Diario de Una Ninfomana (2008)


Nemfomani, bazıları hiperseksüalite diyor, cinsel dürtüleri çok artmış ya da cinsel aktivitesi son derece sık veya aniden beliren kişiler için kullanılan terimdir. Halk arasında 'adam delisi' de deniyor. Bu tabirden anlayacağınız üzere kadınlar için kullanılıyor, çünkü erkekte hiperseksüalite olunca normal karşılanıyor, kadında rahatsızlık.

Olay yaratan Lars von Trier'den Nymphomaniac (2013) filminin atası bu. Nasıl ataysa, beş sene var altı üstü aralarında. Ata dediğin biraz eski olur ama bu yeni ata. Fransız yazar Valerie Tasso'nun otobiyografik bir kitabından, günlüğünden film yapılmış, yani gerçek hikaye olduğu kabul ediliyor. Bence bu sebep bunu ata yapar. Kitap da çıktığında kendi çapında olay yaratmış ki film yapılmış. Fahişelik dönemini anlattığı günlüğünden sonra seks terapisti olan Tasso, hala bu konuda kitaplar yazmaya devam ediyor. Hadi şimdi bu seks bağımlılığından terapistliğe uzanan hayatın film yapılan kısmına geçelim.


İspanyol Christian Molina yönetimindeki filmde Belen Fabra Valerie rolünde. Val, İspanya'da yaşayan bir Fransızdır, büyükannesi vardır bir tek. İş hayatında başarılı olan Val, partnerleri pes edene kadar sevişir, yorulmak bilmez. Bir süre sonra bu tempoya ayak uyduramayan adamlar bir bir terk eder Valerie'yi, o yalnızlığa mahkum bir kadındır. İlk seksini hiç unutmaz, hiç unutamayacağı hale getirmiştir çünkü; 21 yaşındaki Val'i de Alba Ribas oynuyor.
Hayatından genel olarak memnun olan Val, bir gün bir adamla tanışır ve ilk defa biriyle hemen seks düşünmez ve aşık olur ona. Sonra hiç beklemediği bi adama dönüşür eleman, hayat olur zindan. Bu, iş hayatını da çok etkiler, işsiz kalır yani. Tam her şey bitti derken bi genelevde çalışmaya karar verir. Ve çok hoşuna gider bu, yeni zevkler keşfeder. Ama tabii bir noktada o da boka saracaktır. Bunca deneyimden sonra hayatın olayını çözmüşcesine havalara uçar Valerie, film çok umutlu biter.
Alba Ribas'ı hatta Belen Fabra'yı de daha önce El cadáver de Anna Fritz (2015)'te izledim..


Film bitince kitabın nasıl olduğunu tahmin edebiliyor insan, okunacak şey değildir kesin. Film hali de çok ahım şahım olmamakla beraber fena değildir, 5. Ama beni filmde en çok etkileyen Belen Fabra'ydı, sadece sevişen bi kadın diye değil, sürekli birilerini hatırlatıp durdu, her hareketi, bakışı falan, tanıdık birini izler gibiydi. Nasıl anlatılır ki o, hani hep görürsün de çok bilmezsin, yan komşu gibi mesela, bakkal gibi. Göz aşinalığı yani.. Ama bu filmle alakalı değil benle alakalı galiba..

Neyse, film idare eder, izlemek isteyin böyle şeyler. Ama dikkat, çok sevişmeli, bildiğin çok fazla erotik sahnesi olan film bu! Ben n'apıyorum lan, niye erotik film öneriyorum size, kapatacaklar blogu sonunda, yasaklı site olacaz..

11216
Oku..

VİZONTELE EMİN ŞİMDİ N'APIYOR?


Emin Abi, Anadolu'nun herhangi bir uzak doğu kasabasında yaşayan, mucitliğiyle tanınan ama deli denilen bir tikliydi. 70'lerin sonlarında köye gelen televizyon ve vericisiyle ilk karşılaştığında -Şerefsizim benim aklıma gelmişti!- nidası hala kulaklardan silinmedi. Köyün her türlü acayip işini gören Emin Abi, belediye başkanından berberine kadar herkesin günün birinde işinin düştüğü adam olmuştur. Öyle ki 80'lere gelindiğinde, kütüphanesiz bu köye kütüphane müdürü gönderildiğinde, kütüphane binası yine Emin Abi'nin büyük emeğiyle yapılmıştı. Kütüphane Müdürünün bacakları tutmayan kızı Tuuba'yla arasındaki aşk ise askeri darbeyle son bulmuştu. Asker yönetime el koyunca, Müdür tutuklanmış, karısı ve kızı da Ankara'ya dönmüştü.

Yıllar geçti tabii... Yeni bir darbe muhabbeti olunca aklıma geldi o zamanlar, dedim n'apıyodur acaba Deli Emin Abi?!. Atladım gittim ziyaretine, dinçliği karşısında bir dakikalık saygı duruşundan sonra bir de alkışlamak geldi içimden. O da beni alkışladı, unutmuşum tikini, yapmasana terbiyesiz, ihi, dedi. Üç köpeği var, Sağcı, Solcu, Ortacı koymuş isimlerini. Önce bir taneydi dedi, Solcu varmış ilk. Bulduğu her şeyi paylaşıyordu yanında kim varsa diye anlattı: Buraya ilk geldiğinde bi yerden çorap bulmuştu, parçaladı çorabı getirdi bir parçasını benim önüme koydu. Ne yapılır ki yarım çorapla. Öyle koydum adını... Ama -bazıları- dedi sen nasıl köpeğe böyle isim koyarsın, alındılar, bir tane daha aldım yanına, ona da Sağcı dedim, sırf gönülleri olsun diye... Vay efendim sen siyasetle ilgilenen herkese hakaret ediyorsun başladı. Bu ortacı da ondan. Hala daha laf eden oluyor ama olsun n'apalım..

Siti Ana ve Reis Bey gibi önemli isimler rahmetli olmuş. Üstünden kaç reis geçmiş bu zamana kadar hala Reis Bey diye anılıyor. Bütün diğer işe yaramazlar adam oldu diye anlattı. Kütüphaneyi n'aptınız asıl dedim, tablet yaptım dedi. Kimse bakmıyor ki kitabın yüzüne, ha eskiye göre yine meraklısı çok ama şimdi de teknoloji öne geçti. Ben de internet bağladım, tablet koydum masalara, dedi. Kendi yapmış tabletleri, ne var onu yapmada diye anlattı bi de. Gittik gördüm kendi gözlerimle, cidden deli bu adam, bildiğin tablet yapmış. Kuşunu da çakmış arkasına.

Çok geleni gideni oluyo mu köyün dedim. Yok dedi. Eskiden gelemezlerdi, şimdi gelmek istemiyorlar. Zaten gençler ne yapacak burda, hepsi şehre gidip koşturuyor he vallah. Köylü yaşlı kaldı artık; ya yaşlı ya çocuk. Gençler hep şehirli. Ama ne istesen var artık, senin son gördüğünden beri çok gelişti kasabamız, dedi. Sor mesela, ne istersin, dedi. Hiçbir şey istemem dedim, hiçbir şey olmaması daha güzel dedim. Yürü git lan, alay etme benle dedi. Şehrin keşmekeşini anlattım sonra, hak verdi biraz. İnternette görünce abartı sanıyoruz, demek hakkaten yaşanacak hali kalmadı ha İstanbul'un dedi. Sadece İstanbul değil, Ankara'ya gittim, oralı da trafikten şikayetçi, İzmirli de, Burdurlu da. Burdur'a n'oluyo lan dedi, güldük. Gerçi biz de şikayetçiyiz trafikten dedi, bi tane cadde var yüz tane araba var. Nüfus yok be o kadar.

Vizontele'yle aran nasıl dedim. İzleyecek bi şey yok ki koca televizyonda dedi. Çok arada güzel belgesel denk gelirse işte, bazen de haberler. Onun dışında her şey internetli, dedi. Herkesin elinde bu akıllı telefon. Telefonu cebinden çıkarınca aklına geldi, kasabaya inince ufak ufak devreler aliyim de şundan da yapiyim dedi.

Solcu, Sağcı ve Ortacı koşa koşa geldi peşimizden. Asiye Yenge'nin geldiğini haber verdiler. Ben, Emin Abi'ye 'hayırdır' bakışı atınca, biliyorsun o da yalnızdı yıllardır ben de, göz kulak oluyoruz birbirimize işte dedi. Yaş kaç oldu senin Emin Abi dedim, 69, niye sordun, dedi. Yok bi şey, maşallah, dedim. Ceviz getireyim yersin!..

Aralık16

not: Bu yazı ilk olarak Mağara dergisinin aralık sayısında, yazılısinema köşesinde yayımlanmıştır.
vinyet: Öğünç Ersöz
Oku..

53. Altın Portakal Ödülleri


Ulusal Ödüller

En İyi Film: Mavi Bisiklet (2016)

En İyi Yönetmen: Ümit Köreken - Mavi Bisiklet (2016)

En İyi İlk Film Ödülü: Kıvanç Sezer - Babamın Kanatları (2016)

En İyi Senaryo: Ümit Köreken - Mavi Bisiklet (2016)

En İyi Kadın Oyuncu: Ecem Uzun - Tereddüt (2016)

En İyi Erkek Oyuncu: Menderes Samancılar - Babamın Kanatları (2016)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: Kübra Kip - Babamın Kanatları (2016)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü: Haji Gül Aser - Toz (2016)

En İyi Müzik: Burak Korucu - Babamın Kanatları (2016)

En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: Vedat Özdemir - Rauf (2016)

En İyi Kurgu Ödülü: Ali Aga - Genç Pehlivanlar (2016)

En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü: Devrim Ömer Ünal - Rauf (2016)

Film Yön En İyi Yönetmen Ödülü: Tereddüt (2016)

Ulusal Yarışma İzleyici Ödülü: Babamın Kanatları (2016)

Rengahenk Film Seçkisi İzleyici Ödülü: Yağmurlarda Yıkansam (2016)

Belgesel Film Seçkisi İzleyici Ödülü: Ben Ömer (2016)

Kısa Film Seçkisi Ödülü: 7 Santimetre [2016]


Uluslararası Ödüller

En İyi Film: Tereddüt (2016)

En İyi Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu - Tereddüt (2016)

En İyi Erkek Oyuncu: Tamer Nafar - Junction 48’ (2016)

En İyi Kadın Oyuncu: Ecem Uzun - Tereddüt (2016)

En İyi Senaryo: Marina Seresesky - La Puerta Abierta (2016)

En İyi Müzik: Tamer Nafar - Junction 48’ (2016)

İzleyici ödülü: La Puerta Abierta (2016)

Jüri Özel Ödülü: House of Others (2016)
Oku..

Dağ II (2016)


Geçen ay sinemada fragmanını izlediğimde "Para buldu da aynı filmi tekrar mı çekti, yoo başka mevzu gibi, peki adı neden yine Dağ?" diye geçirdim içimden... İzlemem herhalde dedim.. Sonra işte vizyondayken bir arkadaşım izlemiş, "Dağ 2 efsane!!!" falan yazmıştı, "Hee, dedim.." İkinci film olduğunu dikkatli bakan anlar sadece, bkz afiş. Sonra aşırı hak verdim, ilk filmi çok izlenmemiş bir hikayeyi ikinci film diye duyurmak ilgi kaybına neden olacaktır. İlkini izlemeyeni etkilemek zordur. Bu taktik güzel, gizli iki... bkz ilk film Dağ (2012).. Ama izlemem demişim bi kere.. Dün akşam koca İstanbul'un yarısının elektriği kesilince, telefonumu şarj etmeye gittim AVM'ye, e bi filme gireyim bari...


İlk filmde zorlu koşullarda askerlik yapan Oğuz ve Bekir, macera sonunda komutanlarını kaybetmiş ve sıkı dost olmuşlardır. Bu filmde 6 yıl sonrasına açılır perde. Oğuz ve Bekir, Bordo Bereli olmuş, sınır ötesi gizli bir görevle Kuzey Irak'a giren ekipte yer alıyorlardır. Bu ilk görevlerine kadar geçen zamanda yaşadıkları, kabul edilmeleri ve eğitimleri geri dönüşlerle anlatılır. İçinde bulundukları görev, antimilitarist gazeteci Ceyda Balaban'ı rehin tutan IŞİD'in elinden kurtarıp ülkeye getirmektir. Bu operasyonun yapılma sebebi Ceyda'nın Türk vatandaşı olmasıdır. Oysa Ceyda, kurtarıldığında, "Ekip arkadaşlarım Türk değil diye mi onları kurtarmadınız!" diye içlenir. Veysel Komutan'ın açıklaması basittir: "Herkes için ekibimi tehlikeye atamam, görev sizi kurtarmaktı!"


Zaten filmin olayı tartışmayı içinde saklıyor. Ceyda'cılar ve Veysel'ciler olarak bölündü filmin izleyicisi, daha film izlenirken. Çünkü iki taraf da son derece haklıydı. Ama olan olmuştu, Ceyda sağ salim kurtarılmış, helikopter beklemek için belirlenen noktaya gidiliyordu. Yol üstünde başka bir infaza tanık oldular. Peki bu riske girilecek miydi? Girildi, cephane harcandı ve iki sivil köylü kurtarıldı. Bu köylüler Irak Türk'ü çıktı, köylerine ertesi gün baskın olacağı haberi geldi! Veysel'in vicdanıyla kavgası yetmiyor gibi, Ceyda'nın duygusal haykırışları çıktı bir de.

Görevi tamamlayıp Ceyda'yı evine mi götürmeliydi, Türk Köyü'nü savunup, gerekirse hep birlikte mi ölmelilerdi? Bu aşamada insan bir Bordo Bereli'den görevini yapmasını bekler. Ben o yönde bir karar verecek sandım en azından. Ama Veysel Komutan iyi bir komutan olmadığını düşünüyordu, "Bu köy bugün vatan toprağıdır!" deyip bayrağı diktirdi. Her iyi öğretmen gibi, 'dediğimi yap, yaptığımı yapma'cı bir tavır takındı.


Bu heyecana, bu vatan sevgisine yürek dayanmaz. Hele bi koşu izleyin şu filmi henüz izlemeyenler. Siz de arada kalın, görev mi vicdan mı deyu.. Bu yazıyı filmden hemen sonra yazsam eminim daha gazlı bi şey olurdu ama kendimi bildiğim için önce soğumayı bekledim. Görev adamıyım çünkü ben, duygularım öne geçmesin dedim..

Filmin imdb puanını da bi görün, sağ olsun yine trollemiş birileri, elli bini aşan oylamayla 10 üzerinden 10 almış durumda şu an. Benim puanım 8'di sonra dayanamayıp 9 yaptım..
Alper Çağlar'ın yazıp yönetip kurgulayıp pazarladığı filmde başroller: Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Murat Serezli, Ahu Türkpençe, Eylül Arular ve Atılgan Gümüş. Ha bir de Müslüm Gürses'ten Affet, Duman'dan Kolay Değil..

29.11.16
Oku..

Ran (1985)


Shakespeare'in Kral Lear'ını Japon topraklarına uyarlayan dahi yönetmen Akira Kurosawa'nın bu filmi Fransız-Japon ortak yapımı. Final jeneriği İngilizce olan film ülkemizde 15 Şubat 1991'de gösterilmiş. 86'da Oscar Ödül töreninde 4 kategoride adı geçen film, En İyi Kostüm Tasarımı Ödülü'nü kazanmış. Kurosawa, o sene aday olduğu En İyi Yönetmen Ödülü'nü alamamış olsa da 1990 senesinde Oscar Onur Ödülü'ne layık görülmüş.

Filmi bayadır izlemek istiyordum, bugün hazır zamanım varken oturdum başına. Baktım üç saate yakın bir süresi var... İnsanın içinden başlatmak gelmiyo demek ki o an... Biraz durdum. Başlatmaya korktuğumu hissettim, oysa eminim güzel film, kesinlikle pişman olmayacağım bi üç saat olacak ama yine de kendimi buna ikna etmem zaman aldı. Ne kadar değerli bir şey demek ki zaman, onu anladım. Ve zaman kaybı korkusu sırasında kaybedilen zaman... Hayır, gayet çöp bir bir buçuk saatlik filmler, diziler izlerken bu kadar koymuyor o zaman.. Sonra tabii izledim ve çok da memnun oldum izlediğime. imdb.com'da top250 #137


Her planı bir tablo niteliğinde olan filmin görüntü yönetmenlerini tebrik ederim, üç japon, yazamam şimdi isimlerini... Ulu Lider Hidetora ve üç oğlu, misafirleri mühim Bey'le avdalar... Av sonrası sohbette anlaşılıyor ki Hidetora'nın küçük serseri oğlu everilecek bu Bey'in kızına. Muhabbetin ortasında yaşlı Ulu Lider uyuyakalıyor, herkes odasına çekiliyor. Hidetora korkunç bir rüyadan uyanıp, çıldırmış gibi koşturmaya başlıyor. Topluyor tekrar herkesi, "Ben artık yaşlandım, Ulu Liderliği büyük oğluma devredip dinlenmeye çekilmek istiyorum, rüyamdan çıkardığım sonuç budur" diyor. Küçük oğul dalga geçiyor bu kararla, Hidetora da onu kovuyor, düğün işi de yatıyor. Sonra büyük oğul liderliğin sorumluluğu altında o kibirle yapamıyor, tehlike görüyor ve babasını sürdürüyor. Ortanca oğlan da abisinin pozisyonuna göz koyuyor. Sonra o da babasına düşman oluyor, savaş çıkıyor. Şaşkın Hidetora yazık, meczup oluyor. Küçük oğlu onu bulup, hakkettiği tahta tekrar oturtmak istiyor. Peki bu olanlarda bilin bakalım büyük oğlanın kinli karısı Lady Kaede'nin payı ne?


Filmi izlerken Kral Lear hiç aklıma gelmedi valla, hatta filmde bir yerde de yazmıyor, internette okudum. Filmi izlerken ben, "Yaşar Kemal romanı okur gibi, bu ne olum" diyordum ekseriyetle. Bu yazıdan çıkarmak gereken sonuç şu olmalı: Zamanımızı hakikaten doğru kullanmalıyız ama doğru yolu seçerken harcadığımız zamanlar da oyuna dahil.

27.11.16
Oku..

Preacher (2016- )


Mayıs-Temmuz döneminde on bölümden oluşan diziyi beğenerek, severek takip ettim. Tarz olarak absürt cool diyebileceğim diziye imdb macera drama fantezi demiş, o da olur ama benimki daha yakın gibi...

Jesse Custer'a babasından bi kilise kalmış. "Bu böyle bi şey miymiş len?" demekten kaçamayarak, Jesse'nin -baba mesleği olarak- vaizlik yaptığını izledik. Yani istemese yapmak zorunda değil ama yaparsa da kimse bi şey demiyo durumu var galiba... Vaiz dediğin de Pazar Ayinlerinde İncil'den parçalar okuyup, insanlara doğru yolu işaret eden din adamı. Gayet sıradan bir kasaba ve sıradan kasabalılar. Karanlık taraf olarak, bir iş adamı var, bir de onun adamları işte. Yani görünürde bir tane kötü olmasına rağmen komple karanlık taraf hikayesi gibi. Bir tane düz iyi var galiba, kilise çalışanı Emily, çocuklarının anası, vaizin hastası; güzel kız baya. Jesse de eskiden baya kötüymüş, kız arkadaşı Tulip'le beraber. Tövbe edip öyle başlamış vaizliği.


Günlerden bir gün öte taraflarda serbest kalıp dünyamıza gelen 'bir güç' Jesse'ye yerleşiyor. Jesse'nin zamanla fark edeceği bu güç, konuştuğu kişiye söylediği her şeyi yaptırtma gücü. Misal, "Cehennemin dibine git!" dediği bi adam bi anda ortadan kayboluveriyor; bilin bakalım adam nerede? Bir vaiz için muhteşem bir özellik, di mi? "Hepiniz iyilik yapın!" de bi ayinde, ortama bak sonra... Ama bu gücü ait olduğu yere geri götürmeye gelen iki korumayı atlatmak lazım önce. Tulip, Jesse'yi eski intikamlara ikna etmeye çalışırken, kasabaya gelen gizli vampir Cassidy de vaizle kanki oluyor.


Marvel filmlerinin Howard Stark'ı Dominic Cooper başrolde. Kadrodaki isimlerin öne çıkanları: Agent of S.H.I.E.L.D. (2013- )'ın Reina'sı Ruth Negga, This is England (2006)'ın Woody'si Joseph Gilgun, True Blood (2008-14)'ın Nora'sı Lucy Griffiths ve daha geçen gün Sherlock (2010- )'un dokuzuncu bölümünde izleyip nereden tanıdığımı çıkaramadığım -meğer buradan tanıdığım- Tom Brooke.

Dizinin yaratıcı ekibi Seth Rogen ve Evan Goldberg, arada yönetiyorlar da. Evet o tayfa, hep cigaralı filmler yapan adamlar...
Geçen gün bunların Sausage Party (2016) diye bir animasyonunu izledim, marketteki ürünler toplanmış, bi dolabın arkasında cigara dönüyodu, yuh ya :)

Peki Preacher'ın bu kadar fantastik olması sizi de çizgi roman olması yönünde kıllandırmadı mı, imdb yazmamış ama google'a yazınca çıktı, hem de DC Comics işiymiş...
Yeni sezonu beklenir, güzel iş...

Saygılar...

27.11.16
Oku..

Sherlock Holmes BoxSet


Yazarını aşan karakter derler Sherlock için... 1887'de başlayan macerayı 1893'te Sherlock'u öldürerek bitirmek ister Sir Arthur Conan Doyle, bu zamana kadar dergilerde yazdığı hikayeler beş kitap olmuştur. Ama hayranlarının tepkisi ve yeni yazdığı romanların sevilmemesi sonucunda 1904 senesinde altıncı kitap The Return of Sherlock Holmes yayınlanır. İskoç yazar, 1930 Temmuz'unda kalp krizinden ölene kadar Londralı karakteri sayesinde rahat bir hayat sürmüştür. Polisiye edebiyatın kilittaşlarından olmayı başaran Holmes'un maceralarının filme alınması da 1911 senesinde bir Danimarka yapımıyla başlar: Den Sorte Haand (1911). Tabii bunu bulan izleyen var mıdır bilemiyorum, muhtemelen yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgi. O dönemlere ait filmler var tabii piyasada ama bu özel bir parça nihayetinde, sahibi iyi saklıyordur. Saklayıp n'apacaksa..


Sonra tabii bu dokuz kitapta toplanan onlarca hikaye bir bir sinemaya, tiyatroya ilerde de televizyona hatta bilgisayar oyunlarına uyarlandı. Sinemada 1921-23 arasında Eille Norwood oynuyordu Sherlock'u -yirmi civarı kısa, renksiz, sessiz film-, 40'larda Basil Rathbone, 1954-55 sezonunda televizyonda Ronald Howard can verdi karaktere; 80'lerde Jeremy Brett ve aralarda daha pek çok isim meşhur dedektifi oynadı. Yakın tarihe gelince de televizyonda Benedict Cumberbatch, sinemada Robert Downey Jr. olarak çıkıyor karşımıza. Yok, onlar Sherlock olarak çıkıyor karşımıza.


Baker Street 221B adresinde ikamet eden Sherlock, arkadaşı Dr. John Watson'la beraber çalışıyor. İlk bakışta Dr. Watson asistan gibi dursa da bu tamamen Sherlock'un yarattığı bir göz yanılması. Aslında kankiler. Hatta Sherlock arada, John'suz çalışamayacağını itiraf edebiliyor. Genel olarak kibirli, patavatsız, çıldırmış bir izlenimi olan Sherlock aslında tam da 'tanısanız çok seversiniz' tarzı biri. Maceralarda olmazsa olmaz karakterler: Ev sahibesi Mrs. Hudson, polis dedektif Lestrade, Sherlock'a aşık Molly Hooper, abisi Mycroft Holmes ve baş düşmanı Moriarty. Bir de, -teknik olarak aseksüel sayılabilecek Sherlock'un- etkilendiği tek kadın Irene Adler.


Türk dizilerini aratmayan uzunluktaki Sherlock (2010- ), şimdiye kadar on bölüm yayınlandı, önümüzdeki ay üç bölüm daha gelecek. Modern zamana uyarlanan ve yaratıcılığını Mark Gatiss ve Steven Moffat'ın yaptığı film boyutundaki bu dizide ana kadro şu şekil: Benedict Cumberbacht, -Hobbit Bilbo- Martin Freeman, Rupert Graves, Mark Gatiss -evet yine-, Louise Brealey, Andrew Scott, Amanda Abbington ve Lara Pulver...
Gayet güzel işler yapılmış, ben bu on bölümü dört beş günde falan izledim, biraz sıkıştırılmış program yaptım ama size tavsiyem yayarak izlemeniz. Çünkü her biri bambaşka mevzular, ortalık karışmasın. Sezon finallerinin sonuna da büyük sürpriz koymalarına sinir oldum ayrıca, bu sonraki bölümü hemen başlattıran bi etken... Ayrıca dizideki eşcinsellik vurguları da insanı biraz geriyor. Sürekli gey sanılmalarına "Ben gey değilim" diye bazen büyük tepki veriyor Dr. Watson, gökkuşağı eyleme kalkacak diye geriliyor insan.


Sherlock Holmes (2009) ve Sherlock Holmes: A Game of Shadows (2011) Guy Ritchie yönetiminde çekilen leziz filmler. Robert Downey Jr., Jude Law ve Rachel McAdams başrolleriyle yola çıkan sinema serisinin, uzun zamandır bir üçüncü filme hazırlandığı söyleniyor. Ama hala ortada kesin bir haber yok. Eddie Marsan ve Kelly Reilly ile şenlenen kadroya karanlık taraf olarak ilk filmde Mark Strong; ikinci filmde ise Noomi Rapace ve Jared Harris katıldı.

Filmleri tabii önce zamanında sonra zaman içinde tekrar izledim; ilk film çok güzelken ikinci filmde aynı zevki alamadım hiç, bu kötü olduğu anlamına gelmez, ikisi de gayet güzel ama ilki çok güzel. RDJr ve Jude Law'ın uyumu bi kere görülmeye değer hiç izlemeyen varsa. Rachel McAdams zaten kaçırılmayacak güzellik ve yetenek. Karakter zaten tam Guy Ritchie'nin kurgulamak istediği tipten, valla güzel işler bunlar.

Bu arada varsa meraklısı diye notumu düşeyim. The Strand Magazine'de ilk yayınlanan Sherlock Holmes sayısının çeviri yapılmıştı üç ay önce falan.. Darüttıba diye bir yayınevi; bu girişimi coşkuyla karşıladık, umalım da diğer sayılar da bu orijinal tasarımla Türkçe'ye kazandırılsın. Şu kapağın güzelliğine bakar mısın?! 12 lira gibi çok makul bir fiyatla satışta şu an bu dergi, kaçırmayın bence..

26.11.16
Oku..