Ölümlü Dünya (2018)


Bu ara sinema salonlarında o kadar çok yerli film var ki, sevinsek mi üzülsek mi bilemiyor insan. İyi tarafı, bol bol yerli üretim olması, kötü tarafıysa gösterim fırsatı bulamayan kalitesiyle meşhur yabancı filmleri kaçırıyor olmak. Neyse ki yerli filmlerin de hepsi çok kötü durumda değil. Misal bu, Ölümlü Dünya (2018)!.. Dün arkadaşımla gidecez sinemaya işte, neler var, dedi, "Ölümlü Dünya, Cebimdeki Yabancı, Kayhan, Enes Batur.." dedim. Son ikisini duymamış olayım, tepkisi gecikmedi. Öyle diyoruz da, sabah Mesut Yar'da Enes Batur konuktu, "Filmi izlemeyenler beğenmiyor genelde, o acayip!" dedi çocuk, asdfghj, haklı abi! Ama şimdi bi filmin kötü olduğunu anlamak için iki saat işkence çekmeye de gerek yok, bazen hissedilir o, ve çok nadir patlar bu hisler.. Neyse, ölümlü dünya, çok kırmayalım çocuğu..

İşinde gücünde bir aile lokantası Anadolu Tat 1071. Babaları var, abiler, kardeşler, bir amca, bir yenge.. Ve bam bam bam! Aslında kiralık katil olan bu aile, yıllardır gizlilik içinde işlerini yürüten, tehlikeli bir şirketin uzantısı konumunda. Bir gün boş boğaz kardeşlerden birinin gizlilik ihlali yaptığı açığa çıkınca ortalık karışıyor.


Bi yerde okumuştum, başından sonuna kadar silahların susmadığı bir aksiyon filmi, diye tarif edilmişti. Unutmuşum bunu, filmin girişindeki lokanta sahneleri ve müzikler, İkinci Bahar tadında bir film izlicez havası yaratmıştı, silahlar çıkınca afalladım. Çok eğlenceli, güzel film olmuş. Tabii bazen işi basitleştiren küçük hareketleri görmezden gelerek yazıyorum bunları.

Mesela bazı yerde konuşmayı samimileştirmek için kullanılan bağlaç küfürler, olmamış mına koyim çok eğreti duruyordu. Ya da Sarp Apak bilmiyor küfretmeyi, bu da olabilir. Bi de İrem Sak, -bak normalde çok severim- böyle gülmemek için kendini tuta tuta oynamış, sanırsın Güldür Güldür sahnesinde.. Hoş değildi.. Bi de botoks yaptırmış galiba, o da hoş değil.. Aynı hoş değillik, filmin en sonunda rolden çıkan Mümtaz Taylan'da da vuku buluyor. Bi cümlecik daha sabretsen film diğer nesillere de kalsa keşke; anlık eğlenceleri için kültürel miras kavramını zayıflatıyorlar.. Hoş değildi.. He bi de Alper Kul'un karakteri biraz daha ciddi işlenseydi.. Yani biliyorum şimdi oturduğu yerden her şeye kulp takan tiplerden oldum ama biz de istiyoruz ki çok güzel filmler yapılsın be abi, bizim geleceğimiz lan bu filmler.. Sakin.. Bi Feyyaz'a bi şey demedim, o da Feyyaz zaten.. Doğu Demirkol, en iddiasız ama başarılı performanslardan biriydi filmde, tebrikler..

Ali Atay'ın Limonata (2015)'dan sonra yönetmenlik yaptığı ikinci filmi oluyor bu. Senaryosunu beş kişilik bir ekip olarak yazmışlar. E eğlenceli iş, eksikleri yok mu var, yani daha güzel olabilirdi ama işte o 'duymamış olalım filmleri'nin yanında bunlar efsane işler.. Sevgiler..

11 şubat 2018


Oku..

Selma (2014)


Filmleri internetten izlemek, ulaşım hızı ve ev konforu konularında cazip gelse de seyir kalitesi olarak çoğu zaman sınıfta kalır. Üstelik genelde yasal değildirler. Şartlar böyleyken, özellikle içinde bulunduğumuz Oscar döneminde, çoğu zaman ülkemizde vizyona girmemiş filmlere ulaşıp izlemek icap edebiliyor. Yabancı sitelerden, torrentlerden araklayıp, Türkçe altyazısını ekleyip, sitelerine yükleyen adminler çok hayır duası alırlar. Yalnız bilinir ki dua karın doyurmaz. Tık peşinde adminler, bazen bu yana yana aranan filmleri sitelerine yükleyemeseler de yüklemiş gibi yapıp tıkları topluyorlar. Beddua ile birlikte tabii.. Dua duadır, mesele dua artı tık..

Bu sene Oscar'da dört kategori için aday gösterilen Mudbound (2017) filmini izlemeye çalışıyordum. Film hakkında okumadım, etmedim. Afişini gördüm bi, siyah-beyaz çatışması diye yorumladım hemen, çok izlemek istemedim önce. Sonra işte dün, izleyecek film düşünüyorken, dedim açiyim onu, yazdım google'a çıktı hemen. Afişten hatırladığım, dolgun suratlı siyahi bi adam başrol, tanıdık biri değil. Neyse film başladı.


Martin Luther King'in, siyah insanlara vatandaşlık haklarını, hakkıyla kullanmalarını sağlamak için verdiği mücadele anlatılıyor. Memleketin bi ucunda Malcom X, bir ucunda bu yardırıyorlar. (X, o sene, King de ondan üç sene sonra suikaste uğrayacak) Yasaya girmiş, 'siyah vatandaşlar da oy kullanabilir' yazıyor ama yerel beyaz yönetimler sklemiyor yasayı. Onun mücadelesi. Düzenlenen eylemler çoğu zaman kanlı bitiyor. Dr. King eylemcilere, "Sakin olun, şiddete karşılık vermeyin ki olay büyümesin, biz sesimizi duyuralım yeter" diyor. Selma kentinden Montgomery'ye yürüyecekler, köprüden geçmeleri gerekiyor. Köprünün öbür ucunda atlı polisler bekliyor. 1965 senesinde o köprüde yürümek olay oluyor. Akıllı eylemlerin akıllı öncüsü olarak tarih yazıyor Luther King. Kafasını kullanarak azmedenin neler başardığını bütün dünya görüyor böylece.

Film bittikten sonra oyumu vermek için imdb.com'a girdim, bakıyorum, kadroda Carey Mulligan var. Alla alla, siyahı mı oynatmışlar acaba, ben mi atladım, nasıl bir makyaj ustalığı lan bu diye bi saniyede binlerce ihtimal dolandı kafamda. Sonra jeton düştü, admine hayır duamı göndererek Selma (2014) yazdım arama çubuğuna, ona verdim oyumu: 7/10.. Zamanında da hiç çekici gelmemişti, ondan izlememiştim bu filmi, böylece izlemiş oldum. Güzel film! Ama hala çekici değil. Yani şunu mu izlesem bunu mu izlesem seçeneğim olsaydı bunu seçmezdim. Yine de pişman mıyım, değilim, bir sürü şey öğrendim sonuçta! Mesela, internet üzerinden film izlerken önce kontrol etmek gerektiğini..


King'i David Oyelowo, sevgili eşini Carmen Ejogo, aktivist acılı bir anneyi Oprah Winfrey, dönemin Amerikan Başkanı Lyndon Johnson'ı Tom Wilkinson oynuyor. Kadrodaki diğer dikkat çeken isimler, Tim Roth ve Tesa Thompson.. Filmin yönetmeni, genelde siyah haklarını sinemaya taşımaya gayret eden, aynı zamanda yapımcı da olan Ava DuVernay hanımefendi.. Film döneminde En İyi Film ve En İyi Film Şarkısı Oscarlarına aday gösterildi, Glory Oscar kazandı.

Yani sonuç olarak Mudbound (2017)'un bi sahnesini bile izleyemedim henüz..

11 şubat 2018
Oku..

Darkest Hour (2017)


Bu sene bi acayip oldu, aynı mevzu birkaç koldan işlendi. Önce Avustralyalı yönetmen Teplitzky'den Nisan ayında Churchill (2017) yayınlandı, sonra Temmuzda İngiliz Nolan'ın Dunkirk (2017)'ü gösterildi. Son olarak da bu, Darkest Hour (2017), Eylülde ilk gösterimini yaptı, yönetmeni yine İngiliz, Joe Wright.. Anlatılan da İngiliz tarihi.. Dunkirk Limanı Efsanesi ve Çılgın Churchill..

Tuzlu Limonlu Sodaya Churhill deniyor; bunun Winston Churhill'in çok alkol tüketmesiyle bir alakası var mı diye düşünüyordum film başladığında. İngiliz Prensi, çok da heveslisi olmayarak, biraz mecburiyetten -yani alternatif olmadığından-, Winston'ı yanına çağırır ve İngiltere Başbakanı ilan eder.. Hitler almış yürümüş, birçok ülke Alman olmuş, Fransa da teslim olma noktasına gelmiştir, sene 1940.. Churchill göreve gelir gelmez, Fransa'ya destek gönderir. Fakat işler umduğu gibi gitmez, binlerce İngiliz askeri Dunkirk Limanında sıkışır kalır, üstelik üstlerinde savaş uçakları cirit atarken.

Daha önce, 1916'da, Çanakkale'de, Gelibolu'da bozguna uğrayan Churchill'in askerleri bu kez de Dunkirk'te denize döküleceklerdir. Ramak kalmıştır. Winston'ın karar vermesi gerekiyordur. Zorba Nazi anlaşmasını imzalamayı kabul edip, Hitler'in köpeği mi olunacaktır; yoksa Dunkirk'tekiler başta olmak üzere bütün İngilizlere savaşma emri verip özgür ölmeleri mi sağlanacaktır?!. Winston bir kez daha binlerce askerinin öldürülmesini kaldıramayabilir. Kafası çok karışıktır. Bir türlü karar veremez. Meclise gidiyorken bir anda makam arabasından inerek kalabalığa karışır, metroya iner. Vagona girdiğinde şaşkın gözler onu izlemektedir. O da halka danışma fırsatı bulduğu bu konuyu hemen meclise yetiştirir: "Anlaşma manlaşma olmayacaktır. Gerekirse çoluk çocuk herkes ölecek ama memlekette Alman işgaline izin verilmeyecektir. Bu arada Dunkirk'teki askerleri de yine halk kurtaracaktır."


Nolan'ın Dunkirk (2017)'ü direkt olarak savaş alanında, uçak sesleri altında, ölümü bekleyerek geçiyorken, söz konusu diğer iki film de Winston Churchill'in yönetimindeki mecliste, savaş alanındaki akıbeti belirlemeye ayrılan sıcak saatlere odaklanıyor. Olaya farklı açılardan bakma keyfi sundular işte. Churchill (2017)'i izlemedim gerçi ama Dunkirk (2017) ardından Darkest Hour (2017) izlemek eğlenceli bir deneyim oldu. Her iki film de çok güzel, ikisine de puanım 8.. Bi de çok zıt karakterli filmler, Wright'ın filmi çakır çakır; Nolan'ın ki potur potur!..

Darkest Hour (2017), Oscar'da bu sene, En İyi Film ve En İyi Görüntü Yönetimi yanında, En İyi Saç & Makyaj, En İyi Kostüm, En İyi Prodüksiyon Tasarımı kategorilerine de aday gösterildi. Ayrıca Churchill rolüyle Golden Globe kazanan Gary Oldman, tabii ki Oscar'da da bu kategorinin güçlü adaylarından. Tüm adayları ve kehanetlerimi görmek için buraya bakabilirsiniz..

8 şubat 2018
İskenderun-Beylikdüzü
Oku..

The Florida Project (2017)


Epeydir böyle eğlenceli bir drama izlememiştim. Genç ve hayatın ciddiyetinin farkına varamayan -veya bunu umursamayan- bir anne olan Halley, küçük kızı Moonee ile bir otel odasında yaşamaktadır. Mahalle gibidir otel zaten, çoğu sakini uzun zamandır oradadır. Moonee'nin bir sürü arkadaşı vardır. Bütün gün koşup, zıplayıp, türlü yaramazlıklar yapan okul çağına gelmemiş çocuklardır bunlar. Halley de lokantada çalışan arkadaşının aşırdığı yemeklerden yiyor, illegal parfüm ticareti yaparak da kirasını ödüyor, böyle takılıyordur. Bunun uzun süre böyle devam edemeyeceği çok bellidir.


Otelin yöneticisi Bobby, düzeni sağlamak ve -çoğunluğun taktığı isimle- çöplüğün, eksiklerini gidermekle meşguldür. Bobby tam bir 'işinde gücünde adamı'dır. Ve Willem Dafoe o kadar güzel oynamış ki, hayran hayran Bobby izledim, herkes bu adam gibi olsa diye düşündüm. Bakmayın Halley de aslında kötü anne değil ama çok toy ve bir sürü zorluk yaşamış belli, kim bilir o nasıl büyüdü. Halley, Bria Vinaite'nin ilk sinema filmi performansı, epey başarılı; küçük yıldız Brooklynn Prince'le uyumu muhteşem. Sean Baker yönetimindeki film, Willem Dafoe'ya Golden Globe ve Oscar'da adaylık getirdi, bence Oscar'da kategorinin favorisi kendisi.

Çocuk oyuncuların olduğu her film zaten bir tık önde gibi. Çünkü zor başarılmış oluyo kafadan, çocuk oyuncuyla çalışmak çok zor. Çocuk oyuncu kötü demek değil bu, hatta çok daha iyi performans gösterebiliyorlar çoğu yetişkinden ama ayarını bilmek lazım çocuğun. Bir anda küsüp durabilir, yorulur, uykusu gelir.. Çok zordur ve Brooklynn Prince muhteşem bir iş çıkarmış, tebrikler Sean Baker, sırf bu cesaret bile filmin kalitesine etki ediyor.


Filmi izlerken çok beğendiğim, heyecanlandığım bazı sahneler oldu, hemen çekip çekip paylaşıyordum ama paylaştığım kişi izlemediği film hakkında bırak sahneler görmeyi, filmin adını duyunca geriliyor. "İzlemedim ben onu daha" diyerek. Ben de inadına yapıyor gibi, attıkça attım, buradan tekrar özür dilerim, sori bitanecik! Gerçi anca filmi izledikten sonra okur bu yazıyı da ama olsun.

Çocuklar gökkuşağını görünce heyecanlanıyor, hadi gidip altındaki altınları alalım diyor biri. Diğeri de altınların koruyucusu canavar Leprikon'dan bahsediyor. Vazgeçiyorlar. Çok tatlılar.. Filme puanım 8..

6 şubat 2018
Oku..

The Disaster Artist (2017)


Özellikle belirtilen bir şey bu, kocaman yazıyo girişte, 'GERÇEK BİR HİKAYE' diye! Çünkü inanması güç ama gerçek yani.. Mahallenin -ne mahallesi komple Hollywood'un- delisi falan gibi bi şey.. Tommy Wiseau'nun inanılmaz hikayesi! Greg Sestero'nun çok içinde bulunduğu bu inanılmaz durumu Tom Bissell ile beraber 2013 senesinde kitaplaştırmasıyla ayyuka çıkan hikaye, James Franco yönetiminde sinemaya uyarlanıyor.

Tommy ve Greg, oyuncu olmak isteyen tipler. Greg biraz çekingen biri, sevimli çocuk ama; Tommy ise tam zıttı, gereksiz bir özgüven, korkunç bir tip.. Eksi kutuplar birbirini çekiyor işte, arkadaş oluyorlar. Tommy diyor ki "Benim Los Angeles'ta evim var, gel gidelim orada Hollywood kasarız, hayallerimizin peşinden gidelim." Greg de çok gaza geliyor, haydi kalkıp gidiyolar. Greg yine yakışıklı bi tip diye ümidi var gibi ama Tommy ne yapsa olmayacak, çok başarısız! Neyse, çok bunalıyolar. Greg diyor ki: "Keşke kendi filmimizi yapacak paramız olsa, kimseye kendimizi ispatlamakla uğraşmasak!" Tommy'nin çok aklına yatan bu fikir hemen sancılı bir senaryo yazma süreciyle devam ediyor.


İlginç bir şekilde Tommy'nin çok parası var. İlginç bir şekilde ekip kurup, olmayan vizyonuyla dünyanın en iğrenç filmini yapıyor Tommy.. The Room (2003).. Ve bu saçmalığıyla zaman içinde ilgi görmeyi de başarıyor. Başarmış yani. Olacak şey değil. Yani film o kadar kötü oluyor ki, bir insan böyle bir film yapmış olamaz herhalde, olsa olsa absürt bir eleştiridir, kiçtir, komedik bi şeydir, diyerek izleniyor herhalde. Ama yine izlenmez be abi.

Tommy Wiseau'yu James Franco oynuyor, kardeşi Dave Franco ise Greg Sestero'yu. Kadrodaki diğer isimler, Seth Rogen, Alison Brie, Ari Graynor, Sharon Stone, Kelly Oxford, Zoey Deutch ve Judd Apatow.. Film Golden Globe'ta Komedi dalında En İyi Film adayıydı ve James Franco En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Oscar töreninde ise En İyi Uyarlama Senaryo kategorisinde ödül için yarışacak. Rakiplerine bakınca çok kazanma ihtimali yok gibi duruyor gerçi: bakınız kehanetler.. Güzel filmdi aslında evet ama Tommy o kadar itici bir tip ki kimsenin bunu en sevdiği filmler arasına koyacağını sanmıyorum. Ama puanım 7, iyi yani.. En sonda, filmde çekilen filmle, gerçekteki filmin beraber oynatıldığı hali çok iyiydi hem..

5 şubat 2018
Oku..

The Post (2017)


Gazetecilik çok acayip meslek. Dergicilik yaptım hasbelkader ama gazete kısmet olmadı henüz. Mühendislik okurken aklımdaydı gerçi, bırakıp gazetecilik falan okusam diye ama nereye bırakıyosun. Hayır bi de inat edip on senede anca bitirmek nedir, bıraksana işte. Kıbrıs'ta iş ararken gittim başvurdum bi gazeteye, dergiciliğe benzemez dediler, almadılar.
-Hey, evlat! Gazeteci mi olmak istiyorsun, git kendini becer?!
-Ogey!

Meryl Streep'e 21. kez Oscar'da performans adaylığı almasını sağlayan filmde, Tom Hanks'in yanı sıra Alison Brie, Sarah Paulson ve Bob Odenkirk gibi isimler yer alıyor. Steven Spielberg yönetimindeki filmin bu sene Oscar'daki diğer adaylığı ise Yılın En İyi Filmi kategorisinden. Film cidden başarılı, hele iki sene önce ödüllere doymayan Spotlight (2015)'la ruh ikizliğine bakılırsa kazanması da şaşırtmaz kimseyi. Filmin hiçbir yerinde 'True Story' yazmıyo ama anlatılan şey gerçek; isimler, kurum ve kuruluşlar, vakalar..


İstifa eden tek ABD Başkanı unvanı taşıyan Nixon'ın görevi bırakmasına sebep olan Watergate Skandalı konu ediliyor. Nixon'ın telefonlarının dinlendiği ve yazılı kayıt altında olduğu öğrenilince skandal ortaya çıkıyor. O dönem Amerika Vietnam'a özgürlük getirmişti. İşte konuşmalar da Vietnam'a neden girildiği üzerine olunca bir anda dikkat çekici bir hal alabiliyor.

Washington Post gazetesi, geleceği çok da parlak olmayan bir yerel gazetedir. Kocasının ölümünden sonra Kay Graham yönetimi ele almış ama önemli kararlar vermekte hatta fikirlerini dile getirmekte zorluk yaşamaktadır. Gazetenin müdürü Ben Bradlee de cevval bir adamdır ama epeydir ellerine sağlam bir haber geçmemiştir. Sonra bu Nixon belgelerinin bir kısmı çıkar ortaya, ama New York Times herkesten önce davranmıştır, sayfalarca metinden oluşan belgeler gün gün yayınlanacaktır. Olay olur tabii, eylemler başlar, hükumet konuyla ilgili yayın yasağı getirir. Bu arada Bradlee'nin ekibine de başka belgeler ulaşır. Yayın yasağına rağmen haber yaparlarsa, hapse girebilirler ama bu hem basın özgürlüğü, hem vatan sevgisi içeren bir davaya dönüşmüştür. Graham'in bi karar vermesi gerekir.

Muhteşem heyecanlı, çatır çatır ilerleyen bir hikaye. Tom Hanks çok tatlı adam bi kere; sanki oynadığı karaktere bürünmüyor da, karakter zaten var, o Tom Hanks'in bazı huylarına sahip gibi oluyor. Anlatabildiğimden pek emin olamadım, rol yapmıyor gibi, samimiyetini hiç kaybetmiyor gibi demek istedim. Mesela Meryl Streep için aynısını söyleyemem, o da çok iyi oyuncu ama bambaşka oluyor işte. Neyse. Bu, bu sene izlediğim iyi filmlerden. Mesela prodüksiyon tasarımı konusunda en az The Shape of Water (2017) kadar iyiydi, neden adaylığı yok?!. Neyse. Oscar'da aday olduğu kategorilerdeki rakiplerini görmek ve kehanetlerimden haberdar olmak için buraya bakabilirsiniz.

5 şubat 2018
Oku..

Coco (2017)

Konuk Yazar // Sevcan Özbek


Coco ve Coco gibi animasyonları izlediğim zamanlar, sanırım iç dünyama huzur getiren, kendimi hikayenin içinde bulduğum zamanlar. Tam da hayal ettiğim dünya. Başrolde iyilik vardır, zaman zaman ona karşı çıkan kötülük ve onu alt etmeye çalışan yine iyilik. Bir başkaldırı hikayesi. Sonucunda hep bir sevimlilik, hep bir güzellik. Sanırım en iyi romantik filmde bile ağlamazken, Yeşilçam'ı tenzih ederim, böyle animasyonlarda gözlerim dolar. Keza bu filmde de kendimi tutamadığım, çok tutulduğum anlar oldu.

Beni bilen bilir, filmleri yorumlamayı, fikrimi sunmayı pek tercih etmem. Ancak burada yazıyorsam, yazacaksam, sitenin içeriğine uygun olmalı elbette. Kendimce film hakkında ufak tüyolar vererek ortama ayak uydurmuş olacağım.


Film, Miguel isimli çocuğumuzun, Dante isimli köpüş arkadaşına seslenmesiyle başlıyor. Benim kedimin adı da Dante idi. Ama filmdeki köpüş pek bir alık, benim Dantemle alakası yok. İsim, malumunuz büyük İtalyan şair Dante Alighieri'den geliyor. 13. yy'dan bu yana bütün Dantelerin adı bu Dante'den geliyodur bence. Ondan önce de, Moğolca kökenli bu isim, dayanıklı, dirayetli kişiler için kullanılırmış.

Coco, hikayesiyle, bizleri fantastik ve keşke bizde de böyle olsa dediğim harikalar diyarına sürüklüyor. Filme başlamadan önce, haliyle, 'Coco bir karakterdir ve bu karakter başroldür' tahmin ederiz. Ancak başrol on iki yaşındaki, Miguel Rivera'dır. Coco adının önemi ise, tüm hikaye çözüldüğünde yani son sahnelere gelindiğinde ortaya çıkıyor.

Film, aile bağlarının önemini vurgulayan, büyüklerimize saygıyla yaklaşan, hayvan sevgisi barındıran, ölmüş olana minnetimizi eksik etmemek gerektiğini savunan, inandığımız şeylerin ardından gitmemizi söyleyen, kötülere ve yalancılara da 'gün olur devran döner' lafını hatırlatan, pek cici bir animasyon. Tam da özlenen cicilikler bunlar.

Sayfa sahibi beyim olsaydı size, filmin ödüllerinden, hikayeden, müziklerden, yönetmeninden, harcanan bütçeden bahsederek, sizi bu engin bilgilerle epey bir doyururdu; biliyorum çok iyi yapıyor. İşte bense, minnoş minnoş dünya şöyle olsa böyle olsa falan.

Evet ne diyordum. Benim naçizane yorumum böyle filmle ilgili. Zahmet edip okuduysanız, müteşekkir olmuşumdur.


Bahsi geçen Danteciğimi sizlere göstermek istedim. Ne yazık ki şu an da hayatta değil. Ama türlerinden, türlü türlüsü evimizdedirler. Eksik olmasınlar.. Eksik etmeyin..

Kıbrıs'tan Sevgili'ye Sevgilerimle..

01.02.18
KKTC 22:57 - TR 23:57

(Bakın bakın saatine kadar yazmış, tatlılıktan ölmese bari, bitanecik. Yazsana dedim yazdı, çok güzel yazmış bence. O güzel ellerine sağlık. Bir süreliğine uzağız da, duygusallık var üstümüzde belki. Ondan yani.
Hiç ellemeden paylaşmak istedim ama çok canım çekti, Dante'li paragrafa son iki cümleyi ekleyiverdim, bir iki tane de küçük dokunuş, tamamdır. Ayrıca normalde yazmazdım belki ama benim hakkımda şu şu bilgileri verir demiş, vermeden olmaz şimdi, yalancı çıkarmayalım..
Toy Story 3 (2010)'ten Oscar'lı animatör Lee Unkrich yönetimindeki filmin bütçesi 200 milyona yakınmış, zaten artık yıldız isimlerin seslendirdiği filmlerin bütçesi hep böyle aşağı yukarı. Bi de emekçisine de hakkı veriliyor yani, bir film için birkaç bin kişi çalışıyor bilgisayar başında, bütçe normal. He kazanmasa harcanmaz tabii bu paralar, o ayrı; ABD sınırlarını aşmadan, ilk üç günde 50 milyonu bulmuş zaten film. Şimdiye kadarki Türkiye hasılatı da 7,5 milyonda. Oscar'dan sonra tüm dünyaya izletirler bunu bi de. Ohoo daha ne. Oscar demişken; En İyi Animasyon Film ve En İyi Şarkı kategorilerinde adaylığı var filmin. Golden Globe'u zaten kazandı, duymuşsunuzdur. Filmin seslendirme kadrosunda Gael Garcia Bernal var. Of ne çok konuştum. Yeter. Ben şu üstteki yazıyı bi daha okuyacam.. Çok tatlı.. Bi de iki noktayla bitirmiş son cümleleri, te allam..)

2 şubat 2018
Oku..