere de hatırlatmak istedim. Analım önderi her yönüyle ölüm yıl dönümünde...

Bence çok başarılı, dikkat çekmesi açısından çok güzel bir belgesel. Sıkıcı olmaktan çok uzak, öğretici bir film. Can Dündar'ı o zaman da bu çalışmasından dolayı takdir etmiştim halen daha ederim, fikrim değişmedi. Sol gözündeki yarayı, bıyıklarını ilk ne zaman kestiğini bilelim... Ömrünün sonlarına doğru günde 3 paket sigara, bir oturmaya 70'lik rakı bitirdiğini bilelim...


Mustafa zor bir çocuklukla başlamış hayata. Babası Ali Rıza Efendi'yi genç yaşta kaybetmiş, annesi ve kız kardeşiyle birlikte Selanik'te bir çiftlikte kahyalık yapan daysının yanına taşınmışlar. Sonra orta okulda hafız hocasından yediği dayakla askeri okal gitmek istemiş. Annesi başka bir adamla evlenmiş, üvey kardeşler gelmiş, zaten evde huzur kalmamış. Annesi izin vermediği halde Makedonya'ya Manastır Askeri İdadisi'ne girmiş. Osmanlı'nın zayıfladığı dönemlerde askeri eğitim alması, memleketi kurtarabilme hayalleri kurdurmuş o zamandan. Hatta fikirlerini sağda solda paylaşınca adı isyancıya çıkmış, sürgün edilmiş, Şam'a. Burada Araplardan tiksinmiş, bu cahil ordunun Osmanlı'nın başına gelen en kötü şeylerden biri olduğunu not etmiş defterlerine.

Sonra İstanbul'a gelmiş, cebinde parası olmayan ama aklında idealleri olan bir genç olarak ayak basmış Pera'ya. İstanbul'un eğlence hayatına kapılmış, dans etmeyi sevmiş. Fikirleriyle ve onları aktaracağı İngilizcesi ve Fransızcasıyla İstanbul'daki pek çok hanımı tavlayacak haldeymiş. Bir süre sonra da buradan Sofya'ya sürülmüş. Görev icabı diye göze batan askerleri alakasız yerlere yollayan bir sistem varmış çünkü. Ama Sofya'daki eğlence hayatı da çekmiş Mustafa Kemal'i, kostümlü partiler falan. Her gittiği yerde fikirlerini, Türk'ün gücünü savunmaktan geri durmayan Mustafa Kemal.

1. Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Çanakkale'deymiş. Emrindeki bir avuç askerle büyük bir başarı göstermiş; İngiliz, Anzak ve Fransızlardan oluşan bölgedeki İtiliaf Kuvvetlerini Çanakkale'den çıkmaya zorlamış. Böylece boğazdan İstanbul'a giden yol Osmanlı'nın hakimiyetinde kalmış. 30 Ağustos 1915. Ama stratejik ortak Almanlar her seferinde bizim padişahların kafasını karıştıryor, yanlış kararlar almalarına vesile oluyormuş. Mustafa Kemal resmen çıldırıyormuş. Doğu görevi verilmiş, Diyarbakır, Sarıkamış, Ermeniler... Hayatıdna ilk defa Anadolu'ya ayak basan Mustafa Kemal'in buradaki rakibi Rusya'ymış. Pek çok şehir işgal altındaymış.

Anadolu seferi Mustafa Kemal'in içinde başka ışıklar yakmış, Osmanlı'nın kurtarılacak tarafı yokmuş. Nitekim 1. Dünya Savaşı bittiğinde kağıt üzerinde Osmanlı paylaşılmaya başlanmış. Artık emirlere uymaya niyeti yokmuş. İstanbul'a geri dönmesi için gelen telgrafa kulak asmayarak ilk resmi başkaldırısını yapmış ve Kurtuluş mücadelesini başlatmış. 19 Mayıs 1919. Yıpranmış bir milletten çok yıpranmış bir millete dönüşülmüş ama özgürlük gelmiş artık. Tek sorun toparlanmakmış, yeniden ayağa kalkmak. Padişahı, dini yönetimi, arap ezgilerini kaldırıp; cumhuriyeti, meclisi ve batıya dönük Türkiye'yi kurmak.


Halkı buna ikna etmek kolay olmayacağı için önce sadece padişah gitmiş, meclisin açılışı cuma vakti, dualarla, selalarla yapılmış. 23 Nisan 1920. Kurtuluş mücadelesi Ankara'dan yönetilmeye başlanmış. Rusya'yla anlaşıp silah desteği almış Mustafa Kemal. Savaşlar kazanılmış, teker teker işgal altındaki her şehir temizlenmiş, birçok düşmanla masaya oturulmuş, anlaşmalar imzalanmış. Akabinde Cumhuriyet ilan edilmiş. 29 Ekim 1923. Medreselere kilit vurulup eğitim laikleştirilmiş. "Elime yetki geçerse bütün bu sosyal hayatı değiştiririm" diyen Mustafa Kemal değişime başlamış. Hukukta, eğitimde, devlet idaresinde Batı'yı örnek almış. Teker teker her şeyi elden geçirmiş, alfabeyi değiştirmiş, kıyafet kanunu getirmiş, yasada kadınlara eşit haklar vermiş.

Avrupa basınında Türkiye'nin diktatör rejiminde olduğu yazılıyormuş, Atatürk de inkar etmiyormuş. Kafasına göre kararlar veriyor diye mırıldanmaya başlayan yakınındakilere de çok ağır cezalar verdirtmiş, idamla tehdit etmiş. Değişimin sancılı bir süreç olduğunun farkındaymış. Ama yaptığı bunca şeye rağmen unutulma korkusu varmış, her fırsatta "Beni hatırlayın" diye notlar çıkıyormuş yazılarının arasından. İtalyan bir ressama heykellerini ve resimlerini yaptırmış. Anadolu'nun her köşesinde hatırlanmak, göz önünde olmak istiyormuş.

Can Dündar'ın anlatımındaki bu belgesel film böyle şeyler anlatıyor diye rahatsız oldu işte insanlar. Ne var bunda?! Çok doğru, çok gerçek bir kaygı değil mi?! Zamanında da, her ne kadar gerçek de olsalar, bunu bu şekilde duyurmak imaj zedeliyor denildi. Açıkçası öyle bir çağdayız ki zaten insanlar çeşitli iletişim yöntemleriyle neler anlatıyor, inanmak isteyen nelere inanıyor belli değil. Onun için şu filmi izleyip de "Atatürk de çok şeymiş canım..." diyecek birine zaten sen ne anlatırsan anlat o hemen başka yorumlamaya meyillidir.

Ben biraz da Mustafa Kemal'in hanımlardan yana olan talihsizliğine birkaç cümle nakşetmek isterim. Eşi Fikriye Hanım'la birlikteliği sık sık gittiği görevlerle aksamış, sonra da Fikriye Hanım verem olunca Almanya'ya tedaviye gönderilmiş. Bir süre ayrı kaldıkları bu dönemde Mustafa Kemal, İzmir'de Latife Hanım'la tanışıp, yeni inkılaplar ışığında evlenmek istemiş, modern bir aile hayatı kurarak millete örnek olmak istemiş. Haberi alan Fikriye Hanım'ın hasta yatağından kalkıp adeta bir zombi gibi Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım'ın evini basmış. Latife Hanım da durumdan rahatsız olarak bir takım hoş olmayan, misafire söylenmeyecek sözler söylemiş ve üzüntüyle evi terk eden Fikriye Hanım dönüş yolunda intihar etmiş. (Yahu, zaten memleketteki her adamın üç eşi var o zaman.) Atatürk'ü paylaşamamayı anlarım ama intiharla sonuçlanan bu elem olay herkesi huzursuz etmiş ve bir süre sonra boşanmayla sonuçlanmış. 5 Ağustos 1925.

Yaşamı boyunca 9 manevi evlat büyüten Mustafa Kemal, çok da uzun olmayan ömrüne bir sürü badire, sayısız konforsuz uyku ve arkasından konuşan bir dolu hainle beraber, her dönem elbet birilerinin kıymetini bildiği/bileceği bir vatan bıraktı. 10 Kasım 1938. O da eminim çok severdi.

101119 - Melandra House, Yeniboğaziçi, Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs
Oku..

Rocketman (2019)


ŞAH-HAY-NEY!!! Süperstar Elton John'un hayat hikayesi!. Çok tatlı, çok dokunaklı, çok doğru bir film. Finalindeki bir cümlecik dışında! "26 yıldır ağzına içki sürmüyor ve eşi tarafından artık gerçekten seviliyor!" Yaaa yapma şunu dedim görünce; ne kadar tutarlı, gerçekçi anlattın bütün hikayeyi sonunda böyle yağcı bir söylem hoş olmadı. İçkisi tamamdır da gerçekten sevildiğini kim nereden biliyor! Nedenini de anlayabiliyoruz tabii ki çünkü yapımcılar kısmında Elton John ismi de geçiyor.


Filmin yönetmeni, Dexter Fletcher; hemen baktım daha önceki işlerine. Daha filmi izlerken karşılaştırmaya başladığım Bohemian Rhapsody (2018)'nin yapımcılarındanmış kendisi. Aktör asıllı sinemacının yönetmenlik yaptığı birkaç filmi var, not aldım onları da. Bohemian Rhapsody (2018) ile karşılaştıracak olursam, hikaye anlatımı ve genel teknik yönetim açısından Rocketman (2019) her türlü geçiyor. Çok beğendim. Senarist Lee Hall, Görüntü Yönetmeni George Richmond, Kostüm Tasarımcısı Julian Day -ki Bohemian Rhapsody (2018)'de de onun imzası vardı- ve tabii ki başrol Taron Egerton.


Eşcinsel bir bireyin kendini nasıl gizlediğini, gizleyemediğinde ne olduğunu, içe atışları dışa vurumları, başka pencerelerden gösteren bir hikaye. Tabii ki karakterin Elton John olması, müzikal anlamda sahip olduğu yeteneğiyle gelen şöhret ve nakit akışı her şeyi değiştiriyor. Normal bir gey hikayesi izlemiyoruz. Bu arada normal şartlarda eşcinsel hikayelerin beni rahatsız ettiğini, izlemeyi çok tercih etmediğimi defalarca yazmışımdır ama bu filmdeki gibi cinselliği yerinde kullanımlar hiç rahatsız edici durmuyor. Hala daha çok anlam veremiyorum ama saygı duyarım, kim kimle istiyorsa öpüşsün tabii de Elton'un annesinin şu lafı da çok yanlış sayılmaz sanki: "Bu yüzden hiçbir zaman gerçekten sevilemeyeceksin!" Anne baba sevgisi zaten görmüyor onu geçtik de, bir erkeği bir kadın gibi kimse sevemez mesajlı anne öğüdü. Gerçi dinime küfreden müslüman olsa bari diyebileceğimiz, hayatı boyunca ne sevmiş ne sevilmiş bir kadın olarak gördüğümüz annesi Sheila (Bryce Dallas Howard) bunu diyor. (Anneyi oynayacak kadar yaşlandı mı bu kadın ya!) Ama olsun, ben sevdim o lafı. Ben kadın-erkek mükemmel uyumundan tarafım!

Elton John, ben doğmadan önce zaten epey meşhur olmuş, ben lise yıllarında onu dinleyebilecek yaşlardayken müziği neredeyse bırakmış, şu anda da taşıyıcı anneler sayesinde evli mutlu çocuklu, tombik bir babalık kendisi. Filmin sonundaki o "26 yıldır ağzına içki sürmüyor ve eşi tarafından artık gerçekten seviliyor!" yazısı da bu mutlu aile tablosunun üstüne geliyor.


Filmde, alkol ve uyuşturu sorunları çerçevesinde, ailesi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri, sevgiye muhtaçlığı ve kostüm çeşitliliği işleniyor. Özellikle kostümleri ve tabii ki gözlükleri için büyük bir bütçe ve zaman harcandığı ortada. (Belki de saklandıysa orijinalleri bile kullanılmış olabilir bazı sahnelerde) Eğer bu seneki Akademi Ödüllerinde bu bağlamda bir adaylık göremezsek yazık olur. Ayrıca geçen sene Bohemian Rhapsody (2018)'deki Rami Malek'e ödül verenler, bu filmin yıldızı Taron Egerton'u es geçerse bozulurum.

En sevindiren şey de, bu tarz biyografik filmlerin popüler olması ve büyük bütçelerle güzel şekilde çekiliyor olması. Çok eksiğim olan, öğrenmek istediğim, izlemekten keyif aldığım hikayeler bunlar. O da eminim çok severdi.

101119
Oku..

Shazam! (2019)


Hemen girişte söyliyim, çocuk filmi! Hiç darılmaca gücenmece olmasın, kafadan bunu bi söylemek lazım. Karakterin değil, komple bütün karakterlerin çocuk olması bunun ilk sebebi, ikincisi ise 7 günahın simgeleri, canavarlar!


Korku film yönetmeni -en azından filmografisine bakınca görünen bu- David F. Sandberg yönetimindeki hikayenin başrol oyuncusu Zachary Levi, kötü adamımız ise Mark Strong. Bu ikisiödışında yetişkin yok filmde.

Billy, yetimhane ve koruyucu aileler yanında büyümüş bir gençtir. Emanet edildiği koruyucu ailelerden kaça kaça annesinin izini sürer. Bir gün metrodayken bir anda enteresan şeyler olur ve seni seçtim pikaçu dercesine bir büyücü Billy'ye çeşitli süper güçler, efsane bir dış görünüş ve bir de düşman verir. O saatten sonra koruması gereken bir sihir ve yenmesi gereken 7 Günah vardır.


Son derece eğitimsiz ve ne yapacağını bilmeyen Billy'nin süper güçlere sahipkenki adı Shazam!'dır.

Aslında eğlenceli film ama bilemiyorum, çok çocuk filmi havası var. Yer yer Deadpool ile kıyaslayası gelse de insanın içi el vermiyor, kıyamıyor Deadpool'a. Güzel film ama benena!

71119
Oku..