Insomnia (2002)


2002 yapımı Christopher Nolan yönetmindeki Insomnia (2002) adını, başrolü Dedektif Dormer'ın (Al Pacino) hastalığından alır. İnsomnia, bir çeşit uyuyamama hastalığıdır. Dormer, pek de hoşlanmadığı ortağı Eckhart (Martin Donovan) ile beraber genç bir kızın cinayet davasını çözmeye çalışır. Filmin giriş sahnesinden nerdeyse son sahnesine kadar bize, Dormer'ın uykusuzluk çektiğini gösterebilmek için Nolan'ın çabası muhteşem. Sürekli bi kan damlasının, kumaşın ipliğinde yayılışının çok yakın çekimi gösteriliyor mesela. :)


Film genel olarak tam bir polisiye-gerilim tadında geçiyor, gayet soğuk sahneler. Yalnız filmde en sevdiğim hatta uzun süre aklımdan çıkmaycağını düşündüğüm sahne: kayalıklarla dolu nehir kıyısında, sisin içinde bir grup polisin katili kovalamacası. Koşmak hatta yürümek bile zorken o zeminde bir de sisin görüşü zorlaştırması güzel bir gerilim. Orada bir polisin vurulacağı belliydi gerçi ama iki polis vurulunca bi şaşırdım.. Neyse, vurulan bir polisin Eckhart olması ve vuran kişinin de Dorner olması işleri karıştırıyo tabii. Bu arada katilimiz Walter Finch (Robin Williams) de bu kazaya tanıklık eder ve işler biraz daha enteresanlaşır. Her dedektif filminde olduğu gibi bu filmde de olayı sessiz sakin çözmeye çalışan bi çaylağımız var: Ellie Burr (Hilary Swank)..


Film güzel. Nolan'ı burdan takdir ediyor, bu filmden iki sene önce yaptığı Memento (2000)'yu aradığımı bildirmek istiyorum. Zaten film hakkında okurken daha önce Norveç'te çekilmiş olduğunu, bunun bir Hollywood uyarlaması olduğunu öğrendim. Yani zaten çok değerli bi iş değil.. Ne Memento (2000)'su..

Filmi izlerken, uyku problemini gördükçe aklıma Fight Club (1999) geldi durdu. Nasıl yer ettiyse bende artık, halisünasyon falan deyince hemen Fight Club (1999) geliyo aklıma.

Şubat 2011 / İskenderun
Oku..

David Fincher Sineması


62'li, Amerikalı yönetmen. Liseden sonra animasyona merak salmış ve kursa gitmiş. 18-20 yaşlarında efekt konusunda uzmanlaşmasını sağlayan bi şirkette çalışmış. Star Wars: Episode VI (1983) ve Indiana Jones and the Temple of Doom (1984)'ta kamera asistanı olarak yer almış. Zamanında 'Life' dergisinin müdürü olan babasının da çevresiyle beraber yönetmenlik işlerine girişmiş. Müzik klipleri, reklam filmleri derken sonunda ilk uzun metraj filmi olarak efsaneleşmiş bir serinin üçüncü ayağı Alien³ (1992)'ü çekmiş. Ve serinin neredeyse en zayıf filmi olarak kayıtlara geçmiş. Ridley Scott ve Alien (1979) hayranı biri için seriye devam filmi çekme şansı yakalamak ve çıkan sonuçla çok da başarılı görülmemek üzücü olmalı... Ayrıca kendisi de suçu stüdyoya atıyor, filmi istediği gibi yapamadığını iddia ediyor.

Reklam filmleriyle devam eden kariyerinde, baş rollerini Brad Pitt ve Morgan Freeman'ın bölüştüğü, Brad Pitt'in karısını da Gwyneth Paltrow'un oynadığı bir dedektif filmi olan Se7en (1995) ile tekrar sinema filmi yönetmiş oluyor. En Beğendiğim Filmler listeme de giren bi film bu, çok severim. Filmden her bahsedişimde de aklıma ilk gelen sahne, Freeman'ın Pitt'lere yemeğe geldiği, yemek yerken de evin yanından geçen trenin evi baya silkelediği sahne.


Se7en (1995) ile güzel yorumlar alan Fincher'a, yine bi dedektif filmi olan Micheal Douglas'lı The Game (1997) veriliyor, gişede önceki kadar başarılı olamasa da bence yine güzel bir film; hadi idare eder diyelim...

Dünya sinemasının Altın Yılı olarak bilinen 99'da ise Chuck Palahniuk'un sevilen romanı 'Fight Club' perdeye taşınıyor ve tabii ki hikaye-kadro-yönetim üçlüsünün uyumu üst seviyede yaşanıyor. Fakat Fincher, "normal bi filme harcananın 3 katı fazla makara harcandığı, filmin bol miktarda subliminal mesajlar içerdiği" söylenen Fight Club (1999)'la önce pek ilgi göremiyor. Filmin oyuncuları da Edward Norton, Helena Bonhem Carter ve artık Fincher'ın kankası olan Brad Pitt gibi isimler yani... Sonra ne oluyorsa, fark edilip çok güzel eleştiriler alıyor. Gösterildikten birkaç sene sonra ilgi görmesinin sebebi olarak benim şöyle bir tezim var - The Matrix (1999), American Beauty (1999), The Sixth Sense (1999), Magnolia (1999), Being John Malkovich (1999), The Green Mile (1999) gibi çok popüler ve güzel filmlerin çok olmasıyla o sene çok ilgi görmemiş, gözden kaçmış olabilir. 


Efsane filmin yazarı Palahniuk hakkında bi şeyler okurken karşılaştığım bi paragrafı paylaşayım sizle: yazarımız, ''..arkadaşlarıyla birlikte tatildedir. Bitişikteki kamp yerinde müzik rahatsız edici derecede açılır ve bu nedenle başlayan tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck, tatilden döndüğünde iş yerinde kimse tarafından ilgi görmez çünkü kimse korkunç derecedeki yüzü hakkında bir şey sormaya, yorum yapmaya cesaret edemez. Bunun üzerine Chuck, eğer insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından devam ettiği bir edebiyat grubu bünyesinde yaptıkları çeşitli gösteri ve eylemler 'Kargaşa Projesi'ni esinler. Kısa bir süre sonra aynı isimle bir kısa öykü yayımlar ve bu öykü,üç ay içinde Fight Club romanına dönüşür''

Bir korku filmi olarak kategorize edilebilecek Panic Room (2002)'u çekerken Finch, aşkımız Kristen Stewart 12 yaşında daha.. Annesini Jodie Foster oynuyor ve film hakkaten geriyor izleyeni ama diğer filmleri kadar eleştirel başarıya ulaşamıyor. Bir de Fight Club (1999)'ın etkileri artınca, bu iki farklı tür kıyaslanıyor ve Panic Room (2002) başarısız gibi görülüyor. Bundan 5 sene sonra karikatürist Robert Graysmith'in anı kitabından uyarlanan, polisiye-gerilim türünde olan Zodiac (2007)'ı yönetiyor.. Filmde, Robert Downey Jr. gibi klas bir isim gayet sönük kalırken baş rol Jack Gyllenhaal çok güzel bir performans sergiliyor. Ama her şeye rağmen sıkıcılıktan kurtulamayan, süresi gereksiz uzun, temposu düşük bir film var ortada.


Scott Fitzgerald'ın öykü kitabından, aynı isimle uyarlanan The Curious Case of Benjamin Button (2008)'ı yöneterek, kariyerindeki üçüncü kitap uyarlaması ve Brad Pitt'le beraber çalıştığı üçüncü filmini çekmiş oluyor. Filmin bir güzelliği, Brad Pitt'i bize her yaşta gösteriyor olması... Ve çok iyi bir film bence. Ki sadece bence olmadığı aldığı ödüllerden de anlaşılıyor: 3'ü Oscar olmak üzere 39 ödül kazanmış ve 79 ödül adaylığı var şimdiye kadar.. Filmde, Brad Pitt'e, pek sevemediğim Cate Blanchett eşlik ediyor. Niye sevmiyorum bu kadını bilmiyorum...

Fincher, 2010'da, hayatımızın yarısı olan facebook'un, doğuş hikayesini anlatıyor; The Social Network (2010), başrolde, Mark Zuckerberg rolünde, Jesse Eisenberg.. Çok iyi bir film olmakla beraber, dijital dünyaların evrimini anlamamıza da büyük katkısı olabilecek bir film. En İyi Senaryo dahil 3 Oscar'ı olan bir film!.. Bu arada The Curious Case of Benjamin Button (2008) ve The Social Network (2010) ile 2 kez En İyi Yönetmen'e aday gösterildi, henüz kazanmışlığı yok..

Geçenlerde de, daha 2 sene önce Avrupa'da çekilen 'Ejderha Dövmeli Kız' gençlik romanı serisinin İsveç uyarlamasını, bir de Hollywood'da çekelim, n'olcak diyerek The Girl with the Dragon Tattoo (2011)'yu yönettirdiler.. Seri The Girl Who Played with Fire (2016)'la devam edecek. Başrolünde yeni dönem James Bond'u Daniel Craig var, dövmeli kızı da Rooney Mara oynuyor. Kate Mara'nın kardeşi..


Netflix'te yayınlanan House of Cards (2013-18) dizisinin yapımcılığını üstlenen Fincher, ilk iki bölümünün yönetmenliğini de yaptı. Dizi aynı zamanda bir kitap serisi uyarlaması olan eski bir dizinin yeniden uyarlaması.. 6 sezon süren House of Cards (2013-18)'ın son sezonu baş rol Kevin Spacey'siz çekildi, çünkü kendisi zamanında setlerde taciz suçu işlemiş ve bu ortaya çıkınca da itiraf edip kariyerini noktaladı. Sadece Spacey değil, başlatılan #metoo hareketiyle herkes geçmişteki suçları dillendirdi, bir çok sinemacının foyası ortaya çıktı. İnsan düşünmeden edemedi, bir sene daha bekleseydiniz de dizi layıkıyla finallenseydi ama olan oldu, son sezonda eşi rolündeki Robin Wright dümene geçti ve diziyi bitirdi.

Bu arada, Gillian Flynn'ın kendi senaryolaştırdığı aynı isimli romanından Gone Girl (2014)'ü film yaptı. Fincher tam bir 'roman mı o, film yapalım film' adamı.. Ben Affleck ve Rosamund Pike'ın baş rollerini paylaştığı film güzel oldu, Bayan Pike'ın performansı Oscar'a aday oldu falan...

House of Cards (2013-18) ile başlayan Netflix macerasına 2017'de bir yenisi eklendi; Mindhunter (2017- ). Yapımcısı olduğu dizinin bazı bölümlerinin yönetmenliğini de yapıyor Fincher; en son ikinci sezonunu izlediğimiz filmin bu sıralar üçüncü sezonu çekiliyor. FBI'ın psikolojik analizlerle suçluların davranışlarını öngörme hatta engelleme maksadıyla yaptığı çalışmaları anlatılıyor. Dizi 70'lerde geçiyor, o zamanların meşhur seri katilleriyle -o zaman seri katil bile denmiyor, çok insan öldüren katiller falan deniyor- görüşmeler yaparak raporlar hazırlayan, bir yandan da tabii aktif seri katilleri bu yöntemlerle yakalamaya çalışmak üzerine bir esinlenilmiş kurgu.. Bu diziyi izlerken hangi bölümü Fincher yönetmiş hangi bölümü başkası anlaşılmıyor haliyle.. 


Uzun zamandır yapmak istediği ama yapımcıları ikna edemediği bir film için Netflix'e nazı geçmiş ve Mank (2020) ortaya çıkmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollywood'ta geçiyor hikaye, Gary Oldman baş rolde. Sinema klasikleri arasında görülen Citizen Kane (1941) filminin senaryo yazım sürecinde senarist Mankiewicz'in Orson Welles'le çalışması işleniyor. Aslında Fincher, her zamanki gibi bir şeyleri anlatırken devasa bir arka planda başka şeyler anlatıyor. Ana tema, Welles'in Mank'e ittire ittire bir film yazdırma çabası gibi görünüyor fakat biz bir yandan Hollywood'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bir yandan savaş döneminin buhranına halkın verdiği tepkiyi görüyoruz. Çok yönlü bir hikayeye sahip, flashbacklerle Mank'in hayatını aydınlatan güzel bir hikaye. Teknik olarak da Citizen Kane (1941)'e selam vermek ve o dönemin havasını yakalamak için siyah beyaz sunulan bir film. Bu arada filmin senaristi de baba Jack Fincher, hani zamanında Life Dergisinde yöneticilik yapan baba, 2003'te vefat eden rahmetli baba..

Şubat 2012 / İskenderun, edit- Ağustos 2015 / İstanbul, edit- Aralık 2020 / Gazimağusa
Oku..

Hoşçakal Yarın (1998)


Gazeteciliği ve televizyonculuğu bir kenara bırakıp tamamen sinemaya yönelen Reis Çelik, 1996'dan beri yedi film yapmış; gerçi son filmleri F Tipi Film (2013) birkaç yönetmenin beraber çalışmasıydı. Çelik, hep derdi olan filmler yaptı ve yapımcılığını Lucy Wood'un sahiplendiği Hoşçakal Yarın (1998)'da, yetmişlerin başında idareye ve darbeye karşı duruşun temsilcilerinin hikayesini işledi.

Üniversitede eğitim sistemini eleştirerek başladıkları hak arama mücadelesi büyüyor ve ülkeyi kurtarmak için silahlanmaya kadar varan ayaklanmaya dönüşüyor. Büyük gaza gelen Deniz Gezmiş, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu kuruyor. Yönetime geçen askeri idareye ve polise kafa tuttukları için idam ediliyor iki yakın arkadaşıyla beraber. Ama başlattıkları bu hareket içten içe günümüze kadar devam ediyor, o çocuklar tarih oluyor. Savundukları düşünce eşitlik, kardeşlik... Dertlerini bu şekilde anlatmayı tercih ettikleri için o zaman ölüp şimdi tarih oldular. Başka bir yolunu bulup -silahlanmadan, ordu kurmadan- dertlerini daha akılcı anlatsalardı belki fikirleri tarih, kendileri hayatta olurlardı. Belki de şansları yaver gitse hareketleri işe yarayacaktı. Yahu tamam insancı olalım, idam çok saçma ama birini hatta onlarca birini öldürenlere de uygun bir ceza bulunsun o zaman. Savaşa hayır, çözüm önerilerine evet!

Silahlanmayı desteklemesem de ana fikri destekliyorum..


Deniz'i, eski aktör yeni siyasetçi (yeni derken 2002'den beri) Berhan Şimşek; Yusuf'u Mazlum Çimen, Hüseyin'i Bülent Çolak oynuyor. Darbecibaşını rahmetli Tuncel Kurtiz, çocukların avukatını Tuncer Necmioğlu canlandırmış. Oyunculukları ve yönetimi çok beğendiğimi söyleyemem, teknik açıdan zayıf bir film. Ama hikayesine güvenip dalmış Reis Çelik, ikinci filmi bu.

Bu tarz filmler biyografik olmuyor değil mi? Tarihi deniyor bunlara, tarihteki bir olay ele alındığında... Bazı yerlerde bu filmin Deniz Gezmiş'in biyografisi olarak anlatıldığına denk geldim de. Bilemedim..

Deniz, Hüseyin ve Yusuf

26.01.2014
Oku..

Marilyn Monroe ve Filmleri


Herkes ondan bahsediyor, sürekli film teklifi geliyor, o oynasın diye yazıyor senaristler, poz veriyor her kameraya, partiler falan gırla.. Çok meşhur oldu Marilyn Monroe. Bir sürü önemli adamla adı anıldı. Kennedy ile bile.. Şımardı tabii haliyle. Çok güzeldi, çok tatlıydı; herkes onla ilgileniyordu; ya n'olacaktı.


Öldü.. 1962 de öldü.. Otel odasında ölü bulundu, ilaç içmiş bir sürü. Sonra dediler ki yok yahu intihar değil bu cinayet, biri öldürdü kesin bu kızı. Ama işin içinde mafya sevgililer var, Kennedy var. Kapandı konu ama öldü yani, gitti güzelim kız.


Geçenlerde dedim Marilyn filmi izliyim biraz hiç izlemedim.. Önce en iyi kadın oyuncu Oscar'ı kazandığı Some Like It Hot (1959)'ı izledim. Gentlemen Prefer Blondes (1953), Bus Stop (1956), çok eğlenceliydi hepsi. Sonra hani şu meşhur -eteğinin açıldığı pozun olduğu film- olan The Seven Year Itch (1955)'i izledim. Çok güzeldi.


Demin de Something's Got to Give (1962)'i izledim. Ağladım. O nasıl bir son ya.. Film oynuyor, güzel güzel devam ediyor; eğlenceli bir film, ama 37. dakikaya gelindiğinde...

Dean Martin ve Marilyn Monroe sahnelerini oynuyorlar ve filmin yönetmeni George Cukor araya giriyor ''Cut it. Good! Thank you.'' Bu sahne Marilyn'in oynadığı son sahne olma özelliğini taşıyor. Yönetmen kestik diyince Marilyn öyle bi bakıyor ki kameraya... Film öylece bitiyor.

Film yarım kalıyor tabii Marilyn ölünce, yas ilan ediliyor çoğu kalpte. Film, kimsenin umrunda değil. Yıllar sonra, Dean Martin ve filmin yönetmeni Cukor da öldükten sonra, bu yarım kalan filmi hatıra olarak yayınlıyorlar. 

Buyurun size o son:

Ocak 2012
Oku..

2011'in En Beğendiğim Filmleri


Öncelikle belirtmek isterim ki bu atanmış bir yazıdır. Başlıklar sıralamasında 2012 senesinin hemen başında yer alıyor fakat bilmenizi isterim ki Ocak 2020'de oluşturuldu. Bu, 2011 menşeili filmler arasından en beğendiklerimi bir araya getirmek için yaptığım bir çalışmadır. Bunu blogun 10 yıllık geçmişiyle ilişkilendirerek bir standart yakalamk istediğim için yapıyorum.

imdb.com üzerinden oyladığım filmlerden yola çıkarak hazırlanan bu listenin genel beğenimi yansıtacağını düşünmekle beraber, küçük bir ihtimal de olsa izleyip oy vermeyi atladığım ve şimdi düşününce de aklıma gelmeyen güzel filmler varsa nazarlık olsun diyelim. Ayrıca bu gibi bir çalışmayı o senenin sonunda yapmak çok efektif bir sonuç doğurmayacağını izlediğim filmlerin sayısı da gösteriyor. Bu senenin filmlerini gayet 3-5 yıl sonra da izlemiş olma ve bu listeye dahil etme imkanı sağlandı böylece.

Filmi izledikten sonra, o ruh haliyle 10 üzerinden verilen puanların en yüksekleri yani 8 ve üzeri olanlarla oluşturuldu bu liste. Geriye dönüp baktığımda 7 puan verdiğim ama gerçekten aklımdan çıkmayan filmler de olmuş ama o anki ruh halime güvenerek plana sadık kalıyor ve yüksek puan alanlardan da biraz eleme yaparak elit bir ilk 10 çıkarmaya çalışıyorum.

Saygılar.


3. Jodaeiye Nader az Simin (2011)
5. War Horse (2011)
6. La Piel Que Habito (2011)
7. Hugo (2011)
8. Take Shelter (2011)
9. Crazy, Stupid, Love. (2011)
10. Intouchables (2011)
Oku..

The Shining (1980)


Yönetmen: Stanley Kubrick
Yazar: Stephen King (roman), Stanley Kubrick (senaryo)
Oyuncular: Jack Nicholson, Shelley Duvall ve Danny Lloyd..

Şimdi bu Şayning filmini izledim ya, meğer baya izleyen, izleyip de dertlenen varmış çevremde onu gördüm. Dertlenmelerinin sebebi konunun tuhaflığıyla yazar-yönetmen-oyuncu fantastikliğinin birleşmesi. Yani ''Ee noldu şimdi, niye ki, o neydi, ne alaka ya?'' sorularını sorduruyo film sonunda. Ne anlatmaya çalışmış diye düşünüyo insan. Neyse işte izlediğimi öğrenen soruyo "Neydi la şimdi o?" diye. Sanki ben çektim filmi.. Hatta yazdım gugıla, izleyenlerden anlayan eden var mı diye.. Yok. İzleyen herkesin kafası karışıyo demek..


Şimdi hani filmin başında 'görüşme' kısmında müdür Jack'e anlatıyo ya, bundan bi on sene önce böyle böyle bi şey oldu diye. Benim fikrim, Jack'in o tarz işler yapmasının altında, anlatılan o hikaye var, Jack kafayı yedikten sonra kendi kafasının içinde önce barmenle sonra temizlikçiyle tanışıyo. Temizlikçi o hikayenin aslında Jack'in olduğunu zaten karısını ve kızlarını öldürenin de o olduğuna inandırıyo onu ve Jack karısı ve çocuğunu öldürmek için gerekli gazı almış oluyo. Çocuk da biraz enteresan olduğu için babasının olayına katkıda bulunuyo istemeden.. Ne gibi? O odada bi kadın olduğunu söylemek gibi, bence o boynundaki izi çocuk kendi kendine yaptı Jack'in de dediği gibi..


Şimdi benim bile bi kılıf uyduramadığım sahne ise en sondaki Jack'in bundan bi 70, 80 sene evvel o otelde bi baloda çekilmiş bi resminin gösterilmesi.. Tam n'oluyo??

Filmin güzel sahnelerinden bahsedecek olursam, tabii ki, çocuğun piskiletiylen bi halıda bi yerde bi halıda bi yerde gitmesi ve o sesin o ortamda yarattığı gerilim.. Sonraaa, daha önce 'Film Kulübü' diye bi kitapta okuduğum -ve filmde özellikle dikkat ettiğim-, kübrik'in germek için yaptığı ekstra merdiven sahnesi.. Hani şu karısı geri geri çıkıyo ya elinde sopayla, hah o sahne: O sahnede gerilimi artırmak için merdiven bitmesin istemiş sevgili yönetmen ve basamak ekletmiş orda fazladan..


Aralık 2011
Oku..

Grindhouse BoxSet


Ben bi ara demiştim ki Nicolas Cage'in izlemediğim filmi kalmasın. Açtım imdb.com dan Cage'nin filmlerinin listesini, izlediğimin yanına tik koyuyorum falan; izlemediklerimi bulup izleyerek listeyi tamamlıycam. Grindhouse diye bir filmde oynamış gözüküyor ama filmin sayfasına bakınca oyuncu listesinde adı çok altlarda ufak bir rol olduğunu tahmin ediyorum. Biraz aradım bulamadım Grindhouse diye bir film. Az daha İngilizcem olsaydı işin iç yüzünü daha çabuk kavrardım ama neyse. Olay şu imiş:


Tarantino ve Rodriguez ikilisi daha nasıl değişik bi şeyler yapabilirizin peşindelerken akıllarına gelen bir fikirle halihazırdaki senaryolarını çekmeye başlıyorlar ve tamamladıklarında da iki filmi arka arkaya koyup sinemalara o halde gönderiyorlar. Yani birer buçuk saatlik iki uzun metraj film beraber gösteriliyor Amerikan sinemalarında.


Tarantino'nun Death Proof (2007)

Dublör Mike, manyağın tekidir. Arabası filmlerdeki aksiyon sahnelerini çekmek için dizayn edilmiştir. Bir bara girer, barda tek başına bir kız ve bir grup erkeğin bir grup kızla kaynaşmasını görür, tilt olur.. Bardan ayrılır gecenin karanlığında hem tek kızı hem de diğer kızları öldürür. Nasılı görselde.. Sabah olur, marketin önünde bir grup kız görür. Bu sefer de onlara takar kafayı.. Mike'ı Kurt Russell oynuyor. Kızlar ise önce tek kız sonra ilk ve ikinci grup olmak üzere şu şekil: Rose McGowan; Sydney Tamiia Poitier, Jordan Ladd, Vanessa Ferlito; Mary Elizabeth Winstead, Rosario Dawson, Zoe Bell, Tracie Thoms.. Bi de Tarantino kendi kadroda tabii.. imdb punaı 7,1..


Rodriguez'in Planet Terror (2007)

Virüs yayılıyor. İnsanları yok etmek isteyen bir virüs, insanların kendi kendini yok etmesini isteyen bir virüs.. Bulaştığı kişinin vücudunda tahribat yapıp bünyeyi ele geçiriyor ve insanlara saldırmaya başlatıyor.. Duruma zamanında ayıkan insanlar virüsle çatışmaya başlıyor, sonra herkes çatışıyor..
Kadroda, Rose McGowan, Freddy Rodriguez, Josh Brolin, Marley Shelton, Bruce Willis, Fergie ve Tarantino oynuyor.. imdb puanı 7,2..


Bu iki filmin arasına da, çekerken baya eğlendikleri belli olan uydurma film fragmanları koymuşlar. Ama böyle bir eğlenmek görülmemiştir. Fragmanlar: Machete, Thanksgiving, Werewolf Women of the SS ve Don't ismindeler. Bunları izleyince diyorsun ki: "Aslında film olsalar izlenir ha"; nitekim Rodriguez, Machete (2010)'yi film yapıyor.
2007 de sadece ABD ve Kanada'da bu şekilde gösterilen filmler, bu haliyle tutmayınca -ve sebebi her neyse- diğer ülkelerde iki ayrı film olarak gösterime giriyor.


Sonuç olarak beni bu noktaya getiren Nicolas Cage'dir, peki bu adam nerededir bu projede? Werewolf Women of the SS başlıklı fake-trailer'da, son sahnede iki saniye gözükerek ''nuhaha'' kahkasını koyveren Fu-Manchu karakterini oynamış kendileri. Ayrıca o fake-trailer'ları da bulup izleyin, bulması zor değil.


Ekim 2011
Oku..