Şahsiyet (2018)


Türkiye'nin ilk internet dizisi platformu Doğan Holding'in paralı blutv'sinin Masum (2017)'u, Dudullu Postası (2018) var; Türkiye'nin ikinci internet dizisi platformu Doğuş Holding'in ücretsiz puhutv'sinin Fi Çi (2017-18)'si, Dip (2018)'i, Şahsiyet (2018)'i var.. Bence puhutv rulez..

İki üç hafta önce tamama eren dizi üçer bölüm olmak üzere ve yaklaşık ayda bir yayınlandı. 12. bölümle final yapan dizinin bölüm süreleri bir saat civarında.. Yaratıcı ekip ve oyuncu kadrosunun şahaneliği mükemmel.. Harişahaşem..


Oyuncu Onur Saylak'ın sene başında vizyona giren -ilk uzun metraj yönetmenliği yaptığı- Daha (2017), Hakan Günday'ın aynı adlı romanından uyarlanmıştı. Efsane görüntü yönetmeni Feza Çaldıran'la çalışmışlardı. Film, mütevazı vizyon başarısının yanında uluslararası festivallerde de dikkat çekmeyi başarmıştı. Bu filmden hemen sonra puhutv devreye girdi ve muhtemelen şöyle dedi: "Romanların çok güzel Hakan, çok satıyor, çok okunuyor. İyisi mi sen bize bir dizi yaz, yeni olsun, Onur da yönetsin?! Ve tabii dop yine Feza Çaldıran olacak.." Uff çok feci attım, kesin böyle olmamıştır da neyse.. Teklif kabul edildi, kadro için kesenin ağzı açıldı.

Kesenin ağzını açmak demek, Haluk Bilginer'le anlaşmak demek. Tahmin tabii , yine atıyorum.. Ama belli ki çok fazla teklif gidiyor kendisine.. E artık piyasa standartları çok yükseldi, büyük şirketlerde kötü senaryo diye bir şey yok neredeyse.. Seçerken de doğal olarak en kısa sürede en çok parayı kazanabileceği işleri kabul eder bu noktadaki bir oyuncu. Bu sebeple, kesenin ağzını açmak demek, Haluk Bilginer'le anlaşmak demek diye düşünüyorum.. Dur daha bitmedi, kadrodaki diğer isimler: Cansu Dere, Metin Akdülger, İbrahim Selim, Hüseyin Avni Danyal, Şebnem Bozoklu, Şenay Gürler, Hümeyra ve Müjde Ar.. Bir de Rabia Soytürk.. Neden bir de, çünkü bu kız ilk defa oyunculuk yapıyor; 22 yaşında, güzel ve rolü gereği hiç konuşmuyor.. Hiç konuşmaması tamamdır, bir kız güzelse ve konuşmuyorsa tamamdır.. Yazının sonunda bu cümleyi hatırlayacağız!.. Bu arada "Hatırla!" dizinin mottosu..


İlerleyen yaşının getirdiği unutkanlık illetine tutulan -daha doğrusu Alzaymır başlangıcı teşhisi konan- Agah Beyoğlu, eski İstanbul Beyfendilerinden.. Bir dönem tayin sebebiyle Kambura'da, adliyede katip olarak görev yapmış.. O zamanlarda başından geçen, önüne çıkan, içine oturan bir olay olmuş.. Bir işler dönmüş o küçük ilçe Kambura'da, örtbas edilmiş.. Unutamamış yıllarca Agah Bey.. Şimdi hastalığı dolayısıyla eline unutma fırsatı geçiyor ama bu sefer de 'Unutmadan bu işi çözmem lazım' diye düşünüyor.. Ama bir yandan da unutmaya başlıyor.. Hay Allah, acele etmesi lazım, unutmadan onları öldürmesi lazım..

O kadar naif, o kadar beyfendi fakat bazen 'Nah', 'Bok!' gibi küfürler edebilen Agah Beyoğlu, bir anda ülkenin ilk seri katili oluveriyor. Cesetlere bıraktığı notlar ise Cinayet Masası'nın tek kadın polisi Nevra Elmas hakkında.. Peki, Agah Bey bu notlarla Nevra'ya ne hatırlatmaya çalışıyor? E umalım da kendisi unutmadan Nevra hatırlasın!..


Baş karakter sebebiyle muhteşem sempatik bir polisiye.. Kambura kurgu bir ilçe, plakası 96.. İstanbul'a yakın herhangi bir Anadolu kasabası diyelim.. Cinayetler İstanbul'da işlenmeye başlıyor ama bütün ipuçları Kambura'yla ilgili.. Zamanında bir olay yaşanmış burada, ihtimal aslında çok da yabancısı olmadığımız bir iğrençlik.. Agah Bey, Kambura'nın sırtındaki bu kamburu yok etmek için istemeden ülke çapında büyük bir popülariteye kavuşunca, kullandığı kedi kostümü hiç farkında olmadan gençleri farklı şekillerde etkiliyor, fan kulübü kuruluyor..


İzlemeyip izlemeyip hepsini bir Cumartesi gününe sıkıştırdığım dizinin yazarı Hakan Günday'ın kaleminin sağlamlığı, dizinin tutmasıyla zaman içinde duvar yazılarına evrilmiş:
"Ne güzel olurdu, değil mi? Yanlış bildiğimiz her şeyi unutsak, sadece doğrular kalsa."
"Türkiye'de insanlar seri katil olmaz, Türkiye'de insanlar cinnet geçirir."
"Bomba patlıyor elli kişi ölüyor panik olmuyorsunuz, teker teker ölünce mi panik oluyorsunuz?"

Ve nice güzel şiirlere, şarkı sözlerine yer veriliyor.. Çalan şarkılar gibi sahne müzikleri de çok başarılı, hikayeyi bir yerlere getirmede büyük etkileri var. E tabii bir de kostümler, Agah Beyoğlu'nu giydirmek çok keyifli olsa gerek; stilist başlığı altında Deniz Marşan'la beraber Başak Dizer Tatlıtuğ isimleri var kadroda.. Işık kullanımı, renk ve sinematografi zaten dizinin üst sınıf olma sebeplerinden en kuvvetlileri..


Hikaye derinliği ile ilgili çok yazıp puan kırmak istemiyorum aslında ama Süveyda diye güzel bir kız yaratılmış. Konuşmaktan vazgeçmiş deniliyor. Hep mi böyleydi o kız acaba, orası çok boş kalmış hikayede? Yazmadan edemedim.. Çünkü, ne kadar güzel konuşmak istememesi falan diye düşünmüştüm ama bi şeye tepki olarak mı konuşmuyor, hasta da onun için mi konuşamıyor bilinmiyordu.. Sonda patlaması bana çok anlamsız geldi mesela.. Bir kız güzelse ve konuşmuyorsa tamamdır dedim ya; yanıldım..

24.06.2018
Oku..

Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü (2017)

Konuk Yazar // Alper Kaya


Türkiye’de ilk polisiye seri olma özelliği taşıyan, Peyami Safa’nın annesinin adından devşirerek kendisine mahlas ürettiği Server Bedi adıyla yazdığı Cingöz Recai serisini bilir misiniz? Ben bundan yıllar yıllar önce, henüz ortaokula giderken yaşadığım küçük Karadeniz kasabasındaki izbe bir kitapçıda tüm kitaplarını bulduğum için kendisiyle tanışmıştım.

Tabii, daha evvel sinemaya uyarlanan iki filmini de -ama en çok da Ayhan Işık'lı versiyonunu* büyük keyifle- izlemiştim. [Cingöz Recai: Beyaz Cehennem (1954) ve Cingöz Recai (1969)*] Haliyle, Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü (2017) filmini de vizyona girer girmez izledim. Peşinen iki noktayı vurgulayıp, yazıya öyle geçmek istiyorum. Bir polisiye yazarı olarak, Türkiye’de polisiye namına kim bir tuğla koyarsa duvara, desteklerim. Hem de gönülden. En iyiye ulaşan yolların hep kötü girişimlere gebe olduğunu daha önce farklı alanlarda da gördük. Bu yüzden, bu filmin başarılı olmasını istiyorum.


Onur Ünlü’yü severim ancak yönetmenlik konusunda artık ne kadar kredisi kalmıştır, bu bir soru işareti. Hem devasa bütçeli bir prodüksiyonu, bir ikisi hariç hakikaten çok iyi oyuncuları size verecekler; hem de sizin ortaya çıkardığınız işin, iki saatlik bir seyir sonrası izleyicinin aklında kalacak pek bir sahnesi olmayacak. Güzel bir başarısızlık.

Cingöz Recai döndü, ama dönen şey bir 'efsane' değil. Başta Stephen King’in Hayvan Mezarlığı romanı, geçtiğimiz haftalarda seyrettiğim Wake Wood (2009) filmi olmak üzere çoğu yerde işlenen bir tema vardır: Ölen ve gömülen birisinin geri gelmesi. Geri geldiğinde, vücut olarak aynı kişi olsa da aslında 'o' olmaması... Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü (2017) de o filmlerden fırlamış gibi. Evet, sahnede bir Cingöz var; bir yerlerden tanıdık geliyor. Hatta bu görüşümüzü pekiştirsin diye eski filmlerden, efsane birkaç cümleyi de söyletiyorlar Kenan İmirzalıoğlu’na ama olmuyor. Aşı tutmuyor. Kendi deyimiyle, -hücum edilmez bir vücut içinde, ölmez bir ruhu olan- Cingöz Recai’ye hem vücut olarak hücum ediyorlar, hem de ruhunu öldürmek için ardı ardına darbeleri hiç sıkılmadan indiriyorlar. Neden?

İnsanların emek vererek ürettiği herhangi bir şeyi kötülemek, kimsenin haddi değil. Ama 'kötülemek', haddi değil, beğenmeyebiliriz, sevmeyebiliriz, eğreti durduğunu düşünebiliriz... Ben de kötülüyormuş gibi olmamak adına, biraz daha açacağım şimdi beğenmediğim noktaları.


Aşk: Bilirsiniz işte, Cingöz, çapkın bir adamdır. Aşık olduğu falan pek vaki değildir. Filmde Cingöz Recai’yi bir kadına karşı haddinden fazla tutuk göstermişler. Oysa Cingöz’ün bu bağlamda 'eril tavır' olarak eleştirilecek bir yapısı dahi vardır. Bu golü atmayı es geçip, seyirciyi, 'ha kavuştular, ha kavuşacaklar' izlemine sokmak tipik bir reyting hamlesi değil de nedir?

Teknoloji: Evet, Cingöz Recai yurt dışındaki teknolojiyi takip eden bir adamdı. Evet, lüks yaşamayı seven bir adamdı. Evet, ilgisi alakası hep bu tarz 'oyuncaklar' üzerindeydi. Ama bu kadar da değildi. Vestel’den reklam almak için filmi tamamen teknoloji alt yapısına sokmak niye? (Ve evet, cevabın içinde gizli olduğu soruları seviyorum) Eleştirdiğim nokta veya gözüme iyi gelmeyen nokta şu: Bu haliyle ne bir dönem filmi, ne de modern bir yapım. Cingöz Recai dendiğinde kafada canlanan o eski İstanbul’dan eser yok filmde. İstanbul kavramını pek tabii sadece coğrafi bir konum olarak anmadım.

Polisiye: Cingöz Recai serisi, bir polisiyedir. Cingöz bir hırsızdır ama insan öldürmez. Fakat bir hırsızlık yaptığı sırada, eğer kriminal bir vaka ile karşılaşırsa Başkomiser Mehmet Rıza’yı sinir etmek için o vakayı çözmeye çalışır. Ki, seriyi okuduğunuzda görürsünüz; dönemine göre hayli iyi bir polisiye yazarıdır Peyami Safa. Fakat bu filmde polisiyenin p’si dahi yok neredeyse; ortalıkta gezinen polisler haricinde... Öyle ki, filmin oyuncularından Boran Kuzum bile nasıl bir film çektiklerini anlamamış olacak ki verdiği röportajda “Çok güzel bir aksiyon filmi çektik” ifadesini kullanmış. Ya onunki doğru, ya bizimki. Bildiğim tek bir şey var ki; bir kez üstünkörü Cingöz Recai serisini okuyan, bu filmi yazardı da çekerdi de. Fakat böyle bir efsaneyi sırtlamak için, o seriyi birden çok kez okumak gerekiyordu.


Filmin, benim gözümde tek iyi yanı; ilk sahnelerinden birisinde Mehmet Rıza’nın okuduğu Ateş Etme İstanbul kitabını ekranda uzun uzun tutmaları oldu. Celil Oker ile bu film vasıtasıyla tanışacak olanları uyarayım: Romanları ateş eder Celil Üstadın. Sarsılmaya hazır olun.

(Yazıyı 15 Ekim 2017'de alperkaya.org'ta yayımlayan Alper'den rica ettim, yazılısinema'ya taşıdım. Bir polisiye filmin dramını, polisiye yazarından bir de bu sayfada okuyun istedim. Onur Ünlü'ye yakıştıramadığım bu filmin, sıkışık bir programın kurbanı olduğunu düşünüyorum ben.
Aynı dönem içinde, Şekspir uyarlaması Kırık Kalpler Bankası (2017), internet dizisi Görünen Adam (2017), çok uğraşıldığını duyduğum Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yoktur (2017), bu arada işte sadece yönetmenliğini üstlendiği yüksek bütçeli Cingöz Recai (2017), bir yandan devam eden Put Şeylere (2017) ve senenin sonuna doğru da Manyak (2018)'la uğraştı.
Yoğun ve üretken bir dönemdi, gelen teklifleri de geri çevirmedi, kendi işlerini de ertelemedi. Ama demek ki öyle yapmamak gerekiyormuş. Tam bir özensizlik harikası Cingöz Recai filmi izledik bu yüzden.. Ellerine sağlık Alper Kaya, seviyoruz ama yetmez Onur Ünlü.. Saygılar..)

Yönetmen: Onur Ünlü Senaristler: Pınar Bulut, Kerem Deren Yapımcılar: Ali Akdeniz, Hayri Aslan
Kadro: Kenan İmirzalıoğlu, Haluk Bilginer, Meryem Uzerli, Fatih Artman, Serkan Keskin, Boran Kuzum, Meriç Aral, Ushan Çakır ve Algı Eke..

1 Haziran 2018
Oku..

New York'ta Beş Minare (2010)

Konuk Yazar // Vedat Özdemiroğlu


Önde top oynayan çocuklar, arkada infilak eden araba. İstanbul şehri, güne suikastla uyanır, bir aydın daha öldürülmüştür.
Metrodaki ayaküstü istihbaratı takiben, camide vaaz verip, ölen mazlumlara ağlayan bir imam görürüz. Bu imam aslen Ali Sürmeli’dir ve aslında mağdura, mazluma değil, New York’lu filmde sadece İstanbul sahnesinde oynamasına ağlamaktadır.
Öte yanda, Arka Sokaklar dizisindeki komiserlik başarısından dolayı bu filmde Emniyet Müdürlüğü’ne terfi ettirilen Zafer Ergin, yeni mezun polislere yemin ettirmektedir. Sakallı Fırat’ı (M. Kırmızıgül), bir ayini izleyen müritler arasında görürüz. Beri yanda, Acar (M. Sandal), bir hücre evine operasyon yapan polislerden biridir.

Operasyon, “Kuş kafeste, operasyon başlasın” gibi aşırı sıradışı bir parolayla start alır, kadın dizayn polislerin siyah çarşafı atıp ateş etmesi gibi daha da marjinal bir numarayla sürer. Ergenin bilgisayar oyunu gibi bitmek de bilmez. O esnada New York’ta Hacı Gümüş adlı kanaat önderi, tam da namaz kılarken FBI tarafından yakalanır.
Aynı saatte, İstanbul’da milliyetçi müminler “Yılmicaz, yıkılmicaz, ayaktayız, dertlerimizle baş başayız” andıyla, toplu halde kitap, bayrak ve yerli malı Casper bilgisayar üzerine yemin ederler. Fırat polistir ve Acar’la beraber iki günlüğüne New York’a gönderilir. Misyonları, Deccal adlı terör liderini Amerikan polisinden teslim alıp Türkiye’ye getirmektir.
Deccal, Hacı Gümüş’tür, yani Haluk Bilginer’dir, “Neyle suçlanirem, avukatımı istirem” şivesiyle konuşan bir tiptir. Sorguda FBI şefi David Becker “Daha dün Atatürk’tün, hem yobaz olmuşsun, hem şiven bozulmuş, n’aptın sen abi” der.


Bu esnada Engin Altan’ı görürüz, Hacı Gümüş’ün adamıdır ama için için “Ulan bunlar yakmışlar beni, canlı bomba olacağıma canlı paraya koşarım daha iyi” diye düşünmektedir. Bu arada New York’taki Fırat, Bitlis’teki dedesiyle (Eşref Kolçak) konuşur. Elinde telefonuyla dede, her an “Türksel’in çekim gücü” diyerek zıplayacak gibidir.
Acar, Fırat’a “Ne günlerim geçti şu Amerika’da” der. Oysa bu, ancak Türkiye’de denecek şeydir. New York’ta insan New York der. David Becker, Türk polislere Hacı’nın Interpol tarafından kırmızı bültenle, ara ara da pembe panterle aranan bir suçlu olduğunu söyleyip teslim eder. Fakat adamları yolda operasyon yapıp Hacı’yı kaçırırlar. Buraya bir kelime bile eklemeden aktarıyorum.
David Becker: Siz ikiniz ortalıkta görünmeyin!
Acar: Soruşturmaya sizle gelsek olur mu?
David Becker: Tamam, yolumuza çıkmayın yeter!..
Yoluna çıkmasını istemediğin adamı niye yanında götürürsün be adam yaa?!

Bu arada FBI ve Interpol tarafından aranan Hacı, Yaz Ramazan’ın esnafı gibi, deniz kıyısında, açık havada, cemaatle beraber kabak gibi namaz kılar, çay içer, volta atar. Fırat’la Acar, Engin Altan’ı takip edip evine girerler, yakalarlar. Fırat, Altan’ı suya basıp geceden ıslatır ve Hacı’nın yerini bulmak için Fight Club zincirinin şubelerinden birine giderler. İki polis tuzağa düşürülüp yakalanır.
Bu arada New York’ta hiç çan çalmayıp hep ezan okunmaktadır.
Aynı anlarda, David Becker, Müslüman gettoda gördüğü her sakallıya kartını verip Hacı’yı sorar, namaz kılınan camiye ayakkabılarıyla girip itlik eder. Yanındaki polisle konuşmasından David’in kardeşi Brian’ın İkiz Kuleler saldırısında öldüğünü, bu yüzden Müslümanlardan nefret ettiğini öğreniriz. FBI ortamında ailece görüşmek şart olduğu için ikinci polis “Brian’ı hepimiz severdik ama unut artık” der.


Hacı, üstü lokumlu, altı bademli mevlit şekerlerini çok özlediği için ani bir kararla Türkiye’ye dönmek ister. Zaten dönmek isteyen adamı FBI yakalar ve iki polise teslim eder. Şimdi sıra Türkiye’de Hacı Gümüş’ü sorgulamaya ve konuşturmaya gelmiştir. Aynı anda, dünya alemin aradığı liderin sağ kolu, elini kolunu sallayarak ülkemize gelmiş, cami gezmektedir.
Hacı’yı sorgulayan polisin “Sen, Allah’a bağlısın da biz Devlet Su İşlerine mi bağlıyız?” şeklinde sorusuna, Hacı “Dogrisini Allah biliyur” cevabını verir. (Bunlar da aynen)
Fırat, Hacı’nın sorgusuna taliptir ve yalnız kalınca ona “1973’te adam vurdun, 1974’te Ecevit affıyla çıktın, 1975’te Semiha Yankı sonuncu oldu, yalan mı bunlar?!” diye çıkışır. Hacı “Katil değilim” der.
Bu arada, Humeyni’ye benzeyen gerçek Deccal’i ve Heidi’nin büyükbabası Alf Dede’yi andıran Fırat’ın dedesini kısaca görürüz.
Hacı’nın suçsuzluğu kanıtlanır ve gerçek Deccal yakalanır. Gerçek Deccal, bir yandan da profilden NetWork markasının bir zamanki Hintli mankeninin dedesi gibi bi adamdır. Emniyet müdürü, Deccal’in adamları için “Bu pislikleri namuslu savcılara teslim edelim” diyerek ülkede namussuz savcıların da olduğunun altını çizer.

Hacı tahliye olmuştur. Acar Musti, koca filmde durmadan tekrarladığı tek repliği olan “Başından beri bu adamın suçsuz olduğunu biliyordun, niye uğraştın?” sorusunu sorar, Mahsun Fırat “Hayat bazan insanlara yanlış işler yaptırıyor” diyerek hem ona cevap verir, hem de inceden sinema anlayışını özetler.
Globalleşmek isteyen her yerli filmde olması gereken Ayasofya’da Hıristiyan ve Müslümanın beraber dua etmesi gibi, Mevlevi semahı gibi, Boğaz’ı tepeden görmek gibi zorunlu sahneleri takiben iki polis, Hacı ve karısı Bitlis’e doğru yola çıkarlar. Bir mola yerinde, dereye bakan Mahsun Fırat, aniden “Bebeeeegiiim” diye şarkıya girecek izlenimi verir ama girmez. Mahsun Fırat, İstanbul’da oturmasına rağmen, cipinin plakası 13’tür çünkü o Bitlis’lidir. Zaten dünyada Bitlis sigarayı içmeyi sürdüren tek insan da odur.
Kör bir kadının evine gidip, otel sorarlar. Kadın “Burda kime otel sorarsanız, onda kalırsınız” diyerek bir korku filmi etkisi yakalar ve o haliyle dört misafiri buyur eder. Mahsun Fırat, dedesine gider; dedesi “Ben sana hem analık hem babalık ettim” der, tokadı basar, eski meseleler hortlamıştır. Nihayetinde Hacı, dede olur, dede hacı olur! Finalde bayrak yanar, film ateş görüntüleriyle kapanır ama asıl yanan seyircinin ta kendisidir!

Finali takiben Beşir Atalay, Ertuğrul Günay, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstanbul Müftülüğü ve Doğuş Holding’e teşekkür edilir, çünkü filmin sanatla değil bunlarla ilgisi vardır...

(Bu yazı ilk olarak Kasım 2010'da Uykusuz'da yayımlanmıştır. VÖ'nün özel izniyle blogu şenlendirmiştir.. Blogtaki diğer yazıları: Issız Adam (2008) ve Güneşi Gördüm (2008))

11.10.15
Oku..

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006)


Modern Türk Sineması'nın, -yani şu, senede 600 film yazan senaristlerin döneminin bitip daha kaliteli işler yapılmaya başlandığı zamanların- en iyi filmlerinden biri. Geçen gün, filmin yönetmeni, muhteşem yetenek Ezel Akay'la tokalaşınca aklıma geldi, koydum bi daha izledim, izleyince yine çok beğendim. Levent Kazak'la beraber yazdıkları senaryo, efsane komedyenler Hacivat ve Karagöz'ü anlatıyor. Neden öldürüldüklerini anlatıyor. Zamanında Ezop'un anlattığı, bu iki adamın konuşmaları gerek kulaktan kulağa, gerek kitaptan manaya, gerek ise de Ramazan'larda gölgeden gönüle dolaşan sohbetlerdir. Herkes bilir tipleri. Ama herkesin bilmediği bu filmdeki hikayedir.


Yörük Karagöz ile Elçi Hacivat'ın yolları Bursa'da kesişir; sene 1330'dur. Kaderlerinin bir olduğu şaman cinlerince müjdelenir önce. Bunlar kendi aralarında atışır; halk, oyun sanar. Yönetime laf sokarak da dikkatleri üstlerine çekerler. Bi iki sene öncesinde Vedat Özdemiroğlu'nun yazdığı şu cümle ne güzeldir:

"<Orhan Bey, Hacivat-Karagöz zamanı yaşadı> dedi biri geçen masada. Otoriteyi gölgesine alan mizahçılarla kıvanç duydum."


Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk'ün başrolleri paylaştığı filmin kadrosunu saymaya kalksam.. hadi kalkayım: Şebnem Dönmez, Güven Kıraç, Levent Kazak, Ayşe Tolga, Ayşen Gruda, Tansu Biçer, Mete Horozoğlu, Ragıp Savaş, Ezel Akay.. Ayrıca bu filmde figüran görünüp, sonrasında oyunculukta yol alan Selen Seyven de var. Haluk Bilginer zaten efsane de, Beyaz'dan Hacivat çıkarmak gerçekten yetenek işi, yetenek de Ezel Akay işi. Ya da şöyle, Beyaz'ın oyunculuğu malum, oynayabileceği tek bi karakter varmış, o da Hacivat'mış resmen. Bilmiyorum bi büyü var orada..

Film, sanat yönetimi, müzik kullanımı, oyuncuları, kurgusu, hikayesi falan derken her şeyiyle çok iyi oluveriyor. Filmin vikipedia'ki başlığına göre, Ezel Akay'ın Anadolu Ortaçağ Üçlemesi projesi kapsamında değerlendirilebilecek ilk filmi imiş. İkincisi de Yedi Kocalı Hürmüz (2009) oluyorsa demek ki. Üçüncüyü bekleriz. Efsaneyle nerede denk gelip tokalaştığımı da anlatırım elbet bi ara, güzel hikayedir.. Güven Kıraç'la da toklaşmıştım onu da anlatırım ama bu başkaydı be abi..

24.03.14
Oku..

Masumiyet (1997)


Masumiyet, 97'de senaristliğini ve yönetmenliğini Zeki Demirkubuz'un yaptığı film. Film, yönetmenin ilk filmi olan C Blok’tan sonra yaptığı ikinci sinema filmi. Demirkubuz, senaryoyu yazarken önce Bekir'in kırdaki monoloğunu yazdığını daha sonra senaryonun o olay etrafında oluştuğunu söylüyor. Filmde üç ana karakter var ve kadro Güven Kıraç, Derya Alabora ve Haluk Bilginer'den oluşuyor.


Hikayenin çoğu Yusuf'un hapisten çıkıp İstanbul'a gitmeyi düşünürken yerleştiği bir otelde geçiyor. Otelde kalan pavyon şarkıcısı Uğur ve ona aşık olan Bekir'le tanışıyor. Uğur hapisteki sevgilisi için; Kadri, Uğur için; Yusuf da yapacak bi şeyi olmadığı için hiç bi yere gidemiyolar.


Film yayınlandığı dönemde hem eleştirmenlerden hem seyircilerden çok olumlu tepkiler alırken, yıllar sonra yapılan röportajlarda oyuncular, bu filmin kariyerlerine büyük katkı sağladığını söylüyorlar. Filmin doğallığı, oyuncuların yeteneklerinden ve muhteşem şekilde işlenmiş senaryodan, diyaloglardan kaynaklanıyor. Demirkubuz bu filmiyle bir çok festivale katılmış, bir çok ödül almıştır.
Filmin önemli özelliklerinden biri de, Demirkubuz'un filmde aynı zamanda yapımcılığını da üstlenmiş olması, yani çok düşük bütçeli bağımsız sinema yapmış olması ve Türk Sineması'na yeni bir soluk getirmesi olmuş.


Bundan yaklaşık on sene sonra da hikayenin başlangıcı sayılan Kader (2006) çekilmiş.

Şubat 2012
Oku..

Polis (2007)



Zaten ne zamandır izlemek istediğim bir filmdi. Oyuncu kadrosu dehşetti: Haluk Bilginer'di, Özgü Namal'dı.. Ve filmin adı Polis'ti.. Yani, izlemeyip n'apacan?!

Bir cinayet masası polisi, yıllarını suçlu bir ailenin peşinden koşturarak, ipucu toplayarak, suçluluklarını ispatlamaya çalışarak geçirmiştir. Ailenin küçük oğlunu suçüstü yakalar, vurur. Aynı zamanda bizim polis, hukuk öğrencisi güzel bir kıza da tez danışmanlığı yapmaktadır ve ona aşıktır. Suçlu ailenin büyük oğlu da intikam için bizim polisin ailesini öldürür. Polis de o aileyi yok etmek için bombaları kuşanır, canlı bomba olur, ama ne hikmetse o halde iken kızla buluşmaya gider. Bu arada adam bir ara kıza açılmış, kız 'Saçmalama..' demiştir. Kıza der ki "Seni seviyorum de bana.." Kız korkudan der, adam "Yalan söylüyorsun" der, kız gider, film biter.

Genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim ama bazı sahneler var ki kolpalıktan kırılıyo, insanı sinemadan soğutuyo, o kafaya kabzayla vuramamalar falan.. Ayrıca final, hiç yakışmadı.. Üşenmedim alternatif son düşündüm.. Biraz daha üşenmeyip komple yeni hikayeler düşünsem daha iyi de neyse..
Bak şimdi, polis, o aileyle başa çıkamayacağını anlar, kızı öldürmelerinden de korktuğu için, kızla buluştuğunda üstündeki bombayı patlatır. Nası fikir, çok sert di mi..

Yazan yöneten Onur Ünlü, yaptığı ve yapacağı işler takip edilesi bir adam olduğunu gösterdi bu filmiyle bana.. Bakılsın o zaman..

Şubat 2011
Oku..