Aquaman (2018)


Bu DC'nin senaristleri ne zaman espri yapabilecekler çok merak ediyorum. Hayır bi de beceremeyince çok daha fena; Marvel'da görüp görüp canları çekiyor ama beceremiyorlar. Aquaman (2018)'nin hikayesi dünyada kendi kolonisini yaratması açısından Marvel'in Black Panther (2018)'ine denk düşüyor. Kendi ileri teknolojisi olan kapalı bir topluluk. Ama kaliteleri kıyas kabul etmiyor, üzgünüm..


Atlantis, okyanusun derinliklerinde yer alan bir su dünyası.. Kraliçe Atlanna, yeryüzü ve su altı dünyalarının kardeşçe yaşamaları gerektiğini düşünürken, Kral Nereus insanların denizleri mahvettiğini, plastik çöpünden, gemi batığından bıktığını haykırıyor. Kraliçe de muhalefet edince anlaşamıyorlar, terk ediyor suyu, yer yüzünde yaşamaya başlıyor Atlanna. Aşkı buluyor, çocuk yapıyor. Hayali şu ki, geleceğin kralı olacak bu melez oğlu yeryüzüyle su altını birleştirecek güç olsun.


Arthur vakit gelene kadar sahil şeridinde çeşitli minik kahramalıklar yapan, babasıyla bira içme yarışına tutuşan bir kasabalı olarak büyüyor. Tabii annesinin uşağı Vulko ona bilmesi gereken her şeyi öğretiyor büyüyene kadar. Atlanna'nın Kral Nereus'tan oğlu Kral Orm, yeryüzündeki insanlığa savaş açma hazırlığına başlayınca, güzeller güzeli Mera, Arthur'a durumu anlatmaya geliyor. Diyor ki: "Taht senin hakkın, gel, geç tahta ve dünyayı mahvedecek şu savaşı (su savaşı) başlamadan bitir. Ama önce bi mızrak var, onu hak etmen gerekiyor. Öyle kolay değil."

Manasız bir savaş, mantık dışı yöntemler ve geri zekalı görsellerlerle süslenerek sunulmaya çalışılıyor. Ondan sonra niye kötü film..


Jason Momoa, Amber Heard, Willem Dafoe, Patrick Wilson, Nicole Kidman gibi şahane tiplerin yer aldığı güzel kadrolu film, çok zaman kaybı.. Valla en kötü ihtimal Amber Heard'ın hatrına izlenir diyordum o bile zar zor yani.. Yönetmen sandalyesinde Japon görünümlü Malezyalı James Wan var. Wan, korku filmleriyle sağlam bir kariyer oluşturduktan sonra en son geçen senelerde Hızlı ve Öfkeli'nin 7. filmini yönetmişti şimdi de DC hikayesi teslim edildi.. Ama senaryo kötü, Wan n'apsın?!

11.12.19
Oku..

The Florida Project (2017)


Epeydir böyle eğlenceli bir drama izlememiştim. Genç ve hayatın ciddiyetinin farkına varamayan -veya bunu umursamayan- bir anne olan Halley, küçük kızı Moonee ile bir otel odasında yaşamaktadır. Mahalle gibidir otel zaten, çoğu sakini uzun zamandır oradadır. Moonee'nin bir sürü arkadaşı vardır. Bütün gün koşup, zıplayıp, türlü yaramazlıklar yapan okul çağına gelmemiş çocuklardır bunlar. Halley de lokantada çalışan arkadaşının aşırdığı yemeklerden yiyor, illegal parfüm ticareti yaparak da kirasını ödüyor, böyle takılıyordur. Bunun uzun süre böyle devam edemeyeceği çok bellidir.


Otelin yöneticisi Bobby, düzeni sağlamak ve -çoğunluğun taktığı isimle- çöplüğün, eksiklerini gidermekle meşguldür. Bobby tam bir 'işinde gücünde adamı'dır. Ve Willem Dafoe o kadar güzel oynamış ki, hayran hayran Bobby izledim, herkes bu adam gibi olsa diye düşündüm. Bakmayın Halley de aslında kötü anne değil ama çok toy ve bir sürü zorluk yaşamış belli, kim bilir o nasıl büyüdü. Halley, Bria Vinaite'nin ilk sinema filmi performansı, epey başarılı; küçük yıldız Brooklynn Prince'le uyumu muhteşem. Sean Baker yönetimindeki film, Willem Dafoe'ya Golden Globe ve Oscar'da adaylık getirdi, bence Oscar'da kategorinin favorisi kendisi.

Çocuk oyuncuların olduğu her film zaten bir tık önde gibi. Çünkü zor başarılmış oluyo kafadan, çocuk oyuncuyla çalışmak çok zor. Çocuk oyuncu kötü demek değil bu, hatta çok daha iyi performans gösterebiliyorlar çoğu yetişkinden ama ayarını bilmek lazım çocuğun. Bir anda küsüp durabilir, yorulur, uykusu gelir.. Çok zordur ve Brooklynn Prince muhteşem bir iş çıkarmış, tebrikler Sean Baker, sırf bu cesaret bile filmin kalitesine etki ediyor.


Filmi izlerken çok beğendiğim, heyecanlandığım bazı sahneler oldu, hemen çekip çekip paylaşıyordum ama paylaştığım kişi izlemediği film hakkında bırak sahneler görmeyi, filmin adını duyunca geriliyor. "İzlemedim ben onu daha" diyerek. Ben de inadına yapıyor gibi, attıkça attım, buradan tekrar özür dilerim, sori bitanecik! Gerçi anca filmi izledikten sonra okur bu yazıyı da ama olsun.

Çocuklar gökkuşağını görünce heyecanlanıyor, hadi gidip altındaki altınları alalım diyor biri. Diğeri de altınların koruyucusu canavar Leprikon'dan bahsediyor. Vazgeçiyorlar. Çok tatlılar.. Filme puanım 8..

6 şubat 2018
Oku..

A Most Wanted Man (2014)


11 Eylül'den sonra her yerde olduğu gibi Hamburg'ta da Müslümanlara karşı terörist bakışa boyut kazandırılıyor. CIA küçük bir ofisle Hamburglu Müslümanları kontrol altında tutuyor. Ekibin başı Günther Bachmann, gelen bir istihbaratla, şehre kaçak giren Çeçen bi elemanı izliyor. Bu eleman Issa Karpov, babasından büyük miras kalmış, onu almaya gelmiş Hamburg'a ama buldukları yerde tutuklayacaklar, hem kaçak girmiş hem zaten aranıyo falan. Bi ailenin yanına sığınıyo önce, anlatıyo durumu, ona bi avukat buluyorlar, Annebel Richter.


Bu güzel avukat, Issa'nın büyük mirasıyla ilgili işleri çözmeye çalışıyor. Ama tabii Günther işin peşinde.. Avukatı buluyor. Bu arada Issa, parayı kendi için istemekten vazgeçiyor, çünkü babasının o parayı kötü yoldan kazandığını öğreniyor, e çöpe de atılmaz, bağış yapılabilir.. İşte o bağış olayı kimin ne işler çevirdiğini ortaya çıkaracak..


Kadro tatlı: Philip Seymour Hoffman, iyi oynadığı bu filmi izleyemedi maalesef; Rachel McAdams, ya ben bu kadını yerim yerim; Grigoriy Dobrygin, bir rus olarak hiç fena değildi.. Ve, Homayoun Ershadi, Robin Wright, Willem Dafoe..


Film bittiğinde "AMERİKA'NIN 'MINA KOYİM!.." diye bağırdım.. Nasıl sinir oldum ya.. İyi filmdi aslında.. Bir takım Türk oyuncular da oynuyor, Almanya'da ve Müslümanlar olunca mesele.. John Le Carre'nin romanından uyarlanan filmin yönetmeni Anton Corbijn.. Corbijn, bu tarz casus filmlerinin ustası zaten, The American (2010) vardı mesela en son, Clooney oynuyordu; yine kitap uyarlamasıydı..

09.12.14
Oku..

Nymphomaniac (2013)


Tabii ki Vol. 1 ve Vol. 2 diye ayrılıyor..
Millet sıkılmasın diye ikiye bölmüş işte.. Yoksa 4 saate yakın film yani.. Yasaklandı ya hani, iki ayrı film olarak izleniyor sonuçta; deselerdi ya, "İkinci de çok açık sahne yok, o girebilir vizyona!" diye.. Akıllar giderdi o vakit. Nasıl ki tivitır kapandı, Cumhurbaşkanı tivit attı, beyinler yandı, öyle..

Filmin vizyon yasağına da katılıyorum ayrıca, yanlış anlaşılmasın.. Öyle bir film yapmış ki Trier, ne normal sinemada gösterebiliyon, ne porno sinemada.. Anca festivalde işte.. Zaten herkes internetten izliyo, vizyona girse n'olcak girmese n'olcak.. Misal biz, internete düşer düşmez indirdik hemen, merak ediyoruz ama altyazı yok piyasada.. Anlamaya anlamaya sırf meraktan izledik ilk filmi.. Sonra altyazı geldi, biri bi daha, ikinciyi de ilk kez olacak şekilde izledim..


Hastalık yani sonuçta, eli hep oraya gidiyo.. Boş duramıyo, aklı fikri sevişmeye kayıyo Joe'nun (Stacy Martin).. Yazık bi yandan, çünkü çok zevk alıyo gibi de değil, uyuşturucu gibi; sevişene kadar fena, sevişip rahatlıyo sonra.. Çocukken sağa sola sürterek başlayan bu dürtü, genç kızlık evresinde Jerome'la (Shia LaBeouf) açılışı yapmasıyla beraber kopuyor.
Önceleri, çocukluktan beri arkadaşı olan B. (Sophie Kennedy Clark) ile yarışıyor, sonra kendiyle.. Hayatının ilerki aşamalarında Jerome ile tekrar karşılaşıyor ve ilk aşkıyla beraberliği sürüyor. Ve tabii daha onlarca adamla da.. Sevgili gibi oldukları var, sadece seviştikleri var.. Sonunda n'oluyo biliyo musun? Çok dramatik bi şekilde, hissedemiyo..
Zevk almayı geç, hissetmek için zorluyo kendini.. Bunlar da ikinci filmde anlatılıyor. Jerome, yetersiz kaldığını düşünüyo, o da üzülüyo bi yandan.. Sonra, sado-mazo tedaviye başlıyo.. Terapi aslında, tedavilik bi durum yok.. İlerleyen zamanlarda bütün bu cinsellik bilgisi birikimini kullanabileceği bir iş kuruyor. Hiç bir şekilde zevk alamayan adamların ne istediklerini tespit edip, topluma kazandırıyo. Pek çok aseksüel, cinsel kimlik kazanıyor bu sayede. Falan diye bir hikaye..


Hikayeyi, Joe'nun olgun kadın halinden (Charlotte Gainsbourg) dinliyoruz. Çocukluğundan bugününe başından geçenleri anlatıyor. Kime? Dayak yemiş halde sokakta yatar halde Joe'yu bulup evine alan Seligman'a (Stellan Skarsgard). Seligman anlatılan hikayeleri büyük bir bilgelikle dinleyip, müzik, matematik ve genel olarak bilinçaltınca olan açıklamalarıyla anlam yüklüyor. Yani bir yandan çok sert hikaye anlatılırken bi yandan çok sakin dinleniyor..


Fazıl Say, filmi izledikten sonra "Lars Von Trier büyük bir yönetmen, gerçek bir sanatçı" falan gibi bi tivit atmıştı. "İyi yağlamış ha" dediydim. İzledim filmi, evet adam gerçekten iyi yönetmen, büyük sanatçı ama bu filmi için değil.. Dogville (2003)'i var, Dancer in the Dark (2000)'ı var. Bu film, olay yaratacağı çok belli olan, biraz tribüne oynanmış bir film. Güzel ama çok abartmaya gerek yok.

Görseli abartmamış, olması gerektiği kadar sevişme var mesela, ama karakter bu kadar uç olmak zorunda değilmiş.
Mesela La vie d'Adele (2013) filmindeki sevişmeler biraz uzun, gereksiz bulunabilir, anlarım, ama bundakiler gereksiz değildi; onu diyorum. Gerçi o filmde de baya uzundu sahneler ama fena değildi yine..


Oyunculara da ne diyim. Danimarkalı Trier'le çalıştıklarının bilincinde adamlar işte. Shia LaBeouf hayranları, ağızları açık izlesinler mesela. İngiliz Charlotte Gainsbourg ise, yine bir Trier filmi olan Melancholia (2011) ile tanıdığım oyuncu. Çok beğenmem ama iyi oyuncudur, bu tarz rollerde kullanılır işte.
Joe'nun çıtır zamanlarını oynayan kız Stacy Martin de baya tatlı.. Bi film için beş altı adamla gerçekten sevişmiş; öyle diyolar.. Bi de şu oyuncular var: Willem Dafoe, Jamie Bell, Uma Thurman ve Mia Goth..

İlginç bi film ama çok güzel değil bence. İlkine 7/10, ikincisine 6/10 verdim. Toplamına 6,5'tan 6,5 veriyorum. Ya uzun olmasa izlenir aslında ama o kadar zaman ayrılacak film değil..

24.03.14


Yeni yazıları anında takip edebileceğiniz facebook sayfasını beğenmek için tıklayın!..


Oku..

Spider-Man BoxSet


Marvel'in karakter yaratıcıları Stan Lee ve Steve Ditko oturmuşlar, sene 62, çizgi öykü okuyan kesimin kendi yaşlarında bir kahramanı daha çok seveceklerini düşünmüşler. Liseye giden, yine aynı liseden güzel bir kıza aşık ve çok da popüler olmayan bir çocuk düşünülmüş. Biraz da dram ekleyelim deyip anne babayı ortadan kaldırıp amcası ve yengesiyle büyümesini uygun görmüşler.

Bilimsel araştırmalar için DNA'sıyla oynanmış bir örümcek tarafından yanlışlıkla ısırılan Peter Parker'ın artık çok iyi refleksleri, her yüzeye tutunabilmesini sağlayan yapışkan parmakları, bir yerlere fırlatıldığında ona uçma yeteneği sağlayan ağları ve tabii atletik bir vücudu vardır. Amcasının ölümünden kendini sorumlu tutması ve sevdiklerine zarar gelmemesi için kimliğini saklaması karakterin en önemli özelliği olarak belirlenmiştir. Onun için maskesi var. Zaten maskeli bütün kahramanların olayı bu diil mi ya.

En çok tanınan çizgi karakterler bazında Superman, Captain America ve Batman'den sonra -ki onlar kadar eski değildir- Spiderman gelir. Hatta diğerleri dönem dönem popülerliklerini yitirmişlerdir ama Spaydi hep göz önündedir. TV dizileri, çizgi diziler, bilgisayar oyunları, sahne performansları, oyuncakları ve taklitleri hep vardı. The Amazing Spider-Man (1977) de o zamanın şartlarında çekilen bir tv filmiydi. Ama yıllar sonra sinemada kullanılan teknoloji o kadar ilerledi ki, neler gördü bu gözler?!

Şu aşağı sahnedeki öpüşmeyi unutursak yüreğimiz kurusun..


Spider-Man (2002), Spider-Man 2 (2004) ve Spider-Man 3 (2007) Sam Raimi yönetiminde çekilen, Peter Parker karakterini Tobey Maguire'ın oynadığı bir seri filmdir. İlk filmde Green Goblin, ikincide Doc Ock üçüncü filmde ise New Goblin, Sandman ve Venom ile savaş veren Parker'ın aşık olduğu kız Mary Jane'i Kirsten Dunst oynuyor. Seride sekreter Betty Brant'i Elizabeth Banks, Gwen'ini de Bryce Dallas Howard oynuyor.. Bu ilk serinin öne çıkan karakterlerini oynayan diğer isimler ise şöyle: Willem Dafoe, James Franco, J.K. Simmons ve Alfred Molina..

İlk seri dedim çünkü bir süre sonra Marvel Studios, Spider-Man'i baştan anlatmaya karar veriyor..

"Bütün bildikleriniz unutun size yepyeni bir Spider-Man hikayesi anlatıcaz." dediler.. Tabii bende bir önyargı oluştu, zaten güzel gidiyordu ne gerek vardı dedim kendi kendime ama hepsi yeni filmi izleyinceye kadarmış.


Şimdi bambaşka bir hikaye.. Kimisi daha çok sevdi, kimi benim gibi başta çok ısınamadı.. Bu sefer Gwen karakteriyle sevgili oluyor Peter ve daha zıpır bi eleman olarak karşımızda.. The Amazing Spider-Man (2012)'i Marc Webb yönetti, Parker'ı Andrew Garfield ve Gwen Stacy'yi Emma Stone oynadı.

Gwen Stacy karakterini Spider-Man 3 (2007)'ten hatırlayacak olanlarınız vardır. Hani komiserin kızı vardı ya, yeni seride de komiserin kızı tabii ama bu sefer başka.. Peter, Gwen'e aşık ve esas kız Gwen bu seride; onu da Emma oynuyor, hayranlıkla izlettiriyor.

Devam filmi The Amazing Spider-Man 2 (2014) var bir de. Bu filmde Shailene Woodley'i MJ rolünde izliyecektik, Peter, ona aşık olacaktı falan ama olmadı, yok. Bu filmin setinde yaşanan Shailene Woodley anlaşmazlığı da başka bir takım tatsızlıkları doğurmuş. Normalde üçüncü filmi de olacak bu yeni serinin iptaline karar verilmiş neticede. Bu arada yeni serinin seti kurulduğundan beri Andrew Garfield ve Emma Stone sevgililer.. Çok şaşırdık di mi?!


Bu son filmin zamanında pazarlama için kullanılan eğlenceli bir de video filmde oynamışlardı sevgilicek, Saturday Night Live'da gösterilen. Öpüşme sahnesinde ne zorluklar çektiklerini gösteren bir kamera arkası kurgulanmış. Çok keyifli iş çıkmış bence. Buyrun linki..

Bu yeni seri sayesinde Spider-Man'in popülerliği korunmuş olsa da başarısızlıkla sonuçlandığı için hayal kırıklığı yarattığı söylenebilir. Halihazırda devam eden Avengers serisine dahil edilip karizma toparlama ihtiyacı da böylece doğdu belki. Captain America: Civil War (2016)'la yepyeni bir Peter Parker'la tanışıyoruz.

23.10.2012 Güncelleme 01.10.2017
Oku..